Alfabetik Dinler Tarihi
Nereden Yazdırıldığı: Kur'an Yolunda
Kategori: Kur'an-ı Hakim -Genel-
Forum Adı: İslami Neşriyat
Forum Tanımlaması: Yazılı, sesli ve görsel neşriyat tanıtım-paylaşım ve alıntılar...
URL: http://www.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=4941
Tarih: 19-Mayıs-2013 Saat 19:19
Konu: Alfabetik Dinler Tarihi
Mesajı Yazan: Helen
Konu: Alfabetik Dinler Tarihi
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:48
Cevaplar:
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:49
|
Hz. Osman döneminde sözde Müslüman olan, ancak Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerindeki karışıklıklardan faydalanarak Müslümanlar arasında birçok tefrika unsuru katmaya çalışan Yahudi asıllı kişi. Hz. Ali’nin şehadeti sonrası, Ali’nin tanrı olduğu, ölmediği ve tekrara geleceği görüşlerini savunmuş ve bu görüşleri sonraki dönemlerde çeşitli aşırı şü grupların inançlarını şekillendirmiştir. Gulatı şia arasında Sebeiyye ya da Sebebiyye adı verilen ekol, onun görüşlerini sürdürmüştür.
İslamın Mekke döneminde Müslüman olan âmâ bir sahabe. Onunla ilgili bir olay üzerine Abese suresinin ilk ayetleri mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn3" rel="no follow -
(622-692) Cemel Savaşı'nda Hz. Aişe’nin yanında yer alan ve Emevi halifesi Yezid döneminde Mekke'de halifeliğini ilan eden şahabı ve ünlü komutan. Onun halifeliği kİsa zamanda tüm Hicaz bölgesinde tanındıysa da sonraları yalnızca Mekke ile sınırlı kaldı. Emevi halifesi Abdülmelik döneminde Mekke'yi kuşatan Haccac'a karşı şehri uzun süre savundu; ancak kuşatma sırasında öldü ve Emeviler şehri ele geçirdiler.
Asıl adı David Benjamin Keldani'dir. 1866 yılında Urmiye'de doğmuştur. Uzun yıllar, Hıristiyan üst düzey din adamı olarak görev yapmıştır. 1900 yılında Urmiye Doğu Kilisesi başpiskoposluğuna gönderdiği istifa dilekçesiyle ruhbanlıktan ayrılmıştır. Bir müddet İran'da öğretmenlik yaptıktan sonra, 1903'de İngiltere'ye giderek Unitarian (teslisi reddeden) bir gruba katılmıştır. İstanbul'a gelmiş ve Şeyhul İslâm Cemâleddin Efendi ve diğer bilginlerle görüşmeler yapmıştır. Daha sonra müslümanlığı kabul ederek Abdü'1-Ahad Dâvûd adını almıştır. Bir müddet İstanbul'da çalışmış ve daha sonra Amerika’ya kızının yanına gitmiştir. Müslümanlığı kabul ettiği için, çevresindekiler tarafından soğuk karşılanan Abdu'1-Ahad Davud, kimsesizler yurdunda vefat etmiştir, ölüm tarihi bilinmemektedir, Abdu'l-Ahad Davud, İslâmiyeti kabulden sonra yazdığı İncil ve Salîb, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn4" rel="no follow - - [5] dir. Abdu'l-Ahad Davud bu eserinde, bir misyonerin müslüman oluşunu anlatmaktadır. Misyonerlerin çalışma teşkilatlarını ortaya koymaktadır. Bu eser M. Şevket Eygi tarafından yayınlanmıştır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn6" rel="no follow - - [7] ismi altında yayınlanmış ve bu eser, Nusret Çam tarafından Tevrat ve İncile Göre Hz. Muhammed (a.s.) adıyla tercüme edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn8" rel="no follow -
(Abelians, Abelites, Abelonians) St. Augustin tarafından hakkında bilgi verilen Kuzey Afrika'daki küçük bir mezhep. İtidal yaşantısını temel alan bu mezhep mensupları Habil’in yaşantısını kendilerine örnek aldıklarından, onlara abalitler adı verildi.
Kur'an’ın 80. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure 42 ayetten oluşur.
Miladi 3. yy'dan kalma bir Hıristiyan efsanesi. Buna göre, Edessa (Urfa) kralı V. Abgar Ukkama mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn9" rel="no follow - kurtulabilmek için, hastaları tedavi etme konusunda ününü duyduğu İsa'ya bir mektup göndererek dinini kabul ettiğini bildirir ve kendisini tedavi etmesini ister. Ayrıca onu ülkesine davet eder. İsa, cevabında havarilerinden birinin gelerek onu tedavi edeceğini belirtir. Bu efsaneyle ilgili mektup metinlerinin Süryancadan Yunanca, Ermenice, Latince ve Arapça gibi birçok dile çevrilmiş olması, efsanenin ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Bakınız: Addai.
Seylan'da (Sri Lanka'da) Theravada Budizminin eski manastır merkezi.
Sanskritçe. “tabiatüstü bilgi”. Budist felsefesinde meditasyon ve bilgelik yoluyla elde edilen mucizevi güç.
Pali dili. “yüce öğreti sepeti”, Sanskritçesi Abhidharma. Budizmin kutsal kitaplarından Üç Hikmet Sepeti, ya da Tipiteka veya Tripiteka'da ihtiva edilen, Hinayana Budistlerinin ya da Theravada'nın kutsal metinlerinin üçüncü kısmı. Sutta ve Vinaya Pitaka'nın aksine, Abhidhamma'yı oluşturan yedi eserin genellikle Buddha'nın değil, öğrencilerinin veya diğer kişilerin sözlerinden oluştuğu ileri sürülür. Felsefi ve psikolojik analizlerle ilgili 7 çalışmadan oluşan bu metne, özellikle Burma'da büyük itibar gösterilir.
Ruh ve ahlak üzerine yazılmış olan, Budizmle ilgili bir metin.
Sanskritçe. “İman Hazinesi”. Vasubandhu mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn10" rel="no follow -
Sanskritçe. “Abhisamayalankara’nın aydınlanması”. Mahayana mezhebinin en çok okunan metinlerinden birisi.
Sanskritçe. “su serpme”. Budizmin Tantra mezhebinde uygulanan takdis İşlemi; Hinduizmde adak törenine verilen bir ad.
Hayat suyu; hayat kaynağı; ölümsüzlük suyu; gençlik suyu. Eski Türkler aynı anlama gelen Bengisu terimini kullanırlardı. Bu suyun ilahi alemden kaynaklandığına inanılır ve içenlere ebedi hayat verdiği kabul edilirdi. İslami gelenekte ise Hızır'ın bu ölümsüzlük suyundan içmiş olduğuna inanılır.
Cennette bulunduğuna inanılan Kevser ırmağının suyu.
Eski Ahit’in Tekvin kitabına göre Hz. İbrahim ve oğlu İshak zamanında Filistin'de hüküm süren bir yerel kral. Onun bölgesine yerleşecekleri zaman hem İbrahim’in hem de daha sonraki bir zamanda oğlu İshak'ın, öldürüleceklerinden korkarak kantarını kız kardeşleri olarak gösterdikleri ifade edilir. Hatta İbrahim’in, karısı Sara'yı kız kardeşi olarak tanıttığı olayda, Abımelek’in Sara'yı karı olarak aldığı, ancak tanrının ikazı üzerine ona yaklaşmadığı ve sonra onu tekrar İbrahim'e iade ettiği vurgulanır.
Arapça. “ibadet eden”. İslamda, Allah'ın emir ve yasaklamaları doğrultusunda hareket eden kişi; mü’min.
17. yy'ın meşhur hatiplerinden Johann Ulrich Meğerle’nin keşişlik unvanı.
MS 3. yy'da Roma'da meşhur olan ve sihirle ilişkili olarak kullanılan bir terim.
Muhtemelen İskenderiyeli Gnostik Basilîdes’in ileri sürdüğü 365 ruh aleminin özeti; büyü ve sihir literatüründe sıkça rastlanan gizemli söz; Nag Hammadi metinlerinden Adem’in Vahyi'ne göre Adem'e vahiy getiren ve ayrıca inananları ateş felaketinden kurtarmak üzere yeryüzüne inen üç ilahi elçiden birisi (diğerleri Sablo ve Gamaliel). Bu terimin gücünün yedi harfine dayandığı ileri sürülür.
Din felsefesinde nihai gerçek, mutlak hakikat; tanrı.
Hıristiyan geleneğinde rahibin, günah çıkarma ritüelinde günahkarın kabahat ve günahının affedildiğini söylemesi; günah bağışlama. Bakınız: Endüljans.
Latince. “kaçınma, içtinap etme”. Birçok dinde ruhsal yükselişi sağlayabilmek amacıyla yasak olmayan haz ve zevklerden de uzak durma, kaçınma hali. Bakınız: Asketizm.
“Hindistan'ın Olimpus'u” olarak da adlandırılan, Rajastan'daki dağ. Üzerinde Caynistlerin tapınakları bulunur. Bunlar arasında özellikle Dilwara tapınağı oldukça ilgi çekicidir.
Hıristiyan geleneğinde Habeşistan Kilisesi patriğine verilen unvan.
İkinci Ramses mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn11" rel="no follow -
Türkistan'da 10. yy'dan itibaren Maniheizm mensuplarına verilen ad.
Gnostik literatürde yer alan bir düşmüş ilahî varlık; Sophia'nın bir diğer ismi. İsmin, İbrancada “hikmet” anlamına gelen bir terimden türetilmiş olduğu söylenir.
Yunanistan'da bir nehir. Çeşitli yerlerde yeraltına doğru akması nedeniyle, Eski Yunan'da bu nehrin yeraltı dünyasına yani Hades'e gittiğine inanılırdı.
Anadolu ve Karadeniz civarında tapınılan bir figür olmakla birlikte, Iliad'da tarihsel ve efsanevi bir kişi olarak tanımlanan Troy kuşatmasındaki Yunanlı kahraman.
Yunan mitolojisine göre tanrıça Artemis'i yıkanırken gören ve bu nedenle tanrıça tarafından bir geyiğe çevrilip, kendi av köpekleri tarafından parçalanan Yunan'lı avcı.
Kur'an'da bahsedilen bir toplum mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn12" rel="no follow -
Eski Mezopotamya, Anadolu, Suriye ve Filistin'de popüler olan Asur ve Babil’in atmosfer, bulut ve fırtına tanrısı. “Deniz Aşerat’ının Oğlu” olan Adad bir yağmur verici ve fırtına getiriciydi. Hititlilerce Teşub, Suriyelilerce Haddad, K. Mukaddes'te ise Rimmon ya da Rammon (gök gürültüsü getiren) olarak bilinen Adad, inanışa göre Tufan olayına da yardımcı olmuştur. Onun sembolü şimşekti ve bunu sağ elinde tutardı; kutsal hayvanı ise boğaydı. Babil, Asur ve Halep şehirlerinde ünlü tapmakları vardı. Asur'da onun için yapılmış olan bir Ziggurat vardı.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:50
|
Pek çok dinde görülen, herhangi bir konuda tanrıya gönüllü olarak taahhütte bulunma; dinen mükellef tutulmadığı halde, kişinin kendi isteğiyle üzerine vacip kıldığı ritüel. İslamda, İslami kurallara aykırı olmamak koşuluyla kişi bir işi yapacağına dair Allah'a söz verebilir. Bu durumda o işi yapmak vacip olur ve yapılmaması durumunda kefaret gerekir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn13" rel="no follow - Adak genellikle oruç ya da kurban kesmeyle ilişkilidir. Hıristiyanlıkta ise Katolik kilisesi tarikat adağı olan fakirlik, İsmet ve itaat da dahil, açık adakla ferdi adağı birbirinden ayırır. Zamana bağlı adak yalnızca papa, piskopos veya manastır başkanı tarafından kaldırılabilir. Protestan kilisesinde ise adak yoktur.
Yahudilikte Adak'ın çok önemli bir yeri vardır. Tora'da adak konusunda şöyle denmektedir:
“Rab şöyle buyurdu: Eğer bir adam Rabbe adak adar ya da and içerek kendini yükümlülük altına sokarsa, verdiği sözü bozmayacak, ağzından her çıkanı yerine getirecek” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn14" rel="no follow - Bu ifadelere göre, bir yahudi, bir adakta veya yeminde bulunduğunda verdiği sözü tutacaktır. Yahudi kutsal kitabında birçok adak türü dikkat çekmektedir: Kral Şaul, oğlu Yonatan'ı ölüme mahkum etmeyi adar. Ancak halk buna mani olur. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn15" rel="no follow - - [16] Yahudiliğin ilk dönemlerinde Adak'ta en çok yapılan tören kurban kesmedir. Tora, kurban kesmeyi adayan kişinin, Beyt Ha Mikdaş'da kurban kesmesini belirtmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn17" rel="no follow - - [18] Yahudilikte adak değişik maksatlarla yapılabiliyordu: Meselâ Hanna, erkek bir çocuğu olursa, onu tanrının hizmetine sunacağını adamıştı. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn19" rel="no follow - adak'ın yerine getirilmesindeki zorluğu bildikleri için, adakta bulunmayı pek tavsiye etmezler. Öyleki Samuel bu konuda şöyle demiştir:
“Adağım yerine getiren dahi günahkâr sayılır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn20" rel="no follow - Talmud'un adak tutma konusunda takındığı olumsuz tavır nedeniyle, adak uygulaması halk arasında çok yayılmamıştır. Ancak Şulhan Aruh, bu uygulamayı kişinin kötü alışkanlıklardan kurtulması için caiz görmüştür. Yahudilikte görülen diğer bir uygulama, her yıl Roş Ha Şana arefesinde “Adakların iptali” ile ilgili uygulamadır. Bu merasimde, üç kişilik bir komisyon önünde, yıl boyunca yapılacak olan adakların kasıtlı olarak veya istemiyerek yerine getirilemiyeceğine dair duyulan üzüntü belirtilir, bunun üzerine bu üç kişi adakların iptal edildiğini ilan ederler.
İslâm dinî de Adak konusuna önem vermiştir. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de Adakla ilgili olarak 2/27; 2/35, 22/27-29; 33/23; 76/5-7 surelerinin ayetleri dikkatimizi çekmektedir. Buna bağlı olarak da Adak oruçları, Adak kurbanı gibi dinî ritüeller gelişmiştir.
İslâmiyette adak, insanın takati içinde olan işlerde yapılmalıdır. Muhayyel ve insan üstü konularda adak caiz olmaz, kötülükler ve haramlar üzerine de adak yapmak caiz değildir.
MS 1. yy'da yaşadığına inanılan ve Edessa'da (Urfa'da) kilisenin geleneksel kurucusu olduğuna inanılan kişi. Addai'ye atfedilen Doctrin of Addai'ye göre Addai, havari Thomas tarafından Edessa kralı Abgar'ı iyileştirmek, dine davet etmek üzere gönderilmiştir.
Gana'nın Aşenta ve benzeri kabilelerinin atalar kültü çerçevesinde yaptıkları rîtüeller. Adea ritleri, her 43 günde iki kez yapılır ve o günlerde çalışmanın yasak olduğuna inanılır. Ataları temsil eden tabureler önüne ya da üzerine yiyecek ve İçecekler konduktan sonra ataların isimleri anılarak sağlık ve bereket için dua edilir.
Yaratılan ilk insan. Onun yaratılışıyla ilgili Tekvin'de iki rivayet yer alır. Birine göre o, 6. günde Tanrı'nın suretinde yaratılır; sonra çoğalması emredilir ve yeryüzü üzerinde ona hakimiyet verilir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn21" rel="no follow - - [22] Yaratılan ilk insan önce Cennet'te ikamet ettirilir; ancak ilahi kurala riayetsizliği sonucu eşiyle birlikte yeryüzüne indirilir. Kur'an'da ise ilk insan olan Adem, Allah'ın vahyine muhatap olan bir peygamberdir. O, yeryüzünde topraktan yaratılmış ve cennete yerleştirilmiştir. Daha sonra eşi yaratılmış ve onlara yasak meyveden yememeleri emredilmiştir. Ancak şeytanın ayartmasıyla onlar bu yasağı ihlal etmişler ve yeryüzüne indirilmişlerdir. Modern araştırıcılar, Adem’in yaratılışı düşüncesiyle evrim teorisi arasında bir uzlaştırma çabası içerisindedirler. Bu doğrultuda bazı araştırıcılar, Adem’in Homo Sapiens’in evrimleşmiş hali olduğunu iddia ederler. Bakınız: Enkidu, Ay ata, Yama, Yima.
Hz. Âdem, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi üç ilâhi dinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Yahudi geleneğine göre Âdem (Adam), ilk insandır. Bizzat, Adam kelimesi, insan anlamına gelmektedir. Diğer yandan Adama kelimesi, toprak ve yer olarak izah edilmiştir. Yahudilik'de Adem’in topraktan yaratıldığı ve Allah tarafından burnuna hayat nefesi üflendiğine inanılmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn23" rel="no follow - - [24] Neticede böylece bir cürme ortak olduğu için yılan lanetlenmişti. Âdem ile Havva Aden'den atılmışlardı. Havva'nın neslinin de zahmetli bir hayata muhatap olacağı bildirilmişti. Âdem ile Havva'dan Kain ve Habil doğmuştur. Kain, Habili kıskanmış ve onu öldürmüştü. Yahudiliğe göre insanlığın ilk cinayeti buydu. Yahudi kaynaklarına göre Âdem, Allah benzeyişinde yaratılmıştı mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn25" rel="no follow - - [26] Ona göre, ilk Âdem, yaşayan can, son Âdem dirilten ruhtu. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn27" rel="no follow - İslâmiyet'te de Hz. Âdemin son derece önemli bir yeri vardır. Hz. Âdem’in yaratılışı konusunda Kur'an-ı Kerim detaylı bilgi vermektedir. Kur'an'a göre Âdem, topraktan yaratılmıştır. Allah ona “ol” demiş ve oluvermişti. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn28" rel="no follow - - [29] Böylece Âdem, hem ilk insan, hem de ilk peygamberdir. Allah Âdem'e eşya'nın ismini öğretmiş ve böylece meleklerden ilmen üstün hale gelmiştir. Bakara sûresinde, Meleklerin Âdem'e, eşya’nın ismini öğretmesi emredilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn30" rel="no follow - - [31] Sadece İblis Allah'ın secde edin emrine uymamıştır. Çünkü şeytan, kendisinin ateşten yaratıldığını ileri sürerek Âdem'i küçük görmüştü. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn32" rel="no follow - - [33] Hz. Âdemin soyundan gelen insanlarla, şeytan arasındaki mücadele de böyle başlamıştır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn34" rel="no follow - Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın, Hz. Âdem'le, Havva'ya cennete yerleşmelerini söylediği ifâde edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn35" rel="no follow - - [36] Ancak, Kur'an-ı Kerim, bu ağacın mahiyeti hakkında bilgi vermemiştir. Âdem ile Havva “yasak ağaç”tan şeytanın vesvesesi ile yemişler ve böylece de Allah'a âsi duruma düşmüşlerdir. Bundan dolayı Allah, Âdem ile Havva'yı cennetten indirmiş, yeryüzünde bir müddet yaşamak zorunda bırakmıştır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn37" rel="no follow - İslâmiyet'te, Hz. Âdemle Havva'nın işlediği suçun, onların nesillerine geçtiği şeklindeki Hıristiyan düşüncesi kabul edilmez. Âdem, işlediği suçtan sonra, tövbe etmiş ve tövbesi kabul edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn38" rel="no follow - - [39]
İbranice Adamah kelimesi, sürülmüş toprak veya insanların toprağı anlamına gelmektedir. Hawwah kelimesi yaşayanların annesi demektir. Tekvin (26/7-25)'de Adem kelimesi ise, bütün insanlığın ilk örneği, ilk insan olarak verilmiştir. Böylece kollektif isim, yaratılmış olan ilk insanın özel ismi haline gelmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn40" rel="no follow - “O, onları erkek ve dişi olarak yarattı. O, onlara Adem ismini verdi:” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn41" rel="no follow - - [42] Ve onu, kendi şeklinde yarattı”. Fakat ilk insan, ilk hatayı işledi. Bütün, insan nesli bu çift çizgiyle belirginleşecektir: Tanrısal nefes onu canlandıracak, hatanın ağırlığı, onu, kötüye sevkedecekti. Ruh, tabiatta tezahür etti. Fakat bağımsızlığı ile günah geldi. İsa, günah yerine kurtuluşu getirdi, sapkın ruhun yerine kutsal ruhu yaydı. Kaybolmuş cennetin yeniden fethi için yürüyen kiliseyi kurmuştur. Bunun için, İsa, ikinci Adem olarak isimlendirilmiştir. Şahane bir antitez içinde Aziz Paul, Tekvinin Ademini, İncilin ademinin karşısına koymaktadır. “Topraktan çıkan ilk insan topraktır, ikinci Adem ise, göktendir... Nasıl ki yeryüzü şekline büründü isek, o da bizi semavi şekle büründürecektir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn43" rel="no follow -
Erken dönemlere ait küçük bir Hıristiyan mezhep. Çıplaklıkla, insanlığın aslı masumiyet haline dönülmesini hedefleyen bir hareketti; zira onlar tarafından çıplaklık, İnsanlığın asli durumu olan günahsızlığın bir alameti olarak görülüyordu. Adem'le Havva'nın Düşüşü Bakınız: Düşüş.
Sami kökenli bir Tanrı’dır. Çünkü Adonis teriminin Tanrı ile alakası büyüktür. Daha sonraki dönemlerde bu Tanrı yunanlaşmış ve yunan karakterlerine bürünmüştür. Yunanlıların Adonis adını verdikleri bu Tanrı, Yahudiler ve Süryanilerde Mezopotamya Tanrısı Tammuz'un karakterine bürünmüş olarak görülür. Adonis'e birçok yıllık, kutsal törenler yapılmıştır. Bu törenler iki çeşit yapılmıştır: Birincide Adonis’in ölmüş olduğu kabul edilerek, ağıt törenleri yapılır. İkinci törende, adetâ dirilmesinin sevinci kutlanır. Bu konu üzerinde yorum yapanlar, Adonis ‘in yeryüzü nimetlerinin bir alâmeti olduğunu, toprağa ekildiği zaman ağlandığını, yeşermesiyle sevinildiğini belirtmektedirler. Bu durumda, Adonis'i, İskenderiye ile Atina'daki Adonialar, Adonis bayramlarıyla Byblos'takiler arasındaki ayırımları bilerek takdim etmek gerekecektir. Adonis törenlerini üç bölgeden vereceğimiz bilgilerle tamamlamak konunun anlaşılması için yararlı olacaktır.
1- Atina'da Adonis Törenleri: Atina'da, Adonis bayramları, güneş yılının tam ortasında kutlanmaktadır. Filizler yeşerir ve güneşten solar, kurur, bu yeşeren filizler sepetlere ekilen bitkilerdir. Bu hızlandırılmış tarım, aslında güneşe yakınlaştırılmıştır: Merdivenlere tırmanarak bu sepetten bahçeler, çatı üzerine, yani gökle yerin arasındaki yolun üzerine konulmuşlardır. Toprağı işlemenin bu taklitleri, yani bu Adonis bahçecikleri, Demeter’in tarım ürünlerinin, işlenmiş tarlaların, mevsimlere göre olgunlaşan meyvelerin karşı kutbunu oluşturur. Buna göre kurumaya yüz tutmuş Adonis bahçecikleri, Demeter bahçelerinin zıddını oluşturmaktadır.
Yunan mitolojisinde Adonis’in baştan çıkarıcı özelliği ile kokulu bitkiler arasında bir bağlantı kurulmuştur. Babasıyla yasak ilişkiden sonra Mersine dönüşen Myrrha'dan doğma Adonis, karşı konulmaz bir baştan çıkarıcılığa sahiptir. Karşıt egemenlik alanlarının tanrılarının baştan çıkarıcısı olarak kabul edilen Adonis, ne eş olarak ne de erkek olarak kabul edilir. O, sevilen ve kadınsıl bir hüviyet taşır, buna göre o, “Tohumu bol genç bir oğlan, güzel hanımların çok erken gelişmiş sevgilisidir”.
2- Byblos'un Adonis Törenleri: Fenikelilerin doğum yeri olan Byblos'a gelince Adonis’in tasavvuru çok değişik görülmektedir. M.Ö. 1000 ile 800 yılları arasındaki Byblos'un krallık yazıtlarında adı geçmeyen Bybloslu Adonis, ancak M.S. II. Yüzyılda, Lukianos'un “Seviyeli Tanrıça Üzerine” isimli kitabıyla Bybloslu Adonis gün yüzüne çıkmıştır. Buna göre bütün Byblos ülkesi Adonis onuruna yapılan bayramlarla dolup taşmaktadır. Byblos halkının yorumcuları, Adonis’lerini bir maske, yerel bir takma ad olacak biçimde Mısırlı Osiris'e benzetmeye çalışmaktadırlar.
Byblos, Adonis bayramlarının kökenini ptolemaiosların ana kentinden almaktadır. Bazan bu, İskenderiyyeden Byblos limanına kadar denizin taşıdığı papirüsten bir “kafa” ile kendini göstermektedir. Lukianos bunu gördüğünü anlatmaktadır. Bazanda bu, İskenderiyyeli kadınların Byblos’lu kadınlar onuruna yazdığı bir mektuptur. Mühürlü bir çanağa yerleştirilen ileti, Adonis'e yeniden kavuşulduğunu bildirmek için denize atılır.
3- İskenderiyye'de Adonis Törenleri: Ptolemaiosların İskenderiyyesinde bayram, korosu, oyuncularıyla birlikte bir temsil, öncelikle bir gösteri olarak belirir. Aphrodite, Adonis’in ölümüne ağladığı sırada koro, ağıt yakar, yeraltından döndüğünde, aradığını bulduğunu söylediğinde de herkes onunla birlikte sevinir: İskenderiyyeli Kyrillos'a göre M.S. V. yüzyılda yapılan gösteriler, yeniden kavuşmanın neşesi içinde sona ermektedir. Öte yandan Theokritos'un ifadesine görti, ptolemaios philadelphos'un eşi kraliçe Arsinoe'nin sarayında yapılan bayram iki sevgilinin birleşmesini hatırlatan türkülerle başlar. Sevgililer üzüm asmalarından yapılma bir çardağın altına yerleştirilmiştir. Çevrelerinde her tür ağacın meyveleri, gümüşten sepetlerde zarif bahçeler, kokularla dolu altın kaplar, uçan ya da yürüyen hayvanların biçiminde türlü türlü çörekler, takım takım yere koyulmuştur. Oysa ertesi gün, başlayan ikinci devre bir cenaze alayı ile açılmaktadır. Kadınlar toplu halde Adonis’in heykelini şehir dışına, dalgalarının köpürdüğü kıyıya taşımaktadır. Kadınlar, saçlarını yolarak, göğüs bağır açılmış halde üzüntülü bir havaya bürünürler.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:50
|
Sanskritçede “doğru olmayan” anlamına gelen bu terim, Dharma'nın zıttını ifade eder. Hint mitolojisinde Adharma, Brahma'nın tahripkar oğlu olarak kişileştirilir.
Sanskritçe. “İlk Buddha”. Sonraki dönem Budizminde gelişen tasavvura göre Adi Buddha, bütün varlıkların ezelî ve kendiliğinden var olan kaynağıdır. İlk Buddha’nın meditasyonuyla diğer Buddhalar ve alem meydana gelmiştir. Bütün kuzeydoğu Budist terminolojisinde bu kavrama rastlanır.
Sihizmin kutsal kitabı. 1604 yılında beşinci Guru olan Guru Arjan tarafından derlenmiş ve Sihizmin kurucusu olan Nanak'ın dili olan Pencabi diliyle yazılmıştır. 15575 mısralık yaklaşık 6000 ilahiden oluşan bu kitabın ana konusu yüce tek tanrının övülmesidir. Her Sih, sabahlan bu kitabın giriş kısmını okumakla yükümlüdür. Dolayısıyla bu kısım genellikle ezberlenir.
Bakınız: Şeyh Adî.
Hıristiyanlıkta belirli kural ve hareketlerin önemsiz olduğunu savunan ve Alman protestanlığı içerisinde yer alan bir ekol.
Hinduizmde gökyüzü, geçmiş ve gelecek tanrıçası; Mithra, Varuna ve ateş tanrısı Aşni’nin annesi.
Kur'an'ın 100. suresi. 11 ayetten oluşan bu sure Mekke'de nazil olmuştur.
Kur'an'a göre cennette bir mevki; peygamberlerin, şehitlerin ve diğer iyi kimselerin gidecekleri cennet bahçesi.
Arap soy bilimine göre Hz. İsmail’in torunlarından birisi; Hz. Muhammed’in soyu buna dayandırılır.
İbrancada yüce Tanrı Yahve için kullanılan ve “rabb” anlamına gelen bir isim. On Emir'den birisi olan “Tanrının ismini boş yere ağzına almayacaksın” ifadesi doğrultusunda Yahudilikte Yahve ismi açıkça telaffuz edilmez ve bunun yerine Adonai, Elohim, El şeddai ve benzeri isimler kullanılır, öte yandan Hıristiyanlığa ait bazı metinlerde Adonai terimi zaman zaman İsa Mesih için de kullanılır. Bakınız: Tetragrammaton.
Eski Yunan, Finike ve Mısır'da, tanrı Adonis için kutlanan 2-8 günlük bayramlara verilen ad.
Eski Sami kavimlerin bitki ve yeniden doğuş tanrısı. İsmi, “sahip, efendi, rabb” anlamına gelir. Adonis kültü; Dumuzi, Tammuz ve Attis kültlerine yakın paralellik göstermekle birlikte ayrıntılarda farklılıklar mevcuttur. Bu kültün menşei ve merkezi Suriye sahilindeki Nega (Byblus) idi. Bu ormanlık bölgedeki orman tanrısı Hay-Tau'nun yerine sonradan Adonis geçti. Ayrıca o, Ugarit bölgesindeki bitki ve hasat tanrıları Mot ve Aleyin’in rollerini de üstlendi. Adonis’in yıllık yeraltına iniş zamanı olarak görülen hasat mevsiminde çeşitli festivaller ve ağlama törenleri düzenlenir; ilkbaharda ise onun yeniden dirilişi kutlanırdı. Adonis, bitkilerden mısır ile Özdeşleştirilirdi; mısırın hasat sonrası ölümü bir bakıma tanrının ölümü olarak değerlendirilirdi. Bakınız: Tammuz, Dumuzi, Mot, Aleyin.
(1) 8. yy'da İspanya'da ortaya çıkan heretik bir Hıristiyan akım. Bu akıma göre insanlığı yönünden Mesih, sadece Tann'nın evlatlığa kabul edilmiş oğludur. Akımın kurucusu olarak görülen Tuleytule başpiskoposu Elipandus, Meryem'den doğan İsa'nın insan tabiatının tanrı tarafından oğul (evlatlık) olarak kabul edildiğine dair görüşleri yüzünden kilise tarafından yargılanmıştır.
(2) Hıristiyanlıkta, İsa Mesih'i ilahi güç bahşedilmiş bir insan şeklinde değerlendiren bir teolojik akım. Bakınız: Kristoloji.
Hind felsefesinin belli başlı doktrinlerinden ve Vedânta’nın en yaygın şekillerinden biridir. Advaita, XIII. Yüzyılda Madhva tarafından temsil edilen ikilik (dvaita) doktrinine muhalefet etmektedir. Madhva'ya göre, yüce Allah olan Vishnou-Nârâyana, bir varlıktır. Bu varlık, dünyanın yüce sebebidir. Fakat göç halinde olduğu gibi, kurtuluş halinde ona bağlı olan bütün varlıklardan da ayrıdır. Bu durumda bu düşünce Madhva sisteminin “ikiliğini” meydana getiriyor. Ancak bu, yüce iki prensibin varlığını değil (Maniheizm dualizminde olduğu gibi), yüce prensibin ve ona bağlı realitelerin olmaları ve ayrı kalmaları olayıdır, yine de, yegâne yüce prensip olan mutlak varlık olmaksızın insanın ve dünyanın varlığını kavrayamayız.
Advaita sisteminde, Brahman (mutlak) ve Atman, iki ayrı realite veya öyle kalmaya yönelmiş realite değildir. Upanisadların bize öğrettiği gibi, Brahman ile Atman arasındaki tabiatın ayrılmazlığının şuuruna varmak, hakikati gerçekleştirmektir, Shankara ve Râmânuja, Advaita pozisyonunu benimsemektedirler. Ancak bunların benimsedikleri Advaita'da çok önemli farklılıklar vardır. Shankara için aynı varlıkta birtek prensip olan Brahman; mutlak varlıktır. Saf ışık olarak Brahman, Âtman'ın tabiatından veya insanın ruhi benliğinden ayrı değildir. O halde tek kurtuluş yolu, Brahmanın benzeri olarak insanın kendine sahip olmasıdır. Bu bir tek realitenin dışında dış dünya, sadece Mâyâ'dır. Yani, realitenin sahte görünüşüdür. Bu çoğu defa “hayal” olarak ifade edilmektedir. Bu açıdan yegane kurtarıcı bilgidir.
Râmânuja için, brahman hudutsuzdur. Onun yüce şekline ulaşılamaz. Fakat o, dünyamızda, destek verdiği bir takım realitelerde kendini göstermektedir. Meselâ, Avatâra'larda olduğu gibi... Bunlara göre, yaratılış, realitenin sahte görünüşü değil, fakat realitenin izafiyetidir. Ruh, dünya ve yüce şahsiyet, üç gerçek varlık meydana getirirler. Ruh, mutlak varlığın bir parçasıdır. Bunun için bağımsız olarak mutlak varlığı kavrayamaz... Yine de parça ile bütünün ayrıldığı gibi onları ayırmak gerekecektir. Netice olarak bhakti'nin de bir değeri vardır. Madhva, Sankara ve Râmânuja gibi üç filozofun arasındaki farklılıklar, onların muhakemelerindeki sertlikten gelmemektedir. Onların formüllerinin ötesinde, onların sistemini kavramak gerekir, onların, dualizmleri, farklı şekillerde olan mutlakla, ruhî tecrübelerin birleşmesine temel teşkil etmektedir.
(Gayrî ikilik öğretisi) Brahma'nın alemdeki mutlak hakikat ve bir olduğuna dair Hindu öğretisi. Buna göre bireysel olarak objelerin hissedilmesi sadece bir illüzyon sonucudur.
Latince. “geliş”. 6. yy'dan beri perhiz ve oruçla sürdürülen İsa'nın doğum günü hazırlığı. Katolik kilisesinde 4 “Advent Pazarı” vardır; bunların birincisiyle kilise takvimi başlar. Doğu kilisesi İse bu oruç süresini 40 güne başlar.
XIX. Yüzyılda Amerika'da, William Miller (1782-1849) ve Ellen White (1827-1915) tarafından kurulan milenarist bir protestan mezhebidir. Adventistler, İsa'nın müstakbel gelişini haber verirler ve Pazar günü yerine Cumartesi günü istirahatini tercih ederler. Çünkü onlar, yedinci günün, Cumartesi olduğunu kabul etmektedirler. William Miller 22 Ekim 1844'de vahye mazhar olduğunu ilan etmiştir. Adventistler, ruhun ölümsüzlüğüne inanırlar, öldükten sonra sadece doğruların dirileceğini kabul ederler, et yemez, kahve, çay sigara ve alkol kullanmazlar. Adventistlerin en kalabalık oldukları yerler Amerika, (400.000), Rusya (40.000), Avusturalya (35.000) ve Batı Almanya'dır. (30.000) Dünyada tahminen bir milyona yakın Adventist vardır. Bu mezhep mensuplarının çok sayıda hizmetleri vardır. İbadet yerleri, çok sayıda hastahaneleri, gazeteleri vardır. Komünist ülkelerde bile Adventistlerin yayıldığı görülmektedir.
Bulgaristanda 70 kilise ve 2800 üyeleri vardır.
Çekoslavakya'da 50 kilise ve 8700 üyeleri vardır.
Doğu Almanya'da 343 kilise ve 1300 üyeleri vardır.
Macaristan’da 153 kilise ve 3400 üyeleri vardır.
Yugoslavyada 251 kilise ve 10.000 üyeleri vardır.
Polonyada 68 kilise ve 3810 üyeleri vardır.
Romanyada 511 kilise ve 34000 üyeleri vardır.
Rusyada 834 kilise ve 40.000 üyeleri vardır.
İbadetlerindeki basitlik, bu ülkelerde Adventistlerin yayılmasını kolaylaştırmıştır.
Hıristiyanlıkta İsa'nın ikinci gelişinin çok yakın olduğuna inanan ve buna ortam hazırlamaya çalışan çeşitli kilise grupları. Adventizm hareketi ABD'de, İsa Mesih’in dönüş zamanının yaklaştığını savunan William Miller tarafından kuruldu (1831). Adventistler, onun geliş zamanının 1844'e tekabül ettiğini de ileri sürmüşlerdi, ilk kurum olan Evancelik Adventistlerin yok olması üzerine çeşitli Adventist gruplar ortaya çıktı. Bugün Yedinci Gün Adventistleri ve ikinci Advent Hıristiyanları ekolleri mevcuttur. Yedinci Gün Adventistleri, Eski Ahit'e aşırı ilgi göstermeleriyle ve katı disiplin kurallarına bağlılıklarıyla bilinirler. Et, kahve, çay, tütün ve alkol kullanımı onlar için yasaktır. Bakınız: Yedinci Gün Adventist Kilisesi.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:52
|
Yunanca. “girilmez”. Antik mabetlerin en kutsal kısmı; mihrap.
Mazdeizm'deki Angramainyu şeklî altında görünen belli başlı şeytanlardan biridir. Adaleti temsil eden Asha'ya muhaliftir. Avesta'da sürülerin düşmanı olarak gösterilmektedir. Kötüler hep ona katılmaktadır.
Eski Yunan'da rüzgar tanrısı. O, dinamik bir tanrısal güç olmaktan ziyade, tanrıça Hera tarafından atanan gözetici bir tanrıydı. Eski Yunan'da rüzgarlar, tanrıça Hera'nın elçileri olarak görülürdü. Bakınız: Hîppotades.
Yunanca. “çağ, devir, zaman”. Gnostisizmde ilahi alemleri ifade etmede kullanılan bir terim. Yeni Ahitte dünyanın geçirdiği devirler. Gnogtîk geleneklerde Işık alemini oluşturan bu ilahi mekanların (Aeonların) sayısı 7, 9, 365 gibi çeşitli rakamlarla ifade edildiği gibi, bazı metinlerde bunun sonsuz sayıda olduğu da belirtilir. Işık alemleri diye adlandırılan bu mekanlarda sayısız ilahi varlık, ışık varlıkları yaşar. Işık aleminin merkezinde yer alan yüce tanrıyı çevreleyen bütün bu varlıklar (Aeonlar ve buralarda ikamet eden ışık varlıkları) bir bakıma yüce tanrının tezahürlerinden ibarettir. Bakınız: Pleroma.
Eski Yunan'da aşk ve güzellik tanrıçası; Iştar veya Astarte’nin Eski Yunan'daki karşılığı. Eski Yunan mitolojisine göre Cronus, babası Uranüs'le mücadele edip onu yendiğinde, onun bazı organlarını denize attı. Bunların etrafında oluşan köpüklerden ise Afrodit doğdu. Afrodit’in sonradan Kıbrıs'a geçtiğine inanılırdı. Eski Yunan'da fahişeler ona Afrodit Hetaira ve Afrodit Porne adıyla taparlardı. Ayrıca o, Kallipygos, Hera, Enoplios, Morphos, Ambologera ve Genetyllis olarak da bilinmektedir. Hephaestus ile evli olan Afrodit, ayrıca Ares, Poseidon, Pygmalion, Adonis, Dionysus, Anchises, Nerites ve Phaeton'un da eşidir. Afrodit’in mutluluk kadar feleket ve şiddete de yol açan bir tanrıça olduğuna inanılır. Romalılarda ona verilen isim Erycina'dır.
Hıristiyanlıkta bir kişiyi kilise cemaatından atma, cemaat dışı ilan etme. Katolik kilisesine göre iki tür aforoz vardır. Bunlardan birincisi kişinin yalnızca kilise ayinlerine katılmasını yasaklarken, diğeri aforoz edilen şahsı tümüyle kilise cemaatının dışında ilan etmektedir. Aforoz etme hakkına sadece papa, piskoposlar ve konsiller sahiptir. Bakınız: Excommunication, Anathema.
Hıristiyanlıkta, İsa'nın bedeninin tanrısal nitelik taşıdığını, bu sebeple acı duymaz ve bozulmaz olduğunu ve İsa'nın hür istek ve iradesiyle acıyı ve ölümü seçebileceğini ileri süren teolojik akım; Halikarnas piskoposu Julian'ın görüşlerine dayalı Kristolojik doktrin.
Bakınız: Haggadah, Talmud.
Hindu Tantra metinlerinin bir bölümüne verilen ad. Vişnucuların 100, sıvacıların 28, şaktaların 77 Agaması vardır. Bunlar felsefi görüşleri ve tapınma kurallarını içerirler.
Afrika'da Dahomey kabilesinin kraliyet evinin panter fetişi. Bir tanrı olmamakla birlikte o, tanrıyı gösteren bir işaret olarak kabul edilir.
Hinduizmde tanrı Varuna ve Urvaşi’nin oğlu olan Agastya'nın bir asketik olduğuna ve tanrı Rama'nın koruyuculuğunu yaptığına inanılır. Onun zaviyesi Kunjara dağındaydı. Agastya’nın insan suretini günümüze kadar muhafaza ettiğine inanılır.
Hermetik literatüre göre Hermes’in hocası; mitolojide bir tanrısal varlık. Hermes'i İdris'le özdeşleştiren bazı Ortaçağ İslami yazarları Agathodaimon'u da şit'le özdeşleştirmişlerdir.
Latince. “yapılan iş, amel”. Erken dönemler Hıristiyan kilisesinde bütün ritüeller için kullanılan terim; kilise dualarını ve kilisedeki ritüellerin yapılış şeklini içeren kitap. Günümüz Protestan kiliselerinde Agende, Kilise Nizamnamesini ifade eder.
Eskimo inancında bir iyi ruh. Buz altında yaşadığına, avcı ve balıkçılara yardım ettiğine inanılır.
Hinduizmde ateş tanrısı. Pramati olarak da bilinen Agni çeşitli şekillerde görünür. O, bazen 3 kollu, 7 bacaklı, kara gözlü ve kara saçlı bir kırmızı adam şeklinde tasvir edilir. Doğumunun mucizevi ve çok yönlü olduğuna inanılan Agni, ateş tanrısı olma dışında başka işler de yapar. Örneğin; şimşek olarak yağmur için bulutlan ayırır, güneşin ateşi olarak tanrıların elçiliği görevini üstlenir ve ayrıca yarattığı dumanla gökyüzüne destek olur. Agni, yeryüzü ve gökyüzü arasındaki elçidir, insanlarca iyi tabiatlı olarak bilinen Agni’den tanrıların dahi korktuklarına inanılır.
Lâtince ignis kelimesinin aynısı olan Agni, ateş anlamına gelmektedir. Veda tanrılarından biridir. Veda mitolojisinde ve kültünde çok önemli bir rol oynamaktadır. Bunun için, ateşe bol bol şarap ve diğer takdimeler atılıyordu. Her gün sabah ve akşam, ilk üç Hindu kastındakilerin evinin reisi, ateşe yeni sağılmış süt döküyordu... Bu takdime merasimi, yeni ve dolunay zamanlarında çok muhteşem merasimlerle kutlanıyordu... Hinduizm'de Agni, insanlarla-Tanrılar arasında bir arabulucu olarak tasarlanmıştır. İnsanların takdim ettikleri şeyleri, tanrılara götürenin Agni olduğuna inanılmaktadır. Ölü yakma anında, cesetlerin yiyicisi rolünü üstlenmektedir. Agni'nin iki veçhesi vardır. Biri barış ve sulh, diğeri ise korkunç vechesidir. Ocakların koruyucusu olarak kabul edilmektedir.
(Satyanand Agnîhotri veya Shiva Narayana, 1850-1923)
Hinduizmin reform hareketlerinden birinin kurucusu. Bireysel bir tanrıya imanı ve ruh göçünü kabul etmez; ruhun tabiat üstü güçlere dönüştüğünü savunur. Taraftarları Agnihotri'de “gerçek tanrı”ya (satya deva) tazim ederler.
Yunanca agnostos (bilinmeyen) sözcüğünden gelmekte olan ve 1869'da T.H. Huxley tarafından kullanılmaya başlanan Agnostisizm terimi, daha sonraları maddi dünya dışındaki hiçbir şeyin varlığının bilinmediğini ve bilinemez olduğunu ifade etmede kullanıldı. Bazıları tarafından Septisizm (şüphecilik) için de bu terim kullanıldı.
1869 da Huxley tarafından dogmatizme karşı felsefi bir doktrini veya zihnî bir tutumu belirtmek için ortaya konmuştur. Bugün ise oldukça yayılmıştır. Bu felsefi doktrine göre, mutlak, aşkın, hayatın başlangıcı, kader, varlık, cevher, numen gibi bazı sahalar bilinemez. Bunlar ancak, tecrübî bir takım donelerden anlaşılmaktadır. Bunların varlıkları, ateizmin aksine, ne inkar edilebilir ne de tasdik. Şayet bunların varlıkları kabul edilirse; cevherleri, tabiatları, bilinemez olarak ilân edilmiştir. İnsan zihninin anlayabildiği tek şey, yalnız fenomenlerdir. Bu Agnostisizm, materyalist dogmatizme olduğu kadar, metafizik dogmatizme karşı da yönlendirilmiştir. Bu görüş açısından Spencer ve Comte gibi pozitivistler, kantçı idealistlerle anlaşmaktadırlar. Bunlar da, dinî ve metafizik bilginin imkanını inkar ederek agnostik olmuşlardır, onların şüpheleri bu sahalarla sınırlıdır. Yine de, hukuk ve ahlakı tesis etmek için Agnostikler, ya bir ihtiraslar mekaniğine ya da akıl dışı itişlere veya psikolojik kullanımlara yolu kapayacak olan pratik akim (kant idealizmi) postulatlarına müracaat ederler. Her iki halde de insan hürriyeti, tehdit altında olacaktır. Cevherlerin, istenen bilgisi, varlıkları tehlikeye sokacaktır.
Doğmasız bir ahlâk, ne tenkide ne de ihtirasa mukavemet edemez, fakat tahkik edilemeyen bir doğma da bir ahlâk ihdas, edemez.
(Tanrı’nın kuzusu). Yuhanna İncilinde İsa Mesih için “İnsanlığın kefaret kurbanı” anlamında kullanılan bir isim.
Yunanca. “yazılmamış”. Hıristiyan geleneğinde, İsa Mesih’in Yeni Ahit'te bulunmayan sözleri.
Eski Yunan'da şarap tanrısı Dionysus adına her yıl düzenlenen festival.
Ortaçağda Aziz Augustin’in monastik kurallarına bağlı olan bir Hıristiyan keşiş tarikatı. Ünlü reformist Martin Luther’in de bu tarikatla irtibatlı olduğu bilinmektedir. Bakınız: Luther, Augustin.
İsmailîlik mezhebinin Nizari kolunun başı. Hz. Muhammed'le vahyin kapandığını kabul etmez. Vahyin, İsmaili peygamberlerce ve imamlarca devam ettiğine inanır. Böylelikle imam soyundan olduğu söylenen Ağa Han'ın da ilahi vahiyden hissedar olduğuna inanılır. En meşhur Ağa Han, Ağa Sultan Sir Muhammed şah'tır. Onun yerine geçen 4. Ağa Han Kerim el-Hüseyni ise kendisinin yeğenidir.
Ölen kişi ve atalar için ya da diğer bazı nedenlerle düzenlenen ritüeller içerisinde yer alan nağmeli sözler; şiir, şarkı ve ilahiler. Ağıt törenleri insanlar kadar tanrılar için de düzenlenir. Örneğin; Eski Babil’de ve Ugarit'te Tammuz ve Mot gibi çeşitli tanrılar için zaman zaman ağıt törenlerinin düzenlenmekte olduğu bilinmektedir.
Kudüs'te, MS 70'te Romalılarca yıkılan kutsal tapınağın (Herod Mabedi) tek kalıntısı olan batı duvarı. Günümüzde Mescid-i Aksa ile Kubbetu's-Sahra'yı çevreleyen büyük duvarın parçasıdır. Burayı ziyaretlerinde Yahudiler, tapınağın yıkılışı dolayısıyla ağlarlar. Yahudi geleneğinde, Herod Mabedinden günümüze kadar yıkılmadan ayakta kalan tek kalıntı olan batı duvarının Süleyman döneminden itibaren yıkılmadan geldiği kabul edilir. Yahudiler, Süleyman zamanında yaptırılan ilk mabedin batı duvarının halk tarafından yaptırılan en son bölüm olduğuna ve mabedin bitiminde tanrının, mabedin en önemli bölümünün burası olduğunu ve ebediyen buranın ayakta kalarak varlığını sürdüreceğini söylediğine inanılır.
Kral Hirodes’in M.Ö. 20 yılında yaptırdığı Kudüs mabedinin çevresini teşkil eden duvarın bir kısmıdır. Bu duvar, Kudüs'ün doğu kesiminde, Kubbetü's-Sahra'nın da bulunduğu haremin batı tarafındaki kayalığın üstündedir. Bu duvara Yahudiler, Ha-Kotel ha-Ma'aravi=(Batı Duvarı) demektedirler. Ağlama duvarı, yaklaşık 485 metre uzunluğundadır. Ağlama duvarının yüksekliği, 18 metre olup, 6 metresi mabed alanının üstündedir. 1967'deki altı gün savaşma kadar duvarın sadece otuz metrelik kısmı ibadet için kullanılmaktaydı. Daha sonra çevredeki binalar yıkılarak duvar alanı genişletilmiştir. M.S. I. Yüzyıldan itibaren, Yahudilerin bu duvara saygı duyduklarını kaynaklar bildirmektedir. Romalılar döneminde yıkılan mabedin hatırasını canlandırmak için, kinlerini tazelemek, mabedi yeniden inşa etmek hayali içinde, gözyaşları ile kederlerini ifade etmişler ve bu duvar dibinde ağlamışlar, dua etmişlerdir. Yahudiler bu duvarı, Süleyman mabedinin kalıntısı olarak kabul etmektedirler. Bunun için ağlama duvarını kutsal bir mekan olarak kabul ederler.
Ağlama duvarı günün yirmi dört saatinde ziyaret edilmektedir. Bugün bu bölge, Yahudilerin kontrolü altındadır.
Hint inancına göre Brahma'nın yarattığı ilk kadın (Havva). Bakınız: Havva, Pandora.
(1) Eski Ahit'te Pers kralı Xerxes'e (ö. MÖ 465) verilen isim.
(2) 13. yy'dan itibaren bilinen bir Hıristiyan efsanesindeki lanetli Yahudinin adı. Bu efsaneye göre çarmıha giderken dinlenmek isteyen İsa'ya, Kudüslü bir ayakkabıcı olan Ahasver müsaade etmez ve ona vurur. Onun bu zalimliğinin karşılığı olarak ise tanrı onu lanetler ve ebedi olarak göçmen olmaya mahkum eder. Efsanedeki bu olay, yakın zamana kadar bir yeri kendine yurt edinemeyen Yahudi halkının trajedisi sayılır.
İslami gelenekte Yahudi bilginlerine ya da rabbilere verilen bir ad. Kur'an'da ahbârın ve ruhbanların Ehli Kitab tarafından rab edinildiklerine dikkat çekilir.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:59
|
Bakınız: Eski Ahit.
Yahudi kutsal kitabına verilen addır. Bu ismi Yahudi kutsal kitabına Hıristiyanlar vermiştir. Bu, Yahudilerin Tanrı ile yaptıkları sözleşmeyi belirtir. Hıristiyanların Tanrı ile yaptıkları sözleşmeye de “Ahd-i Cedit” adı verilir. Bu da Tanrı ile yapılan yeni sözleşmeyi belirtmek için kullanılmıştır. Ahd-i Atik sözü Türkçede “Eski Ahid” “Ahd-i Cedit” ise “Yeni Ahit” sözü ile ifade edilmektedir. Kitab-ı Mukaddesin karşılığı olarak Bible kelimesi kullanılmaktadır. Bible kelimesi, hem eski Ahidi hem de yeni Ahidi içine almaktadır. Yahudi kutsal kitabının adı Tanah'dır. Bu kelime Eski Ahidi meydana getiren Tora-Neviim-Ketuvim'i ihtiva etmektedir.
Eski Ahid, otuz dokuz kitaptan meydana gelir. Bu kitapları hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar kutsal kabul etmektedirler. Ancak bazı Yahudiler bu kitapların sayısını yirmi dört olarak kabul etmektedirler. Katolik kilisesi, Trente konsilinde bazı kitapları da Ahd-i Atik’in içine almışlardır. Bu ilave kitapları Yahudi ve Protestanlar kabul etmezler. Babil Talmud akademisyenleri Tora'da, beş; Neviim'de, sekiz; Ketuvim'de on bir kitap olmak üzere yirmi dört kitap kabul etmektedirler.
M.Ö. III. Asra doğru Ahd-i Atik’in üç ayrı metninin olduğundan bahsedilmektedir:
1- Metin: Masoretik metinler:
2- Metin: Samirice metinler:
3- Metin: Yunanca tercümeye esas teşkil eden metin.
Bugün Yahudilerce kabul edilen Ahd-i Atik metni, Masoretler tarafından, önceki metinlerden yararlanılarak M.S. V. ve X. Yüzyıla kadar yapılan çalışmalar neticesinde tespit ediien ibranice metindir. Eski Ahidin en eski nüshası X. Asrın ilk yıllarında istinsah edilen metindir. Masoretik metnin tespiti ve istinsahında en büyük rolü Ben Aşer ailesi oynamıştır. Bugünkü Kitab-ı Mukaddesin İbranice olan en eski nüshaları Jacob ben Hayyim tarafından 1524'de Venedikte neşredilen Masoretik metnin tekrarıdır. Bu metin, İbrani Kitab-ı Mukaddesinin muteber nüshası kabul edilmiştir. Ahd-i Atik’in İbranice nüshası ile Grekçe tercümesi arasında farklar vardır. Bu, Ahd-i Atik’in birden çok nüshasının bulunduğu izlenimini vermektedir.
Ahd-i Atik Yunancaya birçok defa tercüme edilmiştir. Bunların içinde en önemlisi Septante adı verilen yetmişler tercümesidir. Bu tercüme, İbranice bilmeyen İskenderiyyeli Yahudilerin istifadesi için İbranice ve Yunanca bilenler tarafından yapılmıştır. Bugün Yahudilerin kullandıkları İbranice metin ile yetmişler tercümesi arasında önemli farklar vardır. Katoliklerin Deuterocanonique, Yahudilerin “Apokrif” dedikleri kitaplar, masoretik metinde yoktur. Fakat yetmişler tercümesinde vardır. M.S. IV. Yüzyıldan önce Vetus Latina adı verilen, latince Eski Ahit tercümeleri vardı. Bu tercüme Yunanca Septan-te'den yapılmıştır. Papa’nın talimatı üzerine St. Jerome, eski latince tercümeleri inceledikten sonra, Eski Ahidin İbranice metnine dayanarak yeniden lâtinceye çevirmenin daha iyi olacağım düşündü. Böylece Jeröme, Vulgate ismini alacak olan tercümesini M.S. 405'de tamamladı. Trente konsili bu tercümeyi muteber nüsha olarak kabul etti. 1592'de yayınlanan Vulgate, bütün kiliselerce kullanılacak yegane metin olarak kabul edildi. Eski Ahidin, yunanca ve latince tercümelerinden sonra, Süryânice'ye, Âramice'ye, Habeşce'ye ve Ermenice'ye tercümeleri yapılmıştır. Arapçaya tercümeyi Saadia Gaon (Yusuf Feyyûmi) X. Yüzyılda İbraniceden yapmıştır, İlk Türkçe tercüme de asıl adı Albert Bobowski olan ve IV. Mehmet zamanında Divan-ı Hümâyûn baştercümanlığında bulunan Ali Ufkî bey tarafından yapılmıştır. 1666'da tamamlanan bu tercüme 1827'de yayınlanmıştır.
Bugün eski Ahidin türkçe tercümeleri 39 kitabı ihtiva etmektedir. Bu kitapların ilk beş kitabını Tora adı verilen Tevrat teşkil eder.
Bakınız: Yeni Ahit.
Dilimize yeni Ahid olarak çevrilen bu kitap, Hıristiyan kutsal kitabının adını teşkil eder. Yeni Ahid denilen kutsal kitap, İncilleri de içine alan yirmi yedi kitaptan oluşmaktadır. Bu kitaplar, Trente Konsilinde kabul edilmişlerdir. Yeni Ahid, dört İncil, resullerin işleri, ondört mektup, yedi genel mektup ve Yuhanna’nın vahyi olmak üzere yirmiyedi kitaptan oluşmuştur. Hz. İsa İncilini Aramice tebliğ ettiği halde bugün orijinal nüsha olarak Aramice bir İncil yoktur. Eldeki Aramice ve Süryanice nüshalar Grekçe nüshalardan tercüme edilmişlerdir. Yeni Ahidin elde mevcut en eski yazmaları Yunanca'dır.
Yeni Ahidi meydana getiren kitaplar aynı anda yazılmış değildir. Yeni Ahid içinde ilk yazılan kitap, Pavlus'un mektuplarıdır. İnciller daha sonra kaleme alınmışlardır.
İlk Hıristiyanlar yazılı metinlerden çok, şifahi geleneğe ve İsa Mesih’in sözle yayılan mesajlarına dayanıyorlardı... Yazılı İncilerin tarihi, milâdi birinci asrın tarihini taşımaktadır. Bu dönemden sonraki asırlarda cemaatlerin ellerinde farklı İnciler görülmektedir. Meselâ, Suriye bölgesi Matta; Yunanistan Luka, Roma da Markos İncilini kullanıyordu.
II. yüzyılın sonuna doğru kilisede, çok sayıda İncil, mektuplar ve resullerin işleri ile ilgili metinler vardı. İncillerden kutsal yazı olarak bahseden ilk belge, tahminen 150 yıllarında II. Clement’in metinlerinde geçmektedir.
Yeni Ahid ile ilgili ilk listeyi miladi 150 yılında Marcion yapmıştır. O, Luka İncilini ve Pavlus'un mektuplarından sadece on tanesini kabul ediyordu.
III. Yüzyılın başlarında Yeni Ahide dair bir liste daha oluşmaya başlamıştır. Bu yüzyılda İnciler üzerinde söz söyleyen Origene'dir. O, Yeni Ahidin dini otoritesini benimsemiştir.
IV. yüzyılın ikinci yansında Yunan kiliselerinde muhtelif kişiler tarafından da İncil listeleri hazırlanmıştır. Yeni Ahid listeleri, Yunan kiliselerinde IV. Yüzyılın ikinci yarısında tespit edilmiştir.
Bugünkü Yeni Ahid listeleri 1546'daki Trente konsilindeki kararlara göre tespit edilmiştir.
18. sülâleden Mısır firavunu olan Ahenaton Mısır'da tek tanrı inancının kurucusudur. Tahta geçtikten sonra, ülkede TEB’in Amon'una ve güneş-tanrısı Ra-Harahte'ye tapılıyordu. Teb yakınında Tanrı Raha-Rahte adına ilk tapınakları yaptırmıştır. Fakat daha sonra yeni güneş tanrısı Aton adına tapınaklar yaptırmaya başlamıştır. Aton eski Mısır'da olmakla beraber fazla tanınmıyordu. Onun insan veya hayvan biçiminde tasvirini Mısırlılar tanımıyordu. O, şimdi, ışınlarında insanları koruyan eller bulunan bir güneş kursu ile tasvir ediliyordu, ona gün ışığında açık havada ibadet ediliyordu. Aton için güzel ve zarif tapınaklar yapılıyordu. Bu tapınaklar, genelde Teb bölgesindeki Karn Ak'ta inşa ediliyordu. IV. Amenofis, Firavunluğunun altıncı yılında Amenofis (Amonun razı olduğu) ismini bırakmış, Ahenaton (Atonun hizmetkârı) adını alarak Aton'a dayalı dini, resmen açıklamıştır. Başkenti Teb'den Tel-el-Amarna'nın bulunduğu yere taşımıştır. Bu inanca önce ailesiyle başlamış ve ailesi Aton'a inanmıştır. Yeni kurulan Amarna kenti büyüleyici bir manzara arz ediyordu. Ahenaton döneminde tek tanrı inancı oldukça yayıldı. Eski Mısır Tanrısı Amon 'un ismi her yerden kaldırıldı. Osiris ismi de unutulmaya başladı, cenaze törenlerinde Ahenaton, merasimi idare ediyordu.
Ahenaton, Aton'a güzel ilâhilerle, nimetleri için şükürler ediyordu. İlâhi, Aton'un bu nimetleri herkese verdiğinden söz eder. Kitab-ı Mukaddesteki 104. mezmura çok benzer. Her iki ilâhide de Tanrıya şükür ve övgü vardır.
Aton'a dayalı din, iyimser bir dünya görüşü yansıtıyordu. İnsanların sadece, güneşe minnet duymaları isteniyordu. Önceki Mısır Tanrılarındaki gaddarlık Aton' da yoktu. Ancak tüm Mısır' da Aton dini yayılamadı. Özellikle Ahenaton ailesinin dini olarak dikkat çekti ve onun saltanatı döneminde yaşama şansı buldu. Ahenatonun ölümünden sonra yine Mısır'da Tanrı Amon yüceltilmeye başlandı. Ahenaton'un, Mısır'da yerleştirmeye çalıştığı Aton inancının arka planında Hz. Yusuf'un Mısır'daki dini telkinlerinin etkin olduğu düşünülebilir. Çünkü Ahenaton'un saltanatı Hz. Yusuf'tan yüz elli yıl sonraya rastlamaktadır.
Sanskritçe. “zarar vermeme”. Caynizmde dinsel yaşantının özü olarak algılanan, hiçbir canlıyı öldürmeme ve zarar vermeme kuralı.
Ahimsa kelimesi, Jaina ve Budist dillerinde geçen Sanskritçe bir kelimedir. Ahimsa, “öldürmeyi arzu etmemek” anlamına gelmektedir. Bu hareket tarzı Hinduizm, Jainizm ve Budizm tarafından tavsiye edilen bir fazilet hareketidir. Ahimsa, “hayata saygı” olarak tarif edilmiştir. Bu hayat, sadece insan hayatı değil, bütün yaşayan varlıklarında hayatıdır. Böylece, Ahimsa, bütün kanlı kurbanların kaldırılması ve et yememe gibi bir hedefe sahip olmaktadır. Ancak, Hinduizm'de Hindu'lar, böyle bir davranışın her zaman tatbik edilemeyeceğini kabul etmektedirler. Çünkü Eski Veda metinlerinin uygulandığı dönemlerde, Hindular, hayvanları kurban ediyorlar ve et yiyorlardı. Hatta faziletli savaşçılar yetiştiriyorlardı. Bununla beraber, Upanişadlar'dan itibaren, gerçek dindarlık faziletleri arasında Ahimsa figürü görülmeye başlanmıştır. Bu zamandan itibaren Ahimsa, hakimler ve azizler tarafından tatbik edilmeye başlanmıştır. Bhagavad Gîtâ, bu faziletin, gerçek bilgiyi oluşturan unsurlardan biri olduğunu belirtmektedir. Fakat onu, savaşçılara empoze etmemektedir. Bu kuralı uygulamaya, et yememeye, kanlı kurbanı redde davet edilenler Brahman'lardır. Meselâ Shankara, XIII. Yüzyılda, Tantrique kültler tarafından teşvik edilen “kanlı kurban” tatbikine karşı etkili şekilde mücadele açmış ve bitkisel takdimeleri teşvik etmiştir. İşte bundan dolayı Brâhmanlar canlı varlıkları öldürme tehlikesi taşryan “ziraatçılık mesleğini” yapmamaktadırlar. Ahimsa, Hindu şeriatının beş ana faziletinden birini teşkil etmektedir. Yine o, Yoga pratiklerindeki beş engellemenin arasında bulunmaktadır. Ahimsa, Lingâyâtlarda bir fazilettir.
Bütün bunlara rağmen, Hindu Tanrısı olan Shivâ, Vishnou, Krishna, Rama, Ahimsa'yı uygulamaya koymamışlardır. Tanrıların şiddet hareketleri, birtakım değerli hareketler olarak canlı varlıkların karmık passifliğini yok etmekle, neticede kurtarıcı inayete dönüşmektedir. Nitekim Durgâ, manda kılığındaki bir şeytanı öldürdüğü zaman, manda, en sofu bir mün-tesip haline gelmiştir. Modern çağda Gandhi, şiddet dışı fazileti yeniden keşfetmiş ve Jainizm'de olduğu kadar Vishnuizm'de de Ahimsa pratiklerini hatırlamıştır. Ahimsa, Gandhi'nin yanmda, politik bir tavır, bir ahlâki fazilet olmuştur. Bu tavır ve ahlâki fazilet, politik bir hedefi gerçekleştirmek için her millet tarafından uygulanabilir. Jainizm'de, ahimsa, keşişin beş büyük adağından birini ve lâîkin'de beş küçük adağından birini teşkil eder. Yani her jain, kendini bu faziletle kuşatılmış hisseder, jain keşişleri, hayata aşırı şekilde saygı duymaktadırlar. Bu nedenle, böcekleri ezmemek için yollarını süpürmektedirler. Canlı böcek yutmamak için, ağızlarını bezle kapatmaktadırlar. Elbiselerini sabah ve akşam dikkatli şekilde silkmektedirler. Lâik Jain’ler de her canlı hayvanı öldürmeyi reddederek bir yumurtanın içindeki bir canlıyı dahi öldürmekten sakınırlar. Bunun için de çok sert Vejetaryendirler.
Dünyanın son günleri veya son zamanları. Hemen her inanç sisteminde bir ahir zaman düşüncesine rastlanır. Ahir zaman, genellikle inançsızlığın, şiddet, zulüm ve kaosun arttığı, doğal afet ve kötülüklerin yoğunlaştığı bir dönem olarak düşünülür. Ahir saman tasavvuru çoğunlukla Mesih ve Deccal fikirleriyle iç içedir. Bakınız: Mehdi, Mesih, Deccal, Kali Yuga.
(Öbür Dünya, Öte Dünya) Dünya hayatından sonra başlayıp devam edecek olan ikinci hayat. Birçok inanç sisteminde ahiret inancı önemli bir yer tutar. İslamda ahirete inanmak iman esaslarından birisidir. Bireysel olarak insanlar için ahiret yaşantısı ölümle birlikte başlar. Haşir, hesap, cennet ve cehennem ahiretle ilgili belli başlı kavramlar arasındadır. Ahiret, insanın dünyada yaptıklarının karşılığını göreceği, mutlak adaletin söz konusu olduğu bir alemdir. Kur'an'da sık sık ahiret yaşantısının cennet ve cehennemle ilişkili olarak ebedi olacağı belirtilir. Ayrıca diğer birçok inanç sisteminde de ahiret yaşantısının ebedi olacağı vurgulanmaktadır. Öte yandan bazı gelenekler, ebedi olanın yalnızca yüce tanrı olduğu fikrinden hareketle dünya hayatı gibi ahiret yaşantısının da bir sonu olacağı ve nihayet tıpkı başlangıçta olduğu gibi sonda da yalnızca tanrının varlığının söz konusu olacağını savunurlar. Bu arada dünyanın ebedi olduğu düşüncesine yer veren inanç sistemleri ise, bir ahiret fikrini kabul etmezler. Özellikle inanç sistemlerinde Reinkarnasyon fikrine yer veren Hint dinsel gelenekleri, ölüm sonrası ruhun bir başka beden girerek yine bu dünyada varlığını ebediyen sürdüreceğine inanırlar. Dolayısıyla bu inanç sistemlerinde Reinkarnasyon fikri, ahiret düşüncesine alternatif olarak kabul edilmektedir. Bakınız: Reinkarnasyon.
Yahudi geleneğine göre Allah ve insan ahitleşmiştir. Yine Allah, bütün insanlıkla bir ahit yapmıştır. Nuh'a yedi kanun verilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Putperestliği red, zinayı red, evlenilmesi yasak olanlarla evlenmeyi red, hırsızlığı red gibi. Bu emirlerin yerine getirilmesi şartı ile Allah dünyayı tufania yıkmamayı taahhüd ediyor mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn53" rel="no follow - Daha sonra insanlığın manevi kaderi, bir tek Allah'a inanan Hz. İbrahime tevdi ediliyor, bu defa ebedilik için, ahit gerçekleşiyor. İbrahim güçlü ve çok sayıda nesillere sahip olacak, Allah da onlara, Kenaan toprağını nasip edecek, buna mukabil, İbrahim’in nesli bir tek Allah'a inanacak, adalete ve ahlaka riayet edecekti. Diğer bir sözleşme alâmeti de sünnet olmaktır. Allah bu ahitleri, İshakla ve Yakubla daha sonra da Sina dağının dibinde toplanmış olan İbranilerle yenileyecektir. Bu konuda çıkış XIX, 5-6'da şöyle denmektedir: “Eğer gerçekten sözümü dinleyecek ve ahdimi tutacaksanız, bana bütün kavmlerden has kavm olacaksınız; çünkü bütün dünya benimdir, Siz bana kâhinler melekutu ve mukaddes millet olacaksınız.” Böylece İsrail, Tevrata saygıya ve Ahde güvenmeye söz veriyor, Allah da İsrail'i korumayı taahhüd ediyor. İsrailin hatası ne olursa olsun bu ahit bozulmayacaktır.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:02
|
Yahudi geleneğinde yüce Tanrı'nın hazır olduğunu sembolize eden en kutsal nesne. Tahtadan yapılmış bir dolap şeklinde sinagoglarda Kudüs yönündeki duvarda durur ve kutsal hukuk metinleri bunun içinde saklanır. Bu sandığın, içi ve dışı genellikle altın kaplamadır. Orijinal ahit sandığının Hz. Musa döneminde ilahi emirle yapıldığına ve İsrailoğullarının Hz. Musa ile birlikte onu beraberlerinde taşıyarak Kenan diyarına getirdiklerine inanılır. Sonradan yapılan Süleyman tapınağının en kutsal mekanını bu sandığın konulduğu yer oluşturmaktaydı. Ancak sonraki dönemlerde Kudüs'ün ve tapmağın yabancı istilacılarca yakılıp yıkılması esnasında bu sandık ve içindekiler kaybolmuştur. Sinagogdaki tören esnasında sandıktaki metinler törenle çıkarılır ve okunmadan önce sinagog içinde dolaştırılır. Bu esnada önünden geçirilen her kişi saygıyla eğilir.
Buna Aron Haberit denmektedir. Hz. Musa'nın Tanrı Yehova'dan vahiyle aldığı On Emir’in yazılı olduğu iki tabletin içinde saklanan tahta sandığa verilen isimdir. Bu sandık altınla tezyin edilmiştir, En kutsal yer olan Kudüsü'l-akdes de saklanır ve Yom Kippur'da (Kefaret Günü) yalnızca baş rahip tarafından görülürdü. Yahudiler Filistin bölgesine gelmeden önce çölde dolaştıkları sırada Ahit sandığını Levililer muhafaza etmekteydi. Filistin’in fethinden sonra Ahit sandığı Şilo'da saklanmıştır. Hz. Davud Ahit sandığını, Kudüs'e taşımış, Hz. Süleyman da onu, Kudüs mabedine yerleştirmiştir.
Eski Ahitte, Hz. Davud'un danışmanlarından birisidir. Hz. Davudun oğlu Abşalom'un, babasına isyanında ona yardım eden Ahitofel, daha sonra da bazı isyan işlerine karışmıştır. Ahitofel, Abşalom'un ordusunun yenileceğini anlayınca intihar etmiştir.
Kur'an'ın 46. suresi. 35 ayetten oluşan bu surenin birkaç ayeti haricinde tamamı Mekke'de nazil olmuştur. Sure, İsmini 21. ayette geçen “ahkâf (tepelikler) teriminden almaktadır.
Arapça. “çokça övülen, methedilen”. Hz. Muhammed’in isimlerinden birisi. Kur'an'da, Hz. İsa'nın halkına kendisinden sonra Ahmed isminde bir peygamberin geleceğini müjdelediği vurgulanır. Çeşitli İslam alimleri, Yuhanna İncili'nde geçen “Baba'ya yalvaracağım, o size başka bir Paraklit verecektir”ifadesindeki Paraklit sözcüğünün Ahmed ismine tekabül ettiğini; dolayısıyla Kur'an'daki ifadenin bizzat Hıristiyan kaynaklarınca da desteklenmekte olduğunu söylerler. Bakınız: Paraklit, Tebşirat.
(780-855) İslamdaki 4 büyük fıkıh ekolünden birisi olan Hanbeli mezhebinin kurucusu olan Ahmed ibn Hanbel, Bağdat'ta doğdu. İslam hukukçusu olduğu kadar o, aynı zamanda bir hadis alimiydi. Çalışmalarında salt akılcılığa karşı çıktı. Nitekim, “Halk-ı Kur'an” tartışmasında Kur'an'ın yaratık olduğunu reddettiği için tutuklandı, işkence gördü ve Bağdat'ta vefat etti.
Türkiye'de dinler tarihiyle ilgili ilk çalışma yapan kişilerden birisi. Onun tarafından yazılan Târih-i Edyân (1911) Çin, Japon ve Hint dinleriyle ilgili bilgiler ihtiva eder.
(1) Tasavvufta Halvetiye ve şazelilik tarikatlarının bir kolu. Ahmed Şemseddin (ö. h. 910) tarafından kurulan Ahmediyye kolundan, aralarında Cerrahiyye ve Mısriyye ekollerinin de bulunduğu birçok ekol türemiştir.
(2) Mirza Gulam Ahmed (ö. 1908) tarafından kurulan Kadıyaniliğe verilen bir diğer ad. Bakınız: Kadiyanilik.
(3) Daha çok Bedeviyye adıyla bilinen ve Ahmed el-Bedevî (ö. 1276) tarafından kurulan, Mısır merkezli tarikatın diğer adı. Bakınız: Bedeviyye.
Mîrzâ Gulâm Ahmed tarafından kurulan dinî bir harekettir. Hindistan'da, Kadyân'da yaşamıştır. Allah'dan bir vazife aldığına inanmış ve etrafına birtakım müritler toplamıştır. 189l'de kendinin Mehdî ve Mesih olduğunu ilân etmiştir. Ahmediyye teşkilatı, Brahma-Samaj veya Arya-Samaj teşkilatlarını hatırlatmaktadır. Daha sonra Ahmediyye hareketi ikiye ayrılmıştır: Birincisi, Kâdyaniliktir. Pakistan'da ve Hindistan'da yayılmıştır. Tahminen bir milyondan fazla müntesibi vardır. İkincisi, Ahmediyye koludur. Bu kol sünni İslam'a daha yakındır. Onlara göre Ghulâm Ahmed sadece bir reformcudur. Bunların İngiltere'de Woking'de bir camileri vardır. Pakistan'da Lahor'da çoğunluktadırlar.
Her iki Ahmediyye kolunun da birçok dilde oldukça çok yayını vardır, meselâ, Mevlana Muhammed Ali'nin (ikinci kola bağlıdır) eserleri bunlar arasındadır. Misyonerlik faaliyetine çok önem vermektedirler. Bunlar, çarmıha gerilen İsa'nın, çarmıhtan indirildiğinde ölmediğine inanmaktadırlar. İsa’nın Keşmir'e geldiğini, orada uzun zaman yaşadığın: ve orada öldüğünü söylemektedirler.
Mecusiliğin kötülük ve eksiklik ruhu; yüce tanrı Ahura Mazda'nın (Ohrmazd) rakibi ve düşmanı. “Yıkıcı Ruh” olarak Angra Mainyu, iyi ve kutsal ruh Spenta Mainyu'nun karşısında yer alır. Onun, hayata karşı ölümü yarattığına; kötü varlıkları, sürüngenleri, vahşi hayvanları, kötü inancı, bozgunculuğu vb. bütün kötü unsurları yönlendirdiğine ve bunları iyi ve güzel olanların üzerine saldığına inanılır. Yeryüzündeki günah, cinayet, ölü gömme ve saldırganlığa bunun neden olduğu düşünülür. Ahriman'ın etrafında, aralarında İndra, Sauru ve Aşma Daeva gibi önemli varlıkların da bulunduğu diğer kötü ruhlar ya da Devalar (Daevalar) bulunur. Mecusiliğe göre, Ahriman'ın durumu ilk prototip İnsan Gayomart'ın ve ilahi boğa Gosh'un ölümlerini açıklamaktadır. Hem Ahura Mazda hem de Ahriman1 in ezeli zamanda doğdukları kabul edilmekle birlikte, Ahriman ve güçlerinin iyilikle kötülük arasındaki kozmik mücadelenin sonunda yok edileceğine veya en azından Ahriman’ın tutsak edileceğine inanılır.
Mecusilikteki her şeyi bilen, yüce yaratıcı tanrı. Ahura “ilahi varlık”, Mazda ise “hikmet, aydınlanma” gibi anlamlara gelir. Sonradan Ohrmazd olarak da adlandırılan Ahura Mazda gerçeğin, kutsalın,, iyiliğin ve sağlığın yaratıcısıdır. Ondan kötülük kaynaklanmaz; dolayısıyla o, Ahriman'ın karşısında yer alır. Ahura Mazda'nın etrafında kötülüğe karşı savaşan sayısız ilahi varlık bulunduğu kabul edilir. Ahura Mazda'dan tanrının yarattığı değerleri kişileştiren 6 ölümsüz Ameşa Spenta meydana gelmiştir. Bunlar, tanrının çeşitli nitelikleri olmakla birlikte, iyiliğe yönelen insanlar da bunlara sahip olabilirler, inanışa göre Ahura Mazda, sonunda Ahriman'ı yenecek ve böylelikle iradesi tamamıyla gerçekleşmiş olacaktır. Eski İran'da, Pers kraliyet hanedanı ile Ahura Mazda arasında bir ilişki kurulurdu.
Mazdeizm’in Yüce Tanrılarından biridir. Achemenid kitabeleri onun ismini daima tek kelime olarak Ahuramazda şeklinde vermektedir. Ahuramazda pehlevîcede Ohrmazd, Farsça'da Ormazd şeklinde ifade edilmiştir. Gatha'larda onun ismi sadece Ahura olarak geçmektedir ki bu da Rab, anlamına gelmektedir. Onun etrafında birtakım varlıklar vardır. Yasna haptan-haiti'ye göre o, güneş şeklindedir ve dokuz karısı vardır. Armaiti onun kızıdır. Avesta'ya göre, o, yıldızlı bir manto taşımaktadır, ruhu beyazdır, parlaktır. O, Amesha Spenta'lara (Ahuramazda’nın etrafındaki varlıklar) ve Mithra'ya ortaktır. Güneş onun gözüdür. O, Bazan Kutsal - Ruhla aynı kabul edilmiştir, pehlevî metinlerine göre O, ışık dünyasında oturmakta ve gök onun elbisesi olmaktadır. Onun krallık sarayı, göktedir, iyi düşünce, muhteşem düzen, arzu edilen iktidar onun sağında; sağlık ve ölümsüzlük, onun solunda bulunmaktadır. Orta İran ve Orta Asya dialektiğinde Urmazde, güneş anlamına gelmektedir.
Ahura Mazda, kainatın koruyucusu ve kozmozdaki düzenin yaratıcısıdır. Spenta Mainyu ve Angra Mainyu isimli ikiz ruhları da o yaratmıştır. İyi olan birincisi, doğrunun, aydınlığın veya hayatın yanında, kötü olan ikincisi de yalanın, karanlığın ve ölümün yanında yer almaktadır. İkisi arasındaki mücadele, tarihi bir mücadeledir. Bu mücadeleyi sonunda, Spenta Mainyu (Hürmüz) kazanacak ve Angra Mainyu (Ehrimen) kaybedecektir.
Kur'an'ın 33. suresi. Medine'de nazil olan bu sure 73 ayetten oluşur. Ahzâb Savaşı'ndan bahseden ifadeler nedeniyle bu adla adlandırılmıştır.
Hz. Muhammed liderliğindeki Müslümanların müşriklere karşı yaptıkları üçüncü önemli savaş. 627 yılında gerçekleşen bu savaş, bir savunma taktiğiyle yürütülmüştür. Çeşitli civar kabilelerden aldıkları destekle oldukça büyük bir kuvvetle Medine'ye saldırı için gelen müşriklere karşı Hz. Muhammed, Medine’nin etrafında büyükçe bir hendek kazdırmış ve askerlerini içeride mevzilendirerek savunma savaşını tatbik etmiştir. Kuşatmayı bir müddet sürdüren müşrikler, kuşatmanın uzaması ve hava durumlarının aleyhlerine dönmesiyle kuşatmayı kaldırarak geri dönmüşler, ancak bu esnada Müslüman birliklerinin ani saldırılarıyla yüz yüze kalarak bozguna uğramışlardır.
Eskimo inancında kötü tabiatlı bir deniz tanrısı. Cinayet, yıkım ve tahribat gibi şeylerle uğraştığına inanılır.
Mazdeizmin tanrılarındandır. Hind'de, bunun karşılığındaki Tanrı, Aryaman'dır. Bu Tanrı, Mitra'nın ortaklarındandır. Evlenmelere ve ırkın devamının sağlanmasına bakmaktadır. Bu Tanrının isminin, Aryas'ların ismi ile bir yakınlığı vardır. Bu da İranlılar ile Hindlilerin asıllarının aynı olduğuna işaret etmektedir. Videvdat'a göre o, Angra Mainyu tarafından yeryüzüne sokulan hastalıkları tedavi etmek için yeryüzüne inmiştir.
Muhtemelen MÖ 5. veya 4. yy'larda Gosala tarafından kurulan bir Hint dinsel akımı. Ajivikalar, Caynistlerden çok daha asketik bir hayat tarzını benimsediler ve öğretilerinde katı bir determinizme yer verdiler. Onlar, en küçük ayrıntısına kadar bütün kainatın kişisel olmayan bir kaderle belirlenmiş olduğunu kabul ettiler. Hem bu mezhep hem de kutsal metinleri zamanla kayboldu.
Medineli ilk Müslümanların, Mekke ile Mina arasında bulunan Akabe'de Hz. Muhammed'le bir yıl arayla iki kez bir araya gelerek yaptıkları bağlılık yemini. Müşrikler, Hz. Muhammed’in Hac mevsiminde Mekke'ye gelen yabancılarla konuşmasına izin vermiyor ve ona karşı şiddetli bir baskı uyguluyorlardı. Bunun üzerine Peygamber, 620'de risaletin 12. yılı Hac mevsiminde Akabe'de, Medine'den gelen altı kişiyle görüştü ve onlardan biat aldı. Hazrec ve Evs kabileleri temsilcilerinden oluşan bu grup, Allah'a ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek ve iftira etmemek üzere Hz. Peygamber'e biat ettiler. Ertesi yıl Hz. Muhammed, Medineli 75 kadar Müslümanla yine aynı yerde görüşerek onlardan da bağlılık sözü aldı. Bu defa Medineli Müslümanlar, hangi şartlar altında olursa olsun Hz. Peygamber'i koruyacaklarına dair söz verdiler. İslam tarihinde bir dönüm noktası olan bu olaylara Birinci ve ikinci Akabe Biatları adı verilir.
Arapça. “inançlar”. İnanılması gereken temel hususlar; iman esaslarını konu edinen bilim dalı. İslam tarihinde akaidle ilgili çeşitli düşünce ekolleri oluşmuştur. Maturîdilik, Eş'ârîlik ve Mutezilîlik bunların başlıcaları arasındadır.
Eski Yunan mitolojisinde tanrı Ares’in (Mars) kutsal kuşu.
Van gölünde bunan Akdamar adasındaki l0.yy'dan kalma kilise.
Eski Türklerde bir tanrıça.
Sihizmde kutsal kitap Adi Granth’ın baştan sona bir seferde okunması, hatmedilmesi. Bakınız: Hatim.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:07
|
Arapça. “iman”. İslamda iman dinin temelini oluşturur. Bir Müslümanın akidesinin sınırları Kur'an'da açık seçik belirlenmiştir.
Akîde, Kur'an'da inanılması istenen tüm hususlara inanmayı ve reddedilmesi gereken tüm şeyleri de reddetmeyi içerir. Geleneksel olarak akidenin temel unsurları “Amentü” diye adlandırılan bir metinle formüle edilir. Bu, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine ve yeniden dirilmeye inanmayı ihtiva eder. Ancak, İslamda akidenin sınırlarını yalnızca bunlarla sınırlandırmak doğru değildir. Zira Müslümanlar, Kur'an'da ifade edilen her şeye iman etmekle ve onları kabul etmekle yükümlüdürler. Bakınız: İman.
İslamda çocuğun doğumu sonrası yedinci günde, Allah'a şükretmek amacıyla kesilen ve dağıtılan kurban. Hz. Muhammed dönemi öncesi Arap toplumunda mevcut olan bu kurban geleneği Müslümanlarca sürdürülmüş, ancak çocuğun başına kan sürmek gibi bazı adetler yasaklanmıştır. Akîka kurbanı sonrası çocuğun saçları kesilir ve
adı konulur.
Babil'deki en önemli bayramlardan birisi yeni yılda yapılan Akitou bayramıdır. On bir gün sürmektedir. Babil takvimine göre yılın ilk ayı olan Nisan ayının başında kutlanmaktadır. Bu bayramda dört gün boyunca, yüksek rütbeli bir görevli (sesgallou), Tanrı Mardouk'un şerefine yaratılış şiiri okumaktadır. Beşinci gün, mabed temizlenir, kral istiğfar ayini esnasında mütevazileşir. Aynı gün Mardouk'un oğlu Tanrı Nabou, Borsippa şehrinden, festivallere iştirak etmesi için getiriliyordu. Sekizinci gün, mabede gidiliyordu. Mabette, Mardo-uk'un, Tiamat üzerindeki zaferi kutlanıyordu. Onbirinci gün, “kader podyumuna”da ülkenin kaderinin yıl boyunca tespiti için duruluyordu. Assurda'da buna benzer bir bayram uzun müddet devam ediyordu. Bu vesile ile Takoutou denilen ve bütün Tanrılara takdim edilen bir şölen yapılıyordu. Nihayet Ourouk'da, Tanrı Anou'nun iki Akitou bayramı vardı. Bunlardan biri Nisan ayında, diğeri de Eylül-Ekim ayında kutlanıyordu.
Asurlular ve Babillilerce yeni yıl anısına Nisan'da düzenlenen tören; yeni yıl töreni. Bit Akitu adı verilen Akitu tapınaklarında yapılan bu festivalde, kendisi için tören düzenlenen yüce tanrının tasviri şehirdeki ana tapınaktan alınır ve nehir yoluyla Bit Akitu'ya getirilirdi. Bu tören, tanrının ölüler nehrini geçerek öbür dünyaya gidişini sembolize ederdi. Bakınız: Bit Akitu.
Eskimoların doğum tanrıçası.
Yunanca. “refakatçi”. Erken dönemlerde, kilisede piskoposa refakat eden genç görevlilere verilen isim. Akoluthen takdisinin sembolü, şamdan ve şarap kadehidir. Günümüz Katolik kilisesinde ise en düşük dört makamdır.
Afrika'da Kongo ve Ngombe yerlilerinin yüce tanrısı.
Afrika'da Dahomey kabilesinin ölüler, ruhlar ve atalar kültü. Dahomey yerlilerine göre Tovodoun ise insanlarla ilişkili olmayan ruhlar kültünü; tanrıları, şeytanları, fetişleri ve kaderi ifade eder.
(Yunanca. “yüksek şehir”) Akropolis terimi, birçok şehirde, özellikle de Atina'da yüksek yerlere ve sitadellere verilen bir isimdir. Atina'da bulunan Akropolis, MÖ 5. yy'da yapılmış ve erken dönemlerden itibaren kutsal bir mekan olmuştur.
Bakınız: Komünyon.
Kenya'da Turkana halklarının yüce tanrısı. Akuj, iyi bir tanrıdır ve inanışa göre herkesle ilgilenebilir. Ondan birşey isteyenler önce dua ederler, sonra da ayakkabılarını havaya atarlar. Ayakkabının yere düşüş şekline göre dualarının kabul edilip edilmediği konusunda yorum yaparlar.
Geleneksel Anadolu halk inancında, çocuklara ve özellikle yeni doğum yapmış olan kadınlara uykuda musallat olduğuna, onlara felaket ve şiddet getirdiğine inanılan kâbus ruhu. Demir, kırmızı renkli bez, iğde dalı gibi şeylerle bunların şerrinden korunmaya çalışılır. Bakınız: Incubo, Lilith.
Kur'an'ın 87. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure 19 ayettir.
Kur'an'ın 96. suresi. İkra' Suresi olarak da bilinen bu sure, Mekke'de nazil olmuştur ve 19 ayettir. Bu surenin ilk beş ayeti Hz. Muhammed'e vahy edilen ilk ayetlerdir.
(1207-1280) Hıristiyan bilim adamı. Güney Almanya'da doğdu ve Dominikan Tarikatı'na katıldı. Yahudi ve İslam felsefesiyle ilişkisi ve kimya denemeleri nedeniyle büyücülüğünden şüphelenildi. Ancak 1932 yılında azizliğine hükmedildi.
12. ve 13. yy'da Güney Fransa'da yaygın olan ve Maniheizmin özelliklerini çağrıştıran gnostik yapısıyla dikkatleri çeken bir Hıristiyan heretik ekol; Catharlar mezhebinin bir kolu. Albigensler, Mesih’in fantom bir vücuda sahip bir melek olduğuna ve dolayısıyla ne ıstırap çektiğine ne de tekrar yükseldiğine inanırlar. Sakramentleri reddeder ve bütün maddi şeylerin kötü olduğuna inanırlar. Aşırı sıkılık yanlısı bir ahlaki doktrine sahiptirler; evliliği ve hayvansal yiyeceği hoş karşılamazlar. Ayrıca mükemmeller ve sıradan inananlar şeklinde iki sınıfa ayrılırlar. 1165'ten itibaren çeşitli konsillerde Albigensler lanetlenmiş ve mahkum edilmişlerdir. Papa III. Innocent onlara karşı bir Haçlı seferi düzenlemiştir. 14.yy'da bu hareket ortadan kaybolmuştur. Bakınız: Catharlar, Maniheizm.
İspanya'da askeri bir gaye ile kurulmuş olan bir Hıristiyan tarikatı.
Altay Türklerine göre yeraltı tanrısı Erlik’in, yeryüzüne gönderip insanların ruhlarını yakalattığı ölüm ruhu. Aldaçılar tarafından ruhları yakalanan kişilerin, böylelikle yaşamlarına son verilmiş olur.
Yunanca Allegoria, “resimsel konuşma şekli”. Bir metnin gizli anlamlarını ortaya çıkarma, yorumlama gayreti; remiz ve kinayeli anlatım. Bu yorum metodunu İskenderiye Yahudileri Eski Ahit tefsirinde, özelikle İskenderiye Ekolüne bağlı Hıristiyan ilahiyatçıları ise 2. yy'dan beri Kitab-ı Mukaddes tefsirinde sıkça kullanmışlardır. Bakınız: Philo, Clement, Origen.
“Yehova'ya (tanrıya) hamd olsun” anlamına gelen ve ayinlerde kullanılan bir İbranca söz.
(1) İslam tarihinde Hz. Ali soyuna aşırı sevgi ve tarafgirlik gösteren siyasi ve itikadi grupların ortak adı. Bakınız: şiilik.
(2) Anadolu'da yaygın olan ve Hak, Muhammed ve Ali üçlemesine yer veren bir mezhep. Alevilik, şiilik çerçevesinde kabul edilen İslami öğelerle Eski Türk dini ve Maniheizmin çeşitli unsurlarının meczedilmesinden oluşan senkretist bir mezhep hareketi görümündedir. Alevilikte ahlaki yaşantının düsturu olarak kabul edilen “eline, beline, diline sağlam (ya da sahip) olmak” ilkesi, Maniheizmin “üç mührü”dür. Alevi inanç esaslarının temelinde Tanrıya, Muhammed'e ve Ali'ye inanma bulunur. Sır saklamak, yalan söylememek, müritlerle birlikte olmak, Mürebbiye itaat etmek, Musahibi gözetmek ve Halifeden taç ve kispet giymek, ocağa bağlı her Alevinin uyması gereken 7 farzdır. Ayrıca her Alevinin kibirlenmemek, kin ve düşmanlıktan kaçınmak ve Hak sözcüğünü dilinden düşürmemek gibi hususlara da riayet etmesi beklenir. Alevilikte ocak, önemli bir kavramdır. Her Alevi kendi yöresindeki bir ocağa bağlıdır. Bir çeşit dergah ya da Bektaşi tekkesi olan ocağın başında Dede (şeyh ya da baba) bulunur. Alevi dergahlarındaki hiyerarşik sıralama Halife, Dede, Mürebbi ve Rehber şeklindedir. Dedenin yokluğunda ona vekalet eden kişiye Mürebbi, dergaha bağlanacak kişileri Dedeye götüren kişilere de Rehber denir. Bu arada henüz dergaha girmemiş olan, ancak törenle dergaha kabul edilecek kişilere Talib, bunların yanında bulunanlara ise Musahib denilir. Alevi toplumunda Dedeler, hasat sonrası yöreyi dolaşarak Cemi ayini ve Sorgu Ayini törenlerini yönetirler. Günümüzde büyük yerleşim merkezlerinde bu törenlerin yapıldığı Cem Evleri vardır. Alevilik, babadan oğula geçen bir mezhep görünümündedir. Alevi isminin dışında, alevi olmayanlarca onlara Kızılbaş, Rafazı ve tahtacı gibi isimler de verilmektedir. Bakınız: Dede, Cem Ayini, Sorgu Ayini.
Alevi kelimesi, sözlük anlamı itibariyle “Ali'ye mensup” demektir. Yani Hz. Ali'ye ve ona siyaseten bağlı olduklarını söyleyenlerin teşkil ettiği cemaatin her bir üyesine Alevî, bu cemaatin bütününe de Aleviler denmiştir. Bu siyasî ve içtimai anlamı dışında Hz. Alinin soyundan gelenlere de Alevî denmiştir. Böylece, nesebi olarak Hz. Ali'ye bağlı olanlarla, siyaseten bağlı olanlara bu kelimenin kullanılmış olması da bazı karışıklıklara neden olmuştur. Bunun içinde nesebi bağlılık ile siyasî bağlılık tarihi süreçte birbirine karışmıştır. Meselâ Hz. Ali'nin oğullan, Hasan, Hüseyin, Muhammed bin Hanefîyye, Ömer ve Abbas gibi Hz. Ali'nin nesebinden gelenler, İslâm tarihinde bu siyasî ekolun belli başlı temsilcileri olmuşlardır. Hz. Ali nesebine bağlı olmadıkları halde, bu siyasî liderlerin arkasından gidenlere de Alevî denmiştir. Tarihi süreç içinde bu kolime bazen yerini Şia kelimesine bırakmış ve siyasi anlamda daha radikal gruplar ve hatta devletler kurulmuştur: İdrisiler, Fatımiler, Süleymanîler, Zeydiler, Hamâdileri bunların arasında sayılmaktadır. Bu devletlerin soy itibariyle Hz. Ali ile alakaları bulunmamakla beraber, Alevî devletler olarak tanındığı tarihi bir gerçektir. Tasavvufta ise Alevî kelimesi daha farklı bir anlama bürünmüştür. Bu anlamda Alevîlik, bir tarikatı temsil etmektedir. Böylece, silsile olarak Hz. Peygambere, Hz. Ali aracılığı ile ulaşan tarikatların bütünü, Alevîlik adı altında toplanmıştır. Ancak XIX. yüzyılda Alevilik kelimesi, daha yaygın olarak belli bir inanç ve mezhebi ifade etmek üzere kullanılmaya başlamıştır. Bu alanda bazen kızılbaş kelimesi de kullanılmıştır. Bu kelime ile ilgili farklı yaklaşımlar olmakla beraber bu kelimede Aleviliği ifade etmek üzere kullanılmıştır. Ancak kızılbaş kelimesi, Alevi kesimi aşağılamak için değil, tarihi bir gerçeğin ifadesi olarak kullanılmıştır. Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar talebelerine on iki imamı temsil eden on iki dilimli kırmızı bir börg giydirmiş olmasından dolayı, onun müritlerine kızılbaş denmiştir. Sünni kesimde kızılbaş kelimesi ahlâki ve dini yönden aşağılayıcı bir anlamda zaman zaman kullanılmış da olsa, bunun bilimsel bir tarafı yoktur. Özbeöz Türk olan Şah İsmail’in, Anadolu'daki faaliyetlerine katılan müritlerine sadece bu kırmızı başlığı giydikleri için kızılbaş denmesinin dışında başka bir anlam aramanın yersiz olduğu kanaatindeyim. Nitekim zamanla bu kelimenin yerine Alevilik kelimesi geçerek daha yaygın hale gelmiştir. Alevilik ile yakın ilişki içinde kullanılan bir diğer kelimede Bektaşiliktir. Hacı Bektaşi Velinin çizgisinde ve onun damgasını taşıyan bu hareketin kökü XIII. yüzyıla kadar inmektedir. XV. yüzyılda mektepleşen Bektaşilik, bu tarikatın mensuplarına verilen isimdir. Bektaşılerle kızılbaş/Alevilerin inançlarında ve erkanda bazı benzerlikler olsa da, farklı sosyal kategorilere aittirler. Kızıl başlar/Aleviler, genelde Türk aşiretleri içinde kırsal kesimde yaşayan Türk boylarıdır. Bektaşilerin yaşadığı sosyal çevre daha ziyade şehir çevresidir. Birİnciler, daha çok eğitimsiz Türkmenleri ihtiva ederken, ikİnciler, okumuş ve bilgili insanları ihtiva etmektedir. Dini yönden Alevilerle Bektaşilerin ayrıldıkları en temel konu, her iki gurupta Haa Bektaş-ı Veliyi sevmelerine ve saymalarına rağmen, Aleviler, Hacı Bektaş dergahına değil, Alevi dedelerine bağlı olmalarıdır. Halbuki Bektaşiler, ise Hacı Bektaş'ın soyundan gelen Çelebilere inanmaktadırlar. Diğer önemli bir fark da, Aleviliğin soy zincirine, Bektaşiliğin ise seçmeli ve iradeli bir eğilime bağlı olmasıdır. Yani Alevî olmak için. Alevî anne ve babadan doğmak şart iken, Bektaşi olmak için böyle bir şart yoktur. İsteyen herkes, Bektaşi olabilir.
Kızılbaşlık, Alevilik ve Bektaşilik arasında yapısal ve doktrinel açıdan bazı farklılıklar olsa da, her üç gruba bağlı olanlar arasında bir yakınlaşma vardır. Her üç gurupta Hz. Ali, on iki İmam ve Ehl-i Beyte sevgi ve saygı duymaktadırlar. Ülkemizde birçok alanda kavram kargaşası olduğu gibi, Alevilik, kızılbaşlık ve bektaşilik kelimelerinin ihtiva ettiği anlamlarda da bir kargaşa yaşanmaktadır. Bunun için, bazan Alevi kelimesiyle, hem aleviler, hem kızılbaşlar hem de Bektaşiler kastedilmektedir.
Anadolu Aleviliğinin takriben on asırlık bir tarihi geçmişte şekillendiğini belirtebiliriz. Anadolu Aleviliği olarak kompoze olan inanç sisteminin mensupları içinde, İslâm öncesi farklı inançların sentezleştiği birtakım Sûfî akımların varlığı da şüpheye yer bırakmayan bir gerçek olarak görülmektedir. Kalenderilik ve Haydarilik gibi sufî akımlar, bunların başında gelmektedir. Eski inanç izlerinin taşındığı diğer bir sufî alamda Yeseviliktir. Bu tarikatlar, Anadolu'ya göç eden Türkmenler tarafından olağanüstü bir şekilde benimsenmiştir. Meselâ Ahmet Yesevi'nin halifelerinden olduğu söylenen lokmân-ı parende'nin emriyle Anadoluya gelen Hacı Bektaş, Baba İlyas'a intisap ederek suluca karahüyük'e mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn60" rel="no follow - bölgelerde devam etmişlerdir. Bektaşilik ismi altında olmasada, Hacı Bektaşi Velî kültü etrafında XIV. yüzyıldan itibaren Rum Abdalları ismiyle ortaya çıkan hareket, Türkmenler arasında yaygınlık kazanmıştır. Rum Abdalları, özellikle orta ve batı Anadolu'da ve Rumeli'de çok rağbet görmüştür. Bu hareketin belli başlı simaları arasında Abdal Kumral'ı, Abdal Mehmed'i ve Abdal Musa'yı sayabiliriz. Bunların dışında Hacı Bektaş-ı Veli'yi hareketlerinin merkezinde tutan Kalenderî, Vefâî ve Haydarî tarikatlerini de bu çizgide sayabiliriz. Ancak bu dönemde meşhur olan Hacı Bektaş değil; Baba İlyas'dı. Hacı Bektaş da dahil, bütün bu tarikatler, Baba İlyas ile bağlantılı olarak anılıyordu. Yukarıda zikrettiğimiz isimler arasında bulunan Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın yakını olan Hatun Ana’nın müridiydi, Abdal Musa, Osmanlı Beyliğinde Hacı Bektaş’ın mitolojik bir şahsiyet olarak anılmasına sebep olacak bir propaganda yaptığını, kaynaklar kabul etmektedirler. Bu dönem XV. yüzyıla kadar böylece devam etmiştir. Bektaşiliğin organizasyon olarak teşekkül tarihi XV, yüzyıldır. Bektaşiliği bir tarikat olarak teşkilatlandıran şahsiyetin Balım Sultan plduğu konusunda, kaynaklarda bir nevi görüş birliği vardır. Ancak Balım Sultanı'nda kimliği konusunda açık ve net bir bilgi yoktur. 1501'de II. Bayezid tarafından Balım Sultan, Hacı Bektaş zaviyesinin basma getirildikten sonra Balım Sultan, Bektaşiliğin Hacı Bektaş'tan sonra ikinci şahsiyeti olmuştur. Bu konuda araştırma yapan bazı bilim adamları Balım Sultan'ın, Bektaşiliği, Kalenderilikten ayırarak teşkilatlandırdığı kanaatini taşırken; diğer bazıları da Bektaşiliğe, on iki imam töresini, mücerretliği, Şarabın serbestliğini, ibadetlere riayetsizliği, kulağa küpe takmayı, teslis ve hulul gibi şeyleri, sokarak dejenere ettiği kanaatini taşımaktadırlar.
Balım Sultan'ın organize ettiği Bektaşilik, XV. yüzyılın ortalarına doğru Hurûfî tesirlerle birleşmeye başlamış ve Fazlullah-ı Hurûfî'nin [fikirleri benimsenmeye başlamıştır. Yine XV. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu'ya Şiî düşünceler yayılmaya başlamıştır. Bununda arkasında Safevi propagandası çok etkili olmuştur. Temelde Şeyh Safiyuddin tarafından İran'da sünni bir tarikat olarak ortaya çıkan Safevilik, Erdebil'de merkezileşmiştir. Safiyüddin’in 1334'de ölümünden sonra yerine geçen halifeleri, tarikatın Irak, Suriye, Anadolu'da yayılmasını sağlamışlardır. XV. yüzyılın başında bu tarikat Şeyh İbrahim’in önderliğinde büyük bir şöhrete ulaşmıştır. Ancak tarikat Hoca Ali döneminde Şiiliğe meyil göstermiştir. Erdebil Tekkesi, bu doğrultuda bir merkez görevi görmüş, Anadolu'daki rnuritlerce ciddi şekilde desteklenmiştir. Şeyh Cüneyd mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn63" rel="no follow - Şah İsmail, Şii doktrine fanatik bir bağlılık göstermiştir. Hatta Tebriz’in fethinde, sünni çizgideki Müslümanları öldürmüş, Cuma hutbelerinde on iki imamın isimlerinin sayılmasını mecbur tutmuştur. Cuma hutbelerinde Hz. Ebu Bekr'e, Hz. Ömer'e ve Hz. Osman'a lanetler yağdırmış ve hatta bu hutbeyi okumayanları öldürtmüştür... Ezana “Eşhedu enne Aliyyen Veliyullah” ibaresini ekletmiştir. Şah İsmail’in bu tutumu, kendisine Anadolu'da bağlı olanları da tahrik ederek, Anadolu'da sünnilerle Şah İsmail’in adamları arasında ciddi bir gerginliğe de sebep olmuştur. İşte bunun üzerine Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, harekete geçmiş, Anadolu'daki Şah İsmail’in yayılma alanını ve onun gücünü yok etmek üzere 1514 yılında Çaldıran' da Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim karşı karşıya gelmişlerdir. Bu savaşta Şah İsmail mağlup olmuştur. Ancak, Şah İsmail'e Anadolu'da bağlı olan Kızılbaş-Alevi çevrelerini Hatayı mahlasıyla yazdığı Türkçe şiirlerle, Şah İsmail, etkilemeye devam etmiştir...
Anadolu'daki Şah İsmail'e gönülden bağlı olan kızılbaş toplulukları, Osmanlı yönetimiyle çok iyi ilişkiler içinde olmasalar da hayatlarını devam ettirmişlerdir. Ancak Anadolu kızılbaşlarının Erdebil tekkesiyle ilişkileri kopmuştur. Burada belirtmekte yarar vardır ki XV. Asrın çeyreğinden sonra Anadolu Alevileri, on iki imam Şiiliğini aslî hüviyetiyle almamışlar. Ehl-i Beyt ve Hz. Ali sevgisi; on iki imam anlayışı, tevellâ-teberrâ ve kerbelâ matemi gibi konuları İran Şiileri gibi canlı olarak değil, daha yüzeysel olarak belli bir kültürel sentez içinde kabul etmişlerdir. Bunun için, Anadolu Aleviliğiyle İran Şiiliği arasında oldukça farklı bir gelişme görülmektedir... Anadolu'da Şah İsmail'e bağlı olan Türkmen boylarıyla Osmanlı yönetimi arasında zaman zaman sürtüşmeler de yaşanmıştır. II. Bayezid döneminde vuku bulan isyanda Şah Kulu, 1511 yılında öldürülmüştür. Daha sonra aynı çizgide ikinci bir isyan da Nur Ali tarafından çıkarılmıştır. Nur Ali, bir müddet başarılı olmuşsa da, daha sonra Osmanlı yönetimi tarafından dağıtılmıştır... Daha sonraki yıllarda aynı paralelde Bozoklu Celâl, Süklûn Koca ve Baba Zunnûn isyanları kendim göstermiştir. Bu çizgideki isyanların en büyüğü kalendroğlu isyanı olmuştur. Ancak kalender çelebi bu isyanda 1527 yılında öldürülmüş ve isyan bastırılmıştır. Böylece Osmanlı yönetimiyle kızılbaş/Alevi Türkmenler arasındaki bu sürtüşmeler gitgide Alevî Türkmenlerin devletten soğumalarıyla sonuçlanan bir politika izlemeye kadar gelmiştir. Bu dönemde kurt aşiretlerinden bazıları Aleviliği kabul ederek, Osmanlı devletinin Doğu ve Güney Anadolu bölgelerinde yeni birtakım oluşumlar meydana getirmişlerdir. Alevi/Kızılbaş Türkmenlerin bir kısmı, isyan sırasında Anadolu'daki Bektaşilerin Çelebiler kolu ile birlikte hareket etmişlerdir. Fakat yinede kendi inanç ve anlayışları doğrultusunda ocaklara bağlı kalarak, merkezden uzak bölgelerde yaşamaya devam etmişlerdir. Bektaşiler ise, kalender Çelebi ayaklanmasından sonra Hacı Bektaş Dergâhına 1551 de Ali Paşa'nın getirilmesiyle çelebiler ve Babalar olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Osmanlı yönetimiyle iyi ilişkiler içine giremeyen Bektaşiler ve kızılbaş Türkmenler, dağlık bölgelere yerleşerek birtakım ocaklarda faaliyet göstermişlerdir. Bektaşi dergahı ile alakalı olan “yeniçeri ocağı” zaman içinde bozulmuş ve II. Mahmut 1826 yılında yeniçeri ocağını kapatmıştır. Bundan sonra Bektaşilik, Balkanlarda yayılmaya başlamış özellikle Arnavutluk bu alanda önemli bir bölge haline gelmiştir. Türkiye'de Alevi-Bektaşi cemaatleri milli mücadelede Atatürk'ün yanında yer almışlar ve milli mücadeleye destek vermişlerdir. Özbe öz Türk olan Alevi/Kızılbaş Türkmenler, bu ülkenin, evladı olarak yüzyıllardır sünni Türklerle birlikte kader birliği yapmışlardır. Zaman zaman hem ülkemizde hem de dış devletlerde Türkiye'nin milli ve dini bütünlüğünü bozmaya çalışanlar, Alevi-Sünnî çatışmasını körükleseler de, Türk halkının sağ duyusu bu çatışmaya fırsat vermemiştir. Anadolu'nun Alevi-Sünnî halkı, Allah'a Kur'an'a ve Peygamber'e inanmaktadırlar. Aynı vatanın ve ırkın evladıdırlar. Türk insanını birleştiren bu unsurların etrafında kenetlenen Sünnî-Alevî halkı, İslâm'ın kardeşlik ve hoşgörü ortamında aynı dinin ve aynı milletin evladı olmanın mutluluğunu yaşamaya devam edeceklerdir. Bu açıdan, bizi birbirimizden ayırmaya yönelecek her hareketin ve düşüncenin karşısında, Sünnî-Alevi Türk halkı yek vücut olarak daima varlığını hissettirecektir.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:11
|
Fenikelilerin su kaynağı, bitki ve hasat tanrısı. Bazen Baal'ın oğlu bazen de Baal'ın bir diğer görünümü olarak tanımlanan Aleyin’in bir diğer ismi Amurru'dur. Amurru adı altında o, kız kardeşi Anat ile evlenmiştir. Onun mabetleri, diğer bitki tanrılarının mabetleri gibi bir ağlama ve dövünme yeri olarak kullanılmaktaydı. Aleyin diğer bitki tanrısı oları Mot'un rakibiydi. Ras şamra'da bulunan kitabelerde bu iki bitki tanrısı arasındaki mücadeleler anlatılır. Önce Mot, Aleyin'i, sonra da Anat, Mot'u öldürür. Bu, Aleyin’in yeniden dirilmesi anlamıma gelir. Yenilen Mot ise yeraltı dünyacına iner. Aleyin’in yılın altı ayını yeraltı dünyasında geçirdiğine inanılır. Bakınız: Amurru, Mot.
(A ve O) Başlangıç ve son. Yeni Ahit’in yazılı olduğu Yunan alfabesinde alfa ilk harf, omega ise son harftir. Yeni Ahit’in Vahiy (Revetation) kitabında tanrı “ben alfa ve omegayim; ilk ve sonum” der. Bunun anlamı, onun başlangıçtan sona var olduğudur. Hıristiyan sanatında bu harfler genellikle başlangıç ve sonun sembolü olarak kullanılır.
Hıristiyanlıkta Tanrının herşeyi ihata ettiğini ifade için kullanılan yunan alfabesinin ilk ve son harfleridir. Yeni Ahitte, Tanrı ve Hz. İsa, kendilerini bu terimle belirtmişlerdir: “Alfa ve Omega benim” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn64" rel="no follow - [64] “Alfa ve Omega, başlangıç ve son benim” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn65" rel="no follow - [65] Bu ifadeler, Eski Ahitteki “ilk benim ve son benim” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn66" rel="no follow - [66] şeklindeki ifadelerle benzerlik arzeder. Böylece, Yahudi geleneğinde bu terim, aynı anlamda varlığını sürdürmüştür.
(Hz. Ali, Ali ibn Ebi Talib)
598-661 yılları arasında yaşamış olan Hz. Ali, Hz. Muhammed’in amcasının oğlu ve damadıdır. Peygamberin kızı Fatıma ile olan evliliğinden Peygamberin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin doğmuştur, ilk Müslümanlardandır ve henüz hayattayken cennetle müjdelenen 10 kişiden birisidir. İlmi ve cesareti ile de tanınan Hz. Ali, 4. halife olarak da 656-661 yılları arasında görev yapmış ve Kufe'de şehit edilmiştir.
Hz. Ali’nin kişiliği konusunda aşırılığa giderek, onun tanrı olduğuna ya da tanrısal gücün ona hulul ettiğine inananlardan oluşan bir sapkın akım. Hz. Ali’nin tanrı olduğu fikrini ilk ortaya atanın Abdullah ibn Şebe olduğu ve bu kanaatini Hz. Ali’nin yüzüne karşı söylediği iddia edilir. Bakınız: Abdullah ibn Sebe, Gulat-ı şia.
Kur'an'ın 3. suresi. 200 ayetten oluşan bu sure Medine'de nazil olmuştur. İçeriğinde İmran ailesine yer verildiği için ona bu başlık verilmiştir.
(Ali Muhammed Şirazî) Bakınız: Bâb.
Arapça. “bilen, her şeyi bilen”. Allah'ın ezeli ve ebedi ilmiyle her şeyi bildiği öğretisi doğrultusunda, Allah'ın Kur'an'da sıkça zikredilen bir sıfatı.
Evharist’in kutlanamayabileceği günler. Roman Katolik kilisesinde sadece iyi Cuma (Good Friday) ve Kutsal Cumartesi (Holy Saturday) böylesi günlerdir. Doğu kilisesinde ise buna benzer diğer bazı günler de mevcuttur.
Baltık dininde dağ, tepe, orman ve akarsu gibi doğal tapınma yeri. Alka olarak kutlanılan bu kutsal yerlerde tapınmanın dışında avlanmak, ağaç kesmek vb. işler yapmak yasaktır.
İslamda her şeyi yaratan, yöneten, gücünde bir sınır olmayan, bütün eksikliklerden münezzeh ve bütün üstünlük isim ve sıfatlarına sahip olan yüce varlık. Kendisinden başka bir ilah ve rabb olmayan, herhangi bir şeriki bulunmayan, eşsiz ve benzersiz üstün kudret. Allah inancı, İslamın Tevhid tasavvurunun odak noktasını oluşturur. Buna göre Allah, insan da dahil bütün kainatı yalnızca yaratan, düzenleyen ve rızıklandıran değil, aynı zamanda aleme kudret, irade ve ilmiyle müdahele eden, halife olarak yarattığı İnsan yaşamına hükmeden ve hükmünde bir ortak tanımayan varlıktır. İslamın taviz vermez monoteizmine göre ibadet edilmesi gereken yegane varlık olan Allah, herhangi bir suret, sembol veya aracıdan münezzehtir. İslama göre Allah, sıfat ve İsimleriyle bilinir. Allah'ın sıfatları zatî ve subûtî olmak üzere iki gruba ayrılır. Allah'ın zatıyla ilişkili olan zatî sıfatlar Vücud, Kıdem, Beka, Vahdaniyyet, Kıyam bi nefsihi ve Muhalefettin lil havadis'tir. Subûtî sıfatları ise Hayat, Ilım, Semi, Basar, Kudret, İrade, Kelam ve Tekvin'dir. Allah'ın 99 güzel isminin olduğu belirtilir. Bu isimler onun sıfatlarıyla ilişkilidir. Allah isminin el-ilah ya da Allat terimlerinden türetilmiş olabileceği iddia edildiği gibi, onun herhangi bir terimden türemiş olmayan özel bir isim olduğu da ifade edilmektedir.
İslâm'da Allah kelimesi, Tanrının isimlerinden biridir ve en yaygınıdır. Allah, esmaü'-l Hüsna'yı teşkil eden 99 isimden birisidir. Allah kelimesinin yapısı üzerinde birçok görüş vardır: Bunlardan birine göre Allah kelimesi, hiçbir kelimeden türemiş değildir. Diğer birine göre; Allah kelimesi Arapça ilâh kelimesinin başına el-harfi tarifi getirilerek el-ilâh şekline geldiği görüşündedirler. Bazıları da bu kelimeyi, sami dillerindeki ve Tevratta kullanılan İl ya da El kelimesine kadar götürmektedirler.
Putperest Arapların kelimelerinde de Allah kelimesi geçmektedir. Kur'an-ı Kerim bundan birçok yerde bahsetmektedir. Hatta Arapların İslâm öncesi Allah kelimesiyle yüce bir tanrıyı düşündüklerini de kaynaklar zikreder. İslâm öncesi Araplara göre de, Allah, Kabe'nin Rabbidir. Araplar, putlara, kendilerini Allaha yaklaştıracağı için taptıklarını bildirmektedir. Bugün Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar da Allah kelimesini kullanmaktadırlar. Ancak, Allah kelimesi, en açık ifade şeklini İslâmiyette bulmaktadır. İslâm dini Allah merkezli bir din olduğunu bütün emirlerinde göstermektedir. İslâm'da “Allah, tektir, eşi yoktur. Doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn67" rel="no follow - [67] İslâm düşüncesinde Allahı, sıfatları ile tanımak önemlidir. Allah'ın zatına şekil vermek mümkün değildir. Mü’min Allahı kendine yakın hisseder, O, ona şah damarından daha yakındır. Allah, dost ve vekil olarak Mü’mine yeter.
Müminler Allahı, sıfatlan ile tanırlar. Bu sıfatlar tenzihi sıfatlar yani zâti sıfatlar ve subuti sıfatlardır. Tenzihi sıfatlarla, Allah, kendisine yakışmayacak sıfatlardan ayrılmaktadır. Bunlar: Vucud (Allah vardır. Yokluğu düşünülemez), kıdem (varlığının başlangıcı yoktur); Beka (varlığının sonu olmamak), vahdaniyet (tek olmak, ortağı olmamak).
Muhalefetü'l-lilhavadis (yaratılmışlara benzememek), kıyam binefsihi (varlığı için başkasına ihtiyaç duymamak). Subûtî sıfatlar ise şunlardır: Hayat: (Diri olmak), ilim: (ilim sahibi olmak, herşeyi bilmek), irade: (irade sahibi olmak), semi: (işitmek) Basar: (görmek), kudret: (Herşeye kadir olmak), kelâm: (söz söylemek), Tekvin: (yaratmak).
Allah'ın cemaatı tâbiri, Allah'ın ittifakını vadettiği bütün insanlara şamildir. Eski Ahid'e göre bu toplum İsrail milletidir. Yeni Ahid'e göre ise, İsa - Mesih’in tebliğinin evrenselliği nedeniyle tüm insanlığın meyli ve gücü ile oluşan kilisedir. İsraille, etnik ve bölgesel bir toplum bahis konusudur. Bunun içindir ki bu toplumda İbrahim’in şeceresine ve Arz-ı Mev'ut'a bağlılık oldukça kuvvetli şekilde devam etmiştir. Yine orada Eski Ahid’in terimlerine samimiyetle bağlanılmıştır. Aksine Kilisenin bünyesinde Allah' m cemaatı, manevî bir sınıftır. Bu manada o, ne bölgeyle ne de ırkla sınırlanamaz. Oraya sadece Yahudi, Rum mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn68" rel="no follow - [68] , Romalı, yabancı, hatta erkek ve kadın değil; aynı vaadden yararlanan, aynı bedenin azaları olarak putperestler de İncil vasıtasıyla İsa Mesih'teki mirasa kabul edilmişlerdir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn69" rel="no follow - [69] Fakat yeryüzü hayatı boyunca bu Allah'ın cemaatı, fonksiyonları, hizmetleri, yetkisi, ibadeti ve hiyerarşisi ile aynı zamanda cismânî bir cemaattir. Eski Ahid’in cemaati gibi, Allah'ın yeni cemaatı da, asırların sonuna kadar Rabbine hem sadık, hem de sadakatsiz, muti ve hem de âsî, kutsal hem de günahkar olarak varlığını devam ettirecektir. Sadece iyilerle kötülerin ayrıldığı kıyamet nokta-i nazarından, Allah'ın cemaatı, tamamiyle bir azizler cemaatı olacaktır. Bugün o, sadece hedef olarak gösterilmiştir. II. Vatikan Konsili, kilise konusundaki dogmatik anayasasında, Allah'ın cemaatı mefhumunu değerlendirmiş ve ona tüm bir bölüm tahsis etmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn70" rel="no follow - [70]
Katolikliğe göre “Allah'ın Kelâmı” kutsal-Ruh ve imanla İsa'da birleşen cemaat içinde, yani onun mistik bedeni olan kilisede yaşayan tarihi İsa, Allah'ın hulul etmiş (bedenleşmiş) kelimesi olarak kabul edilir. Gerçek olarak muhafaza edilmiş olan “Allah'ın Kelâmı” verimli ve canlıdır. O, sadece passif bir şekilde kabul edilmeye değil; fakat her ruhda, cemaatta, her kilisede orijinal bir tarzda bedenleşmiş, daima yenilenmiş olarak yaşamaya matuftur. Fakat bu hulul işi, Allah'ın yaşayan ve nüfuz eden sözüne inanan kimsenin sahip olduğu insanî istidat ve Ruhu'l-Kudüs'ten gelen muhabbete uygun olarak her cemaatta ve kilisede bir değişiklik arz etmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn71" rel="no follow - [71] Burada bir taraftan teolojik lisanda çok rastlanan kelâm-kelime-tarihi İsa ile diğer taraftan Kelam-Kilise-Kutsal Ruh arasındaki manâ karışımını belirtmekten kendimizi alamıyoruz. Bu karışım, birçok farklı ve benzer plânlarda, kelimenin (Verbe), Kutsal Ruhun, İsa'nın, Kilisenin, inayetin ve sâlikin içten ve mistik olarak birleşmesiyle açıklanabilir. İşte bu birleştirici aşk sırrı, bütün Hıristiyan bilgi teorisini kökten etkilemiştir.
Efsaneye göre ilâhlar, Krallığın tüm imtiyazlarından yararlanırlar ve Yüce bir Tanrı'ya bağımlı aşağı tanrılar hariç, bu tanrıların hepsi, iktidarlarını kendi sahalarında icra ederler. Sadece Tevrat'ın Allah'ı, insanların karşısında önce İsrail milleti ile misakla ilişki kurmuştur. Sonra yeni bir misakla tüm insanlık, İsa-Mesih’in kilisesine, yani O'nun yeni krallığına girmeye davet edilmiştir. Fakat bu krallık, insanların hür iradelerine tabi olarak dünyada yayılmaya bırakılan günahın tüm güçleri tarafından reddedilmiştir. Bu bakımdan İsa -Mesih’in, manevî mahiyet taşıyan krallığı, bu dünyaya ait bir krallık değildir. Âhir zamanda Allah'ın krallığı kesin olacak ve onun şeriatı kesin olarak üstün olacaktır. Burada sözü edilen krallık her şeyin hakimi ve yaratıcısı olan Allah'ın kendi-krallığı değil; insanlar tarafından istenen ve kabul edilen Allah'ın krallığıdır. Çünkü Allah'ın kendi krallığı olan birinci tür krallık kaçınılmaz ve evrenseldir. İnsanlar tarafından istenen ve kabul edilen ikinci tür Allah'ın krallığı ise, sınırlı ve seçime bağlıdır.
O halde manevî ve ruhanî bir mahiyet arzeden krallık inayet ve hürriyet yönünden insanla Allah'ın diyalogu üzerine dayanır. İlk asırlarda Hıristiyanlar, krallığın yakın olduğuna, Mesih’in kuracağı Allah'ın kesin saltanatının gelmekte olduğuna inanıyorlardı. Ancak zamanla onlar, daha net bir mesihî kıralhk, âhiret anlayışı elde etmişlerdir. Aslında gerçek krallık, insanlığı kurtarmak için çarmıhta can veren Allah'ın oğlundan kaynaklanan sonsuz bir inayetle başlamıştır. Fakat o krallık, kesin olarak ne zaman olacağı bilinmeyen âhir zamanda son yargılama olduğu zaman gerçekleşmiş olacaktır.
Arapça. “Allah en büyüktür”. İslamda bir Müslümanın günlük yaşamında sıkça kullandığı bu ifade, okunan her ezanda altı kez tekrar edilir. Ayrıca Müslümanlar, sevindiklerinde, kızdıklarında, hayret ettiklerinde veya kişisel ya da toplumsal tepkilerini ifade ettiklerinde Allahu Ekber ifadesini sıkça terennüm ederler.
İsmi basitçe “tanrıça” anlamına gelen ve kültü bütün Kuzey Arabistan'da, Palmira, Nebat ve Suriye bölgelerinde yaygın olan Allat, Nebatilerce “mutluluk hanımefendisi” olarak adlandırıldı. Zaman zaman Athena, Afrodit, Atargatis ve İştar-Venüs'le de özdeşleştirilen. Allat'a, cahiliye döneminde Hicaz yöresinde Lat adı altında tapılmaktaydı.
1789 yılında Fransa'da yayınlanan insan hakları beyannamesi doğrultusunda 1860 yılında Paris'te, Yahudilerin insanî haklarını korumak ve onlara evrensel boyutta destek vermek için kurulmuş olan çok önemli bir yahudi kuruluşudur. Bu kuruluşun hedefi, evrensel boyutta Yahudiliği teşkilatlandırmaktır. Fransız devrimi esnasında, Fransız Yahudiler hürriyet ve eşitlik prensiperinden derin şekilde etkilenmişlerdir. 27 Eylül 1791'de yayınlanan bir deklarasyon, Fransız Yahudilerini kesin şekilde bağımsız olarak tanıyordu. Böylece, vatandaş olan bir yahudi ile bir cemaatın üyesi olan bir yahudi arasındaki belirsizlik kaybolacaktı. Üstelik mahkemede Yahudiler, ellerinde kitabı mukaddes, başlan kapalı olarak bir hahamın huzurunda yemin ediyorlardı, 1846 yılında bu tür yeminler kaldırılmıştı. Bu tür yeminin kaldırılmasının en hararetli savunucularından birisi, Adolphe Cremi-leux idi.
1858'de İtalyan bir Yahudi çocuğunun ailesinden habersiz vaftiz edilmesi olayı, Fransada çok geniş yankı yapmış ve kilise bu konuda hırçınlaşmıştı. 17 Mayıs 1860 tarihinde on yedi liberal şahsiyet bir araya gelerek, altı kişiyi bu konuda çalışma yapmak üzere seçmişlerdi. Bu altı kişi: Charles Netter, Narcisse Leven, Isidore Cahen, Eugene Manuel-Aristide Astruc ve Jules Carvallo. Bu toplantının mimarı Adolphe Cremîeux ise de o sahneye ancak 1863 yılında Alliance’ın üçüncü başkanı olduğu sırada çıkacaktı. Alliance’ın mimarları, ortodoks yahudilikten oldukça uzaklardı. Devletlerin sınırlarını aşan bu teşkilatın dayandığı temel felsefe, rasyonel ve evrensel bir prensip üzerine dayanıyordu. Bu felsefede yahudi özelliği, dinî emirlere saygıya dayanmıyordu. Alliance İsraelite’in, Fransa hudutları içinde kalma zorunluğu olan Consistoire, (Napoleon tarafından Fransa'da 1808'de Yahudilere sağlanan Yahudi cemaatı yasasıdır) la ilişkisi yoktu. Alliance’ın kurucuları Alliance’ın yönlendirmelerine damgalarını vurmuşlardı. Meselâ Jules Carvallo'nun dikkati, Evanjelik Alliance üzerinde belirginleşiyordu. Bu Hıristiyanlar, Yahudilerinde yaklaşan kurtuluş kadrolarının içinde bir yerleri olduğunu düşünüyorlardı. Bu durum, Hıristiyan gruplarla Yahudiler arasındaki bağları izah ediyordu. Diğer yandan Narcisse Leven, İsidore Cahen, Eugene Manuel, Jules Simon'un kuvvetli şahsiyetinden etkilenmişlerdi. Bunlar, Fransa'da belirli bir itibarı olan “Ecole Normale Superieur'ün” sahipleriydiler. Cemaatin yenileşmesi perspektifinde Alliance’ın kurucuları, Yahudilerin moralman gelişmelerine ve en geri ülkelerde eğitim ve öğretimin gelişmesine yürekten inanıyorlardı. Her yönden kurtuluşa ulaşmış olan Yahudiler, daha kötü şartlarda yaşayan dindaşlarına karşı sorumluluk duyuyorlardı. Adolphe Cremieux, Yahudilerin politik bağımsızlığı için çalışırken, Narciste Leven, eğitim alanında önemli bir hareketi üstlenmişti.
Alliance’ın ilkokulu 1862 yılında Fas'da açılmıştı. Bu okul, resmen Fransız ve İngilizlerin himayesi altında bulunuyordu. İkinci okul, 1865 yılında Tangar'da açılmıştır. Bunları, akdeniz sahillerinde açılan okullar takip etmiştir: Tunus (1878), Tripoli (1889), Kahire (1896), İskenderiyye (1897), Tantah (1907), 1870 yılından sonrada, bir ziraat okulu (Mikveh İsrael) Filistin'de açılmıştır. Kudüs Tiberiade'da, Haifa, Safed'de ilkokullar açılmış, Şam, Halep, Basra, Musul, Amara ve Hille'de ki okullar bu zincire ilave edilmişlerdi. 1898 yılından itibaren Tahran, İsfahan, Hemadan, Seneh, Şiraz, Kirmanşah ve Yemen'de yeni okullar açılmıştır. XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye'de ve Avrupa'da Alliance çok hızlı bir gelişme göstermiş ve birçok okul açılmıştır. Şüphesiz bu yahudi okullarının açılışı, meşakkatsiz olmamıştır. Bu okullar, geleneksel Yahudi cemaatlerinin temsilcileri tarafından iyi karşılanmamıştır. Çoğu zaman Paris'ten gelen öğretmenlere Talmud Tora öğretmenler de ilave ediliyordu. Dini konulara ayrılan saatler hususu genelde dini konular dışındaki öğretmenlerle önemli bir tartışma konusu teşkil ediyordu. Alliance'la canlandırılan üniversal prensip, genelde lâikliğe doğru götürüyordu. Alliance, açtığı ilkokulların yanında, meslek okulları da açmaya önem vermiş ve birçok meslek okulu açılmıştır. Böylece Filistin'de, Cezayir'de ve Selanik'te çıraklık eğitimi veren okullar açılmıştır. Bu okulların açılmasının hedefi, el sanatları ve ziraat faaliyetlerindeki gelişmelerle, sosyal yapıdaki değişikliği sağlamaktı. Alliance’ın laik misyonu, sefarad hahamlarının aksiyonlarını gerilettiği kanatma hahamları götürmüştür. Diğer yandan Fransızcayı, Alliance, en mükemmel medeniyet dili olarak kabul ediyordu. Bu dönemde İbranice, sadece dinî öğretime tahsis edilmişti.
Alliance, Doğu Avrupa, Balkan ülkeleri, Asya ve Afrika'da Yahudilerin eğitilmeleri konusunda çok yararlı kadrolar yetiştirmişlerdir. Pognomlardan kaçan Yahudilere (Rusyada ezilen Yahudiler) ve onların çocuklarının eğitilmelerine Alliance ciddiyetle eğilmişti. Okullarda verilen Fransızca dil eğitimi, hem Yahudilerin hem de diğer dinî grupların Batı kültürünü tanımalarına fırsat veriyordu. Alliance, İstanbul'da yaşayan Yahudi çocuklarının eğitimine de çok önem vermişti. Bunun için, Kuzkuncuk, Galata, Haydarpaşa, Hasköy, Dağhamamı, gibi semtlerde okullar açmıştı. Bu okullarda 3.597, Trakya-Marmara bölgesinde toplam 9.456, Ege bölgesinde toplam 2.751 Filistin-Beyrut bölgesinde 8.164 öğrencinin kaydolduğu tespit edilmiştir. Türkiye devleti 1924 yılında yabancı dilde eğitimi yasaklamıştır. Bunun üzerine Alliance’ın okulları zaman içinde kapatılmıştır. Ancak Alliance başka ülkelerdeki okullarım devam ettirmiştir. Alliance’ın Yahudiliğin bilinçlenmesinde ve Batı teknolojisi ile Yahudi düşüncesinin sentezinde çok önemli bir rol oynadığı kesindir. Bunun için geleneksel Yahudi eğitimi taraftarları daima Alliance’in açtığı okullara muhalefet etmişlerdir. Alliance’ın faaliyetleri sayesinde özellikle Türkiye'de birçok Yahudi entellektüeli yetişmiştir. Bunların en önemlisi son Osmanlı Hahambaşısı olan Hayim Nahum efendidir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn72" rel="no follow - [72] Hahambaşı Hayim Nahum Türk devletiyle ilişkilerini gayet iyi tutmuş Türk vatandaşı bir Yahudidir.
Güney Arabistan'da Sebelilerin ay tanrısı. En büyük tanrı sayılan Almakah için yapılan tapınaklardan en önemlisi, Merih'teki Almakah Ba'l Evam tapınağıydı. Almakah’in; boğa, yılan ya da akbaba şeklinde tasvir edildiği ifade edilmektedir.
Nazi yönetimi sırasında Almanya'da, Nazizmle Hıristiyanlık arasındaki bir senteze dayalı bir dinsel yapıya İnanan protestanlar. En kayda değer üyeleri 1933'de başpiskopos olarak seçilen L. Müller'di.
Eski Yunan'da ismi beyazlığa işaret eden, Argos'un bir tahıl tanrıçası.
Çeşitli dinlerde üzerine kutsal objeler konan taş, ağaç ya da metalden yapılmış olan masa benzeri nesneler; kurban ya da sunak yeri. Hıristiyanlıkta “Evharistik Masa” için bu terim kullanılır. Altar, Ortaçağda kilisenin en çok tezyin edilen yeri oldu. 4. yy'dan itibaren akarlar, papa Silver’in emriyle taştan yapılmaya ve takdis edilmeye başlandı. 6. yy'dan sonra ise Katolik kiliselerinde ana altar yanında, azizlerin tazim edildiği küçük akarlar da yer aldı. Katolik ve Ortodoks kiliselerde bulunan akarlarda azizlerin kutsal eşyaları saklanır ya da alt kısımlarında mezarları bulunur.
İsrail oğullarının çölde, Hz. Musa'nın Tur-ı Sina'ya çıkışında yaparak tapınmaya başladıkları buzağı şeklindeki put, verimlilik idolü. Eski Ahit'te bu idolü Harun'un yapmış olduğu söylenir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn73" rel="no follow - [73] ; oysa Kur'an bunu Samiri’nin yaptığını, Harun'un ise bu konuda İsrailoğullarını uyardığını, ancak onların kendisini dinlemediğini vurgular. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn74" rel="no follow - [74] Bu idol, sonradan Hz. Musa tarafından kırılmıştır.
Eski Yunan mitolojisine göre Hesperides’in bahçesinde yetişen elmalar.
Hindistan ve civarında kısmen altınla kaplı olan birçok tapınak bulunur. Bunların en ünlüsü Amritsar'da bulunan ve Har Mandar ya da Darbar Sahip olarak adlandırılan Sihlerin ünlü Altın Tapmağıdır. Benares'te bulunan şiva'nın altın tapmağı ise (Bisesvar veya Vişveşvara) bir alışveriş merkezi kenarında bulunur. Ranjir Singh tarafından kubbesi bakır üzerine altınla kaplanmış olan bu tapmağın bir kısmında, bugün bir cami yükselir. Rangoon'da bulunan Altın Pagoda (Shve Dagon) ise bir piramit şeklindedir. Altın yapraklarla kaplı olan bu pagodada Buddha'nın bir altın büstü bulunur. Bakınız: Har Mandar.
Şintoizmde bir verimlilik tanrıçası. Mitolojiye göre Ama-No-Uzume, Nirigi yeryüzüne seyahat ettiğinde ona eşlik edenlerden biriydi. Ayrıca o, saklanan güneşin tekrar görünmesini sağlamak amacıyla toplanan tanrıların önünde komik danslar yapmış ve onları güldürmeye çalışmıştı.
Mecusilikteki cömert ölümsüzler. Aslında, Ormazd’ın çeşitli nitelikleri olarak kötü güçlere karşı alemin temel unsurlarını koruyan 6 ruhsal varlık. İsimleri Vohu-manah, Aşa-vaşistra, Khşatra-Vainya, Spenta Aramaiti, Haurvatat ve Amenetat'tır.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:13
|
Aynı zamanda “Gerçek İlham Topluluğu” adıyla da bilinen küçük bir Hıristiyan mezhep. 1714'te Almanya'da ortaya çıktı. Mezhebin birçok üyesi 1842'de Amerika'ya göç ederek Iowa'daki Amana'ya yerleşti.
MÖ 14. yy'da IV. Amenofis (Akneton) tarafından kurulan Abetaton (güneş ufku) şehrinin modern ismi.
Şintoizmde yüce tanrıça; güneş tanrıçası. Kojiki ve Nihongi'deki mitolojiye göre Amaterasu, ezelî varlık Izanagi’nin sol gözünden, erkek kardeşi Susanowo ise burnundan doğdu. Mitolojiye göre Amaterasu çok güzel ve kibardı; alemi iyi yönetiyordu. Ancak kardeşi fırtına tanrısı Susanovo pirinç tarlalarına zarar verdi ve bu konuda Amaterasu'yıı suçladı. Bunun üzerine bir mağaraya gizlenen Amaterasu'nun tekrar dışarı çıkması için milyonlarca tanrı bir araya gelip törenler düzenlediler. Amaterasu torunu Ninigi'yi yeryüzüne hükmetmesi için gönderdi. Ninigi, Fuji dağı tanrıçasıyla evlendi ve bu evlilikten ilk İnsan kral olan Jimmu Tenno doğdu.
Japonya'da güneş Tanrıçasıdır. Şintoist mitolojinin kaynağıdır. Göğün ve yerin başlangıcından önce Amenominakanushi - no - kami, sonra da diğer büyük göksel Tanrılar doğmuştur. Bunîardan sonra, ebedî olarak yeryüzünde oturan kami ile başlayarak ve dalgalanan yeri sağlamlaştırmakla görevli olan izanagi-no-mikoto ve eşi izanamino-mikoto ile tamamlanarak, “yedi mitolojik nesiller” zuhur etmiştir. Bunların birleşmeleri sonucu, birçok Kami meydana gelmiştir. Rüzgar, deniz, ışık, ateş karnileri bunların arasındadır. Eşinin ölümü bulduğu cehennemlere inişin çıkışında İzanagi, Amaterasu-ö-mi-kami'yi meydana getirmiştir. Gök yönetimini ona emanet etmiştir. Bu yönetimde gecelerin yönetimi ile vazifeli, aylardan sorumlu olan Tsuki-yomi-no-mikito ile, denizleri yöneten oldukça güçlü olan Taka-haya-susano -o- no-mikoto vardır. Babasına mukavemet ettiği için göklerden sürülen Şusano - o- no- mikoto, Amaterasunun kız kardeşiyle karşılaşır ve onunla birlikte, muhtelif Kami'ler meydana getirir. Göğe karşı olan Kami'lerin bulunduğu yere sulh getiren prens Ninigi, Amaterasu'nun neslindendir. İşte onun torununun torunu olan Jimmutennö, Japonya'nın ilk yeryüzü imparatoru olmuştur.
Roma halkının mayıs ayının sonunda, ekilmiş tarlalar etrafında kutladıkları bir “Temizlenme ayini”dir. Bu temizleyici ayin, beyaz elbiseler giymiş halk tarafından kutlanıyordu. Bu tören esnasında, ilâhiler söyleniyor, hayvanlar kurban ediliyordu. Kurban edilen hayvanlar arasında domuz, koyun, dana vardı. Bu törenin hedefi, gelecek haşatı temizlemek, site'nin ziraî alanını korumaktır. Bu korumayı yapmak için, görünmez bir engel çizilmektedir. Bunun için insanlara hayvanlara ve ekilen şeylere zarar verebilecek olan hastalıklar, zararlı güçler bu maniayı zarara uğramadan geçemezler. Bu tören sırasında koruyucu Tanrı Mars çağrılmakta ve şöyle dua edilmektedir: “Bütün hastalıkları kov, reddet ve durdur! Yine kıtlığı, felâketleri yok et! Buğday ve gençler büyüsün!” Roma halkı bu temizleyici ayini M.Ö. II, Asırda kutlamıştır. Hıristiyan kilisesi M.S. V. Asırda bu Roma ayini yerine Rogation ayinini koymuştur. Bu âyin, katoliklerce İsa'nın göğe çıktığı tarihten üç gün önce, tarlalara göğün bereketini çekmek için yapılmaktadır.
(St. Ambrosius, 340-379) Batı kilisesine ilk defa musikiyi sokan, dolayısıyla Katolik kilise musikisinin kurucusu sayılan kilise bilgini.
Şintoizme göre ne olup bittiğini öğrenmek üzere yeryüzüne gönderilen ilahi varlık. O, yeryüzüne Ame-No-Oshido-Mimi'den sonra gitti; ancak aradan yıllar geçmesine rağmen, bugüne kadar ondan hiçbir haber alınamadı.
Şintoizmde tanrıça Amaterasu'nun oğlu. Amaterasu onu, hükmetmek üzere yeryüzüne gönderdi. Ancak o, yeryüzüne ulaştığında oradaki karmaşa ve kuralsızlığı gördü ve tekrar semavi aleme döndü; insanlarla ilgilenmek istemedi.
Arapça. “iş, hareket, davranış”. İslamda insanı sorumluluk akma sokan ve dolayısıyla ceza ya da mükafata konu olan her türlü tavır ve davranış. Kur'an ve Hz. Muhammed’in uygulamaları doğrultusunda yapılan eylemler, İslamda sâlih amel olarak nitelenir. Ayrıca Kur'an'da İslamı bir düşünce ve yaklaşımdan kaynaklanmayan tavır ve davranışların boş olduğu üzerinde durulur.
İslamda, kişinin yaşamında söz konusu olan tavır ve davranışlarının yazılı olduğu belirtilen manevi kitap. Her İnsanın sağ ve solunda bulunan meleklerin (Hafaza Melekleri) insanların yaptığı tüm eylemleri kaydettikleri ve bu kayıtların ölüm sonrası hesap gününde kişinin Önüne konacağı düşünülür. Kur'an'da, hesap gününde müminlerin kitaplarının sağ taraflarından verileceği ve bunların kurtulanlar olacakları, mümin olmayanların ise kitaplarının sol taraflarından verileceği ve onlarında cehennemlik olacakları belirtilir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn75" rel="no follow - [75]
Eski Mısır'da 18. hanedan döneminde yaşayan ve sonradan tanrılaştırılan meşhur mimari yetenek ve dahi. Eski Mısır geleneğinde tanrılaştırılma, yalnızca firavunlara has bir İmtiyaz olarak değerlendirildiği için onun tanrılaştırılması önemli bir hadisedir.
Eski Mısır'da, tanrı tarafından gönderileceğine inanılan kurtarıcı (mehdi). Onun Sudan civarında ortaya çıkacağına inanılır. Bu inanç, MÖ 1950 yıllarından kalma bir papürüs metinden anlaşılmaktadır. Bakınız: Mehdi.
Kıptice. “Amun memnundur”. 18. Sülaleden çeşitli Eski Mısır krallarının ismi. Bunlardan en önemli olanı, takriben MÖ 14. yy'da saltanat süren IV. Amenofis'tir.
MÖ 14. yy'da hüküm süren Mısır firavunu ve monoteist Aton kültünün kurucusu. Eski politeist kültün yerine güneş kursu Aton'a dayalı bir tür monoteist gelenek yerleştirmeye çalıştı ve kendisine iknaton (güneş ruhu) ismini verdi. Ayrıca o, devlet merkezini değiştirerek Amama'da saltanat sürdü. Ancak bütün bu gayretleri kendisinin ölümü sonrası bertaraf edildi; zira kendisinden sonra hızla yeniden eski politeist külte dönüldü. Bakınız: İknaton.
Eski Mısır'ın batı bölgelerinde tapınılan tanrıça; yeraltı dünyasının tanrıçası.
Arapça. “inandım”. Bir dinsel geleneğin temel inanç esaslarına ilişkin resmi beyan. İslamın amentüsünde altı şeye inanmak vurgulanır. Bunlar Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere inanmaktır. Bakınız: İman, Kredo.
19. yy sonlarında Amerikalı Katolikler arasında oluşan bir dini akım. Kilisenin dış görüntüsünü modern kültürel unsurlara göre uyarlamayı hedef edinen bu akım mensupları, Humaniteryanizm gibi aktif değerleri vurguladılar ve Katolik Kilise'yle diğer Hıristiyanlar arasındaki farklılık noktalarını azaltma konusunda kiliseyi uyardılar. Amerikanizm akımı mensupları 1899'da Katolik kilisesince mahkum edildi.
Zerdüştlükte yüce tanrı Ahura Mazda'nın etrafında yer alan “cömert ölümsüzler”. Onların, Ahura Mazda'nın kainatı yönetmesine yardımcı olmak üzere yarattığı altı semavî varlık ya da baş melek olduklarına inanılır.
Yasna haptanhaiti'den itibaren Avesta da ölümsüz azizlere verilen bir isimdir. Bunlar, Ahura Mazda’nın etrafında bulunan varlıklardır. Bunlar, hem Tanrı, hem de insan karakteri taşımaktadırlar. Meselâ Spenta Mainyu “Kutsal Ruh”, Asha Vahishta “Muhteşem Adalet”, Vohu Manah “İyi düşünce”, Khshathra Vairya “Arzu edilen iktidar”, Spenta Armaiti “Kutsal Sofuluk”, Hurvatât ve Ameretât “Sağlık ve ölümsüzlük” gibi şeyleri temsil eder... Bunlara ayrıca Sraosha “itaat” ve Ashi “Yabancı” da ilave edilmiştir. Maniheizm'deki beş “Amahraspand”, ilkel insanı oluşturan ışık elemanlarını belirtmektedir...
Aşkın Buddha; Japon Budizmine hakim olan düşünce. Bakınız: Amidaizm.
İbranice. “ayakta”. Yahudilikte sabah, öğle ve akşam dualarının ayakta okunan ana kısmı. Talmud'da “Tefillah” (dua) diye adlandırılır.
En üstün yahudi duasıdır. Buna Tephila da denir. Her ibadetin merkezini oluşturur, alçak sesle ayakta okunur. (Amida, ayakta olmak anlamına gelen Amd kökünden gelmektedir). Ayaklar bitişik olarak Kudüs'e doğru dönüktür.
Hafta içindeki okunmalarda on dokuz, takdisi ihtiva eder. Bu eskiden on sekiz takdisi ihtiva ediyordu. Fakat Hıristiyanlığın zuhuru anında, sapıkların cezalandırılmasını Allah'tan istemek için bir takdis daha ilave edilmiştir.
On dokuz takdis üç büyük konuya ayrılmaktadır:
a- Allahı Tebcil
b- İnsanın maddi, manevi ve sosyal ihtiyaçlarını ilgilendiren bir yakarış
c- Kutsal toprağın, Davud hanedanının dirilmesi, Allah'ın Kudüs'e dönüşü ve evrensel sulh (Cumartesi ve bayram günleri Amida'nın farklı okunuşları vardır.)
Japonya'daki “sonsuz ışık” veya “sonsuz hayat” anlamına gelen Büdha Amitâbha veya Amitâyus'a verilen bir isimdir. Amîtâbha'ya yapılan tebcil, önce Çin'de gelişmiş daha sonra da Japonya'da Amidisme adı verilen Budizmin özel bir kolunun doğmasına yol açmıştır.
Amida'ya (Amitabha'ya) tapma; Mahayana Budîzminde Amida'ya tapmayı temel alan bir mezhep. Amida, erdemleri müminlere geçebilecek olan sonsuz Işık Buddha'sının Japonca adıdır. Bakınız: Amitabha.
Amidizm, önce Çin'de sonra da Japonya'da gelişmiş olan bir Budizm şeklidir. Buda Amitâbha üzerinde merkezileşmiş olan bir dindarlık şeklidir. Bu dindarlık şekli, Çin'de “O - mi - to -fo” diye adlandırılırken, Japonya'da Amida diye adlandırılmaktadır. Bu dindarlık şeklinin kaynağı Hindistandır. IV. Asırdan itibaren Mahâyâna mensuplarınca Çin’e getirilmiştir. Çinde, “Ts’ing-T'ou Ekol”unu (temiz yer ekolu) meydana getirmiştir. Bu ekol Çin’de yayılmış olan tüm Budist ekollerinden daha az felsefi olanı ve daha çok sofu olanıdır. Bu ekolun belli başlı öncüleri T'an Louan (476-552) ve Tao Tchö (562-647) dur. Bunlar, kurtuluşun, insanın kendi çabası ile gerçekleştiğini söyleyenlerle, kurtuluşun başkasının gücü ve inayetle gerçekleştiğini söyleyenler arasındaki ilk muhalefete işaret etmişlerdir. Amidizm, özellikle Chan-T'ao'nun baskıları altında (613-682), halk arasında yayılmıştır. Bilhassa, Fa-siang ekollerinin derin ve elverişli doktrinleriyle ün yapmıştır. Bu doktrinlere göre, mutmain bir kalble, Amide'nin ismini ezberden okumak veya söylemek, ölümden sonra Batının cennetinde yeniden doğmak ve güvenlikte olmak için yetiyordu. Bu duaya “Nien - Fo” adı veriliyordu ve buna verilen formül de “Namo O-Mi - To - Fo” idi. Bunun anlamı ise şuydu: “Amida Buda'ya Saygı!” Fakat “Saf yer” ekolu hiçbir zaman “Amelsiz iman” vaaz etmemiştir. Bunu da, ahlaken gevşemiş insanların kurtuluş ümidine kapılmamaları içinyapmıştır. Bundan dolayı bu ekol, müntesiplerine durmadan, ahlakın ve ailevi faziletlerin önemini hatırlatmıştır. Ts’ing - t'ou'nun Çin ekolu, Japonya'da Jödo haline gelmiştir. XII. Yüzyılın başından itibaren rahip “Ryönın (1072-1132) Yûzu nembutsu adı verilen ilk Amidist mezhebi kurmuştu. Fakat bu bağımsız bir ekol halinde değildi. Jödo ekolunun gerçek kurucusu Hönen'di (1133-1212). Bunun için de Japonya'da Amidizm’in babası olarak kabul edilmiştir. Hönen’in talebelerinden biri olan Shinran (1173-1263), 1224 yılında “Gerçek Temiz yer” mezhebini tesis etmiştir. Bu mezheb, jödo shin shu idi. Bunun kısaltılmış şekli, Shinshû şeklinde söyleniyordu. Bu mezhep, jödo ekolundan daha da ileri gidiyor ve şöyle diyordu: “Günahkar, yalnız imanla kurtulamaz, bir adamruhen yoksunlaştıkça, kurtulma şansı da artar”. Çünkü o, en ufak kişisel bir çabaya kabiliyetsiz olarak bile Amida’nın kurtarıcı gücüne mukavemet etmektedir. Shinrau'ya şöyle bir şaka yaptığı isnat edilmektedir: “İyiler cennete gitseler bile, kötüler de haydi haydi cennete gideceklerdir.” Diğer yandan o, manastır bekârlığının, Amida’nın inayetine bir güvensizlik olduğunu belirtmektedir. Bunun için de mezhebinin rahiplerine evlenmeye izin vermiştir, kendisi de evlenmiştir. Amidist diğer bir mezhep de Ji, mezhebidir, bu mezhep İppen (1239-1289) tarafından, kurulmuştur. Bu mezhep “dans eden nembutsu”larla kendini göstermiştir, çok az sayıda müntesibi vardır. Amida kültü, Çin'de, Bodhisattva; Avalokiteshvara kültü de Japonyada “kwannon” kültü ile birlikte icra edilmektedir. Bu vesile ile yapılan dualar ve ilahiler heyecan verici güzellikte olup, çok derin dinî duyguları tezahür ettirmektedir.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:18
|
(İbranice. Amen) İbrancada “gerçekten”, “hakikaten” anlamlarına gelen bu terim dinsel dualar, ifadeler ve formüller sonrası tasdik mahiyetinde söylenir. Duanın sonunda kullanımına Mezmurlarda rastlanır. Yeni Ahit'te de sıkça geçer. İslamda âmin terimi her dua sonunda ve özellikle de okunan Fatiha suresi sonunda söylenir.
(Amine binti Vehb, Ö. 577) Hz. Muhammed’in annesi; Beni Zühre kabilesinden Vehb İbn Abdimenaf’ın kızı. Kocası Abdullah'ın mezarını ve yakınlarını ziyarete gittiği Medine'den dönerken Ebva'da vefat ettiğinde, oğlu Muhammed henüz 6 yaşındaydı.
Anabaptist Mennonite'lerden ayrılarak 1690'da doğmuş olan eski bir tarikattır. Alman Jacob Amman tarafından kurulmuştur. Amishler, Birleşik Amerika'ya göç etmişlerdir. Sayıları 50.000’ini bulmaktadır. Bunlar, bütün modern hayatı reddetmektedirler: Makineleri, müzik âletlerini, telefonu, fotoğrafı, sigortayı, devlet yardımlarını, askerlik yapmayı, modayı kabul etmemektedirler. Kapalı köy hayatı içinde yaşamaktadırlar ve eski Almancayı konuşmaktadırlar. XVIII. Yüzyıl Avrupa köylülerinin kıyafetlerini giymektedirler.
Sanskritçe. “sonsuz ışık”. Beş ebedi Buddha'dan birisi ve Mahayana Budizminde mistik konsantrasyonun sembolü. Japoncadaki Amida, An Toprak mezhebinin ibadet ettiği kurtarıcı büyük tanrıdır. Amitabha kültü her şeyin üstünde iman esasına önem verir. MS 650'de Çin'de güçlenmiş ve buradan Japonya'ya yayılmıştır. Günümüzde halâ pek çok taraftan bulunur.
Amitâbha veya Amitâyus, sıra ile “sonsuz ışık” ve “sonsuz hayat” anlamına gelmektedir. Mahâ-yâna Budizminin en popüler Buda'larından birisidir. Önceki hayatlardan birinde rahip Dharmakara, bir Buda olmayı ve kendisini güvenle çağıranları harika bir dünyada (Temiz bir yer) karşılamayı vaadetmişti. Bu yer, Sukhâvati diye adlandırılmıştır. Sukhâvati “mutlu” demektir.
Amitabha'ya tahsis edilen sutralar tarafından bu yer, uzunca tasvir edilmiştir. Bu yer, Batı'da, önemli bir mevkide bulunmaktadır. Bunun için de buraya “Batı’nın Cenneti” denmiştir. Burası, ışıklandırılmış, çok kıymetli taşlarla yapılmış yedi surla, yedi sıra palmiye ile ve rüzgarın tesiriyle melodili şekilde çalan çanlarla süslenmiştir. Lotüs'lerin yetiştiği berrak göllerinde, Sukhâvatilerde doğan varlıklar görünmektedir... Bu varlıklar orada, erkek şekli altında doğmaktadırlar... Bu doğumlar sadece, Amitâbha'nın liyakatleriyle olmaktadır. Bu varlıklar, onun ismini, onun denetiminde onların son doğumlarından önce ölmeleri esnasında, onun hazır olması için anmaktadırlar. Bu varlıkların hepsi Bodhisattva'dırlar, onların en yüce sevinçleri, bizzat Amitâbha, tarafından öğretilenleri dinlemeleridir. Çünkü Amitâbha Sukhâva-ti'nin merkezinde oturmakta ve ona Avalokiteshvara ve Mahâsthâmaprâta gibi iki Bodhisattva yardım etmektedir.
Amitâbha kültü, Budizmin kült geleneğinde önemli bir dönemeçtir. Binlerce yıllık birikmiş liyakatler ve faziletleri geliştirmek için yapılan zahidâne çabalar çok önemli değildir. Çünkü bu külte göre, Amitâbha'nın ismine gösterilen saygı, Batı cennetinde doğmaya, Nirvâna'ya girmeye yetecektir. Bu kült dindarlığı özellikle, Çin'de ve Japonya'da gelişmiş ve Amidizmin doğmasını hazırlamıştır. Amitâbha dindarlığı, “üç sutras” adı verilen belli başlı üç metne dayanmaktadır. En önemlisi, “mutluluk toprağının süslemelerinin büyük sutrası”dır. (Grand Sukhâvati-Wyûha-Sutra) Miladi I. Asırda Sanskritçe olarak kaleme alınmış, kısa zaman sonra Hindistan'dan Çin'e geçmiştir. İkincisi “sonsuz hayat murakabesinin sûtrası”dır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn76" rel="no follow - - [77] Bu metnin de iki ayrı Çin metni vardır.
Sanskritçe “Amitâbha” ismi Çincede “O -mi - to - fo” ve Japonca'da “Amide” olmuştur.
Cahiliye döneminde Güneybatı Arabistan'da Katabanlıların ay tanrısına verdikleri isimlerden birisi.
Afrika'da Mali’nin Dagon kabilesinin yüce tanrısı, inanışa göre Amma, önce gökyüzüne çamur atarak yıldızları yaratır. Sonra da yeryüzünü kadın suretindeki bir çamurdan oluşturur ve bu kadınla birleşir. İlk birleşmeden çakal şeklinde bir canavar, ikinci birleşmeden çift cinsiyetli olan Nummo ikizleri, üçüncü birleşmeden ise bir başka çift doğar. Bu son doğan çift Dagon kabilesinin atalarıdır.
Eski Mısır'da ruh yiyicisi olduğuna inanılan şeytani bir tanrıça. Ölülerin yargılanmasına katıldığına ve yemesi için suçlu ruhların kendisine verildiğine inanılırdı.
Mısır Tanrılar Panteonunun en önemli Tanrılarından biridir. Çünkü Thebaide’in Tanrısı olarak müphem bir düzeyde iken birden hanedanlığın en yüksek ve en saygılı Tanrısı haline gelmiştir. XII. Hanedanlığın kurucusu olan I. Amenemhat’ın saltanatından itibaren bu Tanrı, bazan “hava Tanrısı”, bazan “verimlilik Tanrısı” olmuş ve bazanda “Krallar Tanrısı” olmuştur. Nihayet yüzyıllar içinde “Tanrılar Kralı” olarak çift ülkenin tahtlarının sahibi olmuştur... Geleneksel olarak bu Tanrı, peştemal örtülmüş bir insan şeklinde tasarlanmış fakat başı koç başı şeklinde düşünülmüştür. Theben'li ilâhiyatçılar, ona bu hayvanı ortak etmişlerdir. Yine ilahiyatçılar ona zevce olarak Mout'u göstermektedirler. Tanrı Amon'un isminden “Gizli Tanrı” anlamına gelen bir kısmın bulunduğunu söyleyerek kendilerine göre bir ilahiyat geliştirmişlerdir. İşte “İmparatorluk Tanrısı” ilahiyatı, böylece doğmuştur. Fakat komşu kültlerden de birçok şey almıştır. Özellikle Heliopolis Memphis veya Hermopolis gibi büyük doktrinlerden çok şey almıştır. Burada, Tanrısal tabiatın tarif edilemezliğini yakalamayı deneyen bir Mısır senkretizmi görülür. Bu ilahiyat böylece, “ebedî ve ilk olan” bir Tanrı elde etmiştir. Bu Tanrı bütün yaratılışdan sorumludur. Bu Tanrı, dokuz birleşmiş Tanrının başına konmuş ve güneş Tanrısının vasıflarını da kendinde toplamıştır. Böylece de Amon-Re olmuştur. Theben Firavunlarının politikası, ona büyük bir tarihi perestij sağlamıştır. Bu perestije hâlâ, onun Karnak tapınağının harabeleri şahitlik etmektedir. Çünkü bu tapınağa orta imparatorluktan itibaren bütün krallar güzelleştirme konusunda katkı sağlamışlardır. Bu Tanrının zaferi, zenginlikle ve piskoposların iktidarı ile atbaşı gitmiştir. Öyleki XX. hanedanlığın sonunda piskoposlar kral olmuşlardır. Onların istilacı güçlerine son verme iradesi, kısmen IV. Akhenaton kırılmasını izah etmektedir. Asurlular tarafından Thebes’in yağmalanmasından sonraAmon kültü gerilemeye başlamıştır. Böylece, taşra Tanrılarına bir lütuf kapısı açılmıştır. Neticede Osiris halk arasında birinci sırayı almıştır. Amon mabedlerinin harabelerinden başka bugüne, bir takım ilâhiler kalmıştır. Bu ilahiler, Tanrının tabiatını tarif etmeye yönelmişlerdir. Bu ilahilere göre: “Başlangıçta Amon vardı. Amon'dan önce kimse yoktu. Hiçbir Tanrı ona ortak değildi. Sana isim verecek anne de yoktu... Seni dölleyecek baba'da yoktu...” Görüldüğü gibi, burada, bir çeşit monoteizm sergilenmektedir.
Bakınız: Eros.
İbranice. “hatip, nakilcî”. MS 3-5. yy'larda Babil ve Filistin okullarına mensup Yahudi fakih ve müfessirlerine verilen ad. Bu kişiler, Yahudilerin sözlü şeriatını derleyen Mişna'nın yorumu niteliğindeki Gemara'yı yazmışlar ve ayrıca Talmud'un oluşumunu sağlamışlardır. Amoraime Kudüs'te “rabbi” ya da “rabay”, Babil'de ise “mar” unvanı verilir.
Eski Ahit'te anılan İbrani peygamberlerden birisi. Bir çoban olan Amos, MÖ 760-750 yıllarında İsrail'de tebliğ yapmış, halkın refah düzeyinin artmasına paralel olarak adaletsizliğin artması ve fakirlerin ezilmesine karşı sosyal adaletin önemini vurgulamış ve hesap gününün geleceği konusunda halkı uyarmaya çalışmıştır.
Toqoa asıllıdır. II. Jeroboam (M.Ö. 783-743) parlak saltanatı sırasında kuzey krallığına gitmiştir. Orada verdiği
vaazlarında kralın sonunun geldiğini bildirmiştir. Kraliyet mabedinin dışına atılmasını isteyen rahip Bethel, kendisinin Tanrı Yahve tarafından aniden gönderildiğini söylemiştir. Bu hikaye Amos 7/10-17'de anlatılmaktadır. Burada Amos, kendisinin önceden peygamber olmadığını, peygamber oğlu da olmadığını belirtmekte; kendisinin bir çoban olduğunu, ancak Rabbin, kendisine “Git kavmim İsraile peygamberlik et” dediğini söylemektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn78" rel="no follow - [78] Böylece ilk İsrail nebilerinden olan Amos'un, gösterdiği bir takım mucizeler muhafaza edilmiştir. Amos bir halk hatibidir: Samarie zenginlerinin konforunu, kadınların lüxünü kınamakta, kültlerin şekilciliğini ifşa etmektedir. Böylece Amos, İsrail'de ve komşularmdaki tüm adaletsizlikleri kınamaktadır. İnsan haklarınıni ihlâlini, ayıplamaktadır. Amos'a göre, “Yahve Günü” aydınlık değil, karanlık olacaktır.Bugünkü eski Ahidin içinde otuzuncu kitapda yer alan Amos, İsrail toplumundaki yolsuzlukları ve adaletsizlikleri haber veren bir Nebi özelliği taşımaktadır. Amos hakkında bu bölümde detaylı bilgi bulunmaktadır. Amos'un beşinci babının yirmi dördüncü cümlesinde şunları okuyoruz: “Ancak hak sular gibi, ve adalet kuvvetli ırmak gibi aksın”.
Sümercede Mar-Tu şeklinde yazılmıştır. Mezopotamya'nın Batı bölgelerinin Tanrısıdır. Step göçebelerinin koruyucusudur. Daha sonra Babil'e girmiştir. Sümerce bir ilâhi onu, An'ın ve Ninhoursag’ın oğlu olarak takdim etmektedir.Buna verilen vasıflar Ninourta'yı hatırlatmaktadır. Bu Tanrı, bazan fırtına tanrısında assimile edilmiştir.
Klasik İslami kaynaklardan birçoğunun, Arap paganizminin kurucusu ve Hicaz bölgesinde Hz. İsmail'den itibaren devam edegelen monoteizmin bozulmasının baş sorumlusu olarak gösterdikleri Mekkeli reis. Yaşadığı zaman tam olarak bilinemeyen Amr, rivayetlere göre kuzeye Belka yöresine yaptığı bir seyahatte başta Hübel olmak üzere bir çok tanrı kültünün sembolünü Hicaz'a getirmiştir.
Sihlerde dine giriş törenlerinde içilmek üzere hazırlanan özel kutsal içecek. Amrit, şeker ve sudan oluşan bir karışımdır. Bu karışım, iki ağızlı bir kılıçla büyükçe bir kap İçerisinde karıştırılmak suretiyle hazırlanır. Bakınız: Haoma, Soma.
Hindistan'ın kuzey batısındaki yerleşim merkezi; Sihlerin en yoğun olarak bulundukları bu merkez, 1577'de Sihlerin dördüncü gurusu Ram Das tarafından kutsal sayılan Amrita Saras gölcüğünün çevresinde kuruldu ve adını bu göletten aldı. Amritsar şehri daha ziyade, gölet içinde bulunan adada yapılan ve bakır kubbesi altınla kaplanan tapınakla meşhurdur. Bakınız: Altın Tapınak
Hastalık, bela, kötü talih, kara büyü ve sihre karşı takılan ya da kullanılan koruyucu bir takı veya bir tılsım-Bakınız: Muska.
İlk zamanlar Eski Mısır'ın Thebes şehrinin verel rüzgar ve hava tanrısı olan Amun, Thebes şehrinin büyüyüp bir metropol haline gelmesiyle gelişti ve kendisine birçok güç ve sıfat verilmek suretiyle Mısır'ın en önemli tanrısı haline geldi. Önceleri yalnızca verimlilikle ilişkili bir tavrıyken, sonradan firavunların tanrısı olma konumuna yükseldi. Mısır firavunlarıyla güneş arasındaki irtibat nedeniyle Amun, yüce güneş tanrısı Ra ile birleştirildi ve Amun-Ra olarak tanrılar panteonunun zirvesine yerleşti. Firavun IV. Amenofîs döneminde, Amun kültü yerine Aton kültüne önem verilmeye çalışıldı; ancak bu firavunun ölümü sonrası tekrar Amun kültüne dönüldü. Tanrıça Mut, Amun'un karısı, tanrı Khons ise oğluydu.
Fenikelilerin bitki tanrısı Aleyin’in bir diğer ismi. “Batı’nın Tanrısı” olarak da bilinen Amurru'yu Eski Mısırlılar Reşep (Reşef) olarak tanırlar. Hasat zamanı onun, kız kardeşi Qadeş (sonraki dönemlerde Anat) ile birlikte göründüğüne inanılırdı. Bakınız: Aleyin.
Bakınız: Anu.
Çok eski dönemlerden itibaren birçok politeist inanç sisteminde görülen ve yaratıcılığı, bereketi, cinsel ilişkiyi, doğurganlığı, çocuk büyütmeyi ve gelişmeyi temsil eden analık sembolü tanrıça.
XVI. Yüzyıl reformcularının ileri sürdükleri fikirlerden kaynağını alan bir dinî harekettir. Daha çok reform kiliselerinin yörüngesinde gelişme göstermiştir. Bu hareketin temelinde Luther’in “sadece iman” doktrinine karşı yetersiz bir güven yatmaktadır. “Sadece imanla”, kurtulur şeklindeki iman, bazı Hıristiyanları, küçük çocuklara yapılan vaftizin etkili olmadığını düşünmeye sevketmiştir. Çünkü çocuklar, iman ederek vaftiz olma durumunda değillerdir. Bunun için, bütün Hıristiyanların kurtuluşa erebilmeleri için “vaftiz olmayı” istemeleri gerekmektedir. İşte “yeniden vaftiz” olma olayı “Anabaptizm” hareketini meydana getirmiştir. Yani, Anabaptizm, hareketine katılanlar, çocukluk yıllarındaki vaftizle yetinmeyip, “yeniden vaftiz” olanların oluşturdukları ve bunu propaganda edenlerin hareketidir.
Başlangıçta pasif bir spiritüel hareket olarak başlayan Anabaptizm hareketi, daha sonra bir takım politik isteklerle sahneye çıkmaya başlamıştır. Anabaptizmin ihtilalci veçhesi, özellikle XVI. Yüzyılın feodal Almanya’sında gelişme bulmuş ve nihayet 1534 - 1535 yılları arasında meydana gelen “köylü savaşları” ile sonuçlanmıştır. Saxe bölgesinde Nikolaus Storck (1525) ve Thomas Münzer (1489 - 1525) “yalnız yetişkinlerin vaftizinin değil, Kutsal-Ruhun kişisel ilhamının da iman kuralı ve hareket tarzı” olabileceğini vaaz ediyorlardı. Yine bunlar, enkarnasyon yerine bir çeşit “İnsanın Tanrılaşmasını” savunuyorlardı... Bu düşüncelere, herkesin eşitliği ile “Tanrının krallığının” ıslahı fikri ilave ediliyordu. Bu vaizlerin önderliğindeki Zwickau ayaklanması 1521 yılında yapılan tutuklamalarla önlenmiştir. Fakat liderler Boheme ve Alstadt'a kaçmışlardır. Saxe bölgesinde Münzer, ikonoklast hareketini körüklemiş, doktrinini formüle etmiş, Roma kilisesine ve Lutherci kiliselere hücum etmiştir. Luther onun bazı dinî ve sosyal isteklerini temelde kabul etmiştir. Fakat aksiyonunu bozacak düzensizliklerden korkmuştur. Bunun içinde bunlara karşı kanlı bastırma olayını tasvip etmiştir. Böylece Luther, ikili saltanat doktrini ile kilisesini şartsız şekilde lâik iktidara boyun eğmeye sevk etmiştir.
Melchior Rink’in, Hans Denk’in, Hans Hut'un, Pilgram Marpeck’in gayretlerine rağmen, acımasız şekilde sürdürülen baskılar, Anabaptist hareketi kırmıştır. Anabaptistler muhtelif ülkelere dağılmışlardır.
Anabaptist hareket, Melchior Hoffman (1500-1543)'ın gayretleri ile kuzey Avrupa'da direnmiştir. “Baltık Havarisi” diye adlandırılan bu adam, Strasbourg'da tutuklanmış ve orada on yıl sonra ölmüştür. Onun talebeleri, Amsterdam'da, Haarlem'de, Ley'de çok sayıda bulunmaktadır. Bu talebelerinin tutumlarını şiddet yanlısı ve barış yanlısı olmak üzere ikiye ayırabiliriz:
Şiddet yanlıları, Jan Matthijs ve Jan Beukels etrafında toplanmışlardır. Bunların en yoğun olduğu şehir Münster olmuştur. Münster, yeni Kudüs olarak kabul edilmektedir. Önceleri, bir katolik şehir olan Münster, daha sonra Almanya’nın diğer bölgelerinden ve Hollanda'dan gelen Anabaptistlerle dolup taşmıştır. Münzer’in en korkunç fikirlerini kabul eden Anabaptistler, zırva bir teokrasiye ve müsamahasızlığa kendilerini kaptırmışlardır. İncili ve İlimleri hakir görmektedirler. Sanat eserlerini kitapları ve dinî yapıları yıkmaktadırlar. Matthijs 1534 Nisanında öldürülmüş ve Jan Beukels yalnız kalmıştır. O da kendini “Sion Kralı” ilân etmiştir. Onbeş karısının olduğu söylenmektedir. Daha sonra “Sion kralı” yakalanmış ve öldürülmüştür. Böylece, her Anabaptist grup büyük işkencelere maruz kalmıştır.
1633'den sonra, bazı Anabaptistler Amerikaya göç etmişlerdir. Orada birçok kollara ayrılmışlardır. Askerlik yapmaya karşıdırlar. Cemaat halinde yaşamaktadırlar.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:21
|
Çocukların vaftiz olması kuralına karşı çıkan ve inananların, inançlarının göstergesi olarak vaftizi tekrar tekrar yapabileceklerini savunan Hıristiyan mezhep; bu görüşte olan çeşitli Hıristiyan guruplar. Bu görüşteki başlıca akımlar şunlardır.
(1). 1521'de Wittenberg'de ortaya çıkan Thomas Münzer ve Zwickau hareketi.
(2). 1525'te Zürih'te İsviçreli Kardeşler hareketi. Bunlar inananların tekrar tekrar vaftizini vurguladılar.
(3). Jacob Hutter (ö.1536) tarafında kurulan Huttariler hareketi.
(4). M. Hoffmann tarafından kurulan Hoffmanniler ekolü. Yeryüzünde tanrısal bir devletin kurulmasını hedef edinen anabaptistler; Luther, Zwingli ve Calvin tarafından da itham edildiler ve hem Katolikler hem de Protestanlar tarafından takibata alındılar.
Eski İranlıların verimlilik, su ve hayat verme tanrıçası. Akamenidler zamanında (MÖ 558-330) ona yaygın olarak tapılmaktaydı. Sonraki dönemlerde ise ona, Anaitis adı altında Anadolu ve Akdeniz bölgesinde tazim edildi. Anahita, boğa başlı bir aslanın yanında yer alan çıplak bir figür şeklinde tasvir edilmiştir. Anahita kültünün tipik bir özelliği, onun adına yapılan mabetlerde görülen kutsal fahişelik uygulamasıydı.
Mazdeizmde verimlilik Tanrıçasıdır; onun ismi lekesiz, temiz anlamına gelmektedir. Bu sıfat, “nemli” anlamına gelen aredvi ve “kuvvetli” anlamına gelen Sura diğer iki sıfatla, ırmak suları tanrıçası Harahvati'yi vasıflandırmaktadır. Bu tanrıça da Hindistan'daki Sarasvati'yi andırır. Avesta, bu Tanrıçayı, dik göğüslü, yüksek kalçalı, altın sandallı, kunduz kürklü, güzel bir kadın olarak tasvir etmektedir. Batı İran'da bu tanrıça kültü, Nana veya İştar gibi yabancı Tanrıça kültleriyle birleşmiştir. II. Artaxerxes’in saltanatından itibaren, Anahita, mabedlerde heykellerine sahip olmaya başlamıştır. Grekler ondan, Anaitis diye bahsederler. Yunanda bu Tanrıça, Artemis'le veya Aphroditle ifade edilmiştir.
(MS 8.yy) Hahamlığa karşı heretik bir Yahudi tarikatı olan Ananiliğin kurucusu. Varlığını bugün de sürdüren Karailik mezhebinin Ananilikten doğduğu ifade edilir.
Brahmanizmdeki Trimûrti teslisinde Ananda, üçüncü unsuru teşkil eder. Burada Allah, Sac-cid-Anânda şeklinde tarif edilmektedir. Yani, Varlık-Şuur-Mutluluk. Çünkü Sanskritçede Ananda, Sevinç, mutluluk anlamına gelmektedir. Bu vasıfla Ananda, Shi-va'ya bağlı bulunmaktadır.Çünkü mitolojik plânda bu tanrısal unsur, teslisin üçüncü unsurudur. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn83" rel="no follow - Ananda, ölümlerinden sonra, bu tanrının cennetini elde ettikleri zaman, Shiva'ya bağlı olanların mutluluğunu göstermektedir. Mitolojik bir dağın üzerinde olacak olan bu mutlu ikamet, Kailasa adını almaktadır. Yine de Ananda, Vishnu'nun, Krishna'nın, Tanrıça’nın mensuplarını bekleyen mutluluk dahil, her çeşit sevinci ifade etmektedir. Genelde Ananda kelimesi, varlığa dönüşünü yapan daha doğrusu, mutlakla (Brahman) hüviyetini aynı yapan yeniden doğuş çarkından (Samsâra) kurtulan ruhun en üst derecedeki sevincini, mutluluğunu hatırlatmaktadır. Öyleyse, geçici, cismanî, bedbahtlıktan başka birşey olmayan varlık karşısında, öz; istikrardır, daimiliktir, mutluluktur, (Ananda). Bunun için, herşeyden vazgeçenler (Sâdhu, Samnyâsin” giriş esnasında, Ananda unsurunu ihtiva eden yeni bir isim almaktadırlar. Meselâ, Shivânanda (Shiva'da Sevinenler), Vivekânanda (Ayırımcılıkta sevinenler) gibi.
(MÖ. 6.yy) Buddha’nın çok sevdiği öğrencisi. Buddha, görüşlerini ve dininin temel esaslarını, kutsal literatürde yer alan Ananda ile ikili konuşmalarında ifade eder.
Buda'nın yeğenlerinden biridir. Sâkyamuni tarafından öğretilen yeni yolda hidayete gelmiştir. Keşişlerin arasına girmiştir. Ananda, Buda'nın biyografisinde çok önemli bir yer tutar. Çünkü o, yirmibeş yıl Buda ile beraber olmuştur. Onun bütün sözlerini hafızasına kaydetmiş ve onunla haşir neşir olmuştur. Ananda'nın yumuşak, mütevazi karakteri, Buda'nın, öfkeli ve kaprisli karakterli diğer yeğeni olan Devadatta'ya ters düşmüştür. Bu, üstadım öldürüp onun yerine bile geçmeyi denemiştir. Ananda’nın karakteri yine Mâhâkashyapa’nın karakterine terstir. Bu, Buda'nın ölümünden sonra, cemaatin idaresini eline almış ve Râjagriha konsilinde kesin rol oynamıştır. Bu ilk konsilde Ananda, Buda'nın bütün öğretilerini ezberden okumaya davet edilmiştir. İşte Sütra'ların kaynağı bu öğretiler olmuştur.
Antik çağın çok önemli dinî motiflerinden birisi de Ana Tanrıça motifidir. Ana Tanrıça iki şekilde tasvir edilir: Birincisi, Tanrıça bir çocuğu tutar veya emzirir, ikincisi, yanında bir veya iki kişi daha vardır ki hepsi çocuğa bakar şekilde tasvir edilmiştir. Bu bir Ana Tanrıça'dır. Bazı kabartmalarda Ana Tanrıça’nın yanında bir kadın daha bulunmaktadır. Ana Tanrıça, üretkenliğin bir sembolü olarak takdim edilmektedir. Antik çağdaki ortak Tanrıçalar, perilerin egemen olduğu Hıristiyan İrlanda'da devam etmiştir. Kuzey İtalya'da bulunan Ana Tanrıçalar inanç, Galya'da bu kadar yaygınlık kazandıysa bunun nedeni, bu ülke kadınlarının doğurganlıkta ün salmış ve bundan dolayı da saygı duyulmuş olmalarındandır. Roma İmparatorluğu dönemine rastlayan bu imtiyaz, Kybele dağının büyük anası inanışlarının Galya'da yayıldığını açıklamaktadır.
Afrika'da Gana yerlilerinin hikayelerinde yer alan ve kahraman olduğu kadar aynı zamanda bir kandırıcı figür olan örümcek; aslında bir yaratıcı tanrı.
Budizmde büyük günah anlamına gelir. Bunlar insanın annesini, babasını veya bir azizi öldürmesi, bir Buddha'ya zarar vermesi veya cemaat içinde fitne ve bölünmeye sebep olmasıdır. Bu günahlardan birini işleyen kimse, yeniden doğma ve aydınlanma fırsatı bulamadan ölümünden sonra cehenneme gider.
Eski dönemlerde çeşitli Ortadoğu toplumlarınca tapınılan bir yeryüzü tanrıçası. Baal’ın kızı ve Aleyin’in kız kardeşi olan ve savaşçı bir karakter taşıyan Anat, bitki tanrısı Mot'un öldürülmesinden sorumluydu. MÖ 1650'de Hyskos tarafından onun kültü Mısır'a sokuldu ve orada-Anat'a, Baal-Sutekh-’in eşi ve çiğ tanrıçası olarak tapıldı. Ayrıca o “kutsal” anlamına gelen Qadeş ismiyle de tanınmaktaydı.
“Ayrılmış”, “lanetlenmiş” ya da “aforoz edilmiş” anlamlarına gelen bu terim Pavlus tarafından da defalarca kullanılmıştır. Hıristiyanlığın MS 306'daki Elvira Konsilinde suçlananlar aforoz edildiler ve aforoz etme kısa zamanda heretîklere karşı sistematik bir uygulama haline geldi. MS 6. yy'dan itibaren anathema, “toplum dışına itme” anlamına gelen excommunication'dan ayrı olarak değerlendirildi. Zira excommunication sadece kişiyi kilise sakramentleri ve ibadetlerinden ayırmayı ifade ederken, anathematizasyon kişiyi tamamıyla inananlar topluluğunun dışına atmayı ifade ediyordu. Bakınız: Excommunication.
Pali dili. “Ben olmayan” veya “ruhsuz”. İnsanda, ruh adı verilebilecek ölümsüz hiç bir varlık ve cevher bulunmadığı yönündeki Budist öğretisi.
Hıristiyan terminolojisinde dünya hayatından el etek çekmiş, mutlak sessizlik, dua ve çile hayatına yönelmiş olan kimse; tanrı ile mistik birleşmeyi hedefleyen münzevi keşiş. Bu terim özellikle hücrelerde sıkı bir disiplin içerisinde yaşayanlar için kullanılır. Bakınız: Keşiş, Asketizm.
(ö. 60-70) Hıristiyan geleneğine göre, İsa'nın 12 havarisinden biri ve Petrus'un kardeşi. Anadolu'dan Volga nehrine kadar geniş bir alanda tebliğ çalışmalarını yürüttüğü ve çarmıha gerilmek yoluyla öldürüldüğü rivayet edilir.
Dinlerde meleklerle ilgili inanç ve ibadetleri ele alıp inceleyen bilim dalı.
Eski Mısır'da, tanrı Shu ile özdeşleştirilen bir gökyüzü tanrısı; tanrıça Mehit’in eşi. Güneşin yaratıcı gücü olarak Anhur, savaşçı bir tanrıydı.
İngiltere Cantenbury başpiskoposluğunun görüşlerini kabul eden ve geleneksel olarak St. Augustin tarafından kurulduğuna inanılan İngiliz ulusal kilisesi. Reformasyonu müteakip kral VIII. Henrich’in (1491-1547) karısı Katherina Aragon'dan ayrılmak istemesine Papa'nın karşı çıkması üzerine, kralın girişimleriyle İngiliz kilisesi Roma'dan ayrıldı ve Katoliklikle Protestanlık arasında bir çizgi izledi. I. Elizabeth zamanında (1533-1603) Anglikanizm doktrinel bir sistem olarak zuhur etti. Altın çağını ise 17. yy'da yaşadı. Papanın otoritesini reddetmelerine ve kendilerine has bazı görüşlere sahip olmalarına rağmen Anglikanlar, eski inanç esaslarını, ibadetlerdeki dua sözlerini ve tarihi piskoposluk telakkisini korurlar, “îmanın savunucusu” unvanını taşıyan İngiliz kralının bu inançtan olması şarttır. Kral, kilisenin dünyevî koruyucusu olarak kabul edilir. Anglikanlar genellikle on yılda bir, Cantenbury başpiskoposu başkanlığında bir araya geldikleri Lambeth Konferanslarında çeşitli kilise içi problemleri görüşürler.
Anglikanizm 3 ana akıma ayrılmıştır:
(1) 1834'te ortaya çıkan ve Katolisizme yakın olan Anglokatolik Ekol (ya da High Church);
(2) Çalışma ağırlığını iç ve dış misyona veren Evancelik Ekol (ya da Low Church);
(3) Kendilerini liberal olarak tanımlayan Serbest Ekol (ya da Broad Church).
İngiltere kilisesi, derin bir şekilde Canterbury'nin ilk piskoposu olan Augustin'e bağlı olan Benedictin zühtü ile belirginlik kazanmış, zamanla bu züht ve çile tarzına, Domikenler, Fransiskenler'de katılmışlardır. Bu dinî yaşayışta liturji çok önemli bir yer tutuyordu. Normande’in fethinden (1066) VIII. Henri'ye kadar (1509-1547) papalığın egemenliği bazan kabul edilerek bazan da reddedilerek Roma ile milli bağımsızlık endişesindeki İngiliz prensleri arasında bir gerginlik yaşanmıştır. Aslında Roma'ya karşı olan muhalefet, reformun dinî fikirlerinden gelmiyordu. Bu muhalefet, kraliyetin politikasının bir parçasını teşkil ediyordu. VIII. Henri önce, din adamı olmak istemişti. 1509'da kral olduğunda Oxford'da ilahiyat tahsili yapmıştı. 1521'de Luther'e muhalefet etmişti. O, yedi kilise sırrını savunuyordu. O zaman Papa X. Leon, VIII. Henri'ye imanın savunucusu unvanını vermişti. Roma ile VIII. Henri'nin arasını bozan olay, onun boşanma davası olmuştu; papalık onun boşanmasını kabul etmemişti, 1529'da kral, İngiliz din adamlarına yeryüzünde “İngiliz Kilisesinin Yüce Şefi” olduğunu bildirmişti. Bu tebliği, İngiliz papaz sınıfı, 1532'de kabul etmek zorunda kalmış ve 1534'de de İngiliz parlementosu bu kararı onaylamıştır. Bu devirde Thomas CromWell ve piskopos Cranmer’in tesiri altında Lutherci kiliselerin akımları yavaş yavaş İngiltereye nüfuz ediyordu. Devlet tarafından müsadere edildikten sonra, manastırlar kaldırılmış ve mallan dağıtılmıştır. Yine de Evanjeliklerin propagandası ancak kanlı bir statü de 1539'da durdurulabilmiştir. VI. Edouard’ın yönetiminde (1547-1.553) ise, kült ve dogmalar reforme edilmiş, ancak piskoposluk teşkilatı olduğu gibi kalmıştır. 1549'da ilk dua kitabı, 1552'de ise ikinci dua kitabı yayınlanmıştır. Ayrıca aynı yılda kırk iki maddelik iman ikrarı yayınlanmıştır. Bu iman ikrarları, özellikle evharistiya konusunda Lutherci ve Calvinci görüşleri ihtiva ediyordu... 1553 -1558 yılları arasında egemen olan Mary Tudor ile sert bir katolik muhalefet kendini göstermiştir. Böylece de birkaç yıl Roma hakimiyeti devam etmiştir. Fakat kral sadece kilise işlerinde devletin yüce idarecisinden başka rol oynamıyordu. Bunun için “kilise sırları” onun tesir alanının dışında kalıyordu. Fakat 1559'da yürürlüğe giren “tek biçimlilik yasası” ile orta bir yol açılmıştı. VI. Edouard'ın liturjisi, birkaç antikatolik esasın kaldırılması ve resim, haç, dinî musiki ve piskoposların elbisesi gibi konularda verilen bazı tavizlerle kabul edilmişti. Bu durumda Canterbury'nin yetmiş birinci piskoposu MattheW Parker oluyordu. Anglikan kilisesinin apostolik mirası, onun tarafından sağlanmıştır. Bu açılan “orta yol” 1571 yılında parlemento tarafından kabul edilmiştir. 1564'den itibaren kalvinist muhalifler, puritenler diye adlandırılmışlardır. Çünkü onlar, Devletin kilisesini temizlemeye yönelmişlerdir. Fakat zulüm görmüşlerdir. XVIIL yüzyılın başından itibaren Anglikan cemaati bütün dünyaya yayılmaya başlamıştır: Amerika (1784), Kanada (1787), Hindistan (1814), Avusturalya (1836), Yeni Zelanda (1841), Güney ve Batı Afrika (1852), Doğu Afrika (1861). 1980 yılında dünyadaki Anglikan kiliseleri Canterbury'den bağımsız olarak varlığını sürdürüyorlardı. Her Anglikan kilisesi aynı esasa, imana, liturjiye sahip olmakla beraber müstakil olarak kendini yönetiyordu. Bugün Anglikanların yarısından çoğu, İngiltere dışında yaşamaktadırlar. Anglikan kilisesinin karakteristik çizgileri şunlardır:
1- İncil’in ağır basan bir önemi vardır.
2- Ençok kullanılan İncil metni 1537 nüshasıdır.
3- İki önemli sakrament vardır. Diğer beş sakramentin yeri değişmektedir.
4- Kilise'nin dua ve iman kitabı olarak kullandığı kitap (Prayer book) 1562 yılında kaleme alınmış olup, 1907 ve 1927 yılında yeniden gözden geçirilmiş olan kitaptır. 1929 yılında, piskoposlar bu kitabın kullanılmasına karar vermişlerdir. Esnek ve pragmatik bir yapıya sahip olan Anglikan kilisesi, muhtelif şartlara ve temayüllere adapte olmuştur. Bunun için bu kilise, katolik, puritanist ve metodist eğilimleri bünyesinde toplamıştır. İngiltere kilisesi, kendine mahsus bir kuruluştur. Onun piskoposları lordlarla birlikte oturmakta ve kilise meclisi yasal bir teşkilat olarak görülmektedir. Anglikanizmin kiliseler birliği faaliyeti II. Vatikan konsilinden beri (1962-1965) artmıştır. Roma'da bir “Anglikan Merkezi” açılmıştır. 1966'da Ramsey piskoposu, Papa VI. Paul'u ziyaret etmiştir. Milletlerarası seviyede kurulan Anglikan - Katolik komisyonu, özellikle iman konusunda anlaşılacak belli başlı konular üzerinde çalışmaktadırlar. Bu komisyonun çalışmaları, 1971'de Windsor'da Evharistiya doktrini üzerinde bir deklarasyon şeklinde ve 1973'de Canterbury'de Minister ve Ordinasyon şeklinde yayınlanmıştır. Yine Anglikanlarla - Katolikler arasındaki diyalog 1982 yılında Papa II. Jean -Paul'un gerçekleştirdiği İngiltere ziyaretiyle yeni bir boyut kazanmış; Papa ve Canterbury piskoposu yeni bir Anglikan -Katolik komisyonu kurmuşlardır. Anglikan kilisesinin İngiltere’deki dinî merkezi, Canterbury piskoposluğudur.
Zerdüşt ilâhiyatındaki “kötü ruhtur”. Düşüncede, sözde ve aksiyonda kötülüğü temsil etmektedir. O, şeytanların şefidir. Ahura Mazda'ya muhaliftir. Ahura Mazda'nın her yaratığına, bir kötülükle cevap vermektedir. Klâsik dönemin Grekleri, Oramazdes ve Areimanios isimleri altında iki hasım Tanrı tanıyorlardı. Ahriman'ın bir kült konusu olduğunu Plutarque doğrulamaktadır. Plutarque, Zoroastre’ın, İranlılara Areimanios'un kötülükleri önlemek için kutsallaştırıldığmdan bahseder.
Pehlevice metinlerde Ahriman ismi, daima, ölüm, hastalık, gibi kötülüklerle zikredilmiştir. O, Ohrmazd'ın antitezi olarak gösterilir. Ohrmazd, yaratışıyla madde dünyasında hazırdır. Ahriman'ın ısc, maddi varlığı yoktur. O halde Ohrmazd ile Ahriman arasında bir benzerlik yoktur. Ahriman, yılan, sinek, at veya insan şekline girebilir. Fakat bu suretler ona, kısa bir zaman için verilmişlerdir. Bir başka kanaat, bu konuda daha da felsefidir: Başlangıçta, Ohrzmad, hikmet ve bilgi yeteneği ile sadece bir potansiyel olarak vardı. Henüz aktüel değildi, potansiyel halindeki bu şuur kendi dışında bir obje olarak varolmak istiyordu. İşte böylece, Tanrının iradesi dışında Ahriman olarak var olmuştur. Zerdüşt ilahiyatında, Ahriman ismi gittikçe spiritüel bir varlık halini almıştır. Daha sonra da tamamen kaybolmuştur. 1910 yılında, büyük bir parsi rahibi tarafından yazılan Mazdeizm Din dersinde Ahriman ismi bulunmamaktadır.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:25
|
Mozole veya türbe olarak da bilinen büyük ve etkileyici mezar. Din kurucuları ya da önderler, büyük değer verilen, tazim edilen veya ilahlaştırılan kimseler anısına yapılan görkemli bina. Bugüne kadar yapılmış anıt mezarlardan en görkemlisi Babürşah’ın 1631'de ölen hanımı Şahcihan için yaptırdığı Tac Mahal'dir.
Başta totem düşüncesinin hakim olduğu dini gelenekler olmak üzere çeşitli dinlerde görülen hayvanların kutsallaştırılmasına dayalı kült.
Dînin menşeini, ilkel insanların bütün varlıklarda bulunduğuna İnandıkları evrensel bir ruh fikriyle açıklayan doktrin. 1899'da R.R. Marett tarafından Tylor'un Animizm teorisine bir değişiklik getirilerek, ilkel insanın, kişisel ruhlara İnanma yerine dünyanın kişisel olmayan güçlerce yönlendirildiğini düşündüğü ifade edildi. Ayrıca Malanezyalıların böylesi bir güce inandıkları iddia edildi. Ancak sonraki araştırmalar bunun alemi yönlendiren bir güç olmadığı, İnsanlara ve ruhlara özellik kazandıran bir nitelik olduğunu ortaya koymuştur.
E.B. Tylor'un, 1871'de ilkel Kültür (Primitife Culture) adlı çalışmasında kullandığı “ruhsal varlıklarla ilgili doktrin”; Tylor tarafından dinin kaynağıyla ilgili olarak savunulan teori. Dini, ruh doktriniyle (ferdi ruhların ölüm sonrası yaşadığı, güçlü tanrılara karşı diğer ruhların varlığı vb. inançlar) açıklayan Tylor, Animizmi dinin en kİsa tanımı olarak niteledi. Animizm teorisine göre, ata ruhları ve fetişlere tazim etme geleneği puta tapıcıhğın ve politeizmin temelini oluşturmuştur. Tylor, Animizmin insanlık terazisinde düşük kabileleri karakterize ettiğini ve buradan yüksek modern kültürlere kadar yükseldiğini söyledi. Birçok kimse tarafından tenkit edilen Tylor'un bu teorisi, sonraki dönemlerde kutsal metni olmayan dinlere uygulandı. Bakınız: Tylor.
Animizm kelimesi, geniş anlamda bir “hayatî güç” veya “Ruh”a inanmayı belirten bir inançlar bütünüdür. Bu teorinin ortaya atıcısı olarak E.B. Taylor gösterilir. Taylor, dinlerin menşeinde Animizmin bulunduğunu iddia etmektedir. Fakat R.R. Marett, “Animizm Öncesi” bir din bulunduğunu ileri sürerek, Animizm teorisine karşı çıkmıştır. Ayrıca, Animizm teorisi, birçok modern etnolog tarafından da reddedilmiştir. En önemli tenkidi W. Schmidt yapmıştır. Schmidt'e göre ilk dinî belirtiler Animizm şeklinde değil “Yüce Tanrı”lara inanç şeklinde kendini göstermiştir.
Mitolojide Kaf dağında yaşadığı düşünülen kuş. Zümrüdü Anka ve Huma Kuşu gibi isimlerle de isimlendirilir.
Arapça. “örümcek”. Kur'an'ın 29. suresi. 69 ayetten oluşan bu surenin bazı ayetleri Mekke'de bazıları ise Medine'de nazil olmuştur. 41. ayette inanmayanların işleri örümceğin evine benzetildiğinden, sureye Ankebut adı verilmiştir.
İbranice. “lütuf, tanrı bağışı”. Rivayetlere göre MÖ 1. yy'da Nasarath şehrinde yaşayan İmran'ın (Yoachim) karısı ve Hz. Meryem’in annesi. Hıristiyanlarca 4.yy'dan beri tazim edilen Anna, resim ve gravürlerde Meryem ve bebek İsa ile birlikte gösterilir.
Bu bir Roma bayramıdır. Mart ayında dolunay zamanında kutlanmaktadır. Çünkü Mart ayı, tabiatın canlandığı ve savaş mevsimlerinin başladığı bir aydı. Bu bayramda sert dinî merasimler icra ediliyor, adakiar yapılıyordu. Resmi ve özel takdimeler sunuluyordu. Bu bir halk bayramıdır. Gerçek anlamda bir kermesdir. Bu bayramda erkekler ve kadınlar, otların üzerine oturarak bol bol yerler ve içerler. Uzun yıllar yaşamak ümid edilir, müzik dinlenir ve danslar edilir.
Bakınız: Şartlı ölümsüzlük.
Tanrı Anu'nun çocukları; cehennemin 7 hakimi. Sümerlerde onların yeni gelen ruhları yargılamak üzere cehennemin kapısında beklediklerine inanılırdı. Diğer zamanlarda ise onlar Ereşkigal'ın tahtı önünde otururlardı. İnanna, eniştesi Gugulanna'nın cenazesine iştirak etmek üzere cehenneme indiğinde, Annunaki ona bakmak ve ruhlara eziyet veren sözleri söylemek suretiyle İnanna'nın ölümüne neden olurlar. Ereşkigal gibi bu 7 hakimin de bir zamanlar cennette yaşadıklarına, ancak yanlış hareketleri nedeniyle cehennemde yaşamaya mahkum edildiklerine inanılır.
4. yy'da Arianizm doktrinine benzer görüşler savunan ve Pavlus'cu Hıristiyanlık dışında Aetius ve Eunomius tarafından yönlendirilen bir hareket.
(Aziz Anselm, Y.1033-1109) 1093'den itibaren Cantenbury başpiskoposluğu yapan Hıristiyan teolog ve filozof. Kral II. William ile ayrılıkları nedeniyle 1098'de Roma'ya gitti ve orada sürgünde kaldı. O, bir teolog ve filozof olarak erken dönem skolastik düşünürleri arasında önemli bir yere sahiptir. Öncekilerin aksine, dinsel İnançları kutsal metinler ve kilise yazarlarının görüşleri yerine akla ve mantığa dayalı olarak savunmaya çalışmıştır.
Eski Mısır geleneğinde güneş tanrısı Ra'nın kızı olarak düşünülen Anta, Mezopotamya verimlilik tanrıçası İştar’ın Eski Mısır'daki bir karşılığıydı.
Antakyalı Lucian’ın, İskenderiye okuluna karşı kurduğu Kitab-ı Mukaddes'i araştırma okulu. Kitabı Mukaddes yorumunda alegorizm (remiz ve kinayeli anlatım) ve sembolizmi (simgesel ve mecazi anlatım) ön plana çıkaran İskenderiye ekolüne karşılık Antakya ekolü mensupları literalizm ve tarihsel yorumu yeğlerler. Bu ekolün en önemli temsilcisi olan Mopseuestalı Theodor, tamamıyla tarihsel kitaplar olması nedeniyle I ve II Tarihler gibi kitapların Kitabı Mukaddes'te yer almamasını savunmuştur. Ayrıca onlar, İsa'nın insani ve ilahi tabiatlarının ayrılığını vurgularlar. Onlar tarafından savunulan bu görüş Nasturilerce sürdürülmektedir. Bakınız: İskenderiye İlahiyat Okulu.
İsa'nın, en büyük düşmanı olarak tasarlanmıştır. Antechrist, Hıristiyanlıkta Ahirzaman tasavvurlarında çok önemli bir yer tutmaktadır. Bizzat, Antichristos kelimesi İsa’nın hasmı anlamına gelmektedir. Hıristiyanlıktaki Antechrist kavramı kökünü yahudiliğin kıyamet düşüncesinde bulmaktadır. Yahudilikte, İsrail milletine Gog ve Magog'un saldırıları Hezekiel 38-39'da dile getirilmektedir. Bizzat Kudüs'te Tanrı Yahve, düşmanlar üzerinde zafer elde etmiş ve saltanatını göstermiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn84" rel="no follow - [84] Daniel kitabı ise bu mukaşefeleri zalim hükümdar Antiochus Epiphane'ye tatbik etmekte ve onun bozgununu haber vermektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn85" rel="no follow - [85] Böylece, Daniel’in kehanetleri hem Yahudi dünyasında hem de Hıristiyan kilisesinde aktüelleşmektedir, Böylece, Tanrının düşmanları, ahir zamanda İsa'nın düşmanı olmaktadırlar. Kıyametle ilgili nutuklarında İsa, Hıristiyanları, sahte Mesihlere karşı uyarmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn86" rel="no follow - - [87] İsa düşmanının yapacağı işler konusunda Pavlos'un dayandığı bilgiler Daniel 11/36'daki şu bilgilerdir: “Kral dileğine göre yapacak ve kendisini yükseltecek ve kendini her ilâhtan büyük edecek ve ilâhların Allah’ına karşı şaşılacak şeyler söyliyecek ve gazap tamam oluncaya kadar işi iyi gidecek; çünkü hükmolunan şey yapılacaktır.” İsa düşmanı varlık konusunda Yuhanna’nın Vahiy adlı kitabında daha çok şey vardır: Orada bu garip varlık bir canavar şeklinde, on boynuzlu, yedi başlı bir hayvan olarak belirtilmiştir. Ayı ayaklı, aslan ağızlı kaplana benzeyen bu canavar, Allah'a küfür etmektedir. Antichristos ifadesi Yuhanna’nın mektuplarında da bulunmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn88" rel="no follow - Antechrist'i bütün şeytanî kafirlikleri belirten bir adam olarak düşünmektedir. Hıristiyanlıktaki Antechrist tasavvuru, islâmdaki Deccal inancı ile bir yakınlık arzetmektedir.
Yunanca. “karşıt seda”. Yahudi havralarında olduğu gibi, Eski Hıristiyan ritüellerinde rahiple cemaat arasında karşılıklı olarak söylenen müzikal ilahiler. Katoliklerde ayin esnasında ilahilerin başında ve sonunda söylenen nakarat.
Hıristiyanlık tarihinde yapılan ilk konsiller. 4. yy ile 9. yy arasında yapılan bu konsillere “genel konsiller” ya da “ökümenik konsiller” adı da verilir. Antikite konsiller Hıristiyanlık tarihindeki ilk 7 genel konsiti içerir. Bunlar 325 İznik Konsili, 381 İstanbul Konsili, 431 Efes Konsili, 451 Kadıköy Konsili, 553 İstanbul Konsili, 680/81 İstanbul Konsili ve 787 İznik Konsili. Öte yandan 869/70'te yapılan İstanbul Konsili'ni Roma Kilisesi genel konsiller arasına katarken İstanbul Kilisesi bunu kabul etmez.
18. yy'da dinsel ilgisizlik temeline dayalı olarak gelişen politik ve dini bir liberal hareket. Kilisenin doğmalarına, imtiyazlarına, mülklerine ve siyasi nüfuzuna karşı çıkan ve ruhban sınıfını hedef alan bu hareket, 1789'daki Fransız devrimi sırasında aktif rol oynadı. Fransa'da hızla yayılan bu akım sonradan İspanya, Portekiz ve İtalya'da da yaygınlaştı.
Hıristiyan literatüründe İsa Mesih düşmanlarını ifade etmede kullanılan bir terim. Ayrıca Antikrist terimi ahir zamanda ortaya çıkacak ve Hıristiyanlığı tahrip etmeye çalışacak olan şeytani şahsiyet (Deccal) olarak da algılanır. İnanışa göre onun kuracağı saltanat, İsa Mesih’in yeryüzüne tekrar gelişiyle yıkılacaktır. Hıristiyanlık tarihinde birçok kişi (Neron gibi) Deccal ilan edilmiştir. Hıristiyanlar, savaş ve kriz dönemlerinde Antikristin ortaya çıkışını gözlemişlerdir. Ortaçağda ve reformasyon döneminde çeşitli muhalif mezhepler birbirini Antikristlikle suçlamışlardır. Ayrıca Hıristiyanlarca, Müslümanlar da Antikristliğin gövdesi olarak nitelenmişlerdir.
Ahlaki kural ve kaidelerden kurtulmuş olma görüşünü savunan doktrine verilen genel ad. Hıristiyanlıkta bazı gnostik ekoller Antinomianizmi savunurlar. Bunlar maddenin kötü olduğunu, dolayısıyla bir madde olan bedenin hareketlerinin de ruh açısından değersiz olduğunu savunur ve önemli olanın iman ve bilgi olduğunu iddia ederler.
(ö. MÖ 163) MÖ 175'ten itibaren Suriye bölgesine hakim olan yönetici. 169'da Kudüs'e saldırarak tapınağı yağmaladı. 167'de Yahudi adetlerini yasakladı ve yerine pagan kültü tesis etmeye çalıştı. Onun bu uygulamaları Makkabi devrimine yol açtı. Bakınız: Makkabiler.
Batıda gelişen Yahudi düşmanlığı. Yahudiler, yerleşmek üzere göç ettikleri birçok Batı ülkesinde hiç de hoş karşılanmadılar. Bunun, inanç farklılığından ve sosyal yapıdan kaynaklanan çeşitli sebepleri vardı. İnanç açısından, yeni vatanlarındaki Hıristiyan yerli halk Yahudileri İsa Mesih katilleri, olarak görmekteydiler. Öte yandan, -bundan da önemli olanı- Yahudilerin göçmen olarak geldikleri bu bölgelerde genellikle içe dönük bir sosyal yapı oluşturmaları, kendi aralarında kurdukları sıkı ekonomik dayanışma ve yerel yöneticilerle olan sıkı ilişkileri dolayısıyla ticari ve ekonomik açıdan yerli halkın seviyesi üzerine çıkmaları, halkın onlara karşı bir kin ve nefret hissi beslemesine neden oldu. Bunun sonucunda tarihte zaman zaman Yahudi yerleşimcilere karşı irili ufaklı bazı sindirme ve takibat olayları meydana geldi. Bakınız: Nazizm
Antisemitizm terimi yerinde kullanılmış bir terim değildir. Çünkü Yahudilerden başka semit kavimler de vardır. Fakat Antisemitizm, Anti -Yahudilik Teriminin sinonimi olarak kullanılmaktadır.
Yahudi toplumunun dinî uzlaşmazlığı ve başka milletler içinde erimemesi olayı karşısında her zaman Yahudiler için düşmanca duygular kendini göstermiştir. Eski Ahit, yahudi milletinin maruz kaldığı işkenceleri, sürgünleri anlatmaktadır. Nabuchodonosor (Buhtunnasr) dan (M.Ö. VI) M.Ö. II. Yüzyıla kadar Yahudiler, birçok zulme maruz kalmışlardır. M.S. 70 ve 132 yıllarındaki yahudi ayaklanması, Yahudilerin bölgelerden genel dağılımlarını meydana getirmiştir.
Yahudiliğin yegane varisi olan Hıristiyanlık, Roma imparatorluğunda IV. Yüzyılın başında resmi din olma imtiyazına sahip olmuştur. İşte o andan itibaren bir Anti -Yahudilik hareketi doğmuştur, çünkü Antisemitizm terimi ancak XIX. yüzyılın ortaya çıkardığı bir terimdir. Anti-Yahudilik teriminin doğuşunun iki önemli dayanağı vardı: Birincisi, Yahudiler İsa'yı çarmıha germişler ve Tanrı katili olmuşlardır. Yahudilerin hepsi, bu ölümden sorumludurlar, ikincisi, Yahudilerin bütün dünyaya dağıtılmaları, bu suçlarının cezası sonucu olmuştur.
Bu düşünceye dayalı politik, ekonomik ve sosyal baskılar Yahudiler açısından kesin sonuçlar vermemiştir. Yahudiler için çıkarılan özel yasalara rağmen Yahudiler XI. Yüzyıla kadar, Hıristiyanlarla birlikte yaşamışlar, elbiseleri, işleri ve dilleri Hıristiyanlarınkinden ayrılmamıştır. Yahudilerin ayrıldıkları tek şey, onların inançları olmuştur.
XI. yüzyılın sonunda olan ilk haçlı seferleri ile birlikte Hıristiyanlar Yahudi düşmanlığına ilk kesin adımlarını atmışlardı. “Bundan böyle Hıristiyan toplumunda Yahudiler kanun dışı ilân edilmişlerdir”.
Artık onlar kendilerine tahsis edilen ghettolarda yaşamak zorundadırlar. Sivri şapka giymeye zorlanmışlar, ekonomik aktiviteden uzaklaştırılmışlar sadece ticaretle uğraşmaya zorlanmışlardır. Bu sosyal baskıdan başka, Yahudiler Avrupa'da, savaşlardan, salgın hastalıklardan, ekonomik krizlerden, çeşmeleri zehirlemekten sorumlu tutulmuşlardır. Neticede Yahudiler 1290 yılında İngiltere'den, 1394 yılında Fransa'dan, 1492 yılında İspanya'dan ve 1496 yılında Portekizden sürülmüşlerdir... Resmî kilise de bu baskı dairesine katılarak 1215 yılında yapılan IV. Latran komilinde Yahudiler için çok ağır tedbirler almıştır. Böylece Yahudiler, Engizisyonun imtiyazlı kurbanı olmuşlardır.
Hıristiyan Yahudi düşmanlığını ne reform ne de Hümanizm hareketleri ve hatta ne de rönesans hareketleri kökünden kurutamamıştır. Avrupa'da ancak XVIII. Yüzyılın “Aydınlanma hareketi” Yahudilere karşı haksızlık yapıldığı şuurunu uyandırabilmiştir. 27 Eylül 1791 tarihinden itibaren Yahudiler Fransada “Fransız vatandaşı” olma hakkını elde etmişlerdir. Aynı hakkı Yahudiler 1852'de İtalya'da, 1866'da İngiltere'de, 1870'de Almanya'da, 1917 yılında Rusya'da elde etmişlerdir. Fakat Yahudilerin hürriyetlerine kavuşması olayı da “Yahudi düşmanlığı” hareketine yeni bir hız kazandırmış oldu. Modern ekonominin gelişmesindeki onların büyük payı, özellikle ticarette ve bankalardaki başarıları, Yahudilere karşı bir kıskançlık ve düşmanlığın meydana gelmesine neden olmuştur. Aşırı faizle para verme şikayetleri, yahudi tesanüdüne karşı kızgınlığı iyice artırıyordu. Diğer yandan, Yahudilerin ihtilalci hareketlere iştirak etmeleri de korkuyu büsbütün takviye ediyordu. Böylece Antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) yavaş yavaş bir yabancı düşmanlığına ve ırk düşmanlığına bürünmüştü.
Fransa'da Antisemitizmin ele başı gazeteci Edouard Drumont (18444917) idi. 1886'da “Yahudi Fransa” isimli bir kitap yazmıştı.
Almanya'da da 1918'den sonra Antisemitizm kuvvetlenmeye başlamıştı. Bir müddet sonra da Adolf Hitler’in Nasyonal -Sosyalist partisinde bu hareket kristalleşmişti. Hitlerin Mein Kampf (Kavgam)-1923 adlı eseri ile, Alfred Rosenberg’in “Le Mythe du XX siecle” (XX. Yüzyılın mitolojisi” isimli eseri Almanya'daki Antisemitizmin temel kitapları olmuştur. Hitler 1933'de iktidara gelmiş ve kısa zaman sonra da yahudi düşmanlığına bilfiil icraatla başlanmıştır. Bu hareket II. Dünya harbi sonuna kadar devam etmiştir (1945). Bugün'de Antisemitik hareketler vardır. Filistinlilerin topraklarını işgal eden İsrail Devleti, onların haklarını iade edinceye kadar yakmdoğuda Antisemitik hareketler sona erecek gibi görünmüyor. Antisemitizmin dünyada silinmesi için önce Yahudilerin ırkçılığı bırakmaları gerekecektir.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:28
|
Hıristiyan geleneğinde teslis fikrini reddeden ekolleri ifade için kullanılan bir terim. Antitrinitaryanist ekoller arasında Ebionitler, Subordinationizmi savunanlar, Modalistler, Donatizm ve Arianizm taraftarlarıyla modern dönemdeki Unitaryanizm taraftarları sayılabilir.
(St. Antonios, 251-356) Mısır'da keşişliğin kurucusu kabul edilen ve mistik bir yaşamı ilke edinen Hıristiyan aziz. Kızıldeniz yakınındaki Deyr Mari Antonios manastırında yaşamıştır. Onun koyduğu kurallar, manastır hayatını belli bir düzene bağlama açısından yapılan ilk teşebbüslerden birisi olarak kabul edilir.
Yunanca. “İnsan olma”. Hemen hemen bütün dinlerde mevcut olan İnsanın yaratılışı veya var oluşu teorilerini ele alan bilim dalı. İnsanın yaratılışı konusunda ilk insanın yüce tanrı tarafından topraktan yaratılması tasavvuru yanı sıra, onun tanrıların kurban ettiği bir devden ya da tanrının döktüğü kanın toprakla birleşmesinden oluştuğu, kötü güçlerin yeryüzüne ha-kim olmak amacıyla tanrıya karşı insan bedenini yarattıklarını, ancak tanrının da ona kendi aleminden bir ruh yerleştirerek onların bu amacını boşa çıkardığı, insanların tanrıların çeşitli uzuvlarından meydana geldikleri ve benzeri birçok tasavvur vardır.
Yunanca. “insan taşıyıcı”. Hıristiyanlıkta Meryem'e verilen bir unvan. Bakınız: Teotokos.
Yunanca. antropos (insan) ve morphe (şekil) terimlerinden türetilmiştir; tanrıların insana benzer şekilde tanımlanmasını ifade eder. Başta politeist dinler olmak üzere birçok dini gelenekte uluhiyetin bu şekilde tanımlandığı görülmektedir. Örneğin Eski Ahit'te tanrının, insan görünümüne sahip olan bir kral şeklinde tasvir edildiği görülür. Buna göre tanrı Yahve, çeşitli defalar insan şeklinde gözüken bir tanrısal varlıktır.
1890'na doğru Peré Antoine denilen, Antoine Louis (1846-1912) tarafından kurulan ispritmacı bir dini harekettir. Antoinistler, tenasüh akidesine inanmaktadırlar. İsa, bizzat şifa verici bir medyumdur. Et yememek tavsiye edilir. Bu dini hareket, Belçika'da, Fransa'da, İtalya'da, Brezilya'da yayılmıştır. Fransadaki mabedleri, Li1-le'de, Valenciennes'de, Paris'de, Cher-bourg'da, Aix-Les Bains'de Orleans'da, Ronen'de, Saint-Etienne'de, Tours'da, Vichy ve Nice'de bulunmaktadır. Tahminen 150.000 mensupları vardır.
Çeşitli dinsel geleneklerde tanrının insan nitelikli olarak tanımlanması. Örneğin Eski Ahit'te Yahve, insan niteliklerine sahip bir yüce varlık olarak karşımıza çıkar. Onun yorulan, dinlenen, koklayan, yiyip içen, ayaklarını yıkayan, kaprislere sahip olan, insanları kıskanan, öğrenen, pişman olan, güreş yapan ve hatta güreşte yenilen bir figür olduğu üzerinde durulur.
R. Steiner (1861-1925) tarafından geliştirilen, reinkarnasyon inancı da dahil bir ruhsal gelişim sistemi. Steiner, insan zihninin ruhsal alemle temas kurabilme yeteneğine sahip olduğunu, güçlendirilebilen şuurun ruhsal alemi algılayabileceğini savundu. “Bilme yolu” adını verdiği bu sistemini yayma doğrultusunda 1912'de Antroposofi Derneği'ni kurdu. Ayrıca o, İsa Mesih'i merkezi bir güç olarak kabul etti. Ancak onun İsa ile ilgili görüşü Hıristiyanlıktan oldukça farklıdır.
İlk Hıristiyan keşişlerinden olan Antonios, Hıristiyanlıkta teşkilatlı manastır hayatının ilk modellerini kurmuştur. Manastır hayatı için koyduğu kurallar, manastırlardaki manevi disiplini temin etmiştir. Tebli Pavlus'un müritlerinden olan Antonius, yirmi yaşında çileci ve zahid bir hayat sürmeye başlamıştır. On beş yıl sonra, mutlak bir inziva hayatı için Nil sahilindeki Pispir mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn89" rel="no follow - [89] dağına çekilmiştir. İnziva hayatı boyunca şeytanla ciddi bir mücadeleye giriştiği kaydedilmektedir. 305 yılında inziva hayatını terkederek, kendisini çevresindekileri eğitmeye vermiştir. Milan fermanından sonra (313) Deyr-Mari Antonios manastırının bulunduğu Doğu çölünde bir dağa yerleşmiştir. Burada çok sayıda ziyaretçi ile görüşmüş, zaman zaman çölü aşarak Pispir'e ve İskenderiyye'ye gitmiştir. Ariusçu düşünceye karşı İskenderiyye'de mücadele etmiştir.
Antonios'dan sonra çöle gelen ilk Hıristiyan keşişleri, kendilerini Tanrının öncü kuvveti olarak görüyorlardı, onlar da perhize ve çileye önem veriyorlardı, böylece de Antonios gibi manevi bir makama erişeceklerine inanıyorlardı. Bunun için şeytana kanmamaya çalışıyorlardı, İskenderiye piskoposu aziz Athanasios'a göre, şeytan, Antonios'a baştan çıkarıcı ya da korkutucu hayaller biçiminde saldırmıştı. Hatta oruç tuttuğu dönemlerde Antonios'a ekmek getiren bir keşiş olmaktadır. Bazan şeytan, kadın veya vahşi hayvan şekline girmektedir. Bazan da bir asker kılığında görünür. Antonios hayatında birçok manevi kriz geçirmiştir. Ancak, güçlü duaları ve tövbeleri sayesinde, şeytanın igvalarını yenmiştir. Antonios bu ruhsal deneyimlerden, Hıristiyan manastır geleneğinin önderi olarak çıkmıştır. Antonios ismi bir manastır erkanı haline gelmiştir, Antonios'a atfedilen yazılar ve konuşmalar “Aziz Antonios'un yaşamı” isimli kitapta toplanmıştır. Antonios'un manastır disiplini, Ermeniler ve Kiptiler tarafından hâlâ uygulanmaktadır.
Orta çağda aziz Antonios'a çok önem verilmiştir. XII. Yüzyılda La Mot-Te'da Aziz Antoniosun hasta bakıcıları tarikatı kurulmuştur. Bu tarikat üyeleri, Aziz Antonios ateşi denilen bir hastalığı tedavi ediyorlardı. Ve siyah harmanileri ile ellerindeki küçük zilleri çalarak sadaka topluyorlardı.
Allaha insanî şekil atfeden ve ona insanî duygular ve aksiyonlar isnad eden Kitab-ı Mukaddes ifadelerinin ortaya koyduğu Tanrı şeklidir. Bu ifadelere göre Allah'ın yüzü vardır, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn90" rel="no follow - [90] gözleri vardır, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn91" rel="no follow - [91] sesi vardır, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn92" rel="no follow - [92] ; kalbi vardır mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn93" rel="no follow - [93] . İnsan görünümü altında tasvir edilen Tanrı, yine bir takım insanî faaliyetlerde bulunmaktadır: Allah görmektedir mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn94" rel="no follow - [94] , işitmektedir ve konuşmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn95" rel="no follow - [95] Bu anlayışa göre Tanrısal faaliyetler tamamen insanî faaliyetlere bürünmektedir. Allah, yerin toprağından adam yapıyor mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn96" rel="no follow - [96] , Aden'de bir bahçe yapıyor mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn97" rel="no follow - [97] ve savaşa gibi savaş yapıyor. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn98" rel="no follow - [98] Bir duvarcı ustasının eli gibi, Tanrının elleri bir mabed yapıyor. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn99" rel="no follow - [99] Eski Ahitte, Tanrıdan bahseden ifadeler, komşu kabilelere gönderilen metinlerde de bulunmaktadır. Tufandan sonra Tanrı, hoş kokuyu koklamıştır. Şüphesiz Tanrı konusundaki Antropomorfik ifade, Eski Ahidin yegane ifadesi değildir. Eski Ahidde antropormorfizmin karşıtı ifadeler de vardır. Meselâ Çıkış 33/20'de şöyle denmektedir: “Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaşıyamaz” Antropomorfizmin hedefi, insana yakın, canlı bir tanrının varlığını hissettirmektir. Fakat bu görüşün tehlikeli yönü de vardır. O da, putperestliğe götürme tehlikesidir. Böylece, İsrail geleneğinin antropomorfizmi sınırlama yönü de olmuştur. Meselâ İşaya 6/1'de Rabbin, yüce ve yüksek bir taht üzerinde otururken görüldüğünü ve eteklerinin mabedi doldurduğunu okuyoruz. Fakat ifade bu noktada kalıyor. Daha ileriye gitmiyor. Hezekiel'de 1/26 da, “Taht benzeyişi üzerinde, yukarıdan insan görünüşünün benzeyişi” vardı denilmektedir. Antropomorfik düşüncelerle birlikte Yahudilikte Tanrının yine yeri ayrıdır. İsa'ya 45/15-16'da “Allah’ın kendini gizlediği” ifade edilmektedir. Tanrılara insan özellikleri vermek, yunan mitolojisinde de çok görülen bir olaydır. Antik Yunan'da Tanrılar tamamen insanî özelliklere sahiptir. Bunun için orada Tanrılar sevişirler, dövüşürler, yalan söylerler ve kıskanırlar.
Antropomorfizmin nasıl oluştuğunu kesin olarak söylemek zor olmakla birlikte, insanlar kutsiyet atfettikleri varlıklara kendi sıfatlarını vermişlerdir. Böylece, onlara daha yakın olmayı düşünmüş olabilirler. Ancak bu putperestliği doğuracağı için, tehlikeli olmuştur.
Hindularca uygulanan ölü gömme adetleri. Tabi olunan kast ve mezheplere göre değişmekle birlikte, genellikle cesetlerin yakılması ve küllerinin kutsal ırmak ve dağlara serpilmesi törenlerinden oluşur.
Mezopotamya'nın gökyüzü ve sema tanrısı. Anşar ve Kişar'ın oğlu; Antu'nun kocası ve Annunaki’nin babaları. Boynuzlu başlığıyla Anu, yöneticilik ve kraliyet düşüncesinin kişileştirilmiş haliydi. Sümerliler onu An diye adlandırırlar. Onun tanrıların efendisi, koruyucusu ve babası olduğuna, zaman zaman diğer tanrıların yardımına gittiğine inanılırdı. Onun otoritesi Enlil gibi tanrıların başarısının sonucu olarak küçüldü. Anu, İnsanlarla ilgilenmeyen ve onlardan fazla rahatsız olmayan bir tanrıydı. Yıldızlar onun askerleri, Samanyolu ise onun kişisel yolu idi. Onun için Uruk'ta yapılmış olan (MÖ 3000 yıllarına ait) şahane bir tapınak vardı.
Eski Mısır geleneğinde mumyalama ve mezarlarla ilgili cenaze tanrısı. Çakal başlı bir adam şeklinde tasvir edilen Anubis’in görevi, tanrı Thoth ile birlikte her ruhun kalbini gerçeğin sembolü olan bir tüy ile tartmaktı. Eski Mısır'da kült merkezi Cynopolis (El Kes) olan Anubis, ölünün bir koruyucusu olarak değerlendirilirdi. Babası Osiris, annesi ise Nefisis (Nephythys) idi.
Eski Mısır inancında tanrı Khnum'un eşi olan Anuket özellikle Asvan ile özdeşleştirilirdi.
Sabiilikte, yeryüzü ve insanın yaratılışı sonrası ışık aleminden yeryüzüne indirilen ruhun muhafızı olarak gönderilen üç ilahi koruyucu ruhtan birisi. Bu koruyucu ruhların diğerleri ise Hibil ve Şitil'dir. Ayrıca Anuş'un, tarihsel bir figür olarak ilk insan Adem’in torunu Şitil’in oğlu olduğuna inanılır.
Çin kültüründe yağmur ve deniz tanrıları; dört ejderha kral. Bu dört ejderha kardeşin isimleri Ao Ch’in, Ao Kuang, Ao Jun ve Ao Shun idi. Bunların, jade Emperor'un tebası olduklarına inanılır ve her birine yeryüzü ve denizlerin bir bölümünün ayrıldığı kabul edilirdi. Halk, özellikle kurak mevsimlerde bezden ejderha tasvirleri yaparak sokaklarda gösteriler düzenlerdi.
MS 2. yy'da yaşayan bir gnostik mezhep kurucusu; Marcion'un talebesi. İsa'nın kişiliğiyle ilgili daha az Doketik . olan bir doktrin üzerine düalizmini oturttu. Ona göre İsa Mesih, bizzat kendisi dünyanın yaratıcısı olmayan iyi Tanrı'dan kaynaklanmıştı.
Eski Mısır'da güneşin düşmanı olarak kabul edilen şeytan tabiatlı ilahi varlık. Nil nehrinin derinliklerinde yaşadığı kabul edilen Apep’in büyük bir yılan olduğuna ve karanlık, fırtına, gece, yeraltı dünyası ve ölümü sembolize ettiğine inanılırdı. Ayrıca onun her gece güneş tanrısı Ra ile savaştığı, ancak her seferinde de yenildiği ve güneşin tekrar doğduğu düşünülürdü. İnanışa göre, Apep'e karşı Ra'yı bir başka ejderha olan Mehen korurdu.
Monofizitliğin Halikarnas piskoposu Julian tarafından kurulan bir kolu. Onlara göre inkarnasyon anından itibaren Mesih’in dünyevi vücudu yok olmaz ve ölümsüz tabiata sahipti. Ancak bu durum onu, özgür bir iradeyle ıstırabı ve ölümü tatmaktan alıkoymadı.
Eski Mısır'da güneş diski ve kıvrılmış kobra suretlerini taşıyan bir boğa şeklinde tasavvur edilen bir ilahi varlık. Ptah'ın kutsal hayvanı olarak kabul edilen Apis'i temsilen, Memphis'de gerçek bir boğa bulundurulur ve bu, Ptah ve Osiris’in bir inkarnasyonu olarak görülürdü. Başlangıçta Nil tanrısı Hapi biçiminde olan Apis, muhtemelen bereketle ilişkili bir uluhiyet elmalıdır.
Mısır'da Firavunlar döneminde görülen kutsal Boğa kültüdür. M.Ö. Birinci bin yılda görülmüştür. Apis, önce verimlilik Tanrısı iken, sonra dünya’nın yaratıcısı olan Ptah'a ortak olmuştur. Bu durumda da cenaze ile ilgili bir Tanrı'dır. Kutsal hayvanın ölümü halinde yapılan merasimde çok önemli ayinler icra edilirdi. Yetmiş gün yas tutulur, Memphis'tekî Serapeum mezarlarına konulurdu. Yeni bir Apis boğası da hayvanların içinden benekli tüylerine göre seçiliyordu. Apis boğası ölünceye kadar tapınakda beslenmektedir. Ölen Apis boğasının yerine, yeni bir Apis boğasının seçimi de halk nezdinde büyük şenliklere vesile oluyordu. Bu Apis kültü, Memphis'de yaygındı.
Muhtemelen MS 1. yy'a ait olan apokrif bir metin olan bu eser, İbrahim’in puta tapıcılıktan nasıl döndüğünü anlatır. Ayrıca semavi alemlerde İbrahim’in tecrübe ettiği bir dizi vizyonu da içerir. Bu esere daha ziyade Yahudi geleneği hakim olmakla birlikte, az da olsa Hıristiyanlık izleri taşıdığı da iddia edilmektedir.
Milâdi ilk asırlarda Yahudi ve Hıristiyan muhitlerde, dünyanın sonu konusunda oldukça yaygın olan bir edebiyat türüdür. Bu vizyonlardan bazıları, korkunç sahneler tasvir etmektedir. Bunları, Hezekiel’in, Zekeriyanm, Jo-el’in ve Daniel’in kehanetlerinde bulmak mümkündür.
Apokalips ismini taşıyan yeni Ahidin son kitabı, Havari Yuhanna'ya veya onun en yakın talebelerinden birine atfedilmektedir. Bu bölüm, 94-95 yılma doğru Domitien’in saltanatının sonunda yazılmıştır. Neron'a telmihte bulunan bazı kısımlar ise bu tarihten önce yazılmış olabilir. Her kitap, Roma İmparatorluğunun bir döneminin zulümleri üzerinde merkezileşmiştir. Bu zulümler, dünyanın sonunu ve İsa'nın saltanatının kesin tesisini haber veren işaretler olarak kabul edilmiştir. Bunun için bunların yorumu iki seviyede ortaya çıkmıştır: Biri tarihi, diğeri profetik ve eskatolojiktir. Her iki halde de yorum, rakamların sembolik ifadesine ve baş döndürücü imajlara dayanmaktadır. Aşkın bir dünyanın sırları üzerine dayanan eskatolojik düşüncelerin tabiatüstü şahsiyetler aracılığı ile ortaya konduğu edebiyat, Apokalips edebiyatı meydana getirmiştir. Bu eserler, Tanrı’nın yapısını, doğaüstü varlıkları ve zamanların sonunu ihtiva etmektedir. Apocalypse kelimesi, yunancadan gelmekte ve “açıklama” ve “ortaya çıkma” anlamına gelmektedir. Bu kelime, ilk defa, Hıristiyan yazılarında kullanılmıştır. Meselâ, Yuhanna’nın vahyi, bunların arasındadır. M.Ö. 111. Asırdan itibaren yahudi metinlerinde de görülür. Bu metinler, IV. Ezra, II. Baruh ve I. Enoh'da bulunmaktadır. Yine 1947'de bulunan “ölü deniz tomarların”da da Apokalips kelimesi görülmektedir. Danie] Kitabı ve 1. Enoh'un bazı bölümleri, Krai Antiokhus Epifanes’in yönetimi altında işkence çeken Yahudilerin döneminde yazılmıştır. IV. Ezra ve II. Baruh ise, Romalılara karşı verilen savaştan ve Kudüs'ün tahribinden sonra yazılmıştır. Yahudi Apocalipsi yazılarının tamamı, Anonimdir.
Apocalips yazıları yazanlar kendilerinin “kötülükle yönetilen” bu dünya ile doğruluğun hâkim olacağı öbür dünya arasındaki “son nesil” olduklarına inanmaktadırlar. “Ahir zaman” ise, dünyadaki fiziki çalkantıların oluştuğu, yeni ve yoğun şekil değişikliğine uğradığı kozmik bir kargaşayı belirtmektedir. Yahudi-Hıristiyan çizgide Apokalipsin kökenleri, peygamberlerin vizyonlarına dayanmaktadır. Yahudi Apocalipsine görü, dünyanın sonunda evren ani bir değişikliğe uğrayacak ve dünyanın şekli bozulacaktır. İnsanlar, manevi kurtuluşa ilahi iradeyle ulaşabileceklerdir.
Yahudi Apocalipsinin, Talmud öncesi dönemdeki özellikleri şunlardır:
1- Mesihi dönemin gelmesi
2- Meleklerin yeryüzü ile gökyüzü arasında belli vazifelerle görevli olması.
3- Gizli bilgiler
4- Gök ile ilgili miraç gezintileri
5- Kötülük, şeytanın, Tanrıya karşı isyan ettirdiği bir melekler çetesinin ortaya koyduğu bir günahtır.
MS. I. Yüzyılda Midraşik ve Talmudik Hahamlar, Apocalipsiyi yeniden şekillendirmişlerdir. VII. Yüzyıldan X. Yüzyıla kadar Eretz Yisrael'de ve yakın doğuda mesihi spekülasyonlarla Apokaliptik metinlerin yorumu, yeniden önem kazanmıştır. XVI. Yüzyılda, Yahudilerin İspanya'dan sürgün edilmesine bir tepki olarak, mesihi Apokaliptisizm, Akdeniz havzasında yayılmıştır. İzak Abravanet (1437-1508), Daniel Kitabını yorumlayarak mesihi çağın 1503'de başlayacağını söylemiştir. Bu çalışmalar, XVII. Yüzyılda Sabetay Tsvi'nin mesihi hareketinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Enoh kitabı, Zohar'da da birkaç defa zikredilmiştir. Apokaliptik edebiyat, Kabala'da daha etkin şekilde kendini hissettirmiştir.
Apokalips (Apocalypse) “vahiy” ya da “gizli olanı ifşa etme, açma” anlamlarına gelir. Dolayısıyla Apokaliptik metinler, normalde gizli olan şeyleri ifşa etme veya gelecekle ilgili birtakım bilgiler verme muhtevasında olan metinlerdir. Yahudi Apokaliptik metinleri, yaklaşık olarak MÖ 200-MS 100 tarihleri arasına aittir. Bunlar arasında Daniel’in Kitabı, Enock'un Kitabı, Enoch'un Sırları Kitabı, İbrahim’in Vahyi, Adem’in Vahyi ve Baruch'un Vahyi gibi metinler bulunur. Diğer taraftan Pavlus'un Vahyi ve Peter’in Vahyi gibi metinler ise Hıristiyan Apokaliptik metinleri arasında yer alır.
Ahir zamanla, gelecekle ilgili bilgi veren kehanette bulunan kişi. Yahudi Apokaliptikerleri ahir zamanda gelecek olan mesih devrini, Hıristiyan apokaliptikerleri ise İsa'nın geri dönüşünü ve kötülüğe karşı vereceği mücadeleyi tasvir ederler.
Yunanca. “yeniden kurma”. Kainatın ilk yaratılıştaki kemalatına geri dönüşünü, bütün insanlığın Hıristiyan inancına döneceğini ve günahın kalkacağını varsayan görüş. Bu görüşün ilk temsilcilerinden sayılan Origen (185-254) ve Gregor Nyssa'nın (331-394) yanı sıra, 19. yy'da Friedrich Scheiermacher de bunu savunur.
Yunancada “gizlenmiş” anlamına gelen terim, genel anlamda dinsel literatür içerisinde sahih ve otantik olarak kabul edilmeyen metinleri ifade eder. Özelde ise Apokrif metinler,
(1) Tanah'a (Yahudi Kitabı Mukaddesine) dahil edilmemiş olan, fakat Eski Ahit’in Yunanca nüshasının parçaları olduğu ifade edilen Eski Ahit metinlerini, yani I. ve II. Esdras, Tobit, Judith ve Süleyman'ın Hikmeti gibi metinleri;
(2) Kanonik metinlerin dışındaki Yeni Ahit'le ilişkili metinleri, yani Gnostik İnciller, Çocukluk Incilleri ve çeşitli sözlü İncil gelenekleri gibi metinleri kapsar. Bakınız: Kanonik.
Yahudi kitaplarının tasnifi zor bir iştir. Özellikle kutsal telâkki edilen kitapların, onların orijinal dilinin, İbranice, Aramice veya Yunanca olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Yine bu kitapların sırf Yahudi veya sırf Hıristiyan çevrelerde yazıldığı da tartışılmaktadır. Burada bu apokrif kitapları, aid oldukları kişilere göre sıralayacağız:
1- Tevratın ilk beş kitabının dışındaki kitaplar: Adem ve Havva'nın hayatı ile ilgili bir kitaptır. Henoch'a bağlanmaktadır. Habeşce muhafaza edilmiştir. Ancak Kumran'da, Aramice orijinal parçalarla, Yunanca parçaları ele geçmiştir. Bu kitap, Takvim mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn100" rel="no follow - - [101] , “Rüyalar Kitabı” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn102" rel="no follow - Dağınık bir takım parçalar “Noe'nin kitabın”dan gelmektedir. Henoch'un yazıları, Noe tarafından, Eski Ahid’in patriklerine ve Levi soyuna ulaştırılmışa benzemektedir.
Henoch'un II. Kitabı ise, eski slavca muhafaza edilmiştir. Kitabın orijinali ve tarihi tartışmalıdır. Muhtemelen milâdi birinci asırdan sonradır. Belkide yukarı orta çağda derlenmiştir.
Henoch'un III. Kitabı da, Haham çevrelerinden gelen batını metinlerden derlenmiş bir kitaptır.
İbrahimin Ahdi kitabı da, göklerin esrarını aralayan, kıyametten bahseden bir kitaptır.
İshak'ın ve Yakub'un Ahdi kitabı ise, Hıristiyanların derledikleri kitaplardır. İbrahimin Vahyi isimli kitap, Tekvin’in 15/9-17 babında serpiştirilmiştir. Bu kitap, gnostik eğilimler takdim etmektedir. Tekvin’in Apokrifi, Kumranda bulunmuştur. Noerün doğumunu Eski Ahid, nakillerine göre anlatmaktadır. Levi'nin Ahdi, Levi soyunun meydana getirdiği bir kitapdır. Kumran yazıtları buna, “Qahat Ahdi” ve “Amram'ın Vizyonu” kitabını ilave etmiştir. Yine Kumran (Gumrân)'da bulunan yazmalar, Peygamberlerin Ahidlerini birçok yönden onarmıştır. Bu noktada “on iki Peygamberin Ahdi” önem taşır. Bu, yunanca yazılmıştır. Bu kitap, Samilerin köklerini açıklamakta ve birtakım Hıristiyan ilaveleri ihiva etmektedir. İbrahimin vahyi ve ahdi, istisna edilirse, yukarıda zikrettiğimiz bütün kitapların Kumran'da bulunan yazmalarla birçok yönden benzerlik arzettikleri görülmektedir. Yusuf'un ve Aseneth’in kitabı” ise İskenderiyye'de muhtemelen birinci miladi asırda Yunanca yazılmış bir Hikmet romanıdır. “Eyubun Ahdi” isimli kitap ise, Nebiler dönemine bağlanabilir. Fakat onun dili tartışmalıdır. Jubiles kitabı, (küçük Tekvin) Musaya atfedilmektedir. Bu kitapta yaratılış tarihi ve Kumran yakınlarındaki halkların âdetieri anlatılmaktadır.
Musa'nın Vahyi (L'Apocalypse de Moise): Adem ve Havva'nın hayatından bahseder. Tekvin kitabının 1. ve 4.cü babları genişçe anlatılır ve Ademin tövbesi nakledilir.
“Musa'nın Ahdi” kitabı, yanlış olarak “Musa'nın Göğe Yükselişi” şeklinde isimlendirilmiştir. Tahminen miladi 6. yüzyılda yazılmıştır.
2- Krallar İçin Yazılan Apokrif Kitaplar:
a- Davud'un Mezmurları: Psauiter'ye, kumranda bulunan Davudun üç mezmuru ilave edilmiştir. Eski Ahdin yunanca anlatımının 151.ci mezmurudur bu.
b- Süleyman'ın Mezmurları: Bu kitap muhtemelen, M.Ö.70 ve 40 yıllarında Kudüs'de İbranice olarak yazılmıştır. Fakat sadece yunanca nüsha muhafaza edilmiştir. Bu kitabın yazarının bir ferisi olduğu düşünülmektedir. Bu kitabın, Kumran dışındaki Hıristiyan öncesi ve Esseni muhitlerini tanımak için çok önemli bir rolü olmuştur. Fakat “Süleyman'ın Mezmurları” kitabı, daha çok büyü ile ilgilenen daha sonraki bir döneme aittir,
c) “Manasse'nin Duası”: Birinci miladi asrın sonuna doğru yunanca yazılmıştır. Vulgate’ın ilavesinde bu kitabı bulmak mümkündür.
3- Nebiler ve Sürgün Öncesi Dönemin Kitapları:
a- “İşaya’nın Şehit”ine bir Hıristiyan uzun pasajlar ilave etmiştir. Bu kitap İbranice yazılmıştır. İşaya’nın göğe yükselişini anlatmaktadır.
b- Paralipomenes de Jeremie (Yeremyanın Mersiyeleri): Yunanca yazılmıştır. Muhtemelen yazılış tarihi 96 yılıdır. Fakat mevcut nüsha, Süryanice'dir.
c- Kudüs'ün yıkılması ile meydana gelen problemler “Ezdras’ın Vahyini” ilham etmiştir. (IV Ezdras). Bu kitap, ferisi muhitinin ruh yapısını yansıtmaktadır.
d- “Hezekiel’in Apokrifi”: Bu kitap sadece kısmî nakillerle bilinmektedir.”Kurman mağaralarında” bulunmuştur. Daniel 4. bölümle yakınlık arzeder.
e- “Elie'nin ve Sophonie'nin Vahiyleri” Bu kitap kıptice muhafaza edilmiştir. “Yahudi-Hıristiyanlar” tarafından gözden geçirilmiştir. Ayrıca, Baruch'un, Esdras’ın ve Sedrach’ın vahiyleri, Hıristiyanlar tarafından hazırlanmıştır.
Milâdî ilk iki asır içinde kilise tarafından resmî kabul edilen kitapların yanında, muhtelif gelenekleri ve her cemaatın kendi kaygılarını yansıtan çok sayıda kitaplar da ortaya çıkmıştır. Bu kitaplardan bazıları, “Apostolik Babalar” kategorisi içinde yer almışlardır. Çünkü bunların “Şehadet değerleri” vardı. Diğerleri ise “Apokrif” olarak telâkki edilmişlerdir. Çünkü bunların işledikleri doktrinler, empoze edilmeyen doktrinlerdir.
Yeni Ahidin Apokriflerini inceleme konusu, onların zamanımıza kadar kötü intikalleri nedeniyle zor bir konudur. Bu Apokriflere tam değil, parça parça ulaşabiliyor, ekseriya da orijinal dilleriyle sahip olamıyoruz. Diğer yandan, resmi otoritelerin kontrolleri olmayınca, bu kitaplar, birçok defa ilavelere maruz kalmıştır:
1- Sinoptik Tipli İnciller: Kilise babalarının (özellikle Ongene, Jerome, Epiphane), Sinoptik İncilerin muhtevası (Matta -Markos-Luka) içinde, İsa'nın sözlerini parça parça nakletmeleriyle meydana gelmiş İncillerdir. Bu İncillerin bazı parçaları, tartışmalı olarak kalmıştır. Çünkü kilise babalan bu İncilere “ilk” unvanını vermekte tereddüt göstermemişlerdir. Diğer taraftan, Jerome, İncili ibraniceye göre latinceye tercüme ettiğini iddia etmektedir. Fakat bu bir proje'den öteye geçmemektedir.
Bahsettiğimiz İnciller, yazarlarına göre değil, onları kullanan cemaatlere göre belirtilmişlerdir. Meselâ, “Nazareenlerin İncili”; miladi II. Asrın başında Aramice olarak kaleme alınmıştır. Bu İncil'de bulunan yirmi üç rivayet Matta İncili'ndeki olayların bir abartılması olarak görünmektedir. Özellikle İsa'nın çocukluğu ve dirilmesiyle ilgili rivayetler üzerinde...
“Ebionitelerin İncili”: Bu İncil, Epiphane tarafından tanınmıştır. Ebioniteler, İsa'nın tanrısal nesebini kabul etmemektedirler ve İncillerini Vaftizci Yahya'nın vaazlarıyla başlatmaktadırlar. İsa'nın vaftizini, onun tanrısal kabulü olarak yorumlamaktadırlar. Sinoptik İncillerle yapılan mukayese, bu İncilin 150 yılma doğru yazıldığını göstermektedir. Bu İncil, birçok Yahudi-Hıristiyan çizgi ortaya koymaktadır.
“İbranilerin ve Mısırlıların İncili”: Bu İncillerin sadece bazı kısımları kabul edilmiştir. Bu İncil putperest ve Yahudi kökenli Hıristiyanlara saygı ile Mısır'da yazılmıştır.
2- “Thomas İncili”: Nag Hammadi kütüphanesi kıptice bir İncil'e sahip bulunmaktadır. Bu İncilin başı şöyle başlamaktadır: “İşte yaşayan İsa'nın söylediği gizli sözler. Onları Didym'e Jude Thomas yazmıştır. “Thomas İncilinde”, İsa'nın mucizelerine ve dirilmesine telmihte bulunulmaz. Kıptice metin, kısmen oxyrhynque'de bulunan Yunanca metne uymaktadır. Bu durum, grekçe metnin 11. Asrın sonundan itibaren yazılmış olduğu kanaatini uyandırmaktadır. “Thomas İncili” İsa'nın 114 sözünü ihtiva etmektedir. Thomas İncili 1956 yılında yayınlandığından beri, onun edebi türü, sînoptiklerle ve Gnostisizm'le ilişkisi üzerinde birçok inceleme yapılmıştır. Thomas İncili, ferdi kurtuluşun bilgi ile olacağını ileri sürerek, dünyanın sonu hakkında bilgi vermez. Thomas İncili'ndeki “krallıkla ilgili kinayeler”, sinoptik İncillerle paralellik arzetmektedir. Thomas İncili'ndeki İsa'nın sözlerinin yarısı, resmi İncillerde bulunmaktadır. Diğer yarısının ise bir kısmı, İsa’nın sözlerinin eski geleneğini diğer kısmının da gnostisizmi anlattığı görülmektedir. Yine de Thomas İncili'nin sinoptik gelenekten saptığı görülmektedir.
3- Çarmıh ve Dirilme Dönemi İle İlgili Apokrif Kitaplar: Bu dönemin en eski şehadeti olarak, bir parçası Mısır'da 1886 yılında Yunanca olarak bulunan pierre İncilidir. Burada da dört İncile yakın bir rivayet sözkonusudur. Bu İncilin üzerinde durduğu konu, İsa'nın çarmıha gerilmesi ve dirilmesi olayıdır. Bu İncilin nasıl başladığı ve nasıl bittiği bilinmemektedir. İncil yazarı, Yahudilerin suçluluğu üzerinde fazlaca durmakta ve İsa'nın dirilmesinin olağanüstü alametlerini belirtmektedir. Milâdi 130 yılına doğru Suriye'de kaleme alınmıştır.
Bu dönemin daha sonraki eserleri arasında Barthelemy İncili'ni ve Pilate’in işlerini sayabiliriz.
4- İsa'nın Çocukluğu İle İlgili Kitaplar: Hıristiyanlar çok erken dönemlerden itibaren İsa'nın ailesi ve hayatının ilk yılları konusunda sorular sormaya başlamışlardır. Matta ve Luka, İsa'nın çocukluğu hakkında çok kısa bilgi vermektedir. İsa'nın çocukluğu ile ilgili en eski Apokrifin, Yakub'un ilk İncili (protevangile de jaques) olduğu söylenmektedir.
Yeni bir yazma onu “Meryemin Doğum Günü, Yakubun Vahyi” diye isimlendirmiştir. Orada, Joachim’in ve Annenin hayatı anlatılmakta ve Anne'nin, Meryem’in doğumunun haber verilmesine kadarki kısırlığı dile getirilmektedir. Daha sonra, Meryem’in mabeddeki eğitimi anlatılmaktadır. İsa'nın doğumu bir mağarada Bethlehem'de olmakta ve apokaliptik çizgilerle zenginleşmektedir. Doğumdan sonra, Meryem’in bekaretine iki hakim-kadın şehadet etmektedir. Apokrif, Mısır'a kaçışla bitmektedir. Bu İncil, inanılmaz rivayetler ihtiva etmesine rağmen yine de istisnaî bir rol oynamıştır. Bu İncilin pasajları doğu manastırlarında okunmuştur. Bu İncil, Yahudilerin, Meryemin bekaretine yaptıkları iftiralara karşı bir cevap olarak yazılmıştır.
5- Havarilerin İşleri İle İlgili Apokrifler: Bu kitaplar bize dolaylı olarak cemaatin liturjik hayatı üzerinde bilgi vermektedirler.
a- “Pierre'nin işleri”: Bunun büyük bir kısmı II. Yüzyılın sonuna doğru kaleme alınmıştır. Önce Pierre’in, Filistin'deki vaazlarından bahsetmektedir. Daha sonra, onun Roma'daki ikametinden bahsedilmektedir. Pierre, başı aşağıda olarak ayaklarından çarmıha gerilmiştir,
b- “Paul'un işleri” Küçük Asyada kompoze edilmiştir. Kompozisyon tarihi II. Yüzyılın sonudur. Bu eser de büyük bir şöhrete ulaşmıştır. Bu kitapta geçen en meşhur olay Thecle ile ilgili olan olaydır. Konyalı bu genç kız, kendini Paul'un öğretilerine öylesine kaptırıyor ki, evliliği reddediyor ve şehit olmaya mahkum ediliyor. Arene'de vaftiz oluyor, bütün tehlikelerden kurtuluyor. Neticede Paul'dan “Allah'ın kelâmını vaaz etme” iznini alıyor. “Paul İşlerinin” yazarı, mevsuk resullerin işlerinin ve Paul'un mektuplarının malzemelerini kullanıyor. Fakat yazar, Paul'un öğretilerini, tanrısal krallığa girmek için, cinsel eğilimlerden uzak durma şartına getirerek bozuyor.
c- “Andre'nin işleri”: Bu kitap bugün ancak daha sonraki düzeltmelerle tanınıyor.
d- “Thomas’ın işleri”: III. Yüzyılda Urfa'da yazılmıştır. Bu kitap, Hindistan'da havarinin misyonunu anlatmaktadır. Gnostik bilgiler geliştirmektedir.
6- Apokrif Mektuplar:
a- Resullerin işleri: Bu mektup “Rabbimizin Galiledeki Ahdi” diye de isimlendirilmektedir. Havarilerin, kollektif mektubu olarak adlandırılmaktadır. İsa'nın son konuşmalarını nakletmektedir. Yani, dirilmesi ile göğe çıkması arasındaki konuşmaları... 150 yılına doğru Suriye'de Yunanca olarak yazılmıştır. Biz bu kitabı, Kıpticeye ve Habeşceye çevirisinden tanımaktayız. Bu mektuplarda Yahudi - Hıristiyan İlahiyatın karakteristik çizgilerini bulmak mümkündür. Bu mektupda havariler listesinin başında Jean bulunmaktadır.
7- Apokalypsle İlgili Apokrifler: Bir Hıristiyan yazar, “İşaya'nın Yükselişi”ne, yedi kat göklerin arasına İsa'nın inişi ile ilgili Apokaliptik bir parça sokmuştur. Bu yazar, Sinoptik Apokalypsleri mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn103" rel="no follow - Aynı model üzerinde daha sonra Paul'un Apokalypse derlenmiştir. Paul, cennete yapılan seyahati tasvir etmektedir.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:32
|
(MS 310-390) Ariusculara karşı, İsa Mesih’in tabiatı konusunda, tanrısal Logos'un insani anlayışla İsa'nın vücuduna yerleştiği ve İsa'nın tam ve kamil bir tanrı olduğu görüşünü savunan Hıristiyan ilahiyatçı. Görüşleri Monofizitlik olarak merkezi kilise tarafından reddedilmiştir. Bakınız: Arius, Monofizitizm.
Apollo (Apollon):
Eski Yunan'ın kehanet, müzik ve ilaç tanrısı; Artemis’in kardeşi. Zeus ve Athena'dan sonra en büyük tanrı olan Apollo, yay ve lir ile tasvir edilirdi. Mitolojiye göre o, harikulade bir şekilde yetiştirilmiş ve büyük ejderhayı öldürmekle görevlendirilmiştir. İlk aşkı Daphne olmakla birlikte o, bir yılan suretine girerek Dypore ile ve bir kurt suretine girerek Kyrene ile birleşti. Ayrıca Coronis'ten ise onun şifa tanrısı olan oğlu Asclepius doğdu. Apollo; toleranslı, genç, bilge, güzel, güçlü ve adildi.
Yunan Tanrısıdır. Roma'da şifaya kavuşturan bir Tanrı olarak kabul edilmektedir. Bunun için ona, “Apollo Medicus” denmiştir. Bunun adına adanan bir tapınak kurulmuştur. Apollo tapınağı bölgesi, Apollinaire diye anılıyordu. Apollo'nun şifa verici karakterinden dolayı Vesta rahibeleri onu “Apollo Medice” diye adlandırıyorlardı. Zamanla Apollo'nun tedavi edici karakterine bir de zafer kazanmak adma kahinlik oyunları eklenmiştir. Augustus zamanında, Apollo kültü en parlak günlerinden birini yaşamıştır. M.S. 28 de Octavinus, Apollo için kendi sarayının yakınlarına Palatinus tepesi üzerine muhteşem bir tapınak yaptırmıştır.
M.Ö. 17 yılında, yüzyıl oyunları nedeniyle yapılan merasimlerin, Apollo'ya da yapıldığı görülmektedir.
Yunan mitolojisi içinde Apollon, maddeye hükmeden ruhun vo düşüncenin bir simgesi olmuştur. Yunanlılar Apollon'a çok farklı karakterler yüklemişlerdir, Platon, Apollon'un özellikleri konusunda şunları nakleder:
1- Armdıran bir hekim,
2- Dürüst kahin,
3- Okçu,
4- Dünyevi ve semavi ahengin sahibi... Çok eski çağlardan itibaren bu Tanrı figürü, çok yönlü ve zengin bir figür olmakla beraber, son derece iyi yapılanmış ve organik bir uyuma sahip olmuştur. Arkaik dönemde bu figürün erişilmez, parça parça oluşturulmuş bir figür olmasının da pek önemi yoktur. Yunan filozoflarının tasvir ettiği Apollon figürünün gelişim süreci aşağıdaki şekilde olmuştur: Yunan düşüncesinde Apollon, diğer Tanrıları titreten bir yapıya sahiptir. Apollon, ışıldayan yayını gerdiğinde, hepsi oturdukları yerlerden fırlar ve kaçarlardı. Yunan şiirinde Apollon'un doğuşundan çok, onun tanrılar arasında meydana getirdiği gerginlikten bahsedilir. Apollon, etrafına korku saçan bir Tanrıdır. Apollon da kardeşi Hermes gibi Olympos'u sonradan ele geçirir. Böylece, Tanrılar kralının oğlu, “uzaklarda, terkedilmiş kayalar üstünde, sadece foklarla deniz canavarlarının gelip doğum yaptıkları bir yerde doğar.” Bir ada olan Leto önce Artemis'i sonra Apollon'u doğurmuştur. Apollon doğunca Asteria adası altınla donanır. Apollon doğar doğmaz, kumdağmı çıkarır, yayını alır ve kendisini Zeus'un, niyetlerini bilen ve onları haber veren olarak ilân eder. Fakat kahinlerin efendisi olmadan önce, uzun müddet başıboş dolaşır. Apollon genç erkek olarak zaferler kazanır ve Olympos'a kabul edilir. Gençliğinin ilk yıllarında, güçlü ve yapılı görüntüsüyle... Uzun saçları, omuzlarına dökülüyordu. Apollon'la ilgili bütün mitolojik hikayeler bir yandan insanlara “yakınlığı”, diğer yandan da “uzaklığı” ortaya koymaktadır. Sürgünler, yolculuklar onu insanlara yakınlaştırmaktadır. Çünkü böylece insanlarla aynı kaderi paylaşmaktadır. Koruduklarına hep uzak kalan, sevdiklerini bile korkutan Apollon, cennet ülkesine inzivaya çekilir. Böylece, insanlardan uzaklaşır. Yunanlılar Apollon'a “Yüce Tanrı” karakterim rahatça vermişlerdir. Apollon'un diğer bir karakteri de “uzaktan çarpması” dır; Onun okları, insanlara ve hayvanlara ölüm ve hastalık taşımaktadır. Apollon'un bu tahrip özelliğinden dolayı ona Apollunai (yıkım getiren) denmiştir. Apollon, Yunanlılara kızdığında oku korkunç sesler meydana getirmektedir. Apollon, kötülüğü de uzaklaştırır. Bunun için, Delphoi canavarını yayı ile öldürür; insanları bu canavarın şerrinden kurtarır. Bu, özelliklerle Apollon, “kurtarıcı” veya “okçu-Tanrı” isimleriyle anılmaktadır.
Apollon'un diğer bir özelliği de onun kahin bir Tanrı olmasıydı. Delphoi'de, Tanrıyı karşılamak için gerekli riski gerçekleştiren rahibesi Pythia, Tanrının kehanetlerini kimi zaman düz yazı, bazanda şiir halinde insanlara bildiriyordu ve onun ağzıyla “Ben” diyordu. Apoilon üç özelliği ile gerçek bir kahin olmaktadır: Aydınlatan - saf olan - Hastalığı uzaklaştıran hekimdir. O, bütün bunların çaresini bilen kahindir. Bu durumu, Aiskhylos, “Kâhin-Hekim” olarak adlandırır. Platon, Apollon ile ilgili şunları söyler: Hem hekim hem kahin olan tanrı, aynı etkileri, aynı işlemleri yaratır.
Okçu Apollon'un diğer bir özelliği de tanrılara dans ettirmesidir. Apollon'un Homeros İlâhileri'nin başında ürkütücü bir biçimde ortaya çıkışına karşılık, ikinci bölümde bu Tanrısal varlığın belirsiz simgesinin altını çizmek isteyen bir görünüm sergiler. Apollon'un dansı coşkulu ve çılgın değildir. Aksine, dengelidir.
Özellikle Hıristiyan geleneğinde kendi inançlarını ve dini geleneklerini savunmak ve diğerlerini reddetmek amacıyla kaleme alman eserler. En meşhur apolojetik eserlerden birisi Augustin’in Tanrı Devleti'dir.
Yunanca. “savunma”. Hıristiyan geleneğinde ilahiyat bilimlerinin bir dalı olarak kabul edilen ve Hıristiyanlığın savunulmasını konu edinen öğreti. Yeni Katolik apolojısine “Temel İlahiyat”, Protestan apolojisine ise “Prensipler öğretisi” adı verilir.
İnanç esaslarını makul bir şekilde savunmak ve diğer kimseleri kendi inançlarına çekmek için eserlerini kaleme alan Hıristiyan yazarlara verilen ad. Aristidas, Justin Martyr, Tatian ve Tertullian gibi yazarlar bu kategoriye girer.
Yunanca. “Düşme, irtidat”. Hıristiyan inancından çıkma, irtidat etme. Hıristiyanlık tarihinde en meşhur Apostat olarak Roma imparatoru Julian (ö. 363) gösterilir. O, bir Hıristiyanken Roma dinine dönmüş ve bu dini tekrar canlandırabilmek ve Hıristiyanlığı önleyebilmek için mücadele etmiştir.
Bakınız: Havari.
Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde yaşayan ve çalışmaları kısmen ya da tamamen günümüze kadar ulaşan Hıristiyan yasarlar. Roma'lı Clement, Ignatius, Hermas, Polycarp ve Papias gibi yazarlar bunlar arasında yer alır. Apostolik Babalar terimi ilk kez 6.yy'da kullanılmaya başlanmıştır.
Hıristiyanlıkta “Havariler iman öğretisi” diye adlandırılan amentü. “Baba olan tanrıya ...” diye başlayan ve hemen hemen bütün kiliselerce kabul edilen bu İman formülünün en eski şekli 2.yy'da Roma'da, bugünkü bilinen şekli ise 5.yy'da Güney Galya'da ortaya çıkmıştır. Bakınız: Kredo.
Bir insanın yüceltilmesi, İlahlaştırıIması ve putlaştırılması. Eski Yunanlılar, Romalılar ve diğer birçok toplumda başta krallar ve imparatorlar olmak üzere bazı yöneticiler, askerler, zenginler ve diğer çeşitli ileri gelenler hayatlarında veya ölümleri sonrası ilahlaştırılmışlar, bunlara tazim bir devlet kültü haline getirilmiştir. Bakınız: Kral Tanrı kültü.
İnanan kişiyi kötülüğe karşı koruyucu olan dinsel ayin ve ibadetler.
Hıristiyanlıkta piskoposlarca verilen kitap basım izni; Katolîsizmde Papa X. Leo tarafından 1515'te ceza tehdidi ile verilmiştir.
Hint mitolojisinde, Gandharva adlı müzikçilerle birlikte tanrı İndra'nın cennetinde bulunan şarkıcı ve dansçılar.
Özellikle dinsel mimaride ve yapılarda, yapının ucunda yer alan yarım daire, yarım kubbe veya çokgen planlı bölüm. Pagan mabedlerinde putların durduğu genişletilmiş bir niş. Kiliselerde ise doğu uçta akarın bulunduğu özenilmiş, gösterişli kısım.
Babil’in sonsuz çukuru; yeryüzünü kuşatan ve çevreleyen sular. Babil mitolojisine göre tanrılar şeker, tuz ve kokulu suların karışımından meydana geldi. Yer altınıi saran Apsu ise dereler ve kaynak sular meydana getirerek yeri delmeyi başardı. Tanrıların doğuşu sonrası Apsu, onların ses ve gürültüsünden rahatsız oldu ve anneleri Tiamat'a şikayet etti. Apsu'nun bu şikayeti sonrası tanrılar arasında birçok savaş çıktı ve sonunda bu savaş bizzat Tiamat'ın ölümüyle sonuçlandı.
Ortaçağda Avrupa'da, özellikle Fransa'da 1 Haziran'da kutlanan bir bayram. Çılgınlıklarla dolu törenlerle kutlanan bu bayram 16.yy'da kayboldu.
1225 yılında Napoli bölgesinde Roccasecca'da doğmuştur. Beş yaşında Monte Cassino Benediktin başpiskoposuna teslim edilmiştir. Bu dönemde ailenin en büyük oğlunun böyle kiliseye adanması bir adetti. 1239'dan 1244'e kadar Napoli'de okumuş, Dominiken tarikatının disiplinine girmiştir. Ailesinin muhalefetine rağmen Dominiken olmuştur. 1245 yılında Paris'e ve Colognne'a gönderilmiş, büyük Albert’in 1248'den 1252 yılına kadar hocalığını yapmıştır. 1252'de Büyük Albert’in emriyle Paris'te öğretmen olmuştur. O andan itibaren hayatı dört döneme ayrılmıştır:
1- 1252-1260 yıllarında Pariste ikamet,
2- 1260-1268 yıllarında İtalya'da ikamet,
3- 1268-1272 yıllarında Paris'te ikamet
4- 1272 yılmda, İtalya'ya, Napoli'de ilahiyat öğretimini organize etmek üzere dönüş. Papa X. Gregoire tarafından II. Lyon konsiline çağrılmış, bunun üzerine Napoli'yi 1274 yılının şubatında terk etmiş ve yolda ölmüştür.
Thomas d'Aquin bütün üniversiter hayatını kitab-ı mukaddes şerhine adamıştır. “Tartışılan sorular”la ilgili birçok risale yayınlamıştır. İki önemli eseri üzerinde uzun yıllar çalışmıştır: Bunlardan biri, 1259-1267 yılları arasında yazdığı “Contra Gentiles”, diğeri 1269'dan ölümüne kadar çalıştığı “Somme theologîque” adlı eseridir. Bu eseri, yarım kalmıştır. Thomas d'Aqum zamanının bütün entellektüel problemlerinin tartışmalarına katılmıştır. İbn Rüştçü teorilere karşı Aristoyu kararlı şekilde savunmuştur. Diğer taraftan Aquinah Thomas, akılla iman, teoloji ile filozof arasındaki ilişkileri yeniden ortaya koymuştur. Bunun en önemli şahidi “Somme theologique” isimli eseridir.
Thomizm felsefesi, buna rağmen muhalefetsiz olmamıştır, Paris piskopos Etienne Tempier 1277 yılından itibaren Aquinah Thomas'ın görüşlerini eleştirmiştir, özellikle Thomas d'Aquinin, Dominiken tarikatına girişini ciddi şekilde muhalefetle karşılamıştır. 1323 yılında Papa XXII. Jean tarafından Thomas d'Aquin Hıristiyan azizleri arasına alınmıştır. 1567'de Papa V. Pie, Thomas d'Aquin'i “kilise doktoru” ilan etmiştir.
Böylece Aquinah Thomas'a birçok unvan tevdi edilmiştir. Bu unvanlar arasında “Doctor Angelicus” ve “Doctor Conımunis” ifadelerini görüyoruz. Aquinalı Thomas'ın Hıristiyan ilahiyatı ile ilgili düşünceleri, papalık tarafından daima onaylanmıştır. Vatikan tarafından 1567 yılından itibaren Augustin, Jerome, Ambroise gibi klasik bilginler arasına girmiştir. Katolik kilisesi, Aquinalı Thomas'i örnek ilahiyatçı olarak takdim etmektedir. Aquinah Thomas, Aristo felsefesine sıkıca bağlıdır. Ona göre metafizik, spekülatif ve pratik ilimleri savunma gereği vardır.
St. Thomas, “doktrin” olarak isimlendirdiği teolojiyi, saf felsefeden ayırır ve ilahi bir hediye olan inanca dayandırır. Ona göre teoloji, tanrı tarafından vahyedilmiş sırları ihtiva ettiğinden. isbatı zordur. Ancak onlar açıklanabilir. Thomas teolojisinin kaynağını, “vulgate”, kilise hayatı ve pratiği ile lâtin ve yunan kilise babalarının latinceye tercüme edilmiş eserleri teşkil etmektedir. Thomas'ın kullandığı bütün terminoloji gelenekseldir.
Thomas d'Aquinas, özellikle XIII. Yüzyılın sonunda Hıristiyan muhitlerde etkili olmaya başlamıştır. O, öldükten sonra daha da etkili olmuştur. Bilhassa, Dominiken tarikatı Thomas'ı bayraklaştırmıştır. Dominiken tarikatı, Thomas'ın kitaplarını okullarında ders kitabı olarak okutmuştur.
18 Temmuz 1323'de azizliği, papalık tarafından resmen onaylanan Thomas'ın fikirleri, evrensel bir boyutta kabul gördü. Reform kilisesinin oluşmasından sonra, protestan muhitlerde St. Thomas'a ilgi azaldı. Ancak Katolik muhitlerde, özellikle XIX. yüzyılda İtalya'da ve İspanya'da St. Thomas'ın şöhreti zirveye ulaştı. Papa VI. Paul, XX. Yüzyılın örnek teologu olarak St. Thomas'ı gösterdi. 1974 yılında kutlanan St. Thomas'ın ölüm yıldönümünde papalık, St. Thomas'ın felsefesi, ilahiyatı ve metodolojisini örnek olarak gösterdi.
Arapça. “yüksek yerler, burçlar”.
(1) İslamda öbür dünyaya ilişkin bir konaklama mekanı; cennet ile cehennem arasında bir yer. Genel kanaata göre sevap ve günahı eşit olan kimseler Arafa giderler. Katolik inancına göre ise, tanrının inayetine ulaştıktan sonra ölen, ancak kötü alışkanlıklarından tam kurtulamamış ve dolayısıyla henüz affolunmamış kişilerin varacakları yerdir. Zira günahlardan temizlenmeden kimse cennete giremez. Bakınız: Purgatory, Matarta.
(2) Kur'an'ın 7. suresi. Toplam 206 ayet olan bu sure, Mekke'de nazil olmuştur.
Pourgatoir kelimesi, Lâtince temizlemek anlamına gelen purgare kelimesinden gelmektedir. Katolik kilisesinde Araf, ruhların, günahlardan arındıkları yerdir. Ölülerin cezalanıp cezalanmayacakları, günahlarının bağışlanmasına bağlıdır. Çekilecek cezaların şekli ve süresi Hıristiyanlıkta izah edilmemiştir. Bu bedensel ceza, cennete girmeden önce ateşle olacaktır. Ortodoks kilisesi, Araf mefhumu üzerinde ihtilaf etmektedir. Bazıları, kutsal kitaba, bazıları da kilise babalarının bu konudaki açıklamalarına bağlı kalmaktadırlar. Araf konusu, Trente konsili tarafından tasdik edilmiştir. Kilise dualarıyla yaşayanların, ölülere şefaat edebileceklerini öğretmektedir. Araf'taki ruhlar için ayinler yapılmakta ve “ölüler günü” (Toussaint) törenleri kutlanmaktadır. Bu günün sonunda, ölülerin “Azizler cemaatına” katıldıklarına inanılmaktadır.
Hıristiyanlıkta Âraf'daki ruhları teskin etmek için bir takım dernekler ve tarikatlar vardır. Meselâ bu konuda bir kadın tarikatı 1856'da Eugenie Smet tarafından “Arafın yardımcıları” (Auxili-atrices du purgatoire) adı ile kurulmuştur. Bu tarikat mensupları sosyal faaliyetlerle ve misyonerlik faaliyetleriyle meşgul olarak dualarını şefaatçi olarak Araf ruhlarına göndermektedirler.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:36
|
Mekke’nin 25 km güneydoğusunda bulunan tepe. Hac ibadetinin zorunlu şartlarından olan vakfe burada yapılır. Kurban bayramından bir gün önce (9 Zilhicce) burada durulur. Rivayete göre, Adem ile Havva cennetten indirildikten sonra burada buluşmuşlardır.
Bu dil, İbranice ile yakın ilişkisi olan bir dildir. Kare şeklindeki yazı karakterini İbraniceye borçludur. İlk Aramilerin, Mezopotamya'nın güney -doğusunda yani Ur'da yaşadıkları bilinmektedir, Hz. İbrahimin ailesinin de Ur'da yaşadığı Tekvin ll/13de anlatılmaktadır. Kasdim kabile ismi, Akkad dokümanlarında Aramileri belirtmektedir. Akkadca'da “Kaldou” daha sonra Kaldenilerin ismi haline gelmiştir. Yahudilerin ilk tapınakları döneminde Arami devleti, Zincirli'den Suriye'ye kadarki bölgede egemen olmuşlardır. Mezopotamya'da Aramice, tedrici şekilde yaygınlaşmıştır. Çünkü onun kullandığı Alfabe, kille kulanılması kolay bir alfabeydi. Zamanla Aramiler, Mezopotamya'nın çok lisanlı halklarıyla ilişkilerini genişletmişlerdi. Bunun için Aramice M.Ö. 38 yılında persler tarafından diplomatik haberleşmede kullanılmıştır. Tanah'da yer alan Daniel ve Ezra kitaplarının bir kısmı Aramice yazılmıştır.
Aramice, Yahudiler arasında, ikinci mabed döneminde milletlerarası bir dil olmuştur. Yahudilerin evlenme merasimlerinde kullanılan Ketuba'da ve boşanma belgesi olan Get’lerde de Aramice kullanılmıştır. 1947 yılında bulunan “ölü deniz” yazıtlarının birçoğunun dili, Aramice'dir. Targum denilen Tanah’ın tercümelerinde Aramice önemli bir yer tutmaktadır. Milâdi tarihin başında Filistin'de Yahudilerin kullandığı ve konuştuğu dilin Aramice olduğu bilinmekte, Hz. İsa'nın da Aramice konuştuğu kabul edilmektedir. Bu tezi ileri süren Hıristiyan bilginleri, İncillerinde orijinal dilinin Aramice olduğunu ispat etmişlerdir. Bu bilginler bu görüşlerini “Ölü deniz” yazıtlarının Aramice olmasından hareketle ispatlamaya çalışmaktadırlar. Bunlara göre İsa Galile'de Aramice'yi öğrenmişti. İsa aynı zamanda Yahudi kutsal kitabını da iyi biliyordu. O halde İsa'nın İbraniceyi de bilmesi büyük bir olasılıktı. Targum, sinagoglarda, Yahudi kutsal kitabının Aramice tefsiri olarak takdim ediliyordu. Asırlarca, Targum şifahi olarak sinagoglarda nakledilmişti. Çünkü Rabbînik gelenek, Targum'u, Sinagoglarda okumayı yasaklamıştı. Böylece, Kumran yazıtları ve Eyüb'ün bir targum tarihi, Aramice'nin kişisel etüdler için eski tarihlerde kullanıldığını göstermektedir. Aramice konusunda, farklı diyaleklor, Targumik, Talmudik ve Midrasik edebiyatlarda görülmektedir. Yine milâdi asrın ilk başlarında Erets İsrael Sinagoglarının yazıtlarında Aramice dikat çekmektedir. Aramice, “Filistin” veya “Yahuda” Aramicesi olarak ikiye ayrılıyordu. TORAH'nın tercümesi olan Onqelos'un Targum'u orijinal bir Aramice ile yazılmıştır. Bu bilgiler Kudüs Talmudu tarafından da doğrulanmıştır. Diğer yandan Babil Talmudu'nun dili, Doğu Aramicesi grubuna bağlı bulunmaktadır.
Aramice'nin Mezopotamya'da kullanılması, milâdi 600-1040 yılları olan Geonira çağında azalmıştır. Geonim dönemi, Talmud'un yazılmasından sonraki dönemde yetişen büyük bilginlere verilen isimdir. İslâm fütuhatından sonra Arapça, tedrici şekilde Aramice'nin yerine geçmiştir. Aramice dualar, bugüne kadar gelmiştir. Bunun en meşhur örneğini Kaddis teşkil etmektedir. Yom Kippur'a dahil edilen Kol Nidre, birçok cemaatte, Aramice söylenmektedir. Orta çağda Aramice'nin kullanıldığı en önemli alan Kabbala olmuştur. Yine birçok mistik eser, Aramice kaleme alınmıştır. Özellikle, Babil Talmudu, modern İbranice'nin kelime haznesinin gelişmesinde çok büyük rol oynamıştır.
Tarihin en eski toplumlarından birisinin Aramiler olduğu kabul edilmektedir. Arami tarihinin M.Ö. ikinci bin yılına kadar çıktığı görülmektedir. Arami toplumu, Mezopotamya krallıklarının tesirinde kalan nadir toplumlardan birisidir. Aramiler, kendi kültürel değerlerini korumak için kentlerinde kapalı bir kültür politikası izlemeye çok özen göstermişlerdir. Ancak yine de kültürel etkileşimden uzak kalamadılar ve kültürel etkileşim Arami kültüründe ve dini hayatında kendini çabucak göstermiştir. M.Ö. VI. veya VII. yüzyılda Aramice birçok milletin dili haline gelmiştir. Hatta bu dönemde Aramice'nin bütün ortadoğunun ortak dili haline geldiğini söylemek mümkündür. Muhtemelen Arami kökenli olmayan halklar da Aramiceyi kullanmaya başlamışlardır. Aramiler yerleşik hayata geçtikten sonra, Mezopotamya, Fenike, Hitit ve Hurri halklarının din ve kültürlerinden etkilendiklerini göstermişlerdir. Arami devletler arasmda, Samal krallığını, başşehri Til-Barsib olan Bit-Adini Devletini, Fırat havzasındaki Bit-Aguşi bölgesi kentleri olan Halep ve Arpad'ı, Asi nehri üzerindeki Laaş ve Hamat krallığını ve Suriye'nin güneyindeki Sami krallığını sayabiliriz. M.Ö. IX. Yüzyılın ikinci yarısına kadar Arami krallıkları bölgede varlıklarını hissettirmişlerdir. M.Ö. VIII. Yüzyıldan itibaren Asur krallığının baskılarına karşı dayanamayan Şam krallığı düşmüştür (M.Ö. 732). Aramilerin dinleri ile ilgili yegane kaynak, Arami dilinde yazılan belgelerdir. Yine de Arami dini kültleri konusunda kesin bilgilere sahip değiliz. Arami yazıtlarında kullanılan Tanrı adlarının, Mezopotamya ve Fenike kökenli olmaları, araştırıcıları genelde düşünceye sevketmektedir. Yine de Arami kültlerinin baskın figür gibi görünen fırtına tanrısının Hadad diye anıldığını görüyoruz. Ancak M.Ö. XIV. Yüzyılda Arami kökenli olmayan Ugaritliler, fırtına tanrıları olan Baal'ın yerine Hadad adını kullanıyorlardı. Aramilerde, ikinci bin yılda Halep kentinin ana Tanrısı olarak Hadad'ın çok iyi tanındığım biliyoruz. Türkiye'de Zincirli kral yazıtları, özel bir Aramiceyle yazılmışlardır. Bu yazıtlar göstermiştir ki, Hadad, Kilikya'daki Samal Krallığında M.Ö. VIII. Yüzyılda hüküm sürmüş olan yöresel hanedanlığın Tanrılar grubunun da başındadır. Fırtına Tanrısı Hadad, hüküm süren ana hanedanlığın kral adlarının da gösterdiği gibi Şam Krallığında da saygı görüyordu. Hama ve Laastakt krallıkları da, Kral Zâkir’in büyük Aramı mezar taşından da öğrendiğimiz gibi, kendisine yalvarı-lan büyük Tanrı Baal-Şamain (göğün efendisidir. Yine bu Tanrı, Kartaca-Fenike dünyasında, M.Ö. X. Yüzyılda Byblos'ta, Kıbrıs'ta, Sardunya'da, Kartaca'da ve Surr'da da biliniyordu. Diğer Fenike ve Kenan Tanrıları da Aramiîerde saygı görmektedir. Meselâ, Raşap (Reşef), Şamal krallığında; Fenike'nin Sur şehrinin Tanrısı olan Melqart ise, Şam krallığında saygı görüyordu. Kitabede şöyle yazılmıştır: “Aram Kralı Barhadadtn Efendisi Melqart İçin Diktiği Taş”. Bunlardan başka birçok belgede Mezopotamya Tanrıları zikredilmektedir. Meselâ, güneş Tanrısı Şamaş, ay Tanrısı Sin, Marduk, Nergal, Nikkal, Nuşku gibi... Aramice belgelerde verilen tanrılarla ilgili sıralanma, şehirden şehire de farklılık gösteriyordu. Meselâ, Türkiye'de Zincirli'deki kral yazıtları, samal krallığının tanrı pantheonunu şöyle vermektedir: Hadad, El- Rakib-el-Reşef, Şamaş. Dikkat edilirse bu listede hiçbir Tanrıça adına rastlanmamaktadır.
Aramiler hakkında Arkeolojik belgelere dayanarak elde ettiğimiz bu bölük pörçük bilgiler, çeşitli Arami kentlerindeki kültlerin ve pantheonların çeşitliliğini ortaya koymaktadır. Bu yazıtlar resmi krallık yazıtları olduğu için resmî tanrı isimlerini ortaya koymaktadırlar. Diğer önemli bir husus, bulduğumuz bu Tanrıların görevleri hakkında geniş bir bilgiye sahip değiliz.
Aramice belgeler, kültler ya da ritleıie ilgili sadece birkaç özelliği tanıtmaktadır bize. Hama ve Laaş kralı Zâkir’in yazıtı, on altı Aramı kralı ittifak yaparak başkent Kazrek'e saldırdığında, kral Zâkir’in Tanrısı Baal-Şamain tarafından nasıl kurtarıldığını şöyle anlatmaktadır:
“Tüm krallar Kazrek'i kuşattılar”
“Kazrek surlarından daha yüksek bir sur diktiler”
“Kazrekinden daha derin hendekler kazdılar.”
“O zaman ellerimi Baal-Şamain'e doğru kaldırdım.”
“Baal-Şamain dualarımı kabul etti.”
“Baal-Şamain kahinleri aracılığıyla benimle konuştu.”
“Baal-Şamain bana dedi.”
“Hiç korkma!”
“Çünkü seni hükümran kılacak olan benim.”
“Senin yanında ben olacağım.”
“Seni ben kurtaracağım.”
Bu yazıtta kralın duasına eşlik eden jesti görüyoruz. Kral kalkar ve yakardığı Tanrıya, göklerin efendisine doğru ellerini kaldırır. Daha sonra metin, kahinlerin ve büyücülerin rolü hakkında bilgiler vermektedir. Tora'daki peygamberlerde olduğu gibi, Tanrı onların aracılığıyla iradesini bildirmektedir. Yine burada anladığımız kadarıyla Tanrılar, antlaşmaların kefilidir. Antlaşmalar yapıldığı zaman, bir takım büyü merasimleri de yapılmaktadır.
“Şu balmumu ateşte nasıl yanarsa, öyle yansın Arpad ve sayısı çok kızları... Şu balmumu ateşte nasıl yanarsa, öyle yansın ateşte matiel... Şu yay ve okları nasıl kırıyorsak öyle kırılsın Anahita ve Hadad, Matiel’in ve efendilerinin yayını!” Aramiler konusunda Kitab-ı Mukaddes'te kısmen verilen bilgilerde bu düşünceleri desteklemekedir. Tanah'ın, krallar bölümünde, yahuda kralı Ahaz'ın (M.Ö. 736-716), Muhtemelen Şam'da, Hadad tapınağında gördüğü Sunağa benzeyen bir sunağı, Kudüste inşa ettirmek istediğinden bahsedilmektedir.
Eski Azamilerin dini inançları ve cenaze törenleri hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Birkaç mezar taşından öğrendiğimiz kadarıyla, Samiler gibi Aramilerin de ölülerin mutlak istirahate ihtiyaçları olduğuna ve onların hiçbir zaman mezarlarında rahatsız edilmemeleri gerektiğine inan-dıkiarı bilinmektedir. Meselâ, Nerab'da bulunmuş ve ikisi de ay Tanrı Şahar'a ait olan iki mezar taşı yazıtından birinde şöyle yazılıdır: “Kim olursan ol, bu görüntüye ve bu yatağa zarar verirsen, onu bir başka yere taşırsan Şahar ve Şamaş, Nikkal ve Nuşku senin adını ve yerini bu hayattan koparacaklar. Seni en kötü biçimde öldürecekler ve soyunu kurutacaklar. Eğer bu görüntüye ve yatağa dokunmazsan, onu korursan, senin ve sülaleninkiler de korunmuş olacak”. Mezar yazıtları, ölünün öteki dünyadaki hayatıyla ilgili bilgiler vermemekle beraber, kimi taşlarda, ölünün katıldığı bir şölen tasvir edilmektedir. Bu da ölümden sonra hayatın tekrar başlayacağını hatırlatmaktadır. Ancak yine de, bu hayatın, mezarda mı veya yeraltında mı devam edeceği bilinmemektedir. Diğer yandan Sâmal kralı PanamuWa'nın anısına yazılan bir yazıtta (MÖ. VIII Yüzyıl), kraldan sonra tahta geçecek oğullarından Hadad'a kurban sunmalarını ve babaları olarak kendisini sadakatle “hatırlamalarını” şu cümlelerle istemektedir: PanamuWa''nın ruhu Hadad'la yemek yesin, Panamuwa'nın ruhu Hadad'la içsin. “Bazıları bu sözleri, kralın öldükten sonra tannsallaşması şeklinde yorumlamışlardır. Ancak bu bir zorlamadır. Burada önemli olanın ruh olduğu görülmektedir.
Sanskritçe. “ormana ait olan”. Eski Hindistan'da ormanda tanzim edilen ya da çalışılan dinsel kitaplar. 4 Aranyaka bilinmektedir. Bunlar Brihad, Taittiriya, Aîtareya ve Kaush*taki'dir.
Hz. Muhammed’in İslamı tebliği öncesi dönemde, Arabistan'da hakim olan dinsel yapı. Bu dinin temel karakteristikleri, yüce bir Allah inancına sahip olmakla birlikte ona bir çok konuda şirk koşulması, çeşitli gök cisimlerinin, tabii nesnelerin, melek ve cin gibi bazı metafizik varlıkların ve kabile reisleri, zenginler ve asiller gibi bazı kişilerin tanrılaştırılması ve bunlara dayalı bir paganizmin mevcut olmasıydı.
Amerika'da Platte ve Arkansas ırmakları boyunca yaşamış olan Arapaholar, zamanla batıya doğru göç etmişler ve iki kola ayrılarak yaşamaya devam etmişlerdir. Arapaholar, dinî inançlara göre hayat sürerlerdi. Din, onların günlük hayatlarını düzenliyordu. Kullandıkları eşyalar bile dinî bir anlam taşımaktaydı. Düz bir çubuğu çok kutsal sayarlardı. Onu bohçaların içinde saklıyorlardı. Güneş dansı onların en önemli eğlenceleriydi. Şamanist örgütler vardı. Bu örgüt, sadece erkeklere tahsis edilmişti.
Hıristiyanlıkta 17. yy'da ortaya çıkan küçük bir mezhep. Puritanlar akımına bağlı olarak gelişen bu mezhep taraftarları, Antikrist ruhunun kiliseye hakim olmasından sonra gerçek bir kilisenin kalmadığını savundular ve tanrının yeni bir kilise kurmak üzere yeni havariler ya da resuller atayacağına inandılar. Bakınız: Puritanlar.
İbranice. “dört çeşit”. Yahudilerin Sukot bayramının 7 günü süresince Suka (çardak) içerisinde bulundurulması gereken 4 bitki. Bunlar hurma dalı, ağaç kavunu, mersin dalı ve dere söğüdüdür. Bakınız: Sukot.
Anglikan kilisesinde piskopos tarafından kendisine yöneticilik görevi verilen bir çeşit rahip; bir bölge diakonlarının başı ya da yöneticisi. Onun bölgesine ise Arçdîakonluk (Archdeaconary) denir.
Ortodoks kilisede manastır başkanı ve ruhaniler için kullanılan bir şeref unvanı.
Kurban bayramından bir önceki gün (Zilhiccenin dokuzuncu günü). Terim, hac sırasında vakfeye durulan Arafat'tan gelmektedir. Halk arasında hem kurban hem de Ramazan bayramı öncesindeki güne Arefe günü denir.
Eski Yunan'da savaş tanrısı; Zeus ve Hera'nın oğlu. İnatçı, nefret eden, kötü ve güvenilmez bir kişiliğe sahip olduğuna inanılırdı. Dolayısıyla onun kültü halk arasında fazla popüler değildi. O, şiddet ve kan dökme taraftarıydı. Ares için asil olan hiçbir şey yoktu. Hem tanrılar hem de insanlar ondan hoşlanmazlardı; o, bizzat kendi kardeşi Hephaestus'a, Hephaestus'un karısı Afrodît'le ilişki kurmak suretiyle kötülük etmişti. Deimos (terör) ve Phobos (nefret)'un babası olan Ares’in Roma'daki karşılığı Mars'tı. Bakınız: Mars.
Eski Yunan'ın su kaynaklan ve pınarlar tanrıçası.
Eski Yunan mitolojisinde yer alan bir ilahi varlık. Argos'un 100 gözü olduğuna, bunların 50'si uyurken diğer 50'sinin gördüğüne inanılırdı. Bu nedenle Hera onu, Zeus tarafından bir ineğe çevrilen rahibe İo'yıı korumakla görevlendirdi. Ancak Hermes, Argos'un tamamen uyumasını sağladı ve sonra onun kafasını kesti.
Budizmde varlığın tabiatını kavrayarak Nirvana'ya ulaşmış ve tekrar tekrar doğum-ölüm kısır döngüsünden kurtulmuş olan olgun kişi. Sadece kendini rahipliğe adayan kişilerin Arhatlığa ulaşabileceği vurgulanır. Ayrıca böylesi kişilerin Nirvana'ya ulaşıncaya kadar insanlara kurtuluş yolunu gösterdiği belirtilir.
İsa Mesih’in uluhiyeti fikrini reddeden ve bu nedenle Hıristiyanlarca heretik bir hareket olarak değerlendirilen önemli bir akım. Arius'un ismiyle anılan bu akım, tanrının oğlunun ezeli ve ebedi olmadığını, tanrı tarafından yaratıldığını ve dolayısıyla onun tabiatı itibarıyla tanrı olmadığını savunur, İznik Konsili’nin (MS 325) toplanma nedenlerinden en önemlisi bu hareketti. Athanasius liderliğindeki bu konsil, Arius'un fikirlerine karşı teslisi savundu ve Arianizmi aforoz etti. Arianizm akımı sonradan 3 kola ayrıldı: Baba ile Oğul arasındaki farkı vurgulayan Anomoeanlar; Oğul'un Baba'ya benzediğini söyleyen Homoeanlar; ve Baba ile Oğul'un hem benzerliğine hem de ayrılığına dikkat çeken Yarı Arianlar. Bakınız: Arius, Homoousion.
İskenderiyye piskoposu olan Arius, milâdi 320 yılına doğru İsa'nın Tanrısallığını tehlikeye sokan bir öğreti ortaya atmıştı. Arius'un bu öğretisi, “Yeni Eflâtuncu” fikirlerden etkilenmişti. Arius'a göre, sadece Baba ebediydi ve Tanrı olmaya da sadece o layıktı. Yoktan çıkmış olan, oğul ise ilkti. Yaratıkların en mükemmeliydi. O, Dünya'nın yaratılması için, Baba’nın âleti olmuştu. Oğul, İsa-mesihte bedenleşmişti. Bu fikirler, Mısırı karıştırmış ve Hıristiyanlık âlemini tehlikeye sokmuştu. Bunun için imparator Konstantin, 325 yılında “İznik Konsilini” toplamıştı. Çünkü Konstantin, bu çalkantıya son vermek istiyordu. İznikte, Athanase’in savunmasıyla, Arius'un fikirleri mahkum edilmişti.
Athanase, İznik'te belirlenen Hıristiyan Credosu'nun mimarı olmuştu. Fakat daha sonraki Roma imparatorlarından bazıları Arianizmi kayırmışlardı. Meselâ Constance bunlardan biriydi. Bu karışıklık uzun müddet devam etmiş ve nihayet 381'de İstanbul'da toplanan konsüde “İznik Konsili” kararı yeniden yürürlüğe konmuştu.
Arianizm, doğuda pek taraftar bulamazken, Batı'da taraftar bulmuştu. Goth’lar, piskopos Ulfila'nın vaazları sayesinde Arianizmi kabul etmişlerdi. Fakat daha sonra, Fransa'nın, Clotilde ve Clovis’in gayretleriyle katolik olmasıyla Batıda Arianizm iyice gözden düşmüştür. Aryanizmin Bazı Germen kabilelerinde VII. yüzyılın sonuna kadar yaşadığı ileri sürülmüştür. Günümüzde Uniteryenler, Arius'un görüşünü tekrar ettiklerine inanmaktadırlar. Yehova şahitleri de Arius'u mezheplerinin kurucusunun öncüsü olarak görürler.
Rimini konsili olarak da tanınan bu konsil, M.S. 359'da toplanmıştır. Konsilm toplanma hedefi, M.S. 325'de İznik'de mahkum edilen Arius'un görüşlerini desteklemekti. Rimini konsiline Batı kilisesi piskoposları katılırken, Doğulu piskoposlar, aynı anda Seleukeia'da toplandılar. Ariminum'daki piskoposların çoğunluğu İznik'de (325) kabul edilen esasları benimsemişlerdi. Ancak, Arius'un takipçileri, bu kararı tersine çevirmişlerdi. Ariminum'daki piskoposlar, görüşlerini değiştirerek Ariusçu kredoya inanmaya zorlandılar. Papa Liberius, konsilin yetkisiz olduğunu beyan ederek bu kredoyu reddetti. Böylece bir defa daha Batı Hıristiyan kiliselerince bu kredo sapık ilan edilmişti.
Hatti dilinde Vuruşemu. Hitit güneş tanrıçası; hava tanrısı Tarhun'un (Tam) eşi.
Hitit güneş tanrıçasının adıdır. Hitit İmparatorluğunun koruyucu Tanrısıdır. İkinci derecede bulunan Tanrı, Arinna'nın eşi olan Tarhun'du... Anadolu'daki toprak ve bereketin sembolü olan Ana Tanrıça fikri, Arinnadan önce bulunmaktadır. Bu Tanrı, doğruluk, acıma ve otoriteyi temsil etmektedir... Hitit kraliçesi, Puduhepa, Arinna'yı kendi koruyucu Tanrıçalığına kabul etmiş ve kraliçenin mühründe de kendisi Tanrıçayla kucaklaşırken gösterilmiştir.
Yunanca. “en iyi”. Eski Yunan tanrılarından birisi; Apollo ile su perisi Kyrene’nin oğlu. Çobanların ve avcıların koruyucusu olan yardımsever bir tanrı olduğuna, üzüm ve zeytin yetiştirmeyi öğrettiğine inanılırdı. Sonradan Zeus, Apollo ve Dionysius ile özdeşleştirilmiştir.
Aristo'nun eserleri Süryani ve Arap mütercimleri tarafından Arapçaya tercüme edilmiş ve bu tercümelerden Yahudiler de istifade etmiştir. Böylece Aristo'nun (M.Ö. IV. Yüzyıl) eserleri Yahudi düşüncesini XII. yüzyıldan itibaren etkilemeye başlamıştır. Bu etki XII. Yüzyılın ortalarından itibaren iyice belirgin hale gelmiştir. Aristo'yu hem Yahudiler hem de müslümanlar gerçek bir filozof olarak kabul etmişlerdir. Meselâ Aristo'yu, Maimonides şöyle tasvir etmektedir: “Aristo, zihinsel olgunluğa en üst derecede ulaşmıştır”. XII. Yüzyılda, Aristotelisme, Yahudi felsefi düşüncesini XVI. Yüzyıla kadar etkilemeye devam etmiştir. XIII. ve XIV. yüzyıjda, antientellektüel bir hareket ortaya çıkmıştır. IX. Asırdan itibaren ve İspanya Yahudiliğinin altın çağı boyunca, kuzey-Afrika'da, müslüman Avrupada yaşayan Yahudiler, Arapçaya tercüme edilen Aristo'nun eserleriyle karşılaşmışlardı. Bu Arapça tercümeler, XII. Yüzyılda İbranice'ye çevrilmeye başlanmıştır. Bu tercümeyi yapanlarda, Hıristiyan Avrupada yaşayan Yahudilerdi. Aristo'nun eserlerinin Arapçadan latinceye tercümesinde Yahudier de rol oynamışlardır. Genellikle Aristocu felsefe, ortaçağ yahudi düşünürleri tarafından tanrısal kavramı, antropomorfizm olmayan saflığı ile kabul edilmiştir. Kainatın ve hareketsiz ilk motor olan Tanrı’nın ebediliği üzerindeki Aristocu teoriler, Ya-hudilerin aktif yaratıcı Tanrı anlayışıyla çeliştiği için reddedilmiştir. Farabi'nin, “Platonun ve Aristonun felsefesi” isimli eseri X. Yüzyılda sadece müslüman ve Yahudileri etkilememiş, özellikle iki asır sonra Maimonides’in eserlerini de etkilemiştir. En önemli Aristocu Yahudi olan Maimonides, Aristotelizimle kitabi vahyi senteze teşebbüs etmiştir. Aristo'nun muhakemeleri bilimsel olarak, Allahın varlığı ve birliğinin dinî doktrinlerini kurmak için kullanılmışsa da, Maimonide şu kanaate varmıştır: Yahudiliğin yoktan (ox nichilo) yaratılışı ilgilendiren geleneksel pozisyonu, yegane peygamberi inançtan çıkarılmıştır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn104" rel="no follow - Maimonides inanmıştırki mucizeler, dünyanın orijinal Tanrısal düzeninin yazılması ile mümkün olmaktadır. Maimonides, Aristo'nun dünyanın ebediliği kavramını reddetmiştir. Maimo-nide’in halefleri, din ile felsefeyi uzlaştırmaya çalışmışlardır. Böylece Maimonide üç asır boyunca hakimiyetini sürdürmüştür. İbn Rüşt'ün mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn105" rel="no follow - [105] Arapça tefsirlerinin çevirileri, XII. Yüzyıldan sonra Aristocu Yahudi düşünürlerinin kaynağı olmuştur. Aristo, yahudi efsanesinde yer alan yahudi olmayanlardan biridir. Joseph’in naklettiği geleneksel rivayetlere göre, Aristo Yahudilerden etkilenmiştir. Ortaçağın ve Rönesansın birçok Yahudi yazarı, Aristo'nun Yahudiliği kabul ettiğini ve onun aslının Bünyamin kabilesinden olduğunu kabul etmektedirler. Aristo'ya atfedilen birçok uydurma notlar, kabalistik dairelerin saygısını ona yüklemektedirler.
Caynizmde 24 Tirtankara'dan yirmi ikincisi. Caynist efsaneye göre yirmi üçüncü Tirtankara 84000 yıl önce yaşamıştır.
(Y. 250-336) Pavlusçu Hıristiyanlığa karşı çıkan Hıristiyan heretik ekollerinin en önemlilerinden birisi olan Arianizmin lideri. Yaklaşık olarak 319'da İskenderiye'de görüşlerini ifade etmeye başladı. İsa'nın, Tanrı'nın yaratığı olan ilk varlık olduğunu, cevher olarak tanrıdan tamamıyla farklı olduğunu ve dolayısıyla tanrı olmadığını savundu, İskenderiye'de toplanan bir konsilde bu görüşünden dolayı mahkum edildi. Daha sonra en önemli muarızı Athanasius'un öncülüğünde toplanan 325 İznik Konsili'nde aforoz edildi. Bir müddet sürgün hayatı yaşadıktan sonra İstanbul'da şüpheli şekilde aniden öldü.
Pali dili. “soylu kişi”. Budizmin Seravada mezhebinde kutsallık mertebesinin dört kademesinden birine ulaşmış olan kişi.
“Yönetici, hakim” anlamına gelen bu terim Gnostik düşünceye göre yeryüzünü çevreleyen semavi küreleri kontrol eden ruhsal varlıklar için kullanılan bir isimdir. Arkonlar, yeryüzündeki tutsak ruhların yüce tanrıya yönelmelerini ve ona ulaşmalarını engellemeye çalışan kötü tabiatlı varlıklardır. Genellikle onların 7 tane olduğu kabul edilir.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:49
Constantinus Batı Roma imparatoru olduğu zaman yaptığı işlerden birisi de Hıristiyanlığa serbestçe propaganda hakkı veren Milan Fermanı (312) olmuştur. Hıristiyanlar, bu serbest hareket izninden iki yıl sonra birçok problemle karşı karşıya kalmışlardı. Bunlardan biri, Kuzey Afrikadaki Donatizimciler problemiydi. Bu raftzî hareketi tesirsiz hale getirmek için Constantinus, Ağustos 314'de Arles'de bir konsil toplamıştı. Toplantıya 43 bölgeden gelen temsilciler katılmıştı. Afrika ve Roma'da toplanan daha önceki konsillerde Donatizmci görüşler lanetlenmişti. Donatizmciler, “işkence sırasında imanı zaafiyet gösteren ve daha sonra bundan dolayı tövbe eden rahipleri ve piskoposları Hıristiyan olarak kabul etmiyorlardı”. Arles konsilinde, bir defa daha lanetlenen Donatisçiler, alman kararları reddederek, durumlarının yeniden gözden geçirilmesi için Constantinus'a müracaat etmişlerdir. Konstantin yazdığı mektupda bu konuyu şöyle açıklar: “Onlar, benim hükmüme başvurdular. Mesihin hükmünü bekleyen bana. Çünkü hakikatte piskoposların kararı, mesihin şahsî kararı gibi alınmalıdır. Allah’ın hükmünü reddettikten sonra, benim hükmüme başvurmaya cesaret eden bu kanun müfterilerine ne demeli?”
Armageddon:
Yeni Ahit’in Vahiy (Revelation) kitabına göre, iyilikle kötülük arasında vuku bulacak olan son ve nihai savaşın yeri; bu savaşa verilen ad. Armageddon savaşı, yüce Tanrının büyük gününde “bütün dünya ve yeryüzü krallarının” katılacağı bir savaş olacaktır.
Yahudi efsanesine göre, gerçek mesih ya da tanrı tarafından yenilgiye uğratılıncaya kadar Yahudilere zulmedeceğine inanılan kişi. Yahudi literatüründe yarı sağır ve sakat birisi olarak tasvir edilir. Bakınız: Deccal, Antikrist, Yalancı Mesih.
Yahudi mitolojisinde Kudüs'ü işgal ederek, Yahudi düşmanlığı yapan birisi olarak değerlendirilir: Neticede Armilus'u mesih mağlup edecektir. Hıristiyanlıktaki ve bazı İslâmî kaynaklardaki Deccal inancı ile Armilus arasında çok sıkı bir ilişki görülmektedir.
Alman reform ilahiyatçısı olan Jacobus Arminius (1560-1609) tarafından geliştirilen kader doktrini. Arminius, Kalvinizmin determinist kader anlayışına karşı çıkarak ilahi egemenliğin İnsanın özgür iradesiyle uyumlu olduğunu savundu. İsa Mesih’in sadece seçkinler için değil, bütün insanlık için öldüğünü savundu. Arminianlar, Dört sinodunda (1618-19) mahkum edildiler ve böylelikle birçoğu cezalandırıldı. Kaivinizmden daha liberal bir çizgi izleyen Arninianlar, modern Protestan ilahiyatına etki ettiler.
Hollanda Reform kilisesine bağlı bir ilahiyatçıdır. Kader konusunda özellikle, Calvin ile ters düşerek, kendine özgü Arminusçuluk isimli inanç sistemini kurmuştur. Arminus, öğrenimini, başkalarının desteğinde yapmıştır. Sırayla Leiden, Basele, Cenevre'de eğitimini sürdürmüştür. 1588'de papaz olmuştur. 1603'de Leiden üniversitesine ilahiyat profesörü olarak atanmıştır. Ömrünün son zamanlarını ilahiyatçı Franciscus Gomarus ile giriştiği polemikle geçirmiştir. Önce, herşeyin önceden belirlendiğini ve buna göre, insanların davrandığını ileri süren Arminus, zamanla bu görüşünden ayrılarak, insanların iradelerinin de kurtuluşlarında paylarının olduğu tezini kabule yönelmiştir. Buna göre Tanrı’nın kurtuluş vadine, imanla cevap verenlerin kurtuluşu hakettiklerinî kabul ediyordu. Arminius'un ölümünden sonra onun görüşleri, Felemenk reform kilisesinin (1618-1619) Dordrech'te toplanan kon-silinde yeniden ele alınmıştır. Bu konsilde, Arminus'un görüşleri mahkum edilmiştir. Arminus'un eserleri “opera theologica” adı ile 1629'da Leiden'de yayınlanmıştır. 1795'de Arminusçuluk Felemenk'de resmen tanınmıştır.
Arminus'un görüşleri, protestan temayüllü metodizm hareketinde etkili olmuştur.
Arminius Jacobus'un öğretilerinden oluşan liberal bir ilahiyat akımıdır. Bu akıma göre, Allahın külli iradesi ile insanın hür iradesinin bağdaştırılması mümkündür. Arminius'a göre, Tanrının iradesi, insanın kaderiyle ilgili nihaî sözü söyleyen güçtür. Arminus'un görüşlerini destekleyen 45 kadar rahip tarafından hazırlanan Remonstrance = (İtiraz), ilk defa Arminus'un görüşlerini toplu olarak yansıtıyordu. İtiraz’ın beş temel ilkesi vardı:
1- Ebedî kurtuluş, insanın akıl yolu ile iman etmesine veya etmemesine bağlıdır.
2- Bütün insanlar için mümkün olan keffaret yolu, gerçekte yalnızca inananlara yararlı olabilir.
3- Kutsal ruh, yardım elini uzatmadıkça kimse Tanrı’nın iradesine uygun davranamaz.
4- Tanrı’nın inayeti zorlayıcı değildir.
5- İnananlar, günaha karşı koyabilir, fakat Tanrının inayetini yitirmeleride imkansız değildir.
Arminiusçuluk 1618-1619'da yapılan Dordrecht sinodunda mahkum edildikten sonra, 1630'da yasalar önünde hoşgörülü karşılandılar. Arminiusçuluk, hem metodistlere hem de Uniteryanizme tesir etmiştir.
Hz. Musa'nın, Sina dağında vahiy olarak aldığı On Emir’in içinde saklandığı özel sandığa verilen isimdir. Bir anlamda Ahit Sandığı'dır. Tanrı Yehova’nın emriyle Bezalel tarafından yapılan, Yehova ile İsrailoğulları arasındaki “kutsal akdi” ihtiva eden tablet, bu sandıkta saklanmaktadır. Bu sandık, İsrailoğullarının en kutsal varlıklarından biridir. İlk dönemlerde Mişkan'da, daha sonraları da Bet ha-Mikdaş'da “kutsalların kutsalı” bölümünde saklanmaktadır.
Aron Aberit, savaşta ve sefer halinde Levililer tarafından taşınmıştır. Tora'da Çıkış bölümünde belirtildiği üzere Aron Aberit 1.1 metre uzunluğunda 70 cm. eninde ve yüksekliğinde, akasya ağacından, üstü altınla kaplı bir sandık olan Aron Aberit’in üstünde altından bir kapak bulunmaktadır. İçinde iki taş tablet bulunan Aron Alberit'e saygı gösterilirdi, ancak tapılmazdı. Aron Aberit’in fonksiyonu, Tanrı Yehova ile yapılan sözleşmeyi hatırlatmaktır.
Aron Aberit'e dokunmak, ilahî gazaba uğramayı gerektirir. Bunun için ona dokunmak günahtır. Nitekim rivayetlere göre, Piliştilerle yapılan bir savaşta Aron Aberit bu kavmin eline geçince, kentlerine felaketler yağmış, İsrailoğulları, Ahit Sandığını geri alınca Piliştiler’in yenilmesi mümkün olmuştur. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn106" rel="no follow - [106] Şelomo Ameleh’in yaptırdığı Bethamikdaş'ran sonra Aron Aberit hakkında fazla bilgi yoktur.
M.O. VII. yüzyılda Yoşiau zamanındaki Aron Aberit'e yapılan atıflar son atıflar olarak kabul edilir, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn107" rel="no follow - [107] Aron Aberit’in, peygamber Yeremya tarafından saklandığı veya Babil'e O'nun sürgünü ile beraber götürüldüğü kabul edilmektedir. Sinagoglarda bulunan Aron Akodeş, Aron Aberit'ten ilham alınarak yapılmıştır.
Aron Akodeş:
Sinagoglarda Tora'nın tomarlarının saklandığı yerdir. Aron Akodeş’in yönü, Kudüs'e doğrudur. Sinagoglarda Dua edilirken yüzler, Aron Akodeş 'e dönülerek yapılmaktadır. Bunun diğer bir -adı da Ehal'dir.
Aron Akodeş, Mişna döneminde Teva adını alıyordu. Bu dönemde Teva, Sinagogun en kutsal bölümünü teşkil ediyordu. Hatta bu dönemde Aron Akodeş’in seyyar olduğu görülmektedir. Geleneksel olarak Sefer Tora'lar, Aron Akodeş’in içine konmaktadır. Aron Akodeş’in içinde işlemeli “Parohet” bir perde bulunmaktadır. Aron Akodeş XVI. Yüzyıldan itibaren mimari özelliklere kavuşmuştur. Aron Akodeş’in kapıları daima açıktır. Orada bazı dualar okunur ve Tora tomarları ziyaret için çıkartılır ve sinagogda dolaştırılır.
Arrâf:
Gelecekten haber veren kahin; zan yoluyla yapılan işlerden haberdar olduğunu iddia eden kişi. Bakınız: Kahin.
Kainatı kuşatan, akılla kavranamayan ve varlık ve mahiyetinin yalnızca tanrı tarafından bilindiğine inanılan yüce makam. Kur'an'da arş terimi, yücelik, üstünlük, hüküm, yönetim ve tasarruf makamı anlamlarına da kullanılır.
Kur'an-ı Kerim'de Allah, Arşın sahibi olarak bildirilir. Araf 54, Yunus 3'de Allah'ın yeri ve göğü yarattıktan sonra, Arşa istiva ettiği belirtilmektedir. Buna göre Arş, Allah'ın makamı, tahtı olarak düşünülmüştür. Bazan da kürsî olarak düşünülmüştür. Kur'anî bilgiye göre Arş, meleklerle çevrilmiştir. Bazı müfessirler Arşı, değişik şekilde yorumlamışlardır. Bazıları arşı “ilim makamı”, bazıları Allah’ın kudreti, yüceliği ve saltanatı ile açıklamışlardır. Bazı bilginler de bu ayetin müteşabih ayetlerden olduğunu, arş kelimesi üzerinde yorum yapılmaması gerektiğini belirtmişlerdir. Bu ayetin, yorumlanması halinde İslâm itikadına göre şirke düşülmeden yapılması gerektirdiğini de İslâm bilginleri belirtmişlerdir. Arşı, fiziki bir mekan olarak kabul edip; Allah'ın oraya çekilmesini düşünmek, İslâm inancına göre insanı şirke götürür. Çünkü Allah'ın bir mekana ihtiyacı yoktur.
MÖ 464-424 yılları arasında hüküm süren Pers kralı. Yahudilik tarihi açısından önemli bir yere sahip olan bu kral, Babil'de sürgün hayatı yaşayan İsrailoğullarının Filistin'e dönmeleri ve orada cemaatlarını yeniden oluşturmaları için önce katip Ezra'yı görevlendirmiş, ondan 13 yıl sonra da Nehemya'yı Kudüs'e göndermiştir. Bakınız: Ezra, Nehemya.
Eski Yunan'da verimlilik tanrıçası; Zeus ve Leto'nun kızı ve Apollo'nun kız kardeşi; genç kızların hamisi, vahşi şeylerin sahibesi ve bakire avcı olan ilahi varlık. Aynı samanda bir ay tanrıçası olan Artemis’in doğum sırasında kadınlara yardımcı olduğuna inanılırdı. Elinde ok ve yay tutan çok göğüslü atletik bir genç kadın şeklinde tasvir edilen ve genellikle iyi tabiatlı olduğu düşünülen Artemis, inanışa göre, bazen ani yıkım ve tahribata da neden olabilirdi. Dolayısıyla o, aynı zamanda tehlikeli bir tanrıçaydı. Ona doğrudan bakmak bile kişiye ölüm getirirdi. Ayrıca o, küçük hataların cezalandırılmasından da sorumlu idi.
Yunan mitolojisinde bereket, av ve doğurganlık Tanrıçası olarak kabul edilmiştir. Avcılıkla ve vahşi hayvanlarla karşılaşılan kırsal kesimlerde rağbette olan bir Tanrıdır. Bazı bölgelerde, Artemis, doğa tanrıları ile özdeşleşmiştir. Avcı kültürlerde Artemis ön plandadır. Artemis bir yandan av hayvanlarının öldürülmesine yardımcı olurken, diğer yandan da av hayvanlarının yavrularına himaye göstermektedir; Kendisine ait okları olduğu için, kadınlara ani ölüm okları günderirdi. Erkeklerin ölümünden ise kardeşi Apollon sorumluydu. Artemis ile ilgili dinî pratikler, özellikle kültlerle meydana gelmiştir. Artemis, ağaç kültünün tanrıçası olarak külte muhatap olmuştur. Diğer yandan Artemis, su perileri ile de birlikte tapınma konusu olmuştur. Ege adalarının bazı bölgelerinde Artemis dansları vahşilik ve seksle dolu olarak icra ediliyordu. Artemis hayvanların anası olarak da tapınma konusu olmuştur. Onun heykelleri genelde geyik ve av köpeği ile birlikte tasvir edilmiştir.
Ana Britannica’nın verdiği bilgiye göre Artemis, Gritte tapınılan ve Asya'daki Magna Materi andıran dağların anasından türemiş bir Ana Tanrıçadır. Doğurganlık Tanrıçası olarak Artemis, sık sık Eileithyia ile özdeşleştirilmiştir. Artemis’in su perilerinin gönül serüvenlerine ilişkin pek çok öyküsü vardır. Bazı araştırmacılara göre bu öyküler, ana tanrıça sıfatı ile Artemis’in kendi başından geçenlerdir.
Efes'de bulunan, dünyanın yedi harikasından birisi olarak kabul edilen Artemis Tapınağı’nın kalıntıları, günümüze kadar gelmiştir. M.Ö. 560-550 yıllarında Lidya kralı Kroisos tarafından yaptırılan bu tapınak, M.Ö, 334-250 yıllarında yeniden inşa edilmiştir.
MS 3. yy'da yaşayan Hıristiyan heretîk. İsa'nın sadece bir İnsan olduğunu; ancak önceki bütün peygamberlerden üstün olduğunu savunmaktaydı.
Yahudidüşüncesinde, tanrı Yahve’nin kendilerine vermeyi vaat ettiği topraklar. Eski Ahit'te mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn108" rel="no follow - - [108] , Kenan diyarının İbrahim ve soyundan gelenlere vaat edildiği belirtilir.
Sümerlerin yaratıcı tanrıçası. Gılgamış destanının Akadça versiyonuna göre Aruru, ilk vahşi insan olan Enkidu'yu çamurdan yaratır. Güçlü ve kuvvetli bir yaratık olan Enkidu ot yer ve vahşi hayvanlarla birlikte göletlerden su içer. Enkidu, daha sonra yarı tanrısal varlık olan Gılgamış'a eşlik etmek üzere ona yönelir.
Sanskritçe. “Arya cemaatı”. 1875'te Brahmanlardan Dayananda Sarasvatî (1824-1883) tarafından kurulan reformist Hindu akımı. Bu hareketin temel hedefi, Hindu kutsal kitaplarının en eskisi olan Vedalara dönerek bu metinlerde belirtilen gerçeği yeniden ortaya çıkarmaktı. Sarasvati, ebedi hakikati Vedalarda görür ve idollere tazimi reddeden bir çeşit monoteizmi savunur. Ayrıca o, diğer dinleri Veda dininin bozulmuş şekilleri olarak görür. Bu cemaat Hindu-Hıristiyan karışımı olan Brahma Samay ekolüne muhalefet olarak ortaya çıkmıştır. Bakınız: Brahma Samay.
XIX. yüzyılın sonunda Hindistan'da Dayanan'da Sarasvati (1824-1887) tarafından kurulmuş olan bir mezheptir. Sarasvati'nin hedefi, Hindu kutsal kitabı olan Veda'lara sonradan ilave edilen şeyleri temizlemektir. Ancak, karma ve tenasüh konularının yorumuna çokça yer vermiştir. Bu hareket, Hıristiyanlığa ve Batı hümanizmasına karşı “saf veda doktrinini” savunmaktadır. Bunlara göre, dört veda, bütün dinî hakikati ve bütün ilmi en azından tohum halinde ihtiva etmektedir.
Arya Samaj hareketi Batı ve Kuzey Hindistan'da taraftar bulmuştur. Bu hareket, bütün Hindistan'da dernekler şeklinde teşkilatlanmıştır. Bölge dernek başkanları (şamaca başkanı) demokratik usullerle seçilmektedir.
Arya Samaj, kast sisteminin yeteneğe değil, doğuma dayanmasına, kurban kesmeye, atalara ibadete, küçük yaşta evliliklere, ruhbaniyete ve tapınaklara takdime sunmaya karşı çıkmıştır. Veda metinlerinin yanılmazlığını, ineğin kutsallığını, ferdi ibadetlerin önemini Arya Samaj, daima savunmuştur. Kadınların eğitilmesini, farklı kasttan insanların evlenmelerini istemiştir. Misyoner teşkilatları kurarak, görüşlerini yaymaya çalışmıştır. Sosyal hizmetlere çok önem vermiş, yetimler ve dullar için yurtlar açmış, açlara yardım etmiş, sağlık hizmetleri yürütmüştür.
Arya Samaj eğitime de çok önem vermiştir. Bu amaçla okullar ve üniversiteler açmıştır. Mensuplarının diğer dinlere karşı fanatik tutumları Müslüman ve Hıristıyanlarla kavgalara neden olmuştur. Arya Samac taraftarlarının bu tavrı, eleştiri konusu olmuştur. Arya-Samaj hareketi, Hind entellektüelleri üzerinde önemli bir tesire sahip olmuştur. Arya-Samaj hareketi, bugünde Hindistan'da aktif bir hareket olarak varlığını sürdürmektedir.
Hindî-Avrupâî denilen kültür ve dil topluluklarına verilen bir isimdir. Çünkü bu toplulukların göçleri onları, Hindin en ücra yerlerine kadar götürmüştür. (Bengal ve Seylan'a kadar) Avrupada da İspanya'ya ve İrlanda'ya kadar sevketmiştir. Kelime, İran ismine olduğu kadar İrlanda ismine de ait görünmektedir. Dar manada Aryen kelimesi, daha çok bugünkü Türkistan'da M.Ö. üçüncü bin yılda yaşamış olan Aryenleri ifade etmektedir. Daha sonra bunlar, iki gruba bölünmüş olup, bir grup İran'ı diğeri de Hindistan'ı işgal etmişlerdir. Dinî plânda, Hindî - Avrupailerin ideolojik birliği çok dikkat çekiciydi: Üçlü yapı, cemiyette (entellektüeller - savaşçılar - üreticiler arasında iş bölümü vardı) olduğu kadar ilâhlar panteonunda da vardı. (Tanrının üç fonksiyonu vardı: hukukî, sihirsel hakimiyet - kozmik kuvveti koruyan, dünyevi iktidar - zenginliklerin dağılımı). Bu sıfatla, Aryen ideolojisinin damgası o kadar güçlü olmuş ki meselâ Fransa'da 1789 Fransız ihtilâline kadar devam etmiştir. Hind kastları, felsefî manada, Varna'ya referansla Sanskritçe metinlerde kendini temize çıkarmıştır. Bunun için Hind'de, Yüce Tanrı, bir Teslis içinde ifade edilmişse bu tesadüf eseri olmamıştır: Brahma (rahip), Visrınu (Dharma’nın bekçisi), Shiva (Ebedî hayatın bolluğunu sağlayan).
Maddi ve manevi güç ve yetkinliğin sembolü, olarak yöneticiler, askerler, rahipler veya bilginlerce taşınan ağaç ya da herhangi bir metalden yapılmış sopa, değnek. Hz. Musa ve Hz. Süleyman'ın peygamberlik alameti olarak taşıdıkları asaları meşhurdur.
Eski Mezopotamya'nın güneydoğu bataklık bölgelerinde yer alan Kuer kentinin Sümer kaynaklı tanrısı.
Sanskritçe. “oturma hali”. Yoga sisteminde zihnin vücud faaliyetleri üze-rinde odaklaşmasını önlemek amacıyla, bedenin aldığı hareketsiz oturuş biçimi. Bakınız: Yoga.
Sanskritçede “oturma hali” anlamına gelmektedir. Yoğa ekser sizlerinde, zihni, bedensel hareketler üzerinde odaklaşmaktan uzaklaştırmak gayesi ile bedenin aldığı hareketsiz duruşa verilen isimdir. Yogi'ye ulaşmak için geçilmesi gereken sekiz aşamadan üçüncüsüdür. Yogi adayı, doğal olmayan bu bükülmez duruş biçimini güçlük çekmeden sürdürmeyi yaptığı anda, bedenini yoğunlaştırmış olur. En az otuz iki değişik Asana vardır.
Bakınız: Yükseliş.
Eski Yunan'da şifa tanrısı. Apollo ve Coronis’in oğlu olan Asclepius'un kültü Bergama ve Kos adası gibi yerlerde yaygındı. Ondan şifa bekleyenler tapınağında uyurlar, böylelikle tanrının kendilerini rüyalarında ziyaret edeceğine ve yapmaları gereken tedaviyi onlara söyleyeceğine inanırlardı. Minnettar hastalar tapmaktaki su kaynağına altın atarlardı.
Ataları Odin olduğuna inanılan eski Cermen ilahlarının toplu ismi.
Eski Türk mitolojisinde Türklerin kendisinden türediği düşünülen dişi kurt. Bundan dolayı eski Türkler arasında bozkurtlara büyük saygı duyulmakta ve Türk hakanları kendilerini Asena soyuna bağlamaktaydılar.
Arapçada sahabinin çoğulu; Hz. Muhammed'i gören ve onun sohbetinde bulunan Müslümanlara verilen ad. Bunlar Ashabı Kiram (yüce sahabiler) olarak da adlandırılırlar. Bakınız: Sahabi.
Kur'an'ın Kehf Suresinde kendilerinden genişçe bahsedilen kimseler. Burada, bunların içinde yaşadıkları toplumun zulmünden kaçarak bir mağaraya saklanan mümin kişiler oldukları belirtilir. Saklandıkları bu yerde Allah, onları müşrik toplumun şerrinden koruyarak onları 309 yıl uyutur. Uyandıklarında onlar, bu kadar uzun süre mağarada kalmış olduklarının farkında değildirler. Dışarı çıkarlar ve toplumun değişmiş olduğuna tanık olurlar. Bakınız: Yedi Uyuyanlar.
Hz. Muhammed’in Medine'ye hicretinden sonra Medine'de inşa edilen Mescidü'n-Nebi çevresindeki mİsafirhanede (Suffa) barınan ve genellikle Hz. Peygamber’in ve diğer Müslümanların yardımlarıyla geçimlerini sağlayan Müslümanlar.
Kur'an'da Buruc Suresinde kendilerinden bahsedilen bir zalim topluluk. “Hendek (ateş hendekleri) topluluğu” anlamına gelen Ashabı Uhdûd, yalnızca Allah'a iman ettiklerinden dolayı inanan insanları ateş çukurlarına atan bir müşrik gruptu.
Kur'an'da helak edildiği belirtilen bir topluluk mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn109" rel="no follow - [109] Bazı müfessirler, bunun Hz. Şuayb’ın kavmi olduğunu ve bu kavim mensuplarının peygamberlerini yalanladıkları için çöken bir kuyuda boğulup gittiklerini söylerler. Bir diğer yoruma göre ise bunlar, Semad kavminden arta kalanlardır; kendilerini uyaran peygamberi öldürdükleri için helak edilmişlerdir.
Sanskritçe bir kelimedir. Şeyhin ve müritlerin cemaat halinde, maneviyat ve derûnî bağımsızlık aramaya gönüllü olarak kendilerini verdikleri bir inziva yeridir. Sulh, murakabe, çile, manevi egzersizlerin mekanı olan Ashram, genel olarak sadece benliğin değişimini hedef almaz. Aynı şekilde o, yegane kuvvet olan şuur ve merkezîleşmeyle, dünyanın değişimini hedef almaktadır. Böylece, mistik tecrübe, sosyal ve kozmik tecrübe halinde genişlemeye yönelmiştir.
Başlangıçta bu kelime, sadece Rhin bölgesine yerlemiş olan Yahudilere isim olarak verilmiştir. Daha sonra, kuzey-batı, orta ve doğu Avrupa Yahudileri için de kullanılmaya başlamıştır. Bu kelime özellikle Almanya Yahudileri ve onların nesilleri için kullanılmıştır. Zaten Askenazi kelimesi Almanyalı anlamına gelmektedir. Bunlar dil bakımından ve âdetleri yönünden Seferad Yahudilerinden ayrılırlar. Bunlar, Yiddish denilen İbranice ve Almanca karışımı bir dil kullanırlar.
Dinsel anlamda kendini inkar; yeryüzünden el etek çekmek; yeme içme ve diğer dünyevi şeylerden uzak durarak dinsel disiplini sağlama metodu. Asketizm birçok dini sistemde mevcuttur. Hinduizmde kutsal kişiler yeme İçmeden elden geldiğince uzak dururlar ve böylelikle vücuda işkence ederek onu eğitmeye çalışırlar. Caynist rahipler ağızlarına örtü örterler ve yürürken böceklere zarar vermemek için önlerini süpürürler. Yine bazı Caynistler hiç elbise giymezler. Ajivika mezhebi taraftarları ise çırılçıplak gezer ve çöp yerler. İslami gelenekte de bazı tarikat mensupları yeme içmeden, cinsel münasebetten, uykudan ve konuşmadan elden geldiğince uzak durmak suretiyle nefis eğitimine önem verirler.
Apollon'un oğlu olan bu Tanrı, tedavi edici bir özelliğe sahiptir. Asklepius, başarıyla, milletlerde ölümsüzlük sınavı olarak anılan ateş sınavını geçer. Yaşamın ve ölümün yollarını tersine çevirerek cenaze ateşinden çıkar. Apollon, çocuğunu yarı insan yarı at olan Kheiron'a emanet eder. Asklepius, Kheiron'un okulunda, büyülü sözler söylemeyi, büyülü ilaçlan ve melhemleri ve cerrahlığı öğrenir. Artık Asklepius, “sağlığın becerikli ustasıdır”. Asklepius hakkındaki bilgiler onun, bilgisini insanların hizmetine sunduğunu anlatmaktadır. Apollodoros, Asklepius'un Athena'da öğrendiği şeyin büyülü bir iksır olduğunu söylemektedir. Hatta anlatıldığına göre Asklepius, insanları tedaviye başladığından beri, Hades'de ölüler azalmıştır.
Asklepius'un Hephaistos ateşinde başlayan mesleği, Zeus'un cezalandıran ama aynı zamanda ölümsüzleştiren ateşinde son bulur. Asklepius Tanrısal güce karşı suç işleyenlerin cehennemine gitmeyecektir. Asklepius'un Tanrılığı farklıdır. O, bir kahramandır. O, yalnızca iyilik yapan bir Tanrıdır. O, insanların hataları karşısında hoşgörülüdür, insanların acıları karşısında merhametlidir.
Ancak bazan Asklepius'un bu iyilik karakteri değişmekte ve kötülükle bütünleşmektedir. Böylece Asklepius, babası Apollon'un savaştığı karanlık güçlere bağlı bir zebani tanrı görünümüne dönüşür. Onun en sevdiği hayvan, bastonuna sarılı olan yılandır. Bazan Asklepius'un toprakla sıkı ilişkisi vardır. Bunun nedeni, Antikçağ’ın sonuna kadar tüm büyük tapınaklarda uygulanan kuluçkadır. Hastanın iyileştirilmesi dinsel bir vahye bağlıdır. Hastalıklarının iyi edilmesi için başvuranların, kendilerini dinsel arınmaya ulaştıracak bazı şeyleri yerine getirmesi gerekecektir. Bunlar, cinsel ilişkiden sakınma, oruç, bazı yiyeceklerin yenmemesi, gibi şeylerdir. Bunları yapanlar Epidauros'a özgü ve tamamen zararsız yılanların dolaştığı, Tanrının heykeliyle süslü bir yatakhaneye, yani “yasak yer” e kabul edilirlerdi. Burada hastalar, düşlerin taşıyıcısı olan toprağa dokunacak biçimde yere uzanırlar. Uyurlarken Tanrı onları ziyaret eder ve düş görürlerken onları iyileştirir. Hastalar, sabah olduğunda kesinlikle iyileşmişlerdir veya düşlerinde bir tedavi yöntemi öğrenmişlerdir. Epidauros yazıtları, Asklepius'un sürekli hastası ve tutkusu Melius Aristides’in tanıklığı bizi tanrının bu iki tıbbi işlemi hakkında bilgilendirir: Bir gözünün yerinde bir delikten başka hiçbir şey olmayan tek gözlünün görmeye başlaması ya da beş yıldan beri hamile olan kadının doğum yapması gibi mucizevi tedaviler, Askle-pius'a atfedilmektedir.
Hıristiyan teolojisine göre tüm insanlığın tutsak olduğu günahkarlığın prototipi; insanın ilahi alemden düşüşüne neden olan şey. Hıristiyanlığın teorisyeni Pavlus'un “bir kişi (Adem) vasıtasıyla günah dünyaya girdi” ve “birisinin günahıyla birçokları öldü” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn110" rel="no follow - - [110] sözlerinde tam ifadesini bulan asli günah tasavvurunagöre Adem’in cennette kendisine konan yasağı çiğnemesi ve bu nedenle cennetten kovulmasıyla insanlık günah ve ölüm çarkına tabi olan bu yeryüzü yaşantısına mahkum olmuştur. Doğan her kişi Adem’in bu günahını miras olarak taşımakta ve dolayısıyla günahkar olarak doğmaktadır. Thomas Aquinas ise asli günahın kişilere Adem’in kişisel günahını üstlenme şeklinde değil, insanlık tabiatına sahip olma şeklinde geçtiğini savunur. Bakınız: Ruwa.
Bu ifade, St. Paul'un Romalılara Mektup 7/7-25 metnine dayanarak St. Augustin tarafından uydurulmuştur. Çünkü Romalılara Mektup 7/14'de: “Her insan dünyaya günahın gücüne satılmış olarak gelir” denmiştir. Hıristiyan ilahiyatçıları Ataların günahını “suçluluk varisi” olarak düşünmemekle beraber, insanın bir suçluluk halinde bulunduğunu kabul etmektedirler. Bu durum, buluğ çağma erse de ermemişse de aynıdır. Bunun için her insanın İsa'nın kurtarıcı inayetine ihtiyacı vardır. St. Paul'e göre bu durum, günahın dünyaya girişinden beri devam etmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn111" rel="no follow - [111] Yani, insanlığın başlangıcından beri... Son dönem Hıristiyan ilahiyatçıları “peche originel” (Asli günah) kavramından çok “peche des origines” (Aslî suç) kavramı üzerinde durmaktadırlar. Böylece onlar, “peche originel” ile “peche des origines” arasını ayırmışlardır. Birinci “bu dünyadaki günahın menşeini meydana getirmekte”, ikincide, doğan her insanın durumunu etkileyen günah olarak telâkki edilmektedir.
Fakat bu ayırımın çoğu zaman üzerinde durulmamıştır. Bu konuda hakim olan görüş “Adem’in suçluluğunun” mirası olarak “peche originel”in kabul edilmesi şeklindeki görüştür. St. Augustin, Tanrının inayeti olmaksızın, kurtuluşun mümkün olmadığını belirtmiştir. Aynı görüşü XVI. Yüzyılda Luther savunmuştur.
Eski Ahit’in Tobit kitabında ve Talmud'da rastlanan şeytan.
Bugün Antalya il hudutları içinde bulunan antik bir kenttir. Tarihi, MÖ. 5 ve 4. yüzyıllara kadar inmektedir. Antik çağda şehrin adının primupolis olduğu sanılmaktadır. Yapılan kazılarda ele geçen gümüş sikkeler, kentin M.Ö. 5. yüzyıl ve sonrasında kendi adına para bastığını göstermektedir. Aspendos, Helenistik ve Roma dönemlerinde ticaret yolu sayesinde zenginleşmiştir. Aynı zamanda o dönemde önemli bir kültür merkezidir. Aspendos tiyatrosunun büyüklüğü bu dönemdeki kültürü yansıtmaktadır. Kentin su kemerleri de Roma sanatını yansıtmaktadır.
Batı kiliselerinde Pazar ayininde üzerinde evharist objeleri bulunan masanın ve ayine katılanların üzerine kutsanmış suyun serpilmesi seremonisi.
Abba Man Ben Moses Ben Joseph Don Astruc'un 1250 yıllarında Lunel'de doğduğu ve 1306 yılında öldüğü kabul edimektedir. Astruc, Yahudi akidesi ile Aristo felsefesini uzlaştırmaya çalışan İbn Meymun'a (Maimonides) ve yandaşlarına muhalefet etmiştir. Yahudi muhitlerde felsefe eğitimine karşı, şiddetle karşı çıkan Astruc, Haham Adret'e bu konuda bir bildiri yayınlatmaya muvaffak olmuştur. Böyiece felsefe taraftarları ile felsefe karşıtları iki ayrı gruba ayrılarak Fransa ile İspanya'da yaşıyan Yahudiler arasında ciddi bir bölünme meydana getirmişlerdir. Bölünmenin tehlikeli boyutu 13 06'da IV. Philippe’in Fransadan Yahudileri kovması ile sona ermiştir. Bu olaydan sonra Astruc, Mayorka krallığının başkenti olan Prepignan'a yerleşmiş, sakin bir hayat sürmüştür.
Kur'an'ın 103. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure yalnızca 3 ayetten ibarettir.
1843'te aktif dinsel yaşamı güçlendirmek için Nimes'de kurulan bir Hıristiyan ekol mensupları. Hıristiyanlık monastisizmindeki Agustinian kurallarını esas alan bu hareket mensuplarının faaliyetleri içerisinde, okullar ve kolejlerde dinsel yaşamın yayılmasına dikkat etmek ve dinsel yayın ve literatür yoluyla misyonerlik çalışmalarını yürütmek sayılabilir.
Fenikeliler ve Kenanilerin yüce verimlilik tanrıçaları; tanrı Baal'ın eşi ve güçlü bir seksüel karakter; İştar-Venüs'ün Filistin'deki karşılığı. İki boynuzlu bir kadın şeklinde tasvir edilen bu tanrıça sürülerin artıp çoğalmasıyla ilişkili olarak görülüyordu. Astarte kültü, Filistin'den Mısır'a götürüldü ve orada tanrı Ra veya Ptah'ın kızı olan şifa tanrıçası olarak tapıldı. Kartaca'da ise ona Tanit adı altında tapılmıştır.
Eski Babil dini gibi yıldız ve gezegenlere tapınmayı ön plana çıkaran dinler. Bu dinlerde gezegensel tanrı ve tanrıçalara tapınmanın yanı sıra, astroloji, sihir ve kehanet de oldukça yaygındır.
Astroloji Gök cisimlerini, yıldız ve gezegenleri inceleyerek insan kaderi, mevsimler, olaylar vb. şeylerle ilgili yorumlarda bulunma bilimi.
(Jean Astruc, 1684-1766) Ünlü Kitabı Mukaddes tenkitçisi. Torah’ın metodolojik olarak incelenme çalışmalarına onun öncülük ettiği düşünülür. Astruc, çalışmalarında Torah'da tanrıyla ilgili kullanılan Yahve ve Elohim terimlerinin geçtiği ifadelere dikkat çekmiş ve Torah'ın 4 ayrı kaynağa dayandığını ileri sürmüştür. Bu kaynakları o, A B C D şeklinde sınırlamıştır.
Akkad İmparatorluğu (M.Ö. 2370-2230) ülkede semit hakimiyetini belirlemektedir. Aynı zamanda bu hakimiyet, bütün yakın doğudaki bir tesiri de ortaya koymaktadır. Bu tesir, kuvvet kullanarak istilayı değil; daimi şekildeki bir nüfuzu belirtmektedir. Bu Semit'ler, Batıdan geliyorlardı. Orada Mari ve Ebla gibi büyük siteler tesis etmişlerdi. Sümer rönesansmdan üç asır sonra (III. Hanedanlık), üçüncü dalga Amarit'lerin dalgası olmuştur. Bunlar, Halep'te, Mari'de, Ashshour'da ve Babil'de bir takım devletler kurmuşlardır. Bunlar, Mezopotamya'yı semttik kültüre doyurmuştu. Nihayet XII. Yüzyıldan itibaren Ara-miler, Şam'da bir takım krallıklar ve prenslikler kurmuşlardır. Böylece Ara-miler, Asurlularla mücadeleye girmiş oldular. Arâmiler, kültürsüz bedevilerdi. Dil hariç, bölgede hiçbir nüfuzları olmamıştı...
Amorite'lerin akınları proto-semitik dünya ile olan köprüleri koparmıştı. Akkadlıların getirdikleri dinler, Sümer dini üzerine iki veya üç asırdan fazla tesirli olmuştur. Böylece, şehir, (akım) ateş, (isum), ırmak (narum) tannlaşmıştı. Fakat bu isimler çabucak kaybolmuştu. Buna karşılık, “Güneş” ve “Ay” kutsallaşmıştı. Böylece, Shamash ve Sin, Akkad imparatorluğunda sayısız figürler altında görülmüştü. Daha sonra Sin, Nanna tarafından yutulacaktır. İshtar, İnanna ile aynı kabul edilmiştir. Daha sonraki yüzyıllarda İshtar çok önemli bir yer işgal edecek ve Babil dininin büyük Tanrıçalarından biri olacaktır. Ea, Enki'ye denk olacaktır. Bu Tanrı özellikle büyücülükte dikkat çekecektir.
Tanrı Adad, daha az açıktır. Bu fırtına ve bora Tanrısıdır.
Tanrı İlum/el'e gelince, bu belkide, bir Tanrıyı belirtmek için kullanılmış bir “cins isim”.
Tanrı Mardouk, Paleo-Babil döneminin tarihini taşımaktadır...
Asur-Babil dini, Sümer mirasına sahip olmuştur. Fakat o, bu mirası kendi karakteriyle meze etmiştir. M.Ö. II. ve I. bin yıllarında, Mezopotamyada yaşayan din, belli başlı aşağıdaki özelliklerle tanınmaktadır:
1- Babil’in birinci hanedanlığı zamanında kullanılan liturjik metinlerin dili Sümerce idi. Daha sonra rahipler, bu dile hakimiyeti kaybetmişlerdir. Eski Metinler, titiz şekilde muhafaza edilmişler ve çoğaltılmışlardır. Bazan da bu metinler, Akkadcaya tercüme edilmişlerdir. Fakat Sümerlilerin büyük mitolojileri ikisi müstesna, bu şerefe mazhar olamamışlardır. Bunların yerine Gıkla-mış ve Enuma Eliş mitolojileri kaim olmuştur. Böylece, “İnanna'nin, cehennemlere inişi” düzeltilmiş, özetlenmiş ve bütün anlamını kaybetmiştir. Dualar, ilahiler, dini merasimler hep Akkadca kaleme alınmışlardır. Bütün bu literatür, önceki geleneğe saygı göstermiştir.
2- Babilliler ve Asurlular, iki disiplin geliştirmişlerdir: Tanrılaşma ve Büyücülük, Her ikisi de M.Ö. 2000 yılından önce tatbik edilmemiştir. Daha doğrusu yazı ile veya yazısız sistemleştirilrniş değildi. Bunlar, Sümer'den çok, Akkad zihniyet yapısına uygun düşmekteydi,
3- Mabedler, rahipler ve bayramlar Akkadlaşmışlardır. Meselâ, Sâ şeklindeki takdime Sattukku, En şeklindeki rahip Enu (Dişisi Entu); Es, şeklindeki bayram Essesu ve akitu şekline dönüşmüştür. Yine Tanrı An, şimdi Anu şeklinde adlandırılmaktadır. Babilliler, dinî terimleri şöyle tercüme etmişlerdir: Me'yi parşu ile, siskur veya sudu'yu ikribu ile..
4- Babil'de Tanrılarla ilişki, Sümerlerden daha az açıktır. Bu özellikle ibadetlerde görülmektedir. Dindarlar kendilerini, ta-biatüstü güçlerin önünde, kaygılı, suçlu, korkmuş olarak hissetmektedirler. Kral ve tebası, sıkı bir yasaklar ağının önünde bulunmaktadır. Bunlar fertleri, günlük hayatlarının en küçük detayına kadar etkilemektedir. Şeytanla ilgili şeyler, müminleri korkuya sevketmektedir.
5- Tarihi gelişmeler, özellikle politeizmin tesirini zayıflatmış, mahalli tanrılardan bazıları pantheonun tepesine yükselmiştir. Meselâ Marduk ve Aşhour gibi. Bu durum bazı ilahiyatçıları, görülen birçok Tanrıyı Marduk'un tecellileri olarak düşünmeye götürmüştür.
Sanskritcede “ruhsal, tanrısal” anlamına gelen bu terim erken donem Hinduizminde, Eski İran geleneğindeki Asuralara benzer şekilde genellikle tanrıları ya da yüce ilahi varlıkları ifade eden bir ad olarak kullanıldı. Ancak daha sonraları Asuralar, yaratıcının nefesinden yaratılan aşağı varlıklar olarak görüldü ve nihayet genelde tanrının düşmanları ve şeytanlar olarak değerlendirildiler. Hind mitolojisine göre Süt Denizini çırpan Devalara (tanrısal varlıklara) yardım eder gözükerek bu denizden çıkan ölümsüzlük içeceğini kapıp ele geçiren Asuralar bunu içmeden önce, tanrı Vişnu güzel bir kadın suretine girerek onları oyalar ve birden ellerindeki sıvıyı kapıp tekrar Devalara verir. Bunu içen Devalar ise yeniden güç kazanır ve Asuralara karşı başarılı olurlar. Diğer taraftan Eski iran'da önceleri Hind kültürünün bir etkisi olarak Asuralar şeytani varlıklar olarak kabul edilirken sonradan (Zerdüşt sonrası) bu terim, kötü varlıklar olan devalara karşı savaşan iyi ruhları ifade etmek için kullanılmaya başlandı.
Ünlü Asur kralı (MÖ 668-626) Kendisine kadar gelen yazılı eserleri ve kitabeleri Ninova saray kütüphanesi için kopya ettirdi.
Diyofizit Nasturi kilisesi içerisinde yer alan ve Roma kilisesiyle birleşmeyi reddederek eski yapılarını devam ettiren Nasturi Hıristiyanlar. Asurluların soyundan geldikleri iddiasıyla onlara bu adın verildiği ileri sürülür. Asuriler günümüzde genellikle Suriye, Irak, Lübnan ve ABD'de yaşamaktadırlar. Bakınız: Nasturilik.
Hinduizmin şifa tanrıları. Hem insanları hem de tanrıları yönettiklerine inanılan Asvinler altın renkli ikizlerdir; körlük, dilsizlik ve yaşlılığı iyileştirirler. Ayrıca onlar sevgi ve evliliğin koruyucusudurlar. Asvinler sabah ve akşam yıldızlarının kişileştirilmiş halidir.
Eski Ahit'te sık sık zikredilen ve mihrapta duran kutsal direk.
Finikelilerin deniz tanrıçası; bir ana tanrıça. Ugarit metinlerine göre Aşerat, Baal Haddad’ın (Addad) ve diğer birçok tanrının annesidir. Aştart, Astarte, İştar, İsis ve Aştoreth gibi bölgedeki birçok ana tanrıça, yüce tanrı El’in eşi olan Aşerat'la ilişkilidir. Bakınız: Astarte, Iştar.
Hz. Muhammed tarafından henüz hayatlarındayken cennetlik oldukları konusunda müjdelenen on sahabi. Dört halife olan Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali yanı sıra Talha ibn Ubeydullah, Zübeyr ibn Avvam, Abdurrahman ibn Avf, Ebû Ubeyde ibn el-Cerrah, Saad ibn Ebi Vakkas ve Said ibn Zeyd de Aşere-i Mübeşşere arasındadırlar.
Sabiiliğin rahiplik teşkilatında bir görev; yardımcı rahiplik. Rahipliğe hazırlanan çocuk ya da genç. Aşgandanın görevi ayinlerde rahiplere yardımcı olmaktır.
Eski Suriye tanrılarından birisi. Kitabı Mukaddes'te mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn112" rel="no follow - [112] onun MÖ 8. yy'da Hama'nın tanrısı olduğu söylenir.
İslamda Kur'an'ın 10 ayetlik kİsa bölümlerine verilen ad. Kur'an'dan kİsa bölümler okumaya “aşir okumak” denilir.
En evrensel insanî gerçeklerden biri olan aşk, az çok bencil olan basit fizikî aşktan tutun da, kendinden feragat yeteneğine kadar, çok değişik şekiller altında var olabilir. Aşk konularının çokluğu, aşkın çeşitlerini artırıyor. Bizi burada ilgilendiren, insanın gelişmesi ile aşk arasındaki ilişki içinde kökleşen dinî aşkın anlamıdır. İnsan şahsiyeti esas olarak, ilişkileri olan bir varlıktır, (Onun sözü de jestleri gibi bir anlam ifade eder). Yani insanın kendini ortaya koyabilmesi için, çok sayıda nimetlere, her türlü mübadelede özellikle temayül, başkalarıyla bir araya gelip onlardan ayru zamanda hem şefkat, hem de anlayış bulmak ve kendisini de diğer insanlara iyilik ve sevinç sunmaya adamaktır. Başka şahıslarla buluşmada ve yeni arkadaşlarla karşılamada sevinci, mutluluğu, refahı arama şeklindeki bu köklü itiş, en geniş anlamıyla, aşktır. Böyle bir aşk, bazan maddî bir hüviyete bütünebilir. Böylece bu, sekse ve evliliğe has bir aşktır. Yahutta bu aşk, dostluk seviyesinde kalır.
Nihayet aşkı, derinliği az da olsa; kişiler arası münasebetlerin menşeinde ve özellikle tüm cemaat gerçeğini oluşturan existansiyalist payın kaynağında, bir çimento özelliğinde görmekteyiz. Şahsiyetin gelişmesinde aşkın önemi, onun dinî saha ile bütünleşmesini izah eder. Gerçekte tüm dinlerde aşk, imtiyazlı bir yer tutar. Hatta İlkel dinlerde bile, Tanrısal münasebetler içinde ona çoğu defa korku ile karışık bir halde rastlanır. Aşk, her toplumun temelinde bulunduğundan dolayı, özellikle dinî cemaatlerde Allah'la olsun, grupların üyeleri arasında olsun bir hayat şartı olarak onun varlığı zaruridir.
Hıristiyanlıkta aşk; çok önemli bir yer tutar. O halde aşk, Tanrı sevgisi anlamına gelen charite'nin sinonimidir. Her insanı değiştirmeyi hedef alan böyle bir aşk, hem insana teslisin uknumlarının arasında aşk hayatı olan ilâhî hayatı ulaştırır (Bunun zirvesini İsa Mesih’in Çarmıh'ta ölümü teşkil eder) ve hem de insanın bu ihsana ve Allah aşkına mukabil bir aşkla cevabını teşkil eder. Her insanın davet edildiği ilâhî aşk Communication'u, Allah için olan aşka benzer aynı aşkla, hemcinsleri tarafından sevilmesi gereken her insan varlığından, bir AllahTnoğlu meydana getirir. O halde Hıristiyan aşkı, insanî duygu olarak insanlara bağlanır. Hakikatte bu kardeş aşkı tesirli olması için, şartların bize yakınlaştırdığı insanlara dayanması gerekir.
O halde bu kardeş aşkı, Allah için olan Aşk gerçeğinin bir alâmetidir. Biri Eros ki, yüce bir birlik içinde bir takım varlıkların karşılıklı birleşmeye can atmalarıdır. Orada farklı şahıslar, silikleşmeye, mükemmelleşmeye, meze olmaya yönelmişlerdir. Diğeri Agape'dir ki o, sadece karakter, mizaç, davranış uzaklığı noktasından değil, aynı zamanda şahsiyetteki derin ayrılıklarda da birleşme yerine farklılığa saygı gösterir ve onu geliştirir. Agape aşkına verilmiş mutlak bir öncelik içinde Hıristiyanlık, İsa tarafından yayılmış ve bildirilmiş olan Allah aşkı içinde, tüm insanlığın yeniden toplanmasına yardımı, kendine vazife bilir. Şüphesiz bu aşk, insan ilişkilerinde çok çeşitli şekiller alabilir. Meselâ, evlenmede cinsiyeti hizmete sokan evlilik, hu şekillerin en önemlisidir. Böyece o, kendiliğinden tüm sınırları aşmaya yöneliyor ve tanrı aşkı ile değişmiş, uzlaşmış yeni bir insanlıkta, tüm insanların toplanması için en büyük faktör oluyor.
Tevrat'taki milletler listesindeki bilinmeyen halk mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn113" rel="no follow - - [113]
Yahudilikte Filistin Geonimlerine bağlı olan Yahudilere verilen ad; Yahudi literatüründe Orta ve Doğu Avrupa Yahudileri ve şiveleri için kullanılan isim; Sefardim’in zıttı. Aşkenazi teriminin aslında “Alman” anlamına geldiği iddia edilir. Aşkenazi Yahudileri, Sefardim Yahudilerine göre kültürel açıdan daha dar kalıplar içinde kalmışlardır. Bunlar sonraları Yiddiş lehçesini geliştirmişlerdir. Günümüzde Yahudiler genellikle Aşkenazim ekolü içerisinde yer alırlar. Bakınız: Sefardim, Geonim.
MÖ 272-232 yılları arasında Hindistan'a hakim olan ve Buddha’nın öğretisini halka yaymaya çalışan hükümdar. Onun kitabeleri Budizmin ilk tarihsel dokümanları olarak kabul edilir.
M.Ö. 265-238 yılları arasında Hind hanedanlığının başına geçtiği ve Budizme çok önem verdiği bilinmektedir. Budizm, onun döneminde Hindistan'da çok önemli bir yayılma göstermiştir. Fetih hareketlerinde şiddet kullanmamayı kendine düstur edinmiştir. Aşoka döneminde, geniş halk kitlelerine hitap etmiştir. Ayrıca, Aşoka kaya ve sütün fermanları da diktirmiş ve kayalara yazılar yazdırarak, halkı aydınlatmıştır. Aşoka’nın bütün hedefi Dharmayı (Budist Şeriatını) yaşamaktı.
Dharmadan şu prensipleri çıkararak, hayat düsturu haline getirmiştir:
1- Doğruluk,
2- Dürüstlük,
3- Sevgi ile yaklaşım,
4- İyilikseverlik,
5- Şiddetten kaçınma,
6- Herkese saygılı olma,
7- Az günah işleme,
8- Hayvanlara kötü davranmama.
Budizmin en önemli manastırları onun zamanında yapılmaya başlamıştır. Budizm'deki iç bölünmeleri önlemek için konsiller toplamıştır. İlk Budist misyonerleri onun zamanında teşkilatlı şekilde gönderilmeye başlamıştır. Onun zamanında Budizmin yayılmasının temel nedeni bu misyonerlik çalışmalarıdır.
Hinduizmde geçici keşişlik yaşantısı; çeşitli Hindu mezheplerinin manastırı. Bakınız: Samnyasin.
Asurluların milli tanrısı. Babil ya da Sümer tanrısı Anşar (Anshar) ile özleştirilebilir. Verimlilik ve savaş tanrısı olan Aşur, bir disk, boğa üzerindeki bir kral ya da dişi bir keçi ve çeşitli bitkilerle çevrili bir adam şeklinde tasvir edilirdi. Aşur'un eşi Ninlil idi.
İslami geleneğe göre Hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem’in onuncu günü tutulan bir oruç. Bu terim muhtemelen İbrancada onuncu anlamına gelen “asor” teriminden gelmektedir. Geleneksel inanca göre Hz, Nuh, bu günde gemisini inşa etmiştir. Sünniler bu günü bir oruç günü olarak kabul ederken, şiiler bu günü Hz. Hüseyin'i anma günü olarak kutlarlar. Aşure gününde, çeşitli yiyeceklerle pişirilen tatlı (aşure) yapılır ve dağıtılır.
Hz. Peygamberin 622'de Mekke'den, Medine'ye hicreti ile birlikte başlayan Hicri takvimin birinci ayı olan Muharrem ayının Onuncu gününe aşure günü denmiştir. Yahudiler de kendi kullandıkları kameri-güneş takvimine göre Tişri ayının Onuncu gününü Yom Kippur (Kefaret Günü) olarak kutluyorlar ve o günü kendi usullerine göre, oruçlu geçiriyorlardı. Müslümanlar da aynı gün oruç tutmak isteyince Peygamberimiz Yahudilere benzememek için isteyenlerin muharremin dokuz, on ve onbirinci günleri oruç tutmalarını söylemiştir. Aşure gününü Yahudi geleneğine bağlı olarak izah edenlerin yanında, Aşure'nin Hz. Nuh'tan itibaren bütün Sami dînlerde mevcut olduğunu ve İslâm Öncesi Arap putperestliğinde de Aşurenin olduğunu bazı kaynaklar bildirmektedir. Hz. Aişe ile Abdullah b. Ömer’in rivayetine göre Kureyş, Aşure günü oruç tutuyordu. Peygamberimiz de Medine'ye Hicret edince bu orucu tutmuş ve başkalarının da tutmasını tavsiye etmiştir. Fakat Ramazan orucundan sonra Aşure orucu önemini kaybetmiş ancak dileyen müslümanlar bu orucu tutmaya devam etmiştir. Netice olarak Aşure orucunun iki önemli kaynağı dikkat çekmektedir. Birincisi, yahudi geleneği içindeki kefaret gününü teşkil etmesi. İkincisi de Hz. Nuh'tan itibaren devam eden ve Hz. İbrahim'den beri önemli bir gün olarak aşure orucunun tutulması.
Aşure günü olan on muharrem 680'de Hz. Hüseyin’in Kerbela'da şehit edilmesiyle birlikte Şia camiası için siyasi bir gün olma özelliği kazanmıştır. Her yıl bu tarih, Şia tarafından Hz. Hüseyin’in intikamını almak için icra edilen bir yas ve kin havası içinde kutlanmaya başlamıştır. Bugün İslâm dünyasında on muharrem hâlâ çok önemli bir gündür. Bu gün vesilesi ile aşure denen bir çorba pişirilmektedir. Özellikle bu Anadolu'da ve Şia dünyasında çok önem arzetmektedir. Türkler bu tatlı çorbaya çok önem vermişler ve Osmanlılar sarayda Aşure çorbası pişirmeye itina göstermişlerdir.
Kuzey Amerika'da İroguois ve Huron kabilelerinin ana tanrıçası. Güneş ve ayı onun yarattığına inanılmaktadır.
Birçok inanç sisteminde varlığı gözlemlenen atalara tazim ve onların tanrılaştırılması fikri. Çin ve Japon geleneksel dinlerinden eski Ortadoğu dinlerine kadar birçok dini sistemde yer verilen bu külte göre ölmüş ataların ruhlarının varlıklarını sürdürdüğü ve geride kalan akrabaları, yakınları ve bütün toplum için tasarruf yetkisini devam ettirdiği düşünülür. Bu nedenle onların mezarlarını ya da yeryüzündeki varlıklarını simgeleyen kalıntılarını bir dua ve tazim yeri haline getirmek, bu külte yer veren bütün dinsel geleneklerde görülen ortak bir özelliktir. Ayrıca onların resim, kabartma ya da sembolik suretlerini yaparak onlara tazimde bulunmaya da sıklıkla rastlanır. Azizler ve ermişler kültü de atalar kültünün bir başka uzantısını oluşturur. Bakınız: Aziz, Ermiş.
Birçok tarihçi “Atalar kültünü” dinlerin kaynağı olarak gösterir. Herbert Spencer'de bunlardan biridir. Frazer’in detaylı şekilde belirttiği gibi “Ölülerden korkmanın” ilkel dinin menşei olduğundan ve yaşayanların ölüler ruhunun sürekli baskısı altında olduğundan şüphe edilmiştir. Diğer bazı bilginler ise, korkuların ölülerden olmadığına, bilakis yaşayanların kötü hareketlerine karşı ölülerin ortaya koyduğu müeyyidelerden korkulduğuna işaret etmişlerdir. Bu atalardan korku değil, yüce bir hakimin fikrinde kökleşmiş olan adalet duygusudur. Bu yüce hâkim, atalar kültünü meydana getirmiştir. Hakikaten bu kült, özellikle Afrika'da, görünmez, her yerde hazır ve nazır, herşeye kadir fakat ecdadın aracılığı ile davranan yüce bir Tanrı inancı ile birlikte bulunmaktadır. Allah korkusu mu yoksa Allah’ın varlığı mı öncedir? G. Mensching'e göre, önce korkulacak varlıkları tanımak gerekir. “Şeytanlar, şeytanların korkusundan öncedir...” Bazılarına göre ise, korku hayaletlerin yaratığıdır. Bu öncelik ve sonralık tartışması çözülememiştir.
Madagakar yerlilerinin yüce tanrısının (Ndriananahary) oğlu. İsmi “su ilginçtir” anlamına gelen bu tanrısal varlık, inanışa göre babası tarafından yeryüzünü denetlemek ve bununla ilgili rapor hazırlamak üzere gönderilmiştir.
Zerdüştlükte tapınmanın merkezini oluşturan gerçeklik sembolü ateş; ateş kültü tanrısı. Mazdeizmde Atar’ın, yüce tanrı Ahura Mazda'nın oğlu olduğuna inanılırdı. Ayrıca onun insanlığa hayat ve rahatlık getirdiği, dünyayı kötülüğe karşı koruduğu ve günlük seyahatinde güneşin arabasını muhafaza ettiği kabul edilirdi. Ateş bugün de Parsi ateş tapınaklarında merkezi bir işleve sahiptir. Krş. Agni.
Bir Eski Suriye verimlilik tanrıçası; İştar-Venüs'ün Suriye'deki karşılığı. O, aynı zamanda Derceto olarak da adlandırılır ve yüce Tanrı Adad’ın eşi olarak kabul edilirdi. Atargatis, 'Askalon'da yarı balık yarı kadın olarak tasvir edilmiştir. Balık ve güvercinin onun kutsal hayvanları olduğuna inanılırdı. Eski Yunanlılar Atargatis'i Afrodit'le özdeşleştirmişlerdir. Atargatis, Eski Suriye'de Tar'ata, Atrat, Tarat ve Tirrata gibi isimlerle de anılmaktaydı. Bakınız: İştar, Azzûz.
Parsilerin ateş tapınakları. Ayrıca Dar-ı Meher (Mitra’nın Kapısı) olarak da adlandırılmaktadır. Ateş, Hindulara ve diğer birçok halka olduğu gibi Parsilere de kutsaldır. Parsi tapınaklarında herhangi bir suret bulunmaz. Ancak merkezi kubbenin altında bir taş parçası bulunur ve buna bir metal tepsi asılır. Buna kutsal ateşin tacı denilir. Taş parçasında bulunan bir buhurdanlıkta yanan ateşe kokulu bitkiler atılır. Kutsal ateş, görünmez tanrı Ahura Mazda'nın en iyi sembolü olarak görülür ve onun oğlu Atar olarak adlandırılır.
Eski Yunan'da zarar, kötülük ve çılgınlık tanrıçası; ahlaki zayıflığın sembolü. Hesoid'e göre tanrı Zeus ve tanrıça Eris’in kızı olan Ate, kıskançlık ve bozgunculuğa yol açtığı için ilahi alemden kovulmuştur.
Tanrı ya da tanrıların varlığının reddedilmesi, yalanlanması. Ateist aynı zamanda tanrısız anlamını da ifade eder. Yaygın kullanımında bu terim
(1) Felsefi anlamda tanrının varlığını reddeden ya da tanrının yokluğunu ortaya koymaya çalışan kişileri ve
(2) Tanrı ve onun emirlerine ilgisiz kalanları kastetmektedir. Hinduizmde “na astı” terimi Vedalardaki vahyi inkar etme İçin kullanıldığı gibi, ateist olan ya da dindar olmayan için de kullanılır. Aynı şekilde İslamda kafir terimi hem tanrıyı reddeden herhangi bir kişi için hem de İslam'a inanmayan birisi için kullanılmaktadır.
Allah’ın varlığını inkar eden veya teizmin zıddını savunan doktrindir. Ateizm, karşı çıktığı tanrı kavramlarına göre çeşitlilik göstermektedir. Meselâ, kişisel bir Tanrıyı inkar eden fakat bununla birlikte orijinal bir enerjiyi kabul eden birisi, bu enerjiye kişisel vasıflar atfeden birine göre Ateisttr; Aşkın fikrini kabul etmeyen birisi için de böyle bir kimse, teist sayılmaktadır. Gayr-i müşahhas bir prensibi kabul eden dinlerde, bazılarına göre Ateist sayılmaktadır. Agnostikin, Ateist'den farkı; Tanrının varlığının bilinmesini inkar etmiş olması noktasındadır. Bunun için Agnostik, Tanrının varlığının bilinmesi mümkün olmadığı gibi inkarı da mümkün değildir görüşündedir. Kutsalın anlamından yoksun olmayan Ateizm şekilleri de vardır. Bu durumda kutsal, esrarlı bir tabiat okuyucusu ile karışmış durumdadır. Diğer Ateizm şekilleri ise, kutsalın bütün izlerini silmeye yönelmiş olup, hiçbir zaman tam olarak bilinmeyen ve değişen bir dünyada ilişkiler bütünü, devlet, tarih ve akıl gibi açıklayıcı ve axiolojik bir prensibi mutlak olarak kurmaya çalışmaktadır. Nietzsche, modern Ateizme şu formülünü vermiştir: “Tanrı ölmüştür”. Bu formül, dinî muhitler içine kadar canlılık göstermiştir. Bu tür ateizm materyalist ve tabiatçı bir felsefeden ziyade, bugünün ahlâki şuurunda kabul edilemeyen antropo-morfik veya baskıcı Allah karikatürlerini empoze eden kiliselere karşı bir isyandan kaynaklanmaktadır. Nietzsche'den beri, Dinî kurumların sosyal baskılan zayıfladıkça ve cemiyetin dünyevileşmesi tamamlandıkça modern ateizm ilerlemektedir.
Marx'a göre “Allah fikri”, bir sınıfın güç iradesini ve kapitalist sömürüsünü, üzerine kurduğu bir ideolojinin saldırı araçlarına ait bulunmaktadır. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere ilaveten özellikle seksüel tabulardan kurtulma, endüstriyel cemiyet, iletişimdeki hızlılık, şehirlerin artan nüfusuna bağlı olan sayısız sosyal değişmeler, çağdaş düşüncenin hemen hemen yapısı olan ateizm için tabii bir atmosfer meydana getirmiştir.
Böylece Ateizm, bir kültür şekli, zihni bir alışkanlık ve evrimci bir mayalanma haline gelmiştir.
Bu ateizmin karşısında “evrensel düş kırıklığının Ateizmi”, Exisransiyel pessimizm, “Kaygı felsefesi” “Dini ümitsizlik” gibi ateizmler gelişmiştir. Bu tür ateizm gittikçe nihilist bir şekil almaya doğru yönelmiş bulunmaktadır. Şayet teorik Ateizm bir doktrin ise, buna göre, Allah’ın varlığı, yakın bir bilgi ile kabul edilemez. Ateizmi, dogmatik veya objektif olarak ayırabiliriz ki bu tür Ateizm, Allah’ın varlığını kategorik olarak inkar etmektedir. Agnostik Ateizm ise, Allah’ın varlığı proplemini çözülemez olarak kabul eder. Semantik Ateizm'e göre, Allah problemi anlamdan yoksundur. Semantik Ateizmin durumu dil, yapı ve yorum üzerindeki en yeni polemiklere bağlı bulunmaktadır.
Bazı filozoflar da sahte bir Ateizmden bahsetmektedirler. Bu ateizm, Allaha inanmayıp, gerçekte bilinçsiz olarak ona inananların ateizmidir. Çünkü onların inkar ettikleri Tanrı değil, bir başka şeydir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn114" rel="no follow - [114] Burada belirli bir doktrinden ziyade, psikolojik düzeyde bir durum söz konusudur. Aynı şekilde belli bir ahlâki gidiş de pratik ateizmle karışmaktadır. “Bütün kalblerde gizli bir Ateizm var ki bu, bütün hareketlere yayılmıştır. Allahı boşuna hesaba katıyoruz” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn115" rel="no follow - Ateizm problemi en kompleks problemlerden biridir. II. Vatikan konsilinin bu problemi yeniden tanıması onun en önemli özelliklerinden birini teşkil eder. Yine yararlı bir ateizmden de bahsedebiliriz. Bu ateizm de, 11. yüzyılın kilise babası, aziz Justin’in ateizmidir. “Bizi ateist olarak isimlendiriyorlar pekala evet. Biz onu ilân ediyoruz. Biz ateistiz. Allahı ileri sürenlerin ateisti”. Bugün yalnız Allah konusundaki yanlış fikirler değil, bizzat Allah fikri inkar edilmektedir. Maeterlinck şöyle demektedir: “Şimdiye kadar insanlar bir dinden, bir başka dine girmek için çıkıyorlardı. Şimdi ise, bir dinden, hiçbirine girmemek için çıkıyorlar”. Biribirinden ayrılan çok sayıda Ateizm tipi vardır: İnanmayanlar Ateizmi mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn116" rel="no follow - - [117] , savaşçı ve genel bir ideolojinin ateizmi, dünyevileşme ve kutsallıktan uzaklaşma ateizmi.
Keşfi insanlığın gelişimi açısından çok önemli bir adım olan ateş birçok kültürde kutsal sayılmaktadır. Yunan mitolojisine göre Prometheus, insanlara vermek İçin ateşi Zeus'tan çalmıştır. Zerdüştlükte ateş (Atar), kültün merkezinde bulunur ve Parsi ateş tapmaklarında tapınmanın odağını oluşturur. Hindistan'da ateş tanrısı Agni, Rig Veda şiirlerinde en popüler uluhiyetlerden biriydi; hem bir tanrı olarak hem de bütün tanrılara kurban elçisi olarak görülürdü. Çin'de ise mutfak tanrısı çok popülerdi ve her ocakta resmi bulunurdu. Bakınız: Prometheus, Atar, Agni.
Hinduizme ve Buddizme göre kainatı oluşturan beş elemandan birisidir Ateş. Ayrıca ateş, çok sayıda mitolojinin de kaynağı olmuştur. Soğuğa karşı ve besinlerin pişirilmesi için kullanılmasından dolayı ateş, Tanrının bir bağışı veya bir Tanrı olarak telâkki edilmesine yolaçmıştır. Sıcağın ve ışığın kaynağı olarak ateş, güneşle mukayese edilmiştir. Ateşi elde etme güçlüğü, yanan ateşi muhafazaya götürmüştür. İşte onun aile ve milli ocaklardaki önemi de buradan ileri gelmiştir. Kutsal ocaklarda ona kült icra edilmiş ve orada ateşe ihtimam gösterilmiştir. Yunan sitelerindeki kutsal ateş kadar, Romalılarda da Vestallar tarafından vesta mabedinin ateşi sıkı şekilde muhafaza edilmiştir. Aile Tanrılarına tahsis edilen bu ateş kültleri, eski Hindî-Avrupaî kültün izlerini taşımaktadır. Çünkü Aryenlerde ateş Tanrısı Agni'ye, Jermenlerde ise Wotan ve Loki'ye rastlamaktayız. Eski İranlılar, ateşe tapıcılardı. Onu günümüze kadar Parsi kültü devam ettirmiştir. Mısırlılar ise ateş kültünü güneş kültünde eritmişlerdir. Çinde'de bir Ateş Tanrısı vardı. Onun sembolleri güney istikameti, yaz mevsimi ve kırmızı renkdi.
Japonya'da ateş daima saygm ve korkunç bir Kami'dir. Özellikle volkanik görünümü altında. Hâlâ birçok pasifik ve Hind bölgelerinde ateş ordalies, sanığın temize çıkarılması için yapılmaktadır. İnka'larda kutsal ateş, büyük rahip tarafından yakılmış ve “güneşin bakirelerine” emanet edilmiştir. Doğu milletlerinin birçoklarında ateşle ilgili şeyler tebcil edilmiştir.
Yahudiler, Holocaustes'ların mihrabı üzerinde titiz şekilde muhafaza edilen mucizevi ateşe inanmaktadırlar. “Ateş ağacı”, kutsal ateşi hatırlatmaktadır. Diğer taraftan “ateşle temizlenme” inancı, temel bir inançtır. Ortaçağ Avrupası onu muhtelif şekillerde tatbik etmiştir. Ordalie'ler, Tanrının yargılaması, ateşte yakmalar gibi şeyler bunun delilleri olmuştur. Vaktiyle saint-jean ateşlerindeki durum da böyleydi. Şeytanî kabul edilen hayvanlar bu ateşlerin içine atılıyorlardı. XI ve XII. Yüzyıllarda kemikler yakılıyordu. Kemik ateşlerinin kalın dumanı veba ejderhalarını kovuyordu.
Ateş sembolü evrenseldi, o, genel olarak ruhun sembolü şeklinde telâkki edilmişti. İşte bundan dolayı Budda ikonunun çenesinden bazan bir alev çıkmaktadır. Ateş, daima “yakıcılık”, iman ve ibadet sembolünü muhafaza etmiştir. (Mabed lambaları, adak mumlarının ateşi gibi). Katolik kilisesi, “Yeni Ateşi” (paskalya mumu) halâ takdis etmektedir. Tibet mabetlerinde sayısız yağ lambaları, Tanrılara saygı görevini yerine getirmektedirler.
Mecusilerin tapındıkları özel yapı veya açık alan. İçindeki özel kapalı mekanda kutsal ateş yandığı için bu isim verilmiştir.
En eski kültlerden birisi Ateş kültüdür. Bunun için birçok milletin kültüründe ateş kültü ile ilgili birçok unsur bulunmaktadır. Hatta bazı dinlerde Ateş ilahı vardır. Meselâ, Agni, Hindistan'da Ateş ilahıdır. Agni, Ateşle ilgili tüm faaliyetlerin merkezinde bulunmaktadır. Hind kültüründe Agni, ocak ateşi ile ilgili bir kutsallık arzederken, büyüye karşı da koruyucu bir özelliği dikkati çekmiştir. Din adamları, günün belli saatlerinde, Agni'ye sunulmak üzere, ateşe tereyağı ve bazı yiyecekler atmaktadırlar. Bunun için Hinduîzm'de Ateş kültü canlılığını korumaktadır. Ateşin, tedavi edici gücüne daima inanılmıştır. Düğünlerde ateş yakılmakta ve en önemlisi ölüler yakılmaktadır. Ölü yakma merasiminde Brahman üç ayrı yerden odunları tutuşturur. Ölü ruhunun yanmayan iskelete bürünmüş olarak dumanla birlite göğe yükseldiğine inanılmaktadır. Eski İran'da da ateş kültü önem arzeder. İran mecusiliği ateş kültünün üstünde yükseliyordu. Eski İran'da ateşgede denilen tapınaklar vardı. Burada ateş söndürülmeden sürekli yanmaktaydı. Ateş, İran dinî inancında çok önemli bir yeri olan Ahuramazda’nın nuru olarak kabul edilmiştir. Bunun için iyilik ilahı Ahura Mazda’nın ışığıdır ateş. Zerdüşt'ün dinî prensiplerindeki Ahiret inancında kötüler ateşle cezalandırılacaklardır. Ateşle temizlenenler, Ahura Mazda’nın ülkesine gideceklerdir. Sasaniler döneminde de ateş İran milli birliğinin sembolü olarak düşünülmüştür. İran kökenli olup da bugün Hindistanda yaşayan Parsiler de ateş mabedlerine çok önem vermişlerdir. Ateş mabedlerindc günde beş defa ayin yapılmaktadır. Günlük geçimlerini daha çok tarımla sağlayan parsiler için kutsal değer taşıyan ateşin, endüstride kullanılması da problem olmaktan çıkmıştır. Eski Yunan ve Roma'da kutsal ateş fikri ve kültü vardı. Yunanda, Hestin kutsal ateşin korunduğu yerdi. Romada ise Vestiya aynı görevi yerine getiriyordu. Bu mabedde hizmeti, kutsal bakireler yürütmekteydi. Eski Yunan ve Roma'da her evde kutsal bir ocak bulunmaktaydı, bu ocakta sürekli ateşler yakılıyordu. Bu ocağın o toplumun güvenliğini sağladığına, askeri koruduğuna inanılıyordu. Ocak etrafında yemek yenirdi; ateşe yağlar, çiçekler atılırdı. Bu inançlar, Anadolu'da da görülmektedir. Frigya kalıntısı olan heykellerin ellerinde aydınlık tanrıçası olarak meşaleler bulunmaktadır. Eski Yunanda, olimpiyat ateşi ve onunla yakılan meşale kutsal bir anlam taşıyordu. Eski Mısır'da ve Babil'de de Ateş kültü vardı. Bu medeniyetlerde de ateş iki önemli özellik arzediyordu: Cezalandırma ve temizleyicilik, Bunun için işkence genelde ateşle yapılıyordu. Hz. İbrahim’in, kavmi tarafından ateşe atıldığını, ve ateşle cezalandırılmak istendiğini Kur'an-ı Kerim'den öğreniyoruz. Sibirya bölgesinde Koryak, Çuki ve Buryat'larda, ateşi ve ocağı temiz tutmak için, pislikleri uzaklaştırırlardı. Böylece, Ateşin kirlenmesini önlüyorlardı. Aztek ve İnka medeniyetlerinde de Ateş tanrılarına tapınmak için, Ateşler yakılıyordu.” Orta Asya Türk boylarında da Ateşle ilgili birçok inanç ve geleneğin yer aldığını görüyoruz. Yakutlar, Başkırtlar, Kırgızlar bu konuda önemli bir yer tutmaktadırlar. Tanrı Ülgen, yeryüzüne gönderdiği elçisine ateş yakmayı ve ateşte eti pişirmeyi öğrettiği anlatılmaktadır. Ateşle yakın ilişkisi ocak, Türk efsanelerinde Altay ve Yakutlarda bir saygı unsuru olmuştur. Ateşin su ile söndürülmemesi, tükürülnemesi gibi kurallar Altay boylarında önem arzetmiştir. Yine Göktürk ve Moğollara gelen elçilerin iki ateş arasından geçirilerek temizlendirildikleri görülmektedir.
Anadolu'da yayan Müslüman Türkler hâlâ ocak konuşanda saygılı davranmaktadırlar. Her evin ocağının yanması, bacasının tütmesi, Ata saygısının bir ifadesi olarak kabul edilmektedir. En kötü beddualardan biri, “ocağın sönsün” şeklindeki bedduadır. Bu neslin kuruması ve soyunun devanı etmemesi şeklindeki bir temenninin ifadesi olarak kabul edilmektedir. Anadoluda yaygın olan “Alazlama” âdeti de, hastalıkların ateşle temizlenmesi amacını güden, Baş-kırtlardaki ve Kırgızlardaki “Alazlama”nm bir uzantısı olarak görülmektedir. Yine bazı Türk boyları, yemin merasimlerinde ateşi kullanırlardı. Kesilen kurbandan bir parçanın ateşe atılması ve ateşle fala bakma âdeti Yakut Türklerinde görülmektedir. Eski Türk boylarında yas günü de ateş yakılırdı. Ateşin yanışı ile ilgili, gelecek hakkında tahminler yapılıyordu. Ateşten yükselen alevlerin, bu konuda önemli mesajlar verdiğine inanılıyordu. Anadoluda hâlâ, akşam evden eve ateş verilmemekte, eğlence günlerinde ateşin üzerinden atlanılmakta, hastaların ve yeni doğan çocukların ateş karşısında tutulma âdetlerinin devam ettiği görülmektedir. İlâhi dinlerde ateşle ilgili bazı unsurlar dikkatimizi çekmektedir. Yahudiler Tanrı Yehova'ya sunulan takdimelerin mezbahta sunulmasına özen gösterirler. Çünkü mezbahadaki ateş, gökten inmiştir. Yahudi kutsal kitabı Tevrat'ta mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn118" rel="no follow - - [119]
Yahudilikte kurbanların taş üzerinde yakılması gerekir. Çünkü Rab onun kokusundan hoşlanmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn120" rel="no follow - [120] Hıristiyanlıkta da ateşin kutsallığının izleri vardır. Hz. İsa, kendinden sonra onları vaftiz edecek olanın Ruhu'l-Kudüs ile ve Ateş ile vaftiz edeceğini hatırlatmaktadır. Hıristiyan kültüründe ölülere mum yakmak ateş kültü ile alakalı bir unsur olarak düşünülebilir.
Yine Matta'da, cehennem ateşinden bahsedilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn121" rel="no follow - [121]
İslâm dininde ateş genelde cehennemle ilgili olarak kullanılmıştır. İsla miy ette ateş, bir kült konusu olmamıştır. Ancak, müslüman halk kesimi, sık sık, ateşle ilgili kült kalıntılarını kullanmaktadır. Meselâ, Hıdırellez kültünde, üç ayların girişinin tebcilinde, Nevruz'da ateş mutlak manada halkın kullandığı bir malzeme haline gelmiştir.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:59
|
Mecusiler için kullanılan popüler bir terim. Mecusilerde Ahura Mazda'nın sembolü olan ateş, daha ziyade bir temizlenme unsuru olarak görülür. Milattan önceki yıllardan beri bilinen ateş törenlerinde kutsal kitap Avesta'dan bölümler okunmakta ve ateş, rahipler tarafından takdis edilmekteydi. Bu esnada nefesle ateşi kirletmemek için ağız bağı ve eldiven kullanılmaktaydı. Bakınız: Mecusilik.
Batı Hıristiyanlığında yaygın olarak kullanılan bir iman formülasyonu. St. Athanasius'a atfen böyle adlandırılan bu akide, teslis ve inkarnasyon doktrinini, İsa Mesih’in yaşamındaki çeşitli önemli olayları ve bütün bunlara inanmayanların dışlanıp aforoz edilmesini içerir.
(St. Athanasius, 296-373)
Hıristiyan ilahiyatın babası sayılan İskenderiye patriği. İsa'nın uluhiyeti fikrine karşı çıkan Arius'a karşı, İsa'nın tam bir uluhiyet taşıdığını, ezelden beri varlığının tanrıyla aynı olduğu görüşünü savunmuştur. 325 İznik Konsili'nde onun görüşleri doğrultusunda karar alınmıştır. Bakınız: Arius, İznik Konsili.
Mısırlı piskopos ve Hıristiyan” bilgini. İsa'nın Tanrıyla aynı özden olmadığım ileri süren bir görüşün sahibidir. Ona göre İsa, Tanrıya benzemektedir. Fakat ondan farklı bir cevherden yaratılmıştır. Milâdi 325 İznik konsilindc, Ariusculuğa karşı geleneksel Hıristiyan ilahiyatını savunmuştur. Hatta bu konuda eserler meydana getirmiştir. Meselâ, “Aziz Antonius'un yaşamı ve Ariusçulara karşı dört söylev” bu eserler arasında sayılabilir.
Athanasios, İskenderiyye'de felsefe ve teoloji eğitimi almıştır. 325 de İznik konsili sırasında henüz Diyakozken, konsil toplantısına katılmıştır. Konsilde, İskenderiyye piskoposu Aleksandros'a eşlik etmiştir. O yıllarda İskenderiyyede çok tanınmış bir ilahiyatçıydı. 328 de piskopos Aleksandros ölmüştü ve onun yerine Athanasios piskopos olmuştu. Piskoposluğunun ilk yıllarını Mısır’ı ve Libya’yı gezerek geçirdi. Böylece, İskenderiyye piskoposluğuna bağlı bölgeler hakkında bilgi sahibi oldu. Bu sürede yukarı Mısır'da yaşayan Kıptî keşişleri ve önderleri Pakhomios'la önemli ilişkiler kurmuştur. Ariusçu zihniyetle ciddi bir münakaşaya girdi. İznik konsilinde alman birleşme kararından dönerek ayrılıkçı bir politika izleyen Lykopolis piskoposu Meletios yanlılarına karşı siyasal nüfuzunu kullanmıştır.
Milâdi 335'de Lübnan'da (Sur'da) toplanan konsili genel konsil olarak kabul etmeyen Athanasios, karşıtlarının ağırlıkta olduğu bu toplantıda, Arius ve Meletios yanlılarına karşı çok sert davrandığı iddialarının gerçek dışı olduğunu ortaya koymuştur. Athanasios ve karşıtları, milâdı: 336 yılında İstanbulda imparator I. Constantinus’la görüşmüşlerdir. Burada, Athanasios, Mısırdaki tahıl ürünlerini dışarıya çıkarmama tehdidinde bulununca, I. Constantinus, Athanasios'u Ren bölgesine sürgün etmiştir.
337'de imparator ölünce Athanasios yeniden İskenderiyye'ye dönmeye hazırlanmışsa da I. Constantinus'un oğlu, II. Constantinus 338'de Athanasios'un sürgün kararını yenilemiştir. Athanasios, Constantin’in kardeşi Batı Roma İmparatoru I. Constans’ın himayesi altında Roma'ya sığınmıştır.
Bu dönemde İskenderiyye piskoposluğuna Ariusçu Gregorios getirilmiştir. Bu yeni piskoposa karşı Athanasios ve taraftarları mücadeleye devam ettiler. Papa I. Julius, Athanasios'un affı için çok çaba sarfettiyse de başarılı olamadı. Hatta bu konuda 343'de bir konsil bile toplandı, fakat başarılı olunamadı. Sardica'da (Sofya) toplanan Batılı ve Mısırlı piskoposlardan da sonuç alınamadı. Ancak 346 da 1. Constans’ın nüfuzuyla Athanasios Mısır'a geri döndü. Mısırda Athanasios, bir halk kahramanı olarak karşılandı. Bu dönem Athanasios için altın dönem oldu. Bu dönemde “Ariusçulara Karşı Savunma” adı altında o güne kadaı yaptığı mücadeleleri kitap haline getirmiştir. II. Constantinus, Arhısçulardan yana tavır almıştı. Bu dönemde Athanasios yeniden sürgün edildi. Ancak Athanasios, yukarı Mısır'a kaçarak manastıra kapandı. Bu dönemde “Ariusçulara karşı dört söylev” isimli çalışmasını bitirdi. “Constantinus'a karşı savunma” ve “Kaçışın savunması” isimli kitaplarında hep kendini savundu. Daha sonra Ariusçularla mücadeleye devam etti. Sonunda “Ariusçuların Tarihi” isimli bir kitap yazdı. Athanasios bu kitapta, Constantinus'u Deccal’ın habercisi olarak vasıf ladı. 361'de Ariusçu piskopos Gregorius'un ölümünden sonra, Athanasios yeniden makamına döndü. 362'de İskenderiyyede bir konsil topladı. Böylece, aynı inancı paylaşanları bir çatı altında toplamayı başardı.
Yeni Roma imparatoru Julianus, Athanasios'u yeniden İskenderiyye'den ayrılmaya zorladı. Athanasios tekrar yukarı Mısır'a gitti, orada 363 yılına kadar kaldı. 365'de Ariusçu Roma imparatoru Valensius, Athanasios'u bir kez daha sürgüne gönderdi. Ancak Athanasios taraftarları, Athanasios'u savundular ve sakladılar.
Athanasios hayatı boyunca Hıristiyan ilahiyatına çok önemli eserler kazandırmıştır. Milâdi 335 yılında tamamladığı iki ciltlik savunma (Apoloji) kitabı “putperestlere karşı ve Tanrı sözünün insan bedenine bürünmesi” isimli eseri, Rum-Ortodoks ilahiyatının en önemli klasiği sayılmaktadır.
Athanasios'a göre Tanrının oğlu, Tanrının dünyayı yaratmasına aracı olan ebedî “Kelâm = Söz = Logos” insanları, uzaklaştıkları ilk uyuma yeniden götürmek için insan bedenine bürünerek yeryüzüne inmiştir. Athanasios, oğul'a baba'dan daha az önem veren Ariusçulara karşı şiddetle mücadele açmış, 325 İznik konsili kararlarını daima savunmuştur. Böylece Athanasios, “Oğulla Baba'nın aynı cevherden olduğunu” daima savunmuştur. Athanasios, kutsal-ruhun da, Tanrının üç kişiliğinden biri olduğunu savunmuştur. Bu görüşlerini “Sa-Rapion'a Mektuplar” isimli eserinde açıklamıştır. Korinthos piskoposu Epikte-Tos'a “yazdığı mektupta, İsa'nın aynı zamanda eksiksiz bir insan olduğunu savunmuştur. Athanasios açıkladığı Hıristiyan fikirlerini çok berrak bir üslup içinde ortaya koymuştur, Athanasios, vatanperver ve ilahiyatçı kimliği ile kilise de çok önemli bir yer işgal etmiştir.
Hinduizmin en eski dinsel metinlerini oluşturan Vedaların dördüncüsü. Bir rahip olan Atharvan tarafından derlendiği söylenir. Tarih olarak diğer üç Veda'dan daha sonraya aittir. Yaklaşık 760 ilahiyi içeren Atharva Veda, popüler Hind dinini yansıtır ve içeriğinde tanrı Brahman, ruh Atman ve zamanla ilgili kozmik güç düşüncesine yer verilir.
Eski Yunan'ın savaş tanrıçası; Atinalıların koruyucusu; mimarlar, heykeltıraşlar, at, sığır ve zeytinlik sahiplerinin tanrıçası. Athenaayrıca ihtiyat ve bilgeliğin de tanrıçasıydı. Saldırgan olmaktan ziyade savunmacı bir karaktere sahip olan bu tanrıça, miğfer, kalkan ve mızrak taşıyan bir savaşçı şeklinde tasvir edilmektedir. Mitolojiye göre ilk karısı Metis'ten, kendisinden daha bilge bir çocuğu olacağını öğrenen büyük tanrı Zeus, karısı hamile kaldığında onu yutar. Ancak dayanılmaz bir baş ağrısıyla yüz yüze kalır. Sonunda Hephaestus ağrıyı önlemek için Zeus'un kafasını yarar ve içinden Athena çıkar. Sonradan Athena, babası Zeus'un çok sevdiği birisi olur. Trojan savaşında Athena Yunanlıların tarafını tutar ve Odysseus ve Herkül gibi kahramanlara yardım eder. Athena'nın savaş kadar sanatta da maharetli olduğuna inanılırdı. O, Romalılarca Minerva ile özdeşleştirilmiştir.
Yunanistan'ın kuzeyinde Ege denizine doğru uzanan üç boyutlu bir yarım ada vardır. 60 km. Uzunluğunda, 10 km. Genişliğinde olan doğu uzantısı ucunda, ismini taşıdığı Athos (2034 m.) dağı ile sona ermektedir. Oldukça yüksek manastırlar, kuzeyin ağaçlıklı tepelerinde teşbih tanesi gibi dizilmişlerdir. Güneyde, yüksek tepelerin eteğinde zahitlerin sığındığı çakıllı çöl vardır.
Athos kutsal dağı, Hıristiyan manastır gruplarının sonuncusudur. Şimdi burası, Yunanistan'ın himayesi altında hür bir zahitler cumhuriyetidir. Sadece erkeklerden oluşan, daha doğrusu “Meryem Bahçesi” olan Cumhuriyet başka kadının orada varlığını yasaklamıştır. Genelde Ortodoks zahitlik olarak Athonite keşişliği, serapa murakabeye dayanır. Fakat orada, el işinde birleşmiş olan murakabe, en yüksek aksiyon olarak tasarlanmıştır. Bu murakabe dünyayı koruyor ve onun şekil değiştirmesini hazırlıyor,
Athos'daki manastır hayatı, birinden diğerine yükselmenin mümkün olduğu üç kısma ayrılmıştır:
1- İdioritmik Manastırları (Les Manasteres İdiorytmi-ques): Bu manastırlarda her keşiş “kendi özel gidişini” takip eder ve ayrı yaşar. Sadece belli başlı ibadetler cemaat halinde icra edilir.
2- Cenobitler Manastırı (Les Monasteres Cenobitique): Bu manastırlarda daha çok itaata ve çok uzun ibadetlere önem verilmiştir.
3- Hesychaste hayatı (La Vie hesychaste): Bu hayat, hür bir şekilde seçilmiş, manevî bir babanın etrafındaki müritler, küçük gruplar ve çoğu zaman keşişlerden oluşan cemaatlerin içinde yaşanır.
X. asırdan beri Athonite zahitliği, Ortodoks dünyanın bütün milletlerinden talebeler alarak, Hıristiyan doğuda bir dinî hizmet birliği ve evrenselliği teşekkül ettirmiştir. Biri 1300, diğeri 1800 yıllarında Ortodoks Kilisesini kurtaran iki yenilik hareketi de, Athoscul ardan çıkmıştır. Onun çağdaş krizi ise herşeyden önce biyolojiktir: XX. Yüzyıl ihtilalleri, Slav ve Rumen mensubiyetini kurutmuş ve bu sayısal güçsüzlük (1912'de 7000 keşiş, 1970'de 1300 keşiş) sert olaylarla ve bazan da ahlâk bozucu olaylarla kendini göstermiştir. Fakat yine de kriz, tarımsal geleneksel bir cemiyete bağlı olan zahitliğin artan uyumsuzluğu ile psiko-sosyal bir görünümdedir. Tehdit altında olan Athos, dünyanın karşısında çoğu defa kaygı ve inkâr ile tepki göstermiştir. Yine de yenileşmeyi ve hesychaste (iffet) geleneğini kabul eden birkaç Yunan manastırı, “Çölde” devam etmektedir. XX. Yüzyıl Ortodoksluğunun en büyük ruhanilerinden biri olan Hakîm Sylvain (öl. 1938) bir Athonit'dir.
Yunan mitolojisinde Olimpus tanrılarına karşı yapılan bir başkaldırı hareketinde yer alan ve ceza olarak dünyanın ucunda ebediyen dikilerek semaları sırtında taşımak zorunda bırakılan bir titan (dev), Hesperides’in babası. Onun kızı Maia’nın, tanrı Hermes’in annesi olduğuna inanılır. Sihirli elmaları almaya geldiğinde Herkül'e yardım ederken, kısa bir müddet semaları sırtlama işini Atlas'ın yerine Herkül'ün yaptığına inanılır.
Sanskritçe. “nefes”, “ruh”. Hint felsefesinde kainat ruhu İçin kullanılan bir terim.
Veda dinî, hayvan veya insan, bütün canlılarda ölümsüz bir prensibin varlığını öğretmektedir. Bu prensip, ferdin ölümünden sonra, onun bu dünyadaki hayatı boyunca yaşadığı olaylara bağlı olarak bir kadere maruz kalmaktadır. (Meselâ, kesilen bir kurbanın ruhu, onu kesenin ruhu ile birlikte cenneti elde etmektedir.) Upanişâd’ların bulunuşundan beri Atman mefhumu yeni bir metafizik boyut kazanmıştır. Şöyle ki, Ruh, mutlakla (Brahman) aynı olarak ilân edilmiştir, işte bu doktrine karşı, Budizm oluşacaktır. Buda şöyle der: “Herşey geçicidir ve cevherden yoksundur. Orada ne Atman vardır, ne de Brahman vardır. Dünya, boş bir fenomenal hayaldir (mâya)”. Brahmanik ilâhiyatçılar, neye karşı kullanırsa kullansınlar, olaylar, geçici şekillerin bir görüntüsüdür. Bu şekiller yine de gerçekten yoksun değillerdir. Onlar, bir tek prensip olan ruhun (Atman) veya mutlak'ın (Brahman) elbiseleri oiarak var olmaktadırlar. Birçok Hinduya göre, ruhun (Atman) Tanrısal cevherle benzer yanı vardır ve onun kaderi, cennette ebedî mutluluktan yararlanmak için, iyi ameller sayesinde Allaha dönmektir. Bazı Hindulara göre de ruh (Atman), göç eden bir varlıktır, sonsuza dek doğum çemberinin mahkumudur (samsâra). Bunun farkına varan ferd, bundan kurtulmak için uğraşmalıdır. Buna ise, ya bilgi ile (vedânta tezi) ya da özel bir çile ile (yoga) ulaşılmaktadır. Tantrısme ise insanda iki temel prensip kabul etmektedir: Atman (erkek) Shiva'yı temsil etmektedir. Shakti (Dişi-Tanrısal güç) ise Pârvatî'nin şeklidir. İşte ebedî mutluluğun kaynağı olan (Ananda), yani kurtuluş, bu iki unsurun birleşmesiyle gerçekleşmektedir.
İknaton (IV. Amenofis) tarafından kültü Eski Mısır'da hakim hale getirilen güneş kültü, iknaton, popüler Amun kültüne karşı çıkarak Amun'un ismini kitabelerden sildirdi ve onun yerine yüce güneş tanrısı Ra ile yakın ilişkili olan Aton kültünü yerleştirmeye çalıştı. Aton, herşeyin hakimi, ezel ve ebedin rabbi ve iyi ve yüce tanrı olarak adlandırıldı. İknaton'un ölümü sonrası Amun rahiplerinin yoğun faaliyetleri sonucu Aton kültü terk edilerek tekrar Amun kültüne dönüldü. Önceki dönemlerde başı üzerinde kırmızı bir disk bulunan şahin başlı bir adam şeklinde tasvir edilirken, sonradan ışınlar saçan kırmızı bir disk Şeklinde tasavvur edildi. Teli el-Amarna'da bulunan bazı kaya mezarlarında Aton için yazılan ilahi ve dualar günümüze kadar gelmiştir.
Makedonya'da Khalkîdiki yarımadasındaki Akti burnunda yer alan manastırlarıyla ünlü kutsal dağ. Ortaçağ başlarından beri ortodoks rahiplerin yerleşik olduğu bu bölgeye kadınların girmesi yasaktır. Yan bağımsız olan bu bölgenin keşişlerden oluşan cemaatını 4 Epistat idare eder.
Eski Yunan'da bir bitki tanrısı olan Attis’in İştar ya da Cybele’nin oğlu olduğu söylenir. Frigyalılar onu “Papa” olarak adlandırır ve ona bir bitki tanrısı olarak taparlardı. Mitolojiye göre annesinin çılgınca sevgisi yüzünden Attis delirdi ve bir çam ağacının altında kendisini iğdiş etti. Onun için düzenlenen yıllık törenlerde bu durum, bir çam ağacını süslemek ve sonra da kesmekle temsil edilirdi.
Anadoluda Ana Tanrıça Kybele'nin eşi olarak bilinir. Frigyahlar ve Roma'da güneş tanrısı olarak tapılmıştır. Attis ve Kybele'ye yapılan kült, ilkbahar şenlikleri ile bütünleşmiştir. İlkbaharda yapılan sır dinleri şenliklerinde Attis ve Kybele önemli bir yer işgal eder. Frigya efsanesine göre, Attis, Irmak Tanrısı Şangarios'un kızı Nana'dan doğma güzel bir delikanlı şeklinde tasavvur edilmektedir...
Yine efsaneye göre Attis bir Bitki Tanrısıdır, ölmesi ve yemden doğması ile kış mevsiminde yok olarak ilk baharda yeniden ortaya çıkan tabiatı simgeler. Attis Frigya başlıklı ve elbiseli bir genç olarak tasvir edilir.
Eski Mısır'da güneş tanrısı Ra’nın bir lakabı. Atum'un kutsal hayvanı boğaydı ve kült merkezi Heliopolis şehriydi. Onun insan ırkının atası olduğuna ve bir erkek kedi kılığına girerek büyük yeraltı ejderhası Apep ile savaştığına inanılırdı. Bakınız: Ra.
Eski Mısır'ın Güneş tanrısı Ra'nın bir diğer ismi; koçbaşlı tanrı.Auf geceleyin yeraltı aleminin sularında ertesi gün doğuya ulaşmak için seyahat eder ve bu esnada yeraltı aleminin kötü varlıklarıyla savaşırdı. Bakınız:Ra
Melanchthon (1497-1560) tarafından kaleme alınan ve Augsburg Meclisi'nde 1530'da imparator V. Karl'a sunulan, Luthercilerin inanç esasları. İki bölümden oluşan bu itikadnamenin ilk bölümünde Protestan iman ve öğretisi, İkinci bölümünde ise Protestanlığın reddettiği Katolik kilise adetleri yer alır.
Latince. Augere, “çoğaltmak”. Makam işareti olarak eğri bir baston taşıyan Roma rahiplerinin verimliliği artırma ayini.
(1798-1857) Fransız felsefeci. Pozitivizmin hem kurucusu hem de doğal bilimlerdeki işleyişinin sosyal bilimlere de uyarlanabileceğim sistematik biçimde ilk formüle eden kişi. Dinler tarihine ilişkin yaklaşımı, onun, dini insanlığın geçirdiği merhalelerden biri olarak almasına dayanır. . Ona göre insanlık üç ana merhaleden geçmiştir: teolojik, metafizik ve pozitivist. Gelişmenin ilk iki aşamasında insan aklı, hadiseleri açıklamak için” dinsel veya metafizik (doğaüstü) bir neden ya da cevher arar; ancak üçüncüsünde ya da pozitivist safhada açıklama bir bilimsel nedenselliğin kuralları içerisinde keşfedilir. Comte, tanrının yerine insanlığı geçiren bir din tasavvuru geliştirmeye çalışmış; bu amaçla çok fantazik gibi görünen bir “insanlık dini”ni, dine ait tüm özellikleri (cennet, cehennem, şehitlik, hisap günü vs.) de uyarlayarak formüle etmeye çalışmıştır. Dinler tarihini çok tanrılı dinlerden tek tanrılıdinlere, oradan da dine gerek kalmayacak şekilde akıl ve bilimin geliştiği bir duruma doğru bir evrim olarak okumak onun pozitivizmininin yol açtığı bir akımdır.
(Aziz Augustin, Aurelius Augustinus, 354-430)
“Kilise Doktoru” olarak da anılan ünlü Hıristiyan yazar ve piskopos; en önemli kilise babalarından birisi. Kuzey Afrika doğumlu olan Augustin, bir müddet Maniheizme tabi olduktan sonra Roma'ya göç etti ve Aziz Ambrose’nin etkisi altına girdi. Önce Neoplatonist doktrinlere yakınlık duydu, ancak yavaş yavaş Hıristiyanlığa yaklaştı. 387'de Hıristiyan olarak vaftiz edildikten sonra tekrar Kuzey Afrika'ya döndü. Augustin, çalışmalarında üç önemli ekole, yani Maniheizme, Donatizme ve sonraki dönemlerde asli günah, kader ve insanın düşüşü konularındaki öğretilerini savunduğu Pelagianizme karşı mücadele etti. Onun çalışmalarının büyük bölümü bu gruplara karşı Hıristiyan öğretilerini savunmayla ilgilidir. Bu arada bazı felsefi çalışmaları da mevcuttur. O, kurtuluş için ilahî rahmet ve hidayetin esas olduğunu vurguladı. Augustin, bir yandan Ortaçağ skolastiğinin atası sayılırken, öte yandan Luther ve bazı reformatörlerin de ilham kaynağı oldu.
Asıl adı latince olarak Aurelius Augus-tinus'dur. 13 KASIM 354 yılında Tagas'ta doğmuş ve 28 Ağustos 430 tarihinde Hippo'da ölmüştür. Batı kilisesinin bünyesinde çok büyük bir saygı gören St. Augustinus, miladi 396-430 yıllarında Hippo'da piskopos olarak görev yapmıştır. İlk çağ Hıristiyanlığının en büyük ilahiyatçılarından biridir. Yunan felsefesiyle, Hıristiyan inanç doktrinini belli bir senteze ulaştırmaya gayret etmiştir. St. Augustinus'un aile hayatı karışık bir durum sergilemiştir. Babası putperest, annesi koyu bir Hıristiyandı. Genç yaşta felsefe eğitimi aldı. Gençliğinde Hıristiyanlıktan çok, Maniheist öğretiye ilgi duydu. Manihaizm, dünya'nın yaratılışının, aydınlık ile karanlık arasındaki çatışmanın bir sonucu olduğunu; insan ruhunun ise karanlığa karışmış aydınlığın bir öğesi olduğunu savunuyordu. İsa, karanlığa yakalanmış olan ışık parçacıklarının kurtulup gerçek yurtlarına dönmesini sağlayan bir kurtarıcıydı. Günahın tesirinden ancak, çileciliğe girmekle kurtulanacağına inanan St. Augustinus, bu yolda eğilim göstermiştir, çünkü maniheist çileciler, her türlü fiziksel çoğalmaya karşı çıkmışlar ve çileciliğin erdemine dikkat çekmişlerdi. “İtiraflar” isimli eserinde günahkar bir hayat yaşadığına dikkat çekmiştir. Şehvet düşkünü bir insan olduğunu sık sık dile getiren St. Augustinus, bundan dolayı da üzüntü duymakta olduğunu açıkça belirtmiştir. Belki de bundan kurtulmak için Maniheizme ilgi duyduğu söylenebilir. Ancak Maniheizme St. Augustinus'un duyduğu ilgi çok sürmemiştir, çünkü bir müddet sonra, Maniheizm de St. Augustinus'u tatmin edememiştir. Yirmi sekiz yaşındayken Kartaca'dan ayrılarak Roma'ya gitmiş, oradan da hitabet eğitimi almak üzere Milano'ya geçmiştir. Milano'da St. Augustinus'un hayatı, Milano piskoposu St. Ambroise ile tanıştıktan sonra köklü değişikliğe uğramıştır. Özellikle Hıristiyanlığa karşı ilgisi artmış ve beslediği ön yargıları büyük ölçüde terk etmiştir. St. Augustinus, Allah’ın varlığı ve kötülüğün kaynağı konularındaki şüphelerini devam ettirmekle beraber, Hıristiyanlığa karşı iyi niyetle yaklaşmaya başlamıştır.
St. Augustinus'ın Yeni-Eflâtuncu felsefe ile tanışması bu sıralarda olmuştur, Plotinus'un temsilcisi olan yeni platonculuğun ruhçu monizmine göre, kainat, mutlak ve aşkın Bir'den sudur etmişti. Madde bu sudur basamağının en düşüğüydü. Mutlak Bir, hem gerçek hem de iyi olduğuna göre, kötülük olasılığı, Bir'den en uzak'da yer alan, şekillenmemiş maddeden kaynaklanıyordu. Dolayısıyla kötülük, iyiliğin yokluğuydu. Yeni-Eflatuııcu mistik düşüncede bâtın, zahirden daima üstündü. İyilik bâtının sonucunda elde edilebilirdi. Bunun için insan, kendine dönmeli ve kendini tanımalıydı. St. Augustinus bu içe bakış hadisesini Confessiones (itiraflar) isimli kitabında derinleştirmektedir, Burada St. Augustinus'un ulaştığı sonuç şuydu: Tanrı ışıktı; kötülük, karanlıktı. Ancak ikisi de maddi birşey değildi. Tanrının değişmeyen ışığı, Ruhsal varlıktı. Hayatında sürekli nedamete götüren cinselliğe olan bağımlılığının boyutları “itiraflar” da anlatılmaktadır. 386 yılında Hıristiyanlığı yaşamaya karar vererek, kötülük ve şehvetin pençesinden kesin olarak kurtulmaya niyet etmiştir. İncil'de Romalılara XIII/14'deki şu cümle St. Augustinus'un hayatını değiştirmiştir: “Rab İsa Mesihi Giyinin Ve Şehvetler için Bedenin Tedarikini Görmeyin”. Bu cümleyi okuduktan sonra Milano piskoposu Ambroise'a giderek vaftiz olmuştur. Hıristiyanlığı benimsedikten sonra bir müddet Milano'da kalan St. Augustinus daha sonra Kartaca'ya dönmüştür. Artık bundan sonraki hayatı günahtan uzak, tefekkürle geçiyordu. Hatta kendisi gibi düşünen küçük bir topluluğun basma bile geçmişti.
391 yılında Hippo piskoposu Valerius'un yardımcılığına getirildi. 396 yılında Valerius ölünce St. Augustinus Hippo Piskoposluğuna getirilmişti. Artık Augustinus kilisenin başında ve dini metinlerle başbaşa kalmıştı. St. Paul'un şekillendirdiği Hıristiyanlıkla Yeni-Eflatuncu düşünceler arasındaki farkın bilincinde olan St. Augustinus bu konuda yeni bir tavır sergilemek istiyordu. Bunun için kendisine, kutsal metinlerde yer alan vahye dayanarak, insan ruhundaki Tanrıyı kavramayı hedef olarak seçmiştir. Bu amaçla “De Trinitate” (410-416) (üçleme üzerine) isimli eserini yazmıştı. Ona göre, Ruhun özbilinci, birlik içindeki bir üçlünün bilinci demekti. Bu üçlü birlik, yaratıcının üçlü varlığının bir yansımasıydı. St. Augustinus'a göre yaratılışın kaynağı “iyi bir Tanrının iyi şeylerin var olmasını istemesiydi.” Tanrının yaratma isteğinin dışında hiçbir şey yaratılmadığına göre, var olan herşey iyiydi, madde bile Tanrı tarafından yaratıldığına göre iyiydi. St. Augustinus, insan davranışını belirlemek için sevgi kelimesini kullanır. Sevgi, insanı işe yönelten anlaki itilimdir; yönlendirme iyi olduğu zaman insan hiçbir zaman daha düşük bir değeri daha üstün bir değere tercih edemez. St. Augustinus, Afrikada Hippo piskoposu olduktan sonra hayatının büyük bir kısmını Heretiklerle mücadeleye ayırmıştı. Donatusçu heretiklerle uzlaşmaya varamadı. Ancak Pelagiusçulara karşı girişilen mücadelede ise resmi kilisenin sözcüsü oldu, Pelagius'a göre Tanrı her insanı, iyiyi seçmede özgür bırakmıştı. Bu özgürlük olmasaydı, Tanrının cezalandırması ve ödüllendirmesi de adil olmazdi. Böylece, Pelagius'un taraftarları, resmi kilisenin ilk günah öğretisine açıkça karşı çıkıyordu. St. Augustinus ise bunun, Tanrı insan ilişkisini çarpıtmak olduğunu ileri sürerek tenkid ediyordu. Yine St. Augustinus, günahların ancak vaftizle bağışlandığını kabul ediyordu. Ona göre, insan kendi çabasıyla doğruluğa ulaşamazdı. Ulaşabilirliği kabul etmek, her türlü iyiliğin Tanrıdan geldiğini inkar etmekti. Yine O, Âdemin Tanrının kurduğu düzende insana verilen makama razı olmayarak günah işlediğine ve böylece tabiatını bozduğuna inanıyordu, insan neslinin çoğalmak için cinsel bağımlılığa mahkum olması. Ademin işlediği günahtan kaynaklanmaktadır. Yine St. Augustinus'a göre insan, kendi iradesiyle günahkâr olmuştu, yine kendi iradesiyle bu günahtan kurtulabilirdi. Bunun da yolu, Tanrı sevgisini kazanmaktı. Tanrı sevgisi, ancak Kutsal-Ruhun bir bağışı olarak insan yüreğine yerleşebilirdi. St. Augustinus'a göre kainattaki hiçbir olay, ezelî iradeyi değiştiremez. Tanrının seçkin kulları, dünya yaratılmadan belirlenmişti. St. Augustinus, De Civitate Dei (413-426) (Tanrı Devleti) isimli eserinde “Tanrıyı hor görmeye kadar varan benlik sevgisi ile benliği hor görmeye kadar varan Tanrı sevgisi” arasındaki gerilimin, seçkin kullarla bayağı kullar arasındaki toplum biçimini simgelediğini dile getirmektedir.
Bugün Paris'teki St. Augustin Araştırmaları Enstitüsü, Augustind Hıristiyanlığın yorumlarını incelemekle meşgul olmaktadır. Augustinus daima Hıristiyan muhitlerde bir model olmaya devam etmektedir.
Roma-Germen imparatorluğu meclisi 25 Eylül 1555'de toplanarak, Katolikliğin yanında Lutherciliğin de varlığını yasal olarak kabul etmiştir. Buna Augsburg Barışı adı verilmiştir. İmparator V. Karl’ın dinsel uyuşmazlıklar için uyguladığı “Augsburg İnterimi” 1548'de Saksonyah Protestan Moritz ve taraftarlarının ayaklanması ile 1552'de geçerliliğini kaybetmiştir. Bunun üzerine aradan üç yıl geçtikten sonra 5 Şubat 1555'de Augsburg'da toplanan meclis, imparator V. Karl tarafından açılmıştır. Meclis, imparatorluğun hiçbir üyesinin dini sebeplerle, başka bir üye ile çatışmaya girmemesini ve mezheplerin birleşmesini kararlaştırmıştı. Meclis aldığı kararla, katolikleri ve Augsburg itikatnamesini benimseyen Luthercileri resmen tanıyordu. Burada alınan diğer önemli bir karar da, halkın, prenslerinin benimsediği mezhebi kabul etmelerinin zorunda oldukları hususuydu. Diğer yandan, imparatorluğun her bölgesinde sadece bir tek mezhep varlığını sürdürebilecekti. Öteki mezhepten olanların, mülklerini satarak, bağlı oldukları mezhebin tanındığı bölgeye gitmesi isteniyordu. Ancak bu kararlar mezhep taraftarlarını tatmin etmemişti. Yirmi altı maddeden oluşan Augsburg interimi, daha çok Katolik eğilimi yansıtıyordu. Ancak, papazların evlenmesine de izin veriyordu. Katolik ve Protestanlar arasındaki anlaşmazlık 1555'de Augsburg Barışı ile sona ermiştir.
Augsburg İtikatnamesi: Buna, Lutherci kiliselerin ana inançları beyannamesi de denebilir. Lutherci yedi prens ile kutsal Roma-Germen imparatorluğuna bağlı iki bağımsız şehir tarafından 25 Haziran 1530'da Augsburg Meclisi'nde V. Karl'a takdim edilmiştir.
Bu İtikatname Almanca ve Lâtince kaleme alınmıştır. Metni, Reformcu Philipp Melanchthon hazırlarken Lutherci iman esaslarından yararlanmıştır.
İtikatnamenin amacı, Luthercileri yanlış anlamalara karşı korumak ve kutsal Roma-Germen imparatorluğunda yaşayan katoliklerin kabul edebileceği bir dille Lutherci inanç ilkelerini açıklamaktı. Buna rağmen Katolikler bu metni beğenmeyerek reddiye yazmışlardır. Reddiyeyi (Confutation) kendi görüşlerine de uygun bulan V, Kari, Luthercilerin 22 Eylül'de sunduğu karşı-yanıtı almayı kabul etmemiş ise de Philipp Mclanchton, 1531'de Augsburg itikatnarnesinin savunmasını hazırlarken bu karşı-yanıt metnini de dikkate almıştır. 1530'da kaleme alınan bu metin, her zaman Luthercileri bağlamıştır. İtikatnamenin ilk yirmi bir maddesi, Lutherci öğretiyi genel olarak açıklamıştır. Sonraki maddeler, Katolik kilisesindeki Reform öncesi bozulmaları yansıtmaktadır. Bu yozlaşmalar şunlardır:
1- Evharistiyada ekmek-şarap yerine halka yalnızca ekmek verilmesi,
2- Papazların bekarlığa zorlanması,
3- Ekmek-şarap takdisinin bir keffaret olarak görülmesi,
4- Günah çıkarmanın zorunlu tutulması,
5- Tanrının rızasını kazanmak için insan eliyle kurumlar düzenlenmesi,
6- Manastır sisteminin yozlaşması,
7- Piskoposların geniş yetkiler istemesi. Daha sonraki dini cereyanlarda Augsburg itikatnameşinin tesiri görülmektedir. Bunlar arasında Anglikanları ve Metodistleri sayabiliriz.
Eskimolara göre iyi tabiatlı bir tanrı. Çıplak olarak denizde yaşadığına, hareketleriyle dalgaların oluşmasına neden olduğuna ve insanlığa neşe ve huzur verdiğine inanılır.
Eskimo inancına göre balinaların hareketlerini kontrol ettiğine inanılan iyi bir ruh.
(Sri Aurobin, 1872-1950)
Asıl adı Aurobibdo Ghose olan şair ve milliyetçi Hint peygamberi; ruhsal gelişme yoluyla kozmik kurtuluş felsefesinin kurucusu.
Aurobindo, 15 Ağustos 1872'de oldukça İngilizleşmiş bir aileden, Kalkuta'da doğmuş bir Hind düşünürü ve mistiğidir. Beş yaşında Darjeeling İngiliz okuluna verilmiştir. Yedi yaşında, çok parlak bir tahsil yaptığı İngitere'ye gönderilmiştir. Orada, İngilizce, Fransızca, Lâtince, Yunanca öğrenmiştir. Aynı zamanda İngiltere'de fakirliğin ne demek olduğunu da öğrenmiştir, Yirmi iki yaşında, batı kültürü ile dolu olarak Hindistan'a döndüğü zaman, ülkesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. O, profesör, gazeteci, Maharadjah’ın sekreteri olarak Hindin bağımsızlık savaşına katılmakta gecikmemiştir. Yirmi sekiz yaşında iken evlendiği kadından, aksiyon hayatına katılmadığı için beş yıl sonra ayrılmıştır. Bir yogi onu, derûnî hayattan haberdar etmiştir. 4 Mayıs 1908'de İngilizler tarafından tutuklanmış ve Alipore'da bir yıl hapis yatmıştır. Hapishanede, Hinduizm’in dini kaynakları olan Veda ve Upanişadları okumuştur. Diğer yandan, can çekişen kardeşinin aniden iyileşmesi karşısında birden bir iç aydınlığına şahit olmuştur. Bunun üzerine, kendini ruhî araştırmaya vakfetmek için ihtilâlci çalışmalardan vaz geçmiştir. Neticede, Fransa'da Pondichery'ye gelmiş ve orada ölümüne kadar kalmıştır. Kırk yıl boyunca o, dostlarının yanında okumuş, tefekkür etmiş, yazmış ve yoga'yı tatbik etmiştir. 1914 Ağustosunda, pastör Paul Richard ve karısı Mira ile belli başlı eserlerini ve yogalarının sentezini neşrettiği Arya dergisini çıkarmaya başlamıştır. 1920 yılında Mira yeniden ortaya çıkmıştır. O vakit onun yaşı 42'dir. Madam Alfassa adı altında onun eserine ortak olmuştur. Artık o, annedir. Birtakım dostlar ve talebeler onların etafmda topanırlar. Nihayet 24 Kasım 1926'da Âshram, annenin idaresi altmda kurulur. Sulh ve murakabe, zühd ve ruhi egzersizler barınağı olan Aurobindo'nun Âshramı, sadece vicdanî kuvvetle değiştirmek istediği topluma açık kalmıştır. İşte bunun içindir ki, Aurobindo dünyayı değiştirmek endişesinden, mistik tecrübesini hiçbir zaman ayırmayacaktır. O, Gandhi'nin aksine 1939'da Nazizme karşı savaşın lehinde bulunmuştur. 15 Ağustos 1947'de 75. yaş gününde Hindistan'ın bağımsızlığının ilânını işitmekle mutlu olmuştur. 5 Aralık 1950'de ölmüştür.
Aurobindo'nun Âshram’ında büyük bir dogmatik hürriyet saltanat sürmektedir. O, onu, manevî hayatın direkt tecrübesi olarak isimlendirir. Onun öğretisi, tecrübesinin bir tercümesidir. O, onu bizzat Hindin kutsal metinlerinde ifade edilmiş bulmakta; bütün sosyal kaygıları ile onu zenginleştirmektedir. Ona göre, dünyayı değiştirme gücünü elde edemezse; bilgi, boş bir raftan başka birşey değildir. Onun mesajı bu topyekün değişikliğe yönelmiş derûnî bir maceraya davettir. Onun tilmizleri için hiçbir şey, onu bizzat tecrübe etmek kadar değerli değildir. Bunun için o, onları daima uzaklara gitmeye, bütün yollan geçmeye, bütün geçmişten kurtulmaya davet etmiştir. Çünkü bugün kullanılan, yarın için faydasızdır. Bu, üstad, yol, din için de geçerlidir demektedir. O, müesseseleşmiş bütün dinlere karşıdır. Ona göre gerçek demokrasi, papanın, kilisenin, kutsal bir sınıfın insandaki hakimiyeti değil; Allah'ın krallığının insanda hakim oluşudur. O birgün keşifler âleminde iken şöyle der; Öngördüğümüz İhtilal, ruhî ihtilaldir. Maddi ihtilâl ise ancak bir gölge ve akisdir. Ruh, insan öncesi bir geçmişe ve insan üstü bir geleceğe sahiptir.
Erken dönem kilisede hem metropolit hem de patriklikten bağımsız olan piskoposlar için kullanılan bu terim, doğrudan patrikliğe bağlı olanlar için de kullanılırdı. Halihazırda Ortodoks Kilisesinin ulusal kiliselerindeki piskoposlar için de kullanılmaktadır.
Por. “iman eylemi”. İspanyol engizisyonunun verdiği cezaları ilan ederken yapılan, halka açık tören. İlk kez 1481'de Sevilla'da, sonuncusu ise 1850'de Meksika'da yapıldı. İspanya'da böylelikle yaklaşık 40000 kişinin İdam cezasına çarptırıldığı, 300000'den fazla kişinin de zindanlara atıldığı söylenir.
Çeşitli dinsel geleneklerde görülen büyüsel tesirle avda başarıya ulaşmaya çalışma adeti.
Sanskritçe. “İyilikle bakan rabb”. Mahayana Budizminde, Buddha'nın koruyucusu ve dindarların yardımcısı. Guatama Buddha'nın yeryüzünden ayrılışı ile gelecekteki Buddha Maitraya'nın ortaya çıkışı arasında geçecek sürede dünyayı gözettiğine ve İnsanları çeşitli kötülüklerden koruduğuna inanılır. Çin'de merhametli Bodhisattva ve şefkat tanrıçası Kuanyin (Japonya'da Kwannon) sayılır. Tibet'te ise Dalay Lama, Avalokiteşvara'nın inkarnasyonu olarak kabul edilir. Bakınız: Tara.
Mahayana Budizminde öğretinin en saf anlatımı sayılan eser.
Sanskritçe. “İniş”. Hinduizme göre bir tanrının (özellikle Vişnu'nun) zaman zaman çeşitli nedenlerle insan veya hayvan şeklindeki bir dünyevi varlık suretinde bedenleşerek yeryüzüne inmesi. Örneğin Krişna ve kahraman Rama, Vişnu'nun Avataraları olarak kabul edilir. Genellikle Vişnu'nun 10 Avatarasından bahsedilmekle birlikte, bu sayıyı bazı kaynaklar 22'ye kadar çıkarırlar.
Sanskritçede Avatara, tenzil anlamına gelmektedir. Klâsik Hinduizm, Brahma tarafından yaratılan kâinatın, bizzat varlığının sebep olduğu değişken bir denge içinde olduğunu düşünür. Buna göre Kainat, durmadan değerini kaybetmekte ve nihayet bir gün, nihai yıkım içinde yok olmaya doğru gitmektedir. Hind teslisinin (trinite) üç uknumundan biri olan Vishnu, kainatın düzeni nihâî yıkımdan önce bozulma tehlikesiyle karşı karşıya geldiğinde derhal müdahale etmektedir. İşte bu müdahaleler, Allah'ın yeryüzüne inişi demek olan Avatara adını almaktadır. Geleneksel olarak Vishnu, sekiz defa aşağıdaki şekiller altında bedenleşmiştir:
1- Tufan sırasında” yeryüzünde bulunan tek doğru kişi olan Manu'yu kurtarmak için balık şeklinde bedenleşmiştir.
2- Dünyayı desteklemek için atlas şeklinde bir eğri olarak bedenleşmiştir.
3- Okyanusun tabanına batmış olan yeryüzünü yerine getirmek için bir yaban domuzu şekline girmiştir.
4- Uğursuz bir titanı yenmek için İnsan-Allah şeklinde bedenleşmiştir.
5- Dev boylu bir şeytanî kralı öldürmek için cüce şeklinde bedenleşmiştir.
6- Cismanî iktidarın asalet sarhoşu haline gelmiş olmaktan rahipler sınıfını kurtarmak için Parashu-Râma kılığında bir kahraman olarak bedenleşmiştir.
7- Râvana şeytanını devirmek için Rama şeklinde bedenleşmiştir.
8- Bhârata’ların iktidarını Hindde kurmalarına yardım için Krishna şeklinde bedenleşmiştir.
Yine de bu liste sınırlayıcı değildir. Çünkü herhangi bir mezhep kurucusu Vishnu'nun hulûluna sahip olabilir. Yine Hindular, diğer din kurucularını da (Zerdüşt, İsa, Hz. Muhammed v.s.) Vishnu'nun bedenleşmesi olarak telakki etmektedirler. Bazıları Vishnu'nun, Buda şeklinde, Mü’minleri sapık bir doktrinle denemek için yeryüzüne inmiş biri olduğunu kabul etmektedirler. Yine bazı geleneklere göre Vishnu, bir defa daha yakın bir gelecekte Kalki şeklinde bedenleşecektir. Apokaliptik bir savaşçı olan bu şahıs, bütün kötüleri yok ederek kainatın sonunu belirleyecektir.
Lamaizme göre bazı Bodhisattva ya da tanrıların bedenleşmiş hali olarak kabul edilen kişilere verilen unvan.
Latince. “selam sana Meryem”. Luka l:28'e göre Cebrail’in Meryem'e selamı; Papa XII. Johannes tarafından düzenlenen bir ferman ile 1326 tarihinden itibaren Katoliklerin sabah, öğle ve akşam ibadetlerinde okumaları gereken dua.
“Selâm sana Meryem” demek olan bu ifade, Katolik kilisesinin benimsediği önemli dualardan biridir. Bu dua üç bölümde ifadesini bulmaktadır:
I. Bölüm: “Selam, ey nimete eren, Rab seninledir”. Bu bölüm, Kutsal-Ruhun sözleri olarak kabul edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn122" rel="no follow - II. Bölüm: “Sen, kadınlar arasında mübareksin “Karnı'nın semeresi İsa'da mübarektir.” Bu bölümün de Elizabetin sözleri olduğu söylenmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn123" rel="no follow - III. Bölüm: “Kutlu Meryem, Tanrının anası, biz günahkarlar için şimdi ve ölüm anımızda dua et. Amin” Bu bölüm ise, XIV. ve XV. Asırlarda benimsenmiş olup, 1568'de Papa V. Pius'un yayınladığı dua kitabında resmen yer almıştır.
Günah. Tanrıya veya İnsana yönelik bir kuralın ihlali; günah İşleme.
İbn Rüşt'e (1126-1198) batılılarca verilen isim. Bakınız: İbn Rüşt.
Pehl. “Apastak”. Mecusilerin kutsal kitabı. Avesta dili diye de adlandırılan eski Iran diliyle yazılı olan Avesta, genellikle Zend-Avesta diye adlandırılır. Oysa Zend, sonraki dönemlerde Avesta'ya yapılan yorumlardan oluşmaktadır. Avesta 3 kitaptan oluşur: Yasna, Yaşt, Videvdat (Vendidat). Bunlardan yalnızca Yasna'nın 28-34 ve 43-51. bölümlerinden oluşan Gataların, Zerdüşt'e verilen vahiyleri içerdiği ifade edilir. Bakınız: Gatalar.
İbn Sina'ya (980-1037) batılılarca verilen isim. Bakınız: ibn Sina.
Sanskritçe. “bilmemek”. Budizme göre, ıstırapla dolu insan varlığının sebebi.
Roma'daki çalkantılar ve imparatorluğun papalık devletlerine olan baskıları sonucu, papalar, ikametlerini geçici olarak Roma’nın dışına taşımak yolunu tercih etmişlerdir. Papa XI. Benoit (1303-1304)’nın kısa papalığı Perouse'da cereyan etmiştir. Avignon'un, Hıristiyanlığın merkezi olarak seçilmesi, beklenmedik ve tartışma şartlarının empoze ettiği bir olay oldu. Avignon papalarının büyük ideali, haçlı seferlerine yeniden başlamaktı. Çünkü St. Jean d'Acre 1291'de düştüğü zaman, Doğu imparatorluğu üzerindeki Türklerin yaptığı baskının tehlikesine işaret etmişti. Papa II. Urbain’in, Haçlı ruhunun yenilenmesi için yaptığı çağrı, pek ilgi uyandırmamıştı. Çünkü İngiltere ve Fransa bu seferlerde çok asker kaybetmişti... Alplerin ötesinde papaların ikametini sağlamak papa V. Clement (1305-1314) tarafından gerekli görüldü. Clement eski Bordeaux piskoposuydu. Papalık meclisinin hizmetlerini tedrici şekilde Carpentras'a getirtti, fakat kendisi; halefi XXII. Jean (1315-1334) gibi Avignon'da oturmayı tercih etti. XXII. Jean'ın uzun papalığı döneminde bir takım tecrübeler kazandı. Bu dönem, bir güven ve sükûnet dönemi oldu. Diğer taraftan Hıristiyanların idaresi içinde parlak bir dönem oldu. Çünkü bu dönemde Osmanlı imparatorluğu Orta Asya'ya doğru yönelen misyoner akımlarına mani olmuş ve Hıristiyanlığın batıda ağırlık kazanmasını sağlamıştı.
Papa XII. Benoit (1334-1342) döneminde Roma'ya dönüşün imkansızlığı bilinçli bir şekilde anlaşılınca, ilk papalık sarayı inşaatı Avignon'da yaptırılmıştı. Böylece, Avignon, papalığın normal ikamet merkezi haline geldi. Papa VI. Clement (1342-1352) de, selefleri gibi İngiltere - Fransa anlaşmazlığının ve papalığın üzerinde baskı oluşturan İtalyanların önünde bulunuyordu. Bunun için Avignon'da ikinci bir saray inşa ettirmişti. Avignon papalığının en parlak dönemi 1350 yılında yapılan jübilede kendini gösteriyordu. Bu jübile Roma'da yapılmıştı.
Havarilerin Roma'daki mezarlarına hac kafileleri akın etmişti. Jübile için İsveç'ten Brigitte gelmişti. Roma'ya yerleşmişti. Bu ikamet, Hıristiyanlığın merkezi olarak Roma'nın terkinin kaygılı ruhlardaki mistik ümidini sembolize ediyordu. Yine Papa VI. İnnocent (1352-1362) bütün güçlerini ve otoritesini İtalya'nın şehirlerinde merkezileştirmişti. Onun halefi olan Papa V. Ürbain (1362-1370), haçlı seferleri fikrini yeniden ele alıyordu. 1360'da yapılmış olan Bretignu barış antlaşması ona, Batı kuvvetleriyle, Bizarısın yardımına koşmak ve kutsal yerleri kurtarmak imkanını sağladığını düşündürmüştü. Bu durumda bu politikanın sürdürülmesi için Roma en elverişli yerdi. Böylece o, 1367 yılında yeniden Roma'ya dönmek için projeler yapmıştı. Ancak, Fransa-İngiltere çekişmesi onu tekrar Avignon'a dön-dermişti.
Papa XI. Gregoire (1371-1378), ilk görev olarak haçlı seferlerini yeniden başlatmayı, kiliseleri birleştirmeyi, Romaya yeniden dönmeyi, görmüştü. Belki böylece, Romalılar bir ikinci papa bulma fikrinden de vazgeçebilirdi. Böylece XI. Gregoire, Romaya 1377 yılında girmiş ve bir yıl sonra da ölmüştür.
Papa V. Urbain’in geçici olarak dönüş tecrübesi, İtalyan bir papanın başa geçebilmesi için Romalıları Konklav'a baskı yapmaya sevketmiştir. Bunun üzerine halkın baskısı altında Papa VI. Urbain’in seçilmesi karşısında VII. Clement’in de Avignon'da papa olması, Hıristiyanlığı büyük ve acı bir bölünmenin içine sürükledi. Bu durumda iki papa vardı: Biri Roma'da diğeri Avig-non'da... VII. Clement, Avignon'da, Papalığın bütün işlerini sürdürecek bir teşkilata sahipti. Bunun için papalık sarayına çok önem vermişti: Şüphesiz Avignon papalık sarayı, VI. Urbain’in sarayından farklıydı. Çok sert mizaçlı bir papa olan Urbain, etrafındakileri kaçırmıştı. VII. Clement’in ölümünden sonra, mezarı birçok hastalıklar için şifa dağıtmıştı. Bu da onun Roma karşısındaki meşruiyetini ifade ediyordu. Ancak, yine de Roma'daki bir başka Papa'da kendini meşru papa olarak görüyordu. Bunun için Avignon, hararetli şekilde Roma'ya yerleşmek istiyordu. Çünkü Hıristiyanlığın başkenti Roma idi. Papalık sarayının çevresindeki sur, papa XIII. Benoit’in (1394-1422), dünyevi iktidarların baskısına karşı canlı bir mukavemet sembolü olmuştu. Bunun için G. De Boucicaut'nun orduları tarafından kuşatılmış olarak XIII. Benoit papalık sarayında kalmış ve kimliğini gizleyerek 1403'de provence komptunun topraklarına iltica etmiştir. Ondan sonra da bu şehirde hiçbir papa oturmamıştır. Katolik kilisesinin merkeziyetçiliği, XIII. Yüzyıl papalarından itibaren parçalanmaya başlamıştı. Özellikle mistik V. Celestin için kilise, çok ağır bir makine gibi görünüyordu. özellikle bu durum, Avignon papaları yönetiminde doruk noktaya ulaşmıştı. Avignon'un ikliminin ve güvenliğinin sağlamlığı, papalık görevlilerinin buraya yerleşmesinde etkili olmuştur.
1311 yılında yapılan Viyana konsili, V. Clement’in bu konsilin mutlak ve yegane şefi olarak hareket etmesine izin vermiştir. Fakat Avignon'un diğer papaları, bir başka konsil toplama fikrini muhafaza etmişlerdir.
Kuzey Amerika'da Zuni yerlilerinin çift cinsiyete sahip olan yüce tanrısı; her şeyin yaratıcısı.
Eski Türk yaratılış mitolojisindeyaratılan ilk insan. Onun eşi ise Ayva idi.
Bakınız: Ea.
Hıristiyanlıkta Papa'ya biat şekillerinden biri. Papa VIL Gregor'un tesbit ettiği bir yöntem olan ayak öpme, papalık ayakkabısı üzerindeki haçı öpme suretiyle yapılır.
Eski doğuda misafirperverlik gösterisi olarak yapılan bu davranış, Hıristiyan geleneğine göre İsa tarafından akşam yemeğinde fazilet işareti ve iç temizliğinin sembolü olarak yapılmıştır. Katolik kilisesince ayak yıkama bir sakrament olarak muhafaza edilir. Benediktin tarikatı bunu bir fazilet olarak görür. Öte yandan Doğu kiliselerinde de özellikle manastırlarda Paskalya öncesi Perşembe günü ruhanilerce fakirlerin ayaklarını yıkama törenleri yapılır.
İstanbul'daki ünlü yapı. İmparator Justinian tarafından İsa Mesih'e atfen bir kilise olarak yaptırılan bu görkemli yapı, 538'de kutsanmıştır. 558'de orijinal kubbesinin çökmesi sonucu 562'de bazilikayı tamamlayan günümüzdeki büyük kubbe inşa edilmiştir. 1453'te İstanbul'un Fatih tarafından feth edilmesi üzerine Ayasofya, camiye dönüştürülürmüş ve iç duvarlarında bulunan kabartma ve mozaiklerin üzeri sıvanarak kapatılmıştır. Türkiye cumhuriyeti dönemine kadar camii olarak kullanımını sürdüren Ayasofya, Cumhuriyet döneminde müzeye dönüştürülmüştür
Yunanca Hagia Sophia (kutsal hikmet) anlamına gelmektedir. Kutsal hikmeti temsil eden İsa Mesih adına inşa edilmiştir. Yanındaki Aya İrini kilisesi ve Megale Ekklesia ile bir bütünlük arz ediyordu. Roma İmparatoru Constantin (324-337) zamanında yapılmaya başlanmış, oğlu Constantinus (337-361) zamanında bitirilmiş ve 15 Şubat 360'da hizmete açılmıştır. 404'de bir ayaklanma sırasında kilise yanınca, II. Thedosios 415'de yeni bir kilise yaptırmıştır. Bu kilise de Nika ayaklanmasında yanmıştır. İmparator Justinianos, iktidarı temin edince Ayasofya kilisesini yeniden yaptırmaya karar vermiş ve Trallesli Anthemios'la Miletoslu İsidoros'u mimar olarak seçmiştir. Yeni kilisenin İnşaatı 27 Aralık 537'de bitmiş ve kilise hizmete açılmıştır. 558'de kubbesi çöken kilisenin genç mimarı İsidoros, yeniden kemerli bir kubbe yapmış ve bu yapı 562'de tamamlanmıştır, işte bugün Ayasofya'da görülen kubbe bu kubbedir.
Ayasofya, İstanbul'un fethinden sonra camiye çevrilmiştir. Fatih, güneydoğusuna bir minare yaptırmıştır. II. Bayezid ise kuzeydoğusuna bir minare yaptırmış; II. Selim ise, batıdaki minareleri eklemiştir. Diğer Osmanlı Sultanlarıda birer ikişer yapı ilave etmişlerdir: Müezzin mahfilleri, kütüphane, şadırvan, hünkar mahfili... Ayasofya'da çağdaş anlamda ilk onarım, 1847-1849 yılları arasında İsviçreli mimar kardeşler olan Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından- yapılmıştır. Bu onarımda kubbe demir kuşaklarla pekiştirilmiş olup, sütunlar düzeltilmiştir. 1935'de Ayasofya Müze haline getirilmiştir. Tamirler onarım çalışmaları da o günden beri devam etmektedir. Osmanlı sanatındaki mekan gelişmesini, Ayasofya'da ve daha sonraki Bizans mimarisinde göremiyoruz. Bizans sanatı Ayasofyayı hep aşılmaz olarak görmüş ve san'atı dondurmuştur. Bunun için Ayasofya bir anıt olarak kalmıştır. Osmanlı sanatında ise mekan gelişimini Mimar Sinan Edirne Selimiye'de taçlandırmış ve o zamana kadar sürekli mekan gelişimi dikkat çekmiştir. Bunun için Ayasofya, Bizans mimarlığı tarihinde bir sürecin başlangıcı olamamıştır.
Birçok kültürlerde Ay'a tapınma hadisesi görünmektedir. Ay'ın kutsal sayılması, insanoğlunun evrendeki düzene duyduğu saygıdan dolayıdır. Ay ritmik evren düzeninin bir parçası olarak ve hayatın değişik özelliklerinin kaynağı olarak düşünülmüştür. Bazan da hayatı ve yaşamı onun yönettiğine inanılmıştır. Ay, doğup batarken, insanoğlu tarafından saygıya mazhar olmuş, yeryüzündeki olağan üstü şeylerin sahibi olarak kabul edilmiştir. Hatta bazan Ay ile kadercilik arasında bağ kurulmuştur. Ay tutulmalarının, felaketi haber verdiği kabul edilmiş, bu felaketi gidermek için birçok ritüeller yapılmıştır; silah atma bunlardan biridir. Ay'a kötülük yapanı, yok etmek için bazan gürültü çıkarılmaktadır. Bazan ay'a karşı rakip durumunda olan bir ejderha motifi ay'a tapınmaya dahil olmaktadır. Ay'ın gözden kaybolduğu veya tutulma anında Ay'ın, bu ejderha tarafından tutulduğu ve sonra karnından tekrar ayı çıkardığına inanılmaktadır. Ay'ın kayıp olduğu dönemlerde, ayın yeni bir yaratıcı işe koyulduğuna inanılmaktadır. İlkel kültürlerde Ay, çoğunlukla erkek sayılmaktadır. Özellikle kadınlar için kötü ve tehlikeli sayılmaktadır. Ziraatçı toplumlarda Ay, dişi sayılmaktadır. Bu kültürde Ay, bitki dünyasının koruyucusudur.
Yunanca. “kutsal”. Hıristiyanlıkta İsa Mesih’in vaftizinin hatırasına adanan su veya su kaynağı. Bazı yörelerde bu suyu içmekle veya vücuda sürmekle hastaların iyileşeceğine inanılmaktadır
Avrupa'da reformasyon ve rönesans dönemlerine kadar uzanan ve 17 ve 18. yy'larda zirvesine çıkan düşünce hareketi. Aydınlanma döneminin karakteristik özelliği, rasyonalizme ve liberalizme ağırlıklı yer vermesidir.
(l) Kur'an surelerini oluşturan cümle ve cümlelerin her birine verilen ad.
(2) Belirti, işaret veya iz anlamlarına gelen ayet terimi Kur'an'da kainatta Allah'ın varlığına işaret eden her şey için de kullanılmaktadır.
Arapçada delil, işaret, alamet anlamlarına gelmektedir. Istılahta, Allah’ın kelamına verilen bir isimdir. Kur'an-ı Kerim'de geçen müstakil cümleye bir ayet denmiştir. Kur'an-ı Kerimde tekil ve çoğul şeklinde birçok defa ayet ve ayât kelimesi geçmektedir. Kur'an-ı Kerimde 6.666 ayetin olduğunu söyleyenler olduğu gibi; 6.600 veya 6.236 ayetin olduğunu söyleyenler de vardır. Kur'an-ı Kerim'deki ayetler, muhtelif şekillerde tasnif edilmiştir: Muhkem ve muteşabih ayetler, mücmel veya mübeyyen, müfesser ayetler gibi. Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri, nazil oldukları yere göre de tasnif etmek mümkündür. Mekki ayetler, medeni ayetleri. Hicretten önce gelen ayetlere Mekki; hicretten sonra gelen ayetlere de Medeni ayetler denmiştir. Ayetlere indirildiği mekana göre de isimler verilmiştir: Hazarda nazil olanlara Hazarı, seferde nazil olanlarada Seferi, gündüz nazil olanara Neharî, gece nazil olanlara Leylî kışın nazil olanlara Şitâî, yazın nazil olanlara Sayfi, yatakta nazil olanlara Fıraşî, uykuda nazil olanlara Nevmî ayetler denmiştir. Ayrıca nâsih-mensuh ayetlerin de olduğu kabul edilmiştir.
Kur'an-ı Kerim’in Mekki sürelerindeki ayetlerin daha çok imana davet ettikleri, Medeni sürelerdeki ayetlerin de daha çok aksiyon ve pratiğe yönelik olduğu görülmektedir.
Kur'an'ın Bakara Suresinin 255. ayeti. Allah'ın birliğinden ve hakimiyetinden bahseden bu ayet, içinde kürsi terimi geçtiği için bu adla adlandırılır ve sıklıkla panolara yazılarak evlerde görünür yerlere asılır.
Yakut mitolojisinde ruhsal varlıklar.
Haiti’nin gökkuşağı tanrıçası; Damballah'ın dişi karşılığı.
Dinsel bir amaçla; günahlardan sıyrılmak, sevap elde etmek, kötü güçleri kovmak, ilahi güçleri yardıma çağırmak vb., gayelerle münferit ya da toplu şekilde yapılan ibadet; ritüel. Ayinler dinsel geleneklerin temel özelliklerinden birisidir. Gelenekten geleneğe farklı ayin şekilleri olabileceği gibi birçok dinde görülebilen ortak ayinler de vardır. Bakınız: Ritüel, ibadet, Sakrament.
Messe, lâtince gönderilmiş anlamına gelen missa kelimesinden gelmektedir. Messe, Eucharistie'nin toplu olarak kutlanmasıdır. Onun bir kurban ve hatırlama veçhesi vardır. Böylece o ekmek ve şarabın takdisi ile haç üzerinde ölen İsa-Mesih’in kurban oluşuna bağlanır. Hem Aîlah'a hamd, hem de insanın ruhî gıdası olan Eucharistie âyininin bir sır veçhesi vardır. İsa'nın bir takım insanların ve onların mallarının kurban olmalarına karşılık, Allah ona (İsa'ya), Kutlu inayeti ihsan ederek onun ilâhî mutluluğa iştirakini temin eder.
Messe (Âyin), İsa'nın havarilerle yediği son yemek olan müşterek yemek esnasında bizzat İsa tarafından ortaya konmuştur. Bu Pavlos ve İncil yazarları tarafından nakledilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn124" rel="no follow - [124]
Katolik doktrini, II. Vatikan Konsili ile 4 Aralık 1963'de neşredilen Kutsal Âyin konusundaki kuralların, özellikle II. Bölümünde Eucharisti'nin cemaat olarak icrasını yeniden kabul etmiştir. Dar anlamda, o zamandan beri geleneksel âyin, önemli ölçüde değişmiş, neticede ilâhî kelâm âyinine önemli bir yer vermek ve Mü’minlerin daha canlı bir şekilde âyine iştirakini sağlamak için uğraşılmıştır. Tabiî bu da bir kısım Mü’minleri hayrete düşürmüştür.
Caz müzikleri, modern ritmler, şarkılar, danslar elele tutuşmalar gibi yeni bir takım şenliklerin âyine dahil edilmesi, Mü’minleri tabiilikten kurtarmaya ve gerçekten Hıristiyan kültürünün en manidar olan bu âyinine bir bayram karakteri kazandırmaya matuf bir hareket olarak görülüyor. Ayrıca çok düzenli olan bir âyinin içindeki bu ifade hürriyeti, çoktandır formalite içinde donmuş olan bir âyine değişken ve farklı zihniyetlere uymaya ve böylece farklı zihniyet sahiplerinin bu âyine iştirakine imkân veriyor. Fakat bu hürriyet, az çok ifrata kaçmadan mümkün olmuyor, çoğu defa alışılmış geleneklere ters düşüyor.
Hıristiyanlıkta ve diğer çeşitli dinlerde yapılan ayinler esnasında cemaatın okuması için hazırlanmış olan dua ve ilahilerden oluşan kitap.
5. yüzyılda Hıristiyanlıktaki ana kütleden ilk büyük kopuş olayını gerçekleştiren doğu kiliseleri. Bunlar Diyofîzit akideyi benimseyen ve 431'deki Efes Konsilinde dışlanan Nesturilerle, monofizit akideyi benimseyen ve 451'deki Kadıköy Konsilinde dışlanan Süryaniler, Ermeniler, Kıptîler ve bunlara tabi olan Habeş kilisesini içerir.
(Aişe binti Ebubekr)
Yaklaşık MS 678'de vefat eden Hz. Muhammed’in ikinci eşi. Çok genç yaşta Peygamber'le evlenen Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşlarından ve ilk Müslümanlardan olan Ebubekir’in kızıydı. Gerdanlık hadisesi diye bilinen olayda kendisine münafıklarca bir iftira atılmış, ancak Kur'an ayetleriyle onun masumluğu teyit edilmişti. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn125" rel="no follow - [125] Birçok konuda bilgili olduğu belirtilen Hz. Ayşe, Peygamber'den çeşitli hadisler de rivayet etmiştir.
Haiti tarım tanrısı. Tanrı Ghede’nin küçük kardeşi olduğuna inanılır.
Kur'an'da Hz. İbrahim’in babasına verilen isim. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn126" rel="no follow - [126] Kur'an, Azer’in bir müşrik olduğunu ve oğlu İbrahim’in onun müşrik olduğunu anlayınca onun için dua etmekten vaz geçtiğini belirtir. Bakınız: Terah.
Hıristiyan geleneğinde kilise tarihinde önemli bir yere sahip olan ermiş kişi. Azizler kültü, Hıristiyanlıkta oldukça önemli bir yer tutar. Özellikle Ortodoks Kilisesi'nde azizlerin resim ve kabartmalarından oluşan ikonalar dua etmek ve tapınmak amacıyla da kullanılır. İkonalara tapınma kabul edilmemekle birlikte Katolisizmde de azizleri tazim etmeye dayalı azizler kültüne yer verilir. Hıristiyanlıkta aziz, kutsallığından dolayı tanrıya yakın olan kişi ve kişinin duasına icabet eden bir figür, bir başka deyimle bir çeşit aracı varlık olarak görülür. Hıristiyanlık tarihinde ilk dönemlerde yalnızca inancı uğruna ölen ya da öldürülen kişiler aziz olarak görülürken, 4. yy'dan itibaren çeşitli Hıristiyan asketikler (Anthony gibi) ve kilise yazarları da (Augustine gibi) azizleştirilmeye başlandı. Reform döneminde bazı reformistler (özellikle bazı Calvinistler ve Zwinglianistler) azizler kültüne karşı çıktılar. Bakınız: Kanonizasyon.
Sâf ve mükemmel anlamına gelen lâtince Sanctus kelimesinden gelmektedir. Bu kelime, bir yere, bir şahsa kutsal bir karakter vermektedir. Bunun için kutsal bir yerden, kutsal bir hayattan bahsedilmiştir. Her dinde kutsal yerler vardır. Birçok mabedde en kutsal bir yer vardır. Meselâ Yahudilerde bu yer, “ahit sandığının” konduğu yerdir. Hıristiyanlık “aziz” kelimesini, özel bir ismin önüne koymak suretiyle o ismi takdis etmektedir; Aziz Paul gibi. Yine Hıristiyanlıkta, Paskalya'dan önceki haftaya “Kutsal hafta” denmiştir. Bu hafta Pazar günü başlar cumartesiye kadar devam eder. “Kutsal makam” Roma'da, Vatikan'daki papanın makamıdır. Orası, yüce piskopos olan papanın ikamet ettiği yerdir. Bunun için Papa'ya “Kutsal Peder” de denmiştir.
Bir Kasım günü azizler günü olarak kutlanmaktadır. Buna Toussaint denmektedir. Her dinde Tanrıya yakın olanlar vardır. Bunlara İslâm dininde “Veli'ler denmiştir. Yahudilikte'de “Azizler olunuz, çünkü ben azizim” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn127" rel="no follow - [127] denmiştir,
Hıristiyanlıkta kilise için kullanılan bir terim.
Bilinen ya da bilinmeyen bütün Hıristiyan azizler için kutlanan gün. Batı kiliselerinde 835 yılından beri 1 Kasım'da kutlanan bu gün, Doğu kiliselerinde ise 4. yy'dan beri -hâlâ uygulandığı gibi- Pantekost sonrası ilk pazar günü kutlanmaktadır. Bakınız: Kırmızı harf günü.
Onun esas ismi, Jean Fidanza'dır (1221-1274). Orta İtalya'da Bagnorea'da doğmuştur. Çocukluğu boyunca falcı ofan Jean, aziz François tarafından tedavi edilmiştir. Daha sonra da Fransisken olmuştur. Thomas d'Aquin'le birlikte Sorbon'da profesörlük yapmıştır. Üniveriteye profesör olarak kabul edilir edilmez dilenci tarikatlarını lâik papazların hücumlarına karşı savunmuştur. Daha sonra tarikatının üstadı olmuş ve uzlaştırıcı bir rol oynamıştır. “Aziz François'nin hayatı”nı ve “Frer Minörlerin yasaları”nı kaleme alarak yayınlamıştır.
Birçok aziz bu ismi taşımasına rağmen en meşhurları budur. IV. Yüzyılın bir şehididir. Kapodokya'da doğmuştur. İzmit'te, Diocletien’in saltanatı esnasında şehit edilmiştir. Cesedi Filistin'e taşınmış ve mezarının bulunduğu yere Constantin bir kilise yaptırmıştır. Yunanlıların yanında onun kültü çok çabuk şekilde popüler olmuştur. Ona Yunanlılar, Megalomartyr adını vermişlerdir. İstanbul'da onun adına altı kilise inşa edilmiştir, yine savaşla ilgili birçok yaldızlı efsane isnad edilmiştir. Fakat V. Asrın sonundan itibaren bu efsaneleri apokrif olarak ilân etmiştir. VI. Yüzyıldan beri o, Batı'da tebcil edilmiştir. Venedik'te kiliseler ve birçok dini topluluklar onun ismi altında toplanmışlardır. İngiltere de onu kendi azizi olarak kabul etmiş ve birçok şövalye tarikatlerinin mücahit azizi olarak sembolleştirilmiştir. Haçlı savaşları sırasında Hıristiyanları müslümanlara karşı korumuştur. İrlanda ve Portekiz'de ona sahip çıkmaktadırlar. O, karanlığın üzerine ışığın zaferini sembolize etmektedir.
Sienno'lu, kuru temizleyici Beninca-sa'nın yirmi üçüncü çocuğudur. 1347 yılında Sienne'de doğmuştur ve Romada 1380'de ölmüştür. O, çok yüksek derecede mistik eğitim görmüş ve passion izlerine sahip olmuştur. Onun manevi doktrini, vecd esnasında iken diyaloglara kaydedilmiştir. Papa XI. Gregoire tarafından Avignon'dan Roma'ya (1378) getirilerek kilise tarihinde çok önemli rol oynamıştır.
O, aziz Therese d'Avila ile “Kilise Doktoru” ilân edilen tek kadındır.
İslami gelenekte ölüm meleğine verilen ad. Azrail’in, zamanı geldiğinde kainattaki tüm canlı varlıkların yaşamlarına son vermekle görevli olduğu düşünülür. Kur'an'da yalnızca “ölüm meleği” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn128" rel="no follow - [128] kavramı geçmektedir. Kur'an’ın birçok ayetinde zamanı geldiğinde meleklerin insanların canlarını almak üzere gönderildikleri vurgulanır. Bazı kişiler ise Naziat suresinin ilk iki ayetinden hareketle inananların canlarını Neşîtat isimli meleğin hiç acı vermeden alacağını, buna karşın Nâziat denilen meleğin ise inanmayanların canlarını büyük bir acıyla alacağını İfade ederler.
İslâm inancında dört büyük melekten biridir. Ancak Kur'an-ı Kerim'de Azrail ismi geçmez. Kur'an-ı Kerimde “Meleku'1-Mevt” diye geçmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn129" rel="no follow - [129] Bu da ölüm meleği demektir. Kur'an-ı Kerim'den öğrendiğimize göre ölüm meleği, can almakla görevlidir. Ibn Mâce'nin rivayet ettiği bir hadise göre ölüm meleği, bütün ruhları almakla görevlendirilmiştir mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn130" rel="no follow - [130] . İyi amel işleyen Mü’minlerin ruhlarını alan ölüm meleğinin, bu işi yaparken şefkatle yaptığı ve kendilerine selâm verdiklerini, Kur'an-ı Kerim'den öğreniyoruz mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn131" rel="no follow - [131] . Kötülük işleyenlerin de canlarını alırken, onlara karşı sert davranmaktadırlar. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn132" rel="no follow - [132]
Yahudilikte de ölüm meleği konusu işlenmektedir. Yehova ile İsrailoğulları arasındaki diyalogu sağlayan “Rabbin Meleği” ölümle ilgilenmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn133" rel="no follow - [133] Bu melek bazan da helak edicidir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn134" rel="no follow - [134] Yahudi hahamları “ölüm meleği” kavramını Mezmurlar (89/48), daki cümle ile deliüendirmektedirler. Yahudi bilginlerinin kitaplarında Ölüm meleği ifadesinin yanında Azrael kelimesi de kullanılmıştır. Yahudi inancında ölüm meleği çok eski bir varlığa sahiptir. Mekanının göklerde olduğu ve on iki kanadının olduğuna inanılmaktadır. Ölüm anında kılıcını çekerek ölünün başucuna gelmektedir. Onun sonunu Mesih getirecektir. Hıristiyanlıkta da ölüm meleği fikri vardır. Ölüm meleğine Hıristiyanlıkta yüklenen anlam, Yahudiliğinkine yakındır. Sonuç olarak İslâmiyet, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin, ölüm meleğine yüklediği anlamlarda yakınlık vardır. Bu ise normaldir. Çünkü her üç dinin de kaynağı ilâhidir.
Adını Nafi ibn el-Azrak'tan alan bir Harici akım. Hz. Ali'ye uyanları kafir sayan bu grup MS 696'dan itibaren tarih sahnesinden silinmişlerdir.
XV. ve XVI. Yüzyıl başlarında Meksika'nın orta ve güney kesimlerinde büyük bir imparatorluk kurmuş olan Azteklerin adı, beyaz ülke adını alan Aztlan'dan gelmektedir. Azteklerin kökeni, kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Meksika platosunda avcılık ve toplayıcılıkla geçinen bir kabile olduğu kabul edilmektedir. Texcoco gölündeki adalara yerleşen Aztekler, Tenochtitlan kentini 1325 yılında kurmuşlardır. Tenochtitlan, komşu Texcoco ve Tlacopan devletleri ile yapılan ittifaklar sonunda orta Meksika'da çok Önemli bir güç haline gelmiştir. Daha sonra 5 milyonluk büyük bir devlet olmuştur. 1519'da 207.200 km'lik bir alana yayılmıştır. Aztek imparatorluğu askeri disipline dayalı bir imparatorluktu. Savaştaki başarı, sosyal hayatta yükselmenin temelini oluşturuyordu. Devlet işleri, memurlar ve din adamları tarafından yürütülüyordu. Azteklerin dini hayatı, kompleks bir yapı ihtiva ediyordu. Eski halkların dini inancını kendinde özümlemiş, dini bir senkretizmi ihtiva ediyordu. Aztek dini, kozmolojik bir dindi. Dünyanın 13 gök, 9 yeraltı dünyasına sahip olduğuna inanılıyordu. Bu inanç Maya inancı adını alıyordu. Azteklerin, başlıca Tanrıları, Savaş ve Güneş Tanrısı Huitzilopochtli idi. Yağmur Tanrısı Tlaloc ve yarı Tanrı-yarı kahraman tüylü yılan Quetzalcoatl idi. İnsan kurban etme töreninde, kurbanın yüreği, Güneş Tanrısına sunulurdu. Kurban törenleri de vardı. Aztek Takvimi daha çok rahiplerin işlerini planlayan bir rehberdi. Azteklerin dini metinleri geyik derisine yazılmıştı. Bunlar tapınaklarda korunurdu. Bugüne kadar intikal eden yazma metinleri anlamak çok zordur. Arkeolojik kalıntılar arasında Tanrı heykelleri, dinsel taş kabartmalar ve duvar resimleri, kilden yapılmış insan heykelleri taş ve ahşap maskeler bulunmaktadır.
Amerika yerli dinleri arasında en iyi bilinen Azteklerin dinidir. Aztek devleti, Meksika'nın büyük bir kısmına hakim olmuştu. Azteklerin dini, senkretik bir karakter taşımaktadır. Bu dini oluşturan unsurları şöylece sıralayabiliriz:
1- Kuzeyin savaşçı ve göçebe toplumlarına özgü olan “yıldız kültleri” mevcuttu. İşte güneş Tanrısı Uitzilo-pochtlinin oynadığı rol buradan kaynaklanmaktadır,
2- Orta platonun yerli halklarının ziraatle İlgili Tanrılara olan iançları ve ayinleri, dikkat çekmektedir.
3- Hikmet ve sanat Tanrısı olarak, tüylü yılana saygı duyulmaktadır.
4- Bunlardan ayrı olarak bir takım yabancı Tanrılar da vardır: Meselâ aşk Tanrıçası Tlazolteotl ve Yopi’lerin Tanrısı Xipe Totec gibi...
Kutsal şehir Mexico'nun merkezinde, bütün yabancı Tanrıları karşılamaya yönelen bir pantheon mabedi yükselmektedir. Azteklerin kullandıkları kozmolojik kavramlar geniş ölçüde daha önceki yerli medeniyetlerden gelmiştir. Kutsal kitapları, rahiplerin teolojik spekülasyonlarını yansıtmaktadır. Kutsal takvim, müşterek modele uygun düşmektedir. Dini merasimler, oldukça komplekstirler. Bazı merasimler, Aztek olmayan yerliler tarafından konmuştur. Dini merasimlerde insan kurbanı geniş yer tutmaktadır. Ayrıca ilâhiler de önem taşımaktadır. Mabedlerin dışında evlerde de kutlanan birçok merasim vardır. Her evde putlardan meydana gelen bir mekan vardır. Dağ ve yağmur Tanrılarına özellikle 13. ve 16. aylarda saygı gösteriliyordu. Her evde bu Tanrıların hamurdan şekilleri yapılıyordu ve onlar ayinde yeniyordu. Din, Azteklerin bütün hayatına nüfuz etmesine, rahiplerin çoğalmasına ve büyük bir nüfuza sahip olmalarına rağmen, Aztek devleti teokratik bir devlet değildi. Kral, Tanrılar tarafından korunmasına rağmen kendini, İnkalarda olduğu gibi, Tanrısal menşeli görmüyordu.
Azymitler:
Ortodoks Hıristiyanların 11.yy'dan itibaren Katolikler için kullandıkları bir isim. Azyma, Yunancada “mayasız” anlamına gelmektedir. 9.yy'dan beri ayinlerinde mayasız ekmek kullanan Katoliklerden, mayalı ekmek kullanan Ortodokslar bu alaycı lakapla bahsederler. Bakınız: Katolik Kilise.
Harranlı Bâbâ tarafından varlığından bahsedilen Harranilerin bir tapınağı, içinde tanrılar için kurban törenlerinin yapıldığı belirtilen Azzûz, Ortaçağda Harranilerin tanrıça Atargatis (Venüs) adına yaptıkları bir tapınak olmalıdır. Zira Venüs (Zühre), Ortaçağ Harranilerince Baltî ve Tar'ata isimleri yanı sıra Uzuz olarak da adlandırılmaktadır.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 22:49
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 22:52
|
(ö. 838) Hürremiye ekolü içerisinde yetişen ve merkez edindiği Bazz'da çeşitli isyan hareketlerine önderlik eden bir kişi. Hürremilerden Cavidan ibn Sehl’in taraftan olan Bâbek, onun ölümü üzerine Cavidan'ın ruhunun kendisine geçtiğini iddia ederek cemaatın başına geçmiş ve sonra Abbasi halifesi Me’mun'a karşı ayaklanmıştır. Bazz'daki bu isyanı bastırmak üzere Me’mun'un gönderdiği güçler başarılı olamamışlar ve halife Mutasım dönemine kadar Bâbek’in hareketi varlığım sürdürmüştür. Sonunda Afşin’in komutasındaki güçler Bâbek’in isyanını bastırmış ve onu yakalayarak idam etmişlerdir. Bakınız: Bâbekîlik.
Bâbek ve ona uyan grupların temsil ettikleri sapkın bir akım. Sahip olunan mal ve kadınların ortak kullanımını kabul etmeleri ve tenasühe inanmaları en çarpıcı özellikleri olarak bilinir. Ayrıca İslam'ın haram saydığı birçok davranışı helal kabul etmesiyle de tanınan bu hareket, bası İslam mezhepler tarihçilerince İbâhiye ve Hürremiye mezhepleri içerisinde değerlendirilir.
Mezopotamya bölgesine Kitab-ı Mukaddes'te verilen isim; Babil devletinin başkenti. Kitab-ı Mukaddes metinlerinde Babil, kötülük ve putperestliğin merkezi olarak görülür.
İbranice Bavel veya Babel olarak adlandırılır. Babil'i şöhrete ulaştıran 3. Ur hanedanının çöküşünden sonra, Amori hükümdarı Sumu Abum olmuştur. Onun kurduğu devletin çekirdeğini Babil oluşturmuştur. Dönemin en tanınmış hükümdarı olan Hamurabi (M.Ö. 1792-1750) bölgede üstün bir egemenlik kurmuştur. Babil, Hamubari krallığının başkenti olmuştur. Bu dönemde Babil, hem siyasi hem de ekonomik yönden güçlü bir duruma gelmiştir. M.Ö. 1595'de kent, Kassitlere geçmiş ve dörtyüz yılı aşkın bir süre bunların elinde kalmıştır. Babil’in en büyük Tanrısı Marduk, Mezopotamya'da en önemli tanrı olarak kabul görmüştür. Bu, Babil’in saygınlığını gösterir. Babil, Elamlıların yağlamadığı M.Ö. 1158 tarihine kadar Kassitlerin elinde kalmıştır. M.Ö. 1124-1103'de I. Nabukadnezar ve hanedanı Babil'i başkent yapmıştır. Bu hanedanlık bir asra yakın sürmüştür. M.Ö. 1000 yılından önce Arami göçü Babil'deki dengeyi bozmuştur. Bu tarihten itibaren Asur devletinin yıkıldığı VII. yüzyıla kadar Aramilerle işbirliği yapan Keldanİler de işin içine girerek Arami-Asur mücadelesi başlamıştır. Babil M.Ö. IX. yüzyıldan VII. yüzyılın sonuna kadar kesintisiz Asur hakimiyetinde kalmıştır. Daha sonra Kaideli Nabopolassar, M.Ö. 626'da bir hükümdarlık kurarak Babil'i başkent yapmıştır. Onun oğlu II. Nabukadnezar bu devleti büyük bir imparatorluk haline getirmiştir. Yahudileri Babile sürgün etmiştir. Bu arada kent nüfusu iyice karışmıştır. Onun halefi Nabunaid, oğlu Belşazarı Babil'de vekil olarak bırakıp Arabistan'da on yıl boyunca savaş yapmıştır. Kyros komutasındaki Persler (M.Ö. 539) Babil'i işgal ederek, Kaide hakimiyetine son vermişlerdir. Pers yönetimi altındaki Babil, kurumlarının büyük bir çoğunluğunu korumuştur. Herodot, bu dönemde Babil’in çok görkemli bir şehir olduğunu yazmaktadır. M.Ö. 331'de Büyük İskender, Babil'i işgal etmiş ve kenti yeniden onanmıştır. İskender, Babil'i, imparatorluğunun başkenti yapmak istiyordu, ancak M.Ö. 323'de öldü. İskender’in fethi ile Babil bu defa da Yunan kültürünün etkisi altına girmiştir. Babil'de Helenistik kültür oldukça gelişmiştir.
M.Ö. 312'de Babil Selevkos hanedanının yönetimine girmiştir. Yeni kurulan Seleukeia şehri başkent yapılmıştır. Babil Nabukadnezar’ın döneminde dünyanın en büyük kenti olarak kendini gösteriyordu. En önemli olan yapı, Marduk'un büyük tapınağı Esagila ve yanındaki zigurattı. Yaygın olarak Babil kulesi adıyla bilinen zigurat 91 metreyi bulmaktadır. Tepesinde bir tapınağın bulunduğu ve teraslar halinde yedi kat yükseldiği görülmektedir. Eski Yunan kaynakları, Babil’ın asma bahçelerinden söz eder. Bugün Babil, Irak'ın orta kesiminde bir ildir. Irak'ın üçüncü küçük ilidir. İl merkezi el-Hille, Bağdat'a giden kara ve demir yolu üzerinde bulunmaktadır.
MÖ 4000 yıllarından itibaren Mezopotamya'da yerleşik olan Sümerliler, Akadlar, Amoritler ve Asurluların çok yönlü inançlarından kaynaklanan dinsel yapı. Genellikle gök cisimlerine dayalı politeist tanrı tasavvuru yanı sıra birçok yerel kült de dikkat çekicidir. An, Enlil ve Ea üçlüsü yanı sıra şamaş, Sin ve İştar en meşhur ilahlar arasındaydı. Mabetlerde tanrılar için kurban törenleri düzenlenir ve tanrıların oturduğuna inanılan yüksek kuleler yapılırdı. Bu kuleler arasında en önemli olanı yaklaşık 90 metre yüksekliğindeki ünlü Babîl kulesidir. Astroloji, büyü, sihir ve kehanet Babil-Asur dininin önemli özellikleri arasındadır.
Tekvin. ll:l-9'a göre, göğe kadar ulaşan kule. Buradaki kıssaya göre kulenin yapımından hoşlanmayan tanrı, bunu İnşa edenlerin dillerini karıştırdı. Böylelikle onlar arasında iletişim sorunu yaşandı ve kulenin yapımı durduruldu.
Kitab-ı Mukaddes'te Babil kulesi efsanesi, Tekvin kitabında anlatılmaktadır. Tekvin 11/1-9'a göre Babilliler “başı göğe değen” bir kule yaparak meşhur olmak istemişlerdir. Tanrı, işçilerin lisanlarını, birbirlerini anlayamayacakları kadar karıştırarak kulenin yapımını durdurmuştur. Böylece kule bitirilememiş ve halk dört bir tarafa dağılmıştır. Bu kulenin, Babel veya Bavel olarak bilinen zigurattan esinlenerek yapıldığı da söylenir. Ancak Babil kulesinin bu zigurat olması ihtimali de vardır. Babil, Kitab-ı Mukaddeste menfi bir anlamda “Dünyanın bütün dillerinin karıştırıldığı bir yer” olarak anlatılmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn6" rel="no follow -
MÖ 586'da Babillilerin Yahuda krallığına saldırması ve Kudüs'ü yakıp yıkmalarıyla burada yaşayan Yahudiler için esaret ve diaspora dönemi başladı. Zira Babilliler, işgal ettikleri yöreyi yakıp yıkmakla kalmadılar, buradaki halkı esir alarak Babil'e götürdüler. Bu esaret ve sürgün hayatı, MÖ 538'de Pers kralı Kurus'un (Cyrus) Babil'i fethine kadar sürdü. Kuruş, Yahudilerin ülkelerine dönmelerine izin verdi. Bir kısmı katiplerden Ezra (Uzeyr) ve Nehemya öncülüğünde Filistin'e dönerken, buraya yerleşmiş ve yerli halkla kaynaşmış olan bazı Yahudiler ise burada ikamet etmeyi tercih etti. Babil Sürgünü, Yahudilerin çeşitli Mezopotamya kültlerinden etkilenmeleri, mehdilik düşüncesini geliştirmeleri ve inançlarında ırka dayalı milliyetçilik düşüncesine yer vermeleri açısından önemlidir.
Yahudilerin M.Ö. 586 yılında Yahudi krallığının düşmesinden sonra Babil'e sürülmeleri ile başlayan, M.Ö. 539'da Pers hükümdarı II. Kyros'un dönme izni ile sona ermiş olan dönem, Yahudi tarihinde Babil sürgünü olarak bilinmektedir. Babil sürgünü Yahudi tarihi ve kültürü için çok önem taşımaktadır. Yahudiler Babil'de İran kültürü ve yerli Mezopotamya kültürü ile haşir neşir olmuşlar ve İran kültürünün tesirinde kalmışlardır. Yarım asra yakın bir zaman Babil'de kalan Yahudilerin bir kısmı M.Ö. 539'da Filistin'e dönmeyi kabul ettikleri halde bir kısmı Babil'de kalmayı tercih etmişlerdir. Yahudiler ilk Diasporayı burada yaşamışlar. Sinagog kültürünü burada geliştirmişlerdir. Burada kalan Yahudiler, Mişna yorumunu kendilerine göre geliştirerek, Babil Talmud okulunu kurmuşlardır. Babil sürgününde Yahudiler, dini kimliklerini korumak için büyük mücadele vermişlerdir. Bu sürgün döneminin süresi konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları sürgünün M.Ö. 608-538 yıllarında olduğunu ileri sürerken bazıları, M.Ö. 586-516 yıllarında olduğunu ileri sürmektedirler. Babil sürgününün en önemli meyvesi Babil Talmududur. Babil Talmudunun Filistin Talmudundan birçok yorumda ayrıldığı görülmektedir. Babil sürgünü döneminde Yahudilere dini kimlik veren unsurlardan biri de sünnet olayıdır. Yahudiler Babil'de sünnete milli bir unsur olarak sarılmışlardır.
Yüzyıllar boyu sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarıldıktan sonra Babil bölgesindeki Yahudi bilginlerince yazıya geçirilen ve yaklaşık 6.000 sayfadan oluşan Yahudi öğreti ve yorumlar ansiklopedisi; Mişna ve Mişna'nın Babil bölgesindeki yorumu olan Babil Gemarasi’nın birleşmesinden oluşan eser. Bakınız: Talmud.
1844'te Mirza Ali Muhammed tarafından kurulan mezhep. Kendisine “Bâb” unvanını veren ve görüşleri nedeniyle 1850'de idam edilen Mirza Ali, tanrı ile mistik birleşmeyi ve şer'i sınırlamalara karşı ahlakî serbestliği savundu. İran hükümetinin takibatı üzerine taraftarları İran dışına kaçtı. Babilik sonradan Bahailik içinde varlığını sürdürdü. Babîliğe göre peygamberlik, Hz. Muhammed sonrası da onun soyu yoluyla devam etmiş ancak 12. İmam’ın gizlenmesiyle 1000 yıllık bir kesinti dönemine girmiştir. Nihayet zamanı geldiğinde önce Ahmed el-Ahsai (ö. 1826), sonra Kazım Rüşdî (ö. 1844) ile devam etmiş ve onun ölümüyle de Mirza Ali Muhammed peygamber olmuştur. Ali Muhammed, el-Beyân isimli kitabının kendisine gelen vahiyleri ihtiva ettiğini söyler. Bakınız: Bâb.
XIX. yüzyılın çok önemli dini cereyanlarından birisi de Babilik'dir. Bahailiğin başlangıcını temsil eden Babiliğin kurucusu 1819 yılında Şiraz'da doğmuş olan Mirza Ali Muhammed'dir. 1849 yılında idam edilmiştir. Mirza Ali Necef'e gelmiş, Seyyit Kazım Reşti'den ders almıştır. Kazım Reşti'den sonra onun yerine geçmiştir. Mirza Ali, Mehdiliğini ilân için Mekke'ye gitmiştir. Mirza Ali, Babilik davetine ilk defa 1844'de Şiraz'da başlamıştır. Mirza Ali Muhammed, kendisinin beklenen imama açılan bir Bab olduğunu iddia etmiştir. Daha sonra bizzat imamın kendisi olduğunu beyan etmiştir. Babiliğin temel prensipleri şunlardır:
1- Allah birdir ve Mirza Ali Muhammed Bab, içinde Tanrının göründüğü aynadır. Ona bakan Tanrıyı görür.
2- Hz. Muhammed, son peygamber değildir.
3- Bab, bütün peygamberlerin gerçek temsilcisidir. Ve bütün peygamberler onun kişiliğinde birleşmişlerdir.
4- Babilik bütün dinleri içine almaktadır.
5- Babilikte namaz kişinin isteğine bağlıdır.
6- Yılda ondokuz gün, güneşin doğuşu ile batışı arasında oruç tutulur. 11-42 yaş arasındakiler oruç tutabilir.
7- Her yıl sahip olunan malların beşte biri vergi olarak verilmelidir.
8- Bütün insanlar eşittir. Erkek kadın eşitliğine de inanırlar. Dul kalan kadın ve erkek evlenmek zorundadır.
9- Boşanma durumunda 19 defa daha boşanmış eşlerin birlikte olma hakları vardır.
10- Kadınlar için tesettür şart değildir. Erkeklerle birarada oturabilirler.
11- Din yönünden pis diye birşey yoktur. Dine girenler bütün pislikten temizlenmişlerdir.
12- Babiliğin kutsal kitabı el-Beyan'dır. Mirza Ali Muhammed, İlâhi irade tarafından el-Beyan'ın kendisine nazil olduğunu söylemektedir. El-Beyan, onlara göre Kur'an-ı Kerim'i hükümsüz bırakmıştır.
Yapılan araştırmalar el-Beyan'ın dil ve gramer yönünden bozuk olduğunu ortaya koymuştur. El-Beyan'daki düşünce seviyesi çok düşüktür. Mantıksızlık ve tutarsızlıklar vardır.
Mirza Ali Muhammed’in öldürülmesinden sonra Bahaullah ile Subh-i Ezel’in liderliğinde Babilik iki önemli kola ayrılmıştır. Babilerin yönetimi 19 kişilik bir grup tarafından yapılmaktadır.
Dionysus ile özdeşleştirilen bir Frigya bitki tanrısı. Ona özellikle bir şarap tanrısı olarak tazim edilirdi.
Haiti dininde Damballah ile özdeşleştirilen ikinci dereceden bir gök tanrısı.
(Ebû Mansur Abdulkâhir El-Bağdadî, ö. 1037)
İslam dünyasında dinler tarihine ilişkin ilk önemli eser verenlerden birisi. Onun tarafından yazılan el-Fark beyne'l-Fırak, İslam kültürü içerisinden kaynaklanan çeşitli sapkın mezheplerin yanı sıra İslam dışı birçok dinsel gelenek hakkında da önemli bilgiler ihtiva etmektedir.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 22:59
|
Hıristiyanlıkta bir tövbe sakramentidir. Bununla rahip, katolik kilisesinin açıkladığı şartlar içinde tövbekara, günahlarının Allah tarafından affedildiğini ifade etmektedir. Lâtince, çözmek, ayırmak anlamına gelen Absolvere kelimesinden gelen Bağışlama, Hakarete uğramış birine yöneltilen hataların bağışlanmasıdır. Bağışlama, yöneltilen suçlu tarafından hatanın itirafım ve tekrar işlenmemesini gerekli kılmaktadır. Şüphesiz bu itiraf açık veya özel olarak yapılmalıdır.
Yahudi takvimindeki en kutsal gün olan, yılın ilk ayı Tişri’nin 10. günü. Bir gün önceki akşamdan 10. günün akşamına kadar oruç tutulur. Eskiden bunun başrahip tarafından tapınakta yapıldığı söylenir. Bu günü Yahudiler genellikle sinagoglarda ibadetle geçirirler. Bu günde günahların bağışlanması için topluca dua edilir. Bağışlanma Günü akşamında şofar (koçboynuzu) çalınmasıyla oruç sona erdirilir.
Bâb Mirza Ali Muhammed’in müridi ve halefi Mirza Hüseyin Ali (1817-1892) tarafından kurulan dinsel akım.
Bahaullah lakabıyla anılan Hüseyin Ali, 1852'de Bab Mirza Ali Muhammed’in müjdelediği kişinin kendisi olduğunu iddia ederek İslam, Hıristiyanlık ve modern panteist görüşlerin sentezinden oluşan bir sosyal ahlak anlayışına dayalı bir öğretiyi savundu. Başta Kitabu'l'İkan ve Kitabu'l-Akdes olmak üzere yazdığı çeşitli kitapların kendisine gelen vahiyleri ihtiva ettiğini savundu. Evrensel barış, sevgi, tanrının birliği ve peygamberlerin gerçekliği düşüncesini ön plana çıkaran Bahailik, vahyin her çağda devam ettiğini ve dinler arası harmoniyi savunur. Hayfa'daki büyük Bahai tapınağında her dinin sembolüne yer verilir. Bakınız: Bahaullah.
Bahailik, Bahaullah olarak bilinen Mirza Hüseyin Ali tarafından tesis edilen dini bir cereyandır. Bazı kaynakların, Bahailiği bir din olarak takdim etmesine karşılık, Bahailik bir din değildir. Bahailik İslâmiyeti yozlaştıran bir reform hareketidir. Bu durumda olsa olsa, İslâmiyetten uzaklaşan sapık bir mezhep hareketidir.
Bahaullah, Babiliğin kurucusu olan Şirazh Ali Muhammed Bâb'ın müritlerindendir. Daha sonra Babilik içinde bir grubun lideri olmuştur. İşte bu hareket, daha sonra Bahailiğin doğuşunu hazırlamıştır. Bahaullah, XIX. yüzyılın sonlarına doğru “Tanrının kendisinde zuhur edeceği Kutsal Ruh olduğunu” ilân etmiştir.
Bahaullah, Tanrının kendisinde zuhur edeceği son kişi olduğunu da söylemiştir. Kendisi el-Akdes adını verdiği bir kitap yazmıştır. 28 Mayıs 1892'de ölen Mirza Hüseyin Ali'nin yerine “Abdül-Baha” diye tanınan oğlu geçmiştir. Bahailik hareketi canlı şekilde faaliyetlerine devam etmektedir. Amerika'da, Hindistan'da ve İngiltere'de bir hayli mensubu bulunmaktadır. Bahailer Türkiye'de de faaliyet göstermektedirler. Bahailer, Bahailiğin din olduğunu savunmaktadırlar. Çünkü Bahailiğin din olarak kabulünün lâik sistemde diğer dinlere verilen dini hürriyeti kazandıracağına inanmaktadırlar. Bahailik, emperyalist güçlerin desteğinde halâ İslâm alemini itikadi yönden tehdit eden ciddi tehlikelerden biridir. Bahailiğin prensiplerine göre, Bahaullah'ın yazdığı yazılar, Tanrısal vahiydir. Bu öğretilerin, çağımızın birçok problemini çözeceğine inanılmaktadır. Bahailik hareketi, dinlerin birliği üzerinde ciddi şekilde durmaktadır. Zaten Bahaullah’ın özel görevi, dinlerdeki ayrılığı kaldırarak evrensel bir inanç meydana getirmektir. Bahaullah’ın öğretilerini kabul edenler, Bahai cemaatine kabul edilmektedirler. Her bahai, hergün dua etmek, yılda 19 gün oruç tutmak, alkol kullanmamak, tek evliliğe riayet etmek, evlenirken ebeveynin rızasını almak, her ayın ilk gününde 19 gün ziyafetine katılmak zorundadır. Bu yemekte dua, dini metinleri okuma, taşıma ve günlük hayatın problemlerini dile getirme gibi konular gündeme getirilmektedir. Dünyanın birçok yerinde Bahai mabedleri bulunmaktadır. Amerika'da, İllinois eyaletindeki Wilmet’te, Almanya'da Frankfurt'ta, Uganda'da, Kompala'da, Sidney'de ve Panama City'de Bahailerin ibadet evleri vardır. Bahai cemaatinin yönetimi dokuz kişilik yerel ruhani komisyonun seçimiyle yapılmaktadır. Bu komisyon, Bahai cemaatinin tüm problemleri ile ilgilenir. Bir ülkede yaşayan bütün Bahailer, temsilcilerini seçerek, bu temsilcilerden oluşan bir meclis daha meydana gelmektedir. Bu meclis, tüm ülke çapında dokuz kişilik milli ruhanî meclisi seçer. Dünyadaki milli ruhanî meclisler, ara ara uluslararası bir toplantı yaparak, dokuz kişilik en yüksek evrensel adalet meclisini seçerler. Evrensel adalet meclisi, Bahaullah'ın öğretileri doğrultusunda, dünya Banallerini idare eder. Bu meclis en yüksek seviyede Bahailerin problemlerinin çözüm yeridir. Evrensel Adalet meclisi, İsrail Hayfa'da Bab'ın ve Abdülbaha'nın türbelerinin yakınında Akka'da Bahci'deki Bahaullah türbesinin yanındadır.
Arapça. “Allah'ın ihtişamı”. Bahaîliğin kurucusu Mirza Hüseyin Ali’nin lakabı. Bâbîliğin kurucusu olan Bâb Mirza Ali Muhammed’in müridi olan Hüseyin Ali, Bâb’ın ölümü üzerine cemaatın başına geçen üvey kardeşi Mirza Yahya'nın yanına gitti. Onun gözden düşmesi üzerine taraftarlarıyla birlikte Bağdat'a yerleşti. Ancak Osmanlı hükümetinin şüphesi üzerine İstanbul ve Edirne'ye sürgün edildi. Kendisinin beklenen mehdi olduğunu iddia eden Hüseyin Ali, sonradan Akka'ya sürüldü ve burada öldü. Kendisinden sonra yerine geçen oğlu Abbas Efendi, 1920'deki ölümüne kadar Bahailerin ruhani lideri olarak yaşadı. Bakınız: Abbas Efendi.
Mirza Ali Muhammed’in yani Bâb'ın müridi olan Bahaullah, (Mirza Hüseyin Ali Nuri) Bâb'ın İran'da idam edilmesinden sonra, Babî hareketinin başı olan üvey kardeşi Mirza Yahya'nın yanma gitmiştir. Daha sonra Bahaullah, adamları ile birlikte Bağdat'a gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu yönetiminin dikkatini çeken Bahaullah, 1863'de İstanbul'a, 1864'de de Edirne'ye sürgün edilmiştir. Edirne'de -kendisinin mehdi olduğunu iddia edince, yönetim Bahaullah'ı Akka'ya sürgün etmiştir. Akka'da Bahailiği teşkilatlandırmış, daha çok evrensel kardeşlik konusu üzerinde durmaya başlamıştır. İbadetten çok sosyal ahlak üzerinde durmuştur. Onun yaşadığı ev, bugün Akka'da çok önemli bir ziyaret yeridir.
Bahaullah birçok eser yazmıştır. Bunlardan başlıcaları şunlardır;
1- Kitabül'l-Akdes (Koyduğu yasaları içine alıyor).
2- Kitabü'1-İkan (Kesin bilgiler kitabı).
3- Kelimat-ı Meknune (Gizli kelimeler).
4- Vadiu's-Seb'a (Yedi Vadi=insan ruhunun geçmesi gereken yedi safhayı açıklar).
Güvenilirliği şüpheli olan bazı rivayetlere göre mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn7" rel="no follow -
Çeşitli Türk lehçelerinde bahşı, bağşî, bakşı, baksı ya da baksa şeklinde de telaffuz edilen ve “ruhani”, “rahip” anlamına gelen sözcük. Sonradan kâtip, kâm ve büyücü anlamlarına da kullanılmıştır.
Sihizmde dine giriş töreninin (Khalsa'nın) ilk yapıldığı gün anısına kutlanan bayram; 13 Nisan'da kutlanan yeni yıl bayramı. Bu bayram esnasında tapınakta kutsal kitap baştan sona okunur, ayrıca diğer bazı seremoniler düzenlenir.
Kutsal taş veya sütun; tanrı sembolü; put.
Arapça. “inek”. Kur'an'ın 2. suresi. 286 ayetten oluşan bu sure Medine döneminde nazil olmuştur. Bazı ayetlerinde İsrailoğullarından boğazlamaları istenen inekten bahsettiği için Bakara adıyla adlandırılmıştır. Kur'an'ın en uzun süresidir.
(Ebu Bekir Muhammed Bakıllânî, ö. 1013)
El-Kâzî unvanıyla da bilinen ünlü kelamcı Bakillânî, yaşadığı dönemde Bağdat'ta meşhur olmuş ve birçok talebe yetiştirmiştir. Onun çalışmaları kelam biliminin sistemleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Önemli eserleri arasında Kitâb fi İcâzi'l-Kur'ân sayılabilir. Ayrıca milel-nihal geleneği doğrultusunda kaleme aldığı, çeşitli mezhepler ve dinleri konu edinen eseri de oldukça önemlidir.
(Bakire Meryem’in Doğumu Bayramı)
Hıristiyan geleneğinde Meryem’in doğumu anısına 8 Eylül'de kutlanan bayram. Doğu kilisesinde 8. yy'dan itibaren kutlanan bu bayram, Batı'da 11. yy sonrası kutlanmaya başlanmıştır.
Hint mitolojisinde Krişna’nın birçok serüvenini paylaşan üvey kardeşi.
Eski Türklerde ölen kahramanın mezarı etrafına dikilen taş. Kahramanın hayatta iken öldürdüğü her düşman için ayrı bir balbal dikilirdi. Oğuzların balbalları ise yontulmuş ağaçtan yapılırdı.
Eski Türklerde mezarlara dikilen taşa verilen isimdir. Alpin hayatta iken öldürdüğü her düşman için ayrı bir Balbal dikme âdeti vardı. Balballar, ölen kişinin büyüklüğünü yansıtır ve ona göre şekil alırdı. Daha çok Gök türk mezarlarında Balballara rastlanmaktadır. Bilge Kağan yazıtında, İlteriş Kağan için Balbal dikildiği belirtilmektedir. Balballar bazen oyulmuş ağaçtan yapılmaktaydı. Bu özellikle Oğuzlarda görülmektedir. Balballar, mezarın doğusuna dikilirdi. Öbür dünyada ölene yardım edeceğine inanılırdı. Balbal, canlı bir insanmış gibi kabul edilirdi.
İskandinav mitolojisinde tanrıların en güzeli ve en bilgesi; üstün varlık Odin ile eşi Frigg’in oğlu. Mitolojiye göre kör tanrı Hödr tarafından bir Ökseotu dalıyla öldürülen Baldr ölüler aleminden çıkarılmak istenir. Ölüler tanrıçası bunun gerçekleşebilmesi için bütün varlıkların Baldr'a ağıt yakmasını şart koşar. Herkes onun için ağlar, ancak kötü tanrıça Loki ağlamaz. Bu nedenle Baldr ölüler aleminde kalır.
Balık, Hıristiyan sanatında bazen İsa Mesih’in bazen de yeni vaftiz olmuş kişinin ya da evharist ayininin sembolü olarak resmedilir.
(1) Eski Ahit'te mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn8" rel="no follow - - [8] son Babil kralı Nabunaid’in oğlu. Baltasar, rivayete göre, bir ziyafet esnasında peygamber Danyal’in duvardaki el yazmasını yorumlayarak, Babil’in MÖ 539'da çökeceğini önceden haber vermiştir.
(2) Efsaneye göre mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn9" rel="no follow - - [9] doğudan gelen üç hakimden birisi.
Uganda'nın yeryüzü, ölüm, gökkuşağı, şimşek ve salgın hastalık tanrılarına verilen ortak ad.
İbranice. “yüksek yer”. İsrail veya Kenan geleneklerine göre yüksek bir yere kurulan açık hava mabedi.
En büyük Protestan kiliselerinden birisi. Bunlar, kökenlerini John Smyth'e kadar götürürler. Smyth, 1609'daki bir kilise toplantısında, bilinçli inananların yeniden vaftiz olmalarını savunmuştu. Günümüzde birçok vaftizci kilise mevcuttur. Bunların ortak görüşleri vaftizin ergenlik çağında yapılması gerektiği, dolayısıyla çocukların vaftizinin gereksizliği düşüncesidir.
(154-222)
Urfalı bir Hıristiyan heretik. 179'da Hıristiyan oldu; daha sonra tanrı ve karanlık arasındaki dualizm ve dünyaya pesimistik bir yaklaşımı esas alan Gnostik düşünceleri nedeniyle toplumdan ihraç edildi ve Ermenistan'a kaçtı. Bir çeşit astrolojik fatalizmi savundu. Günümüze kadar gelen önemli eseri Ülkelerin Hukuk Kitabı başlığını taşımaktadır.
(Ebu'l-Ferec, 1226-1286)
Yakubî patriği ve filozofu. Bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Bar Hebraeus, sonradan Hıristiyan oldu ve tarih ve benzeri konularda Arapça ve Süryanca birçok eser yazdı. Önemli eserleri arasında Tarihu Muhtasar ed-Düvel ve The Chronography sayılabilir.
MS 132-135 yıllarında mehdiliğini (mesihliğini) ilan ederek Romalılara karşı ayaklanan ve Rabbi Akiba tarafından övülen Yahudi lider Simon bar Kozeba. Kendisine Bar Kochba (yıldızın oğlu) lakabı verilen Simon'un Hadrian'ın sünneti yasaklaması üzerine başlattığı isyanı Romalılarca çok sert bir şekilde bastırıldı. Son çatışma Masada'da oldu ve sonunda Bar Kochba öldürüldü. Daha sonra Kudüs, Romalılarca Aelia Capitolina olarak adlandırıldı, tapınağın bulunduğu yere bir Zeus türbesi yapıldı ve Yahudiler Filistin'den sürüldü.
Roma İmparatorluğunun Filistin bölgesindeki işgaline daha fazla dayanamayarak, Yahudileri isyana götüren liderdir. Roma İmparatorluğunun bölgede yürüttüğü politik, ekonomik ve dini politikaya dayanamayarak halkı isyana sevketmiş ve isyanı bizzat idare etmiştir. Roma’nın helenleştirme politikası, Yahudilere çok ağır gelmiştir. Kudüs mabedinin yerine jupiter tapınağı yapılmış ve çocukların sünnet edilmesi yasaklanmıştır. Roma'ya karşı yapılan bu başkaldırı hareketi önce başarılı olmuşsa da daha sonra bastırılmıştır. Böylece Bar Kohba’nın başarısı fazla uzun sürmemiştir. Direnişin uzamasına sinirlenen Hadrien, takviye güçleri göndererek Bar Kohba'yı Kudüs'ün güney batısında Bethar'da öldürtmüştür (135). Bar Kohba ordusu, kent gölü yakınlarında direnmişse de başarılı olamamıştır. Sonunda Hadrien, Yahudileri Filistin'den sürmüş, Yahudiler böylece yeni bir sürgün hayatı yaşamaya başlamış ve bu Yahudilerin bütün dünyaya yayılmalarının başlangıcı olmuştur.
“Emir çocuğu” veya “emrin oğlu” anlamlarına gelen bu terim, Yahudilikte çocukların ergenlik çağına ulaştıklarında onlar için yapılan dine giriş töreninin adıdır (kızlar için yapılana Bat mitzva denilir). Erkek çocuklar için 13 yaşında, kızlar için ise 12 yaşında bu tören düzenlenir. Bu törenin iki önemli unsuru Bar (ya da Bat) mitzva adayının Torah okuması ve Tefillin takmasıdır.
Bu kelime İbranice'de “Emirlerin oğlu” anlamına gelmektedir. Yahudi erkek çocukları 13 yaşından bir gün aldığında Bar mitzva törenine katılmayı hak ermektedirler. Yahudilikte 13 yaş erkek çocuklarının buluğa erme yaşı olarak kabul edilmektedir. Yahudi bilgini Raşi, Bar mitzvanm tarihinin çok eskilere ve hatta Sina dağında verilen emirlere kadar dayandığını ileri sürmektedir. Yahudi kültüründe 13 yaşın, çok önemli hatıraları vardır. Meselâ Hz. İbrahim, putları 13 yaşında kırmıştır. Yaakov ile Esav’ın yolları 13 yaşında ayrılmıştır. 13 yaşına girmiş olan bir Yahudi erkek çocuğu, küçük bir merasimle Tora okumaya, tefilin takmaya ve tallit kuşanmaya davet edilir. Yahudilikte Bar Mitzva törenleri bir nevi giriş törenleridir. Artık gençliğe adım atmış olan genç, Yahudi cemaati içine kabul edilmiş olmaktadır. Bar Mitzva törenleri, dünyanın farklı bölgelerinde farklı şekillerde kutlanmaktadır. Eski dönemlerde Bar-Mitzva genelde pazartesi-perşembe günleri yani Tora’nın okunduğu sabahlar yapılırdı. Bazı yerlerde Bar Mitzva, cumartesi günü kalabalık cemaatlerin huzurunda yapılırdı. Batı ve Doğu Avrupa'da Bar Mitzva törenleri Yahudi toplumunda çok önemli bir gelenek olarak kabul edilmektedir. Bar Mitzva törenlerinde güzel sesli çocuklar tarafından Tora okunmaktadır. Cumartesi kutlanan Bar Mitzva törenlerinde haham, Bar Mitzva’nın önemini anlatan bir konuşma yapmaktadır. Bar Mitzva törenlerinden sonra Kiduş denilen bir merasim yapılmaktadır.
Bar Mitzva törenine katılan Yahudi çocuklarının yeterli dini bilgilerle mücehhez olmaları gerekmektedir. Hatta cumartesi günü Sinagog'daki törene gitmeden önce perşembe sabahı Bar Mitzva olacak olan çocuğun evinde toplanılmakta, çocuğun koluna dua eşliğinde tefilin takılmaktadır. Bu esnada orada bulunan davetliler “kuvvetli ol kutsal ol. Tora'yı güçlendir ve yayarak geliştir” cümlelerini tekrar ederler. Gelecek cumartesi günü sinagoga gelmek üzere çocuğu davet ederler. Türkiye'de Bar Mitzva uygulamaları büyük ölçüde diğer ülkelerdeki uygulamalara benzemektedir. Çocuklar, dini bilgilerle mücehhez hale getirilmektedir. Bar Mitzva olacak çocuğun ailesi, Bar Mitzva törenlerine hazırlanmaktadır. Pazartesi -perşembe sabahlan Tefilin takılır. Aile fertleri ve akrabalar evde toplanırlar. Bazan tören sonrası bir yemek daveti verilir. Cumartesi sabahı ise, daha kalabalık bir davetli kitlesi eve veya sinagoga çağrılır. Bar Mitzva, anne-babasına ve diğer aile büyüklerine teşekkür eder.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 23:02
|
Endonezya'da M.S. 800 yıllarında Şailendra hanedanlığı zamanında inşa edilen dünyanın en büyük Budist tapınaklarından birisidir. Jakarta’nın kuzeyindeki bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. XX. yüzyılın başına kadar ihmal edilen tapınak 1907-1911 yıllarında ve 1980 yıllarında olmak üzere iki defa tamir görmüştür.
Geniş bir kaide üzerinde oturan yapının her bir kenarının ortasındaki merdivenlerle en üst terasa çıkılmaktadır. Kare teraslar, yüksek duvarlarla çevrilmiştir. Duvarlarda bulunan Nişler'de beş Buda figürü bulunur.
Yuvarlak planlı teras katlarının kenarları açıktır. Üstlerinde 72 adet stupa durmaktadır. Delikli taşlar ile örülmüş stupalann içine Buda heykelleri konmuştur. Budizme göre, yeniden doğuşun gerçekleştiği üç varoluş dünyası vardır: Birincisi, Kama-Loka (Duygular Dünyası); İkincisi, Rupa-Loka (Biçimler dünyası), Üçüncüsü de Arupa-Loka (Madde dışındaki dünyalar).
Duvarlarda Nirvanayı simgeleyen aydınlanma basamakları vardır. Ba-Rabudur'da, Budda'nın çektiği sıkıntılar ve Mahayana Budacılığının kutsal metinlerini izah çeden açıklamalar görülmektedir.
Literatüre Barak Baba olarak geçen ve San Saltuk'a mürit olan bu genç dervişin kimliği hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Barak Baba değişik vesilelerle Anadolu'da dolaşmış, hatta İran'a kadar gitmiştir. Kendisinin saçlarının uzun olmasından dolayı, San Saltuk'un ona, “köpeğim” anlamına gelen “Barağum” dediği nakledilmektedir.
İlhanlı hükümdarları üzerinde önemli nüfuz sahibi olan Barak Baba'yi Gajan Han, Sultaniye'ye davet etmiştir. Ölcaytu döneminde daha da itibar kazanan Barak Baba, birçok yere elçi olarak gitmiştir. Elçi olarak gittiği Gilân bölgesinde Gilânlıların şefi Topaç, Barak Baha'yı cemaati ile birlikle öldürtmüştür. İlhanlı sultanını bu durum çok üzmüş ve bunun üzerine Gilânlıların üstüne bir ordu göndermiştir.
Olcaytu Sultaniye'de onun adına bir türbe yaptırmıştır.
Barak Baba ve müritleri başlarına keçe külah giyerek ve boyunlarına çan takarak, saçlarını kazıyarak, bıyıklarını uzatarak dolaşıyorlardı. Bunların davul çaldığı da söylenmektedir.
Barak Baba'nın müritlerinin XIV. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu ve İran'da varlıklarını sürdürdüklerini bazı kaynaklar nakletmektedir. Ancak daha sonraki dönemlerde Barak Baba taraftarlarının Bektaşilik hareketinin içinde eridiği tahmin edilmektedir. Barak Baba'nın “Kelimat-ı Barak Baba” isimli bir risalesi vardır. Bu risaleyi A. Baki Gölpınarlı Yunus Emre ve Tasavvuf mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn10" rel="no follow -
Putperest iken Hıristiyanlığı kabul ederek tahtını bırakan ve rahiplik elbisesini giyen bir kral ile oğlunu konu edinen, Ortaçağa ait bir Hıristiyan hikayesi. Muhtemelen Buddha ile ilgili efsanenin Hıristiyanlığa uyarlanmış bir şekli. Bakınız: Gautama Buddha.
Kur'an'da Allah'ın isimlerinden birisi; “seçkin, mükemmel ve kusursuz olan”.
Hz. İsa'nın 12 havarisinden birisi. Hıristiyan geleneğine göre Pavlus dine girdikten sonra onu diğer havarilere takdim eden Barnaba'ydı. Ayrıca o, Pavlus ile birlikte misyonerlik amacıyla Anadolu'ya seyahat etmişti. Ancak daha sonra, geleneğe göre, John Mark konusunda bir tartışma nedeniyle Pavlus'la yolları ayrıldı ve Barnaba Kıbrıs'a gitti. 61'de Salamis'te öldürüldüğüne inanılan Barnaba, geleneksel Kıbrıs kilisesinin kurucusu olarak da kabul edilir.
Özellikle Hz. İsa'nın çarmıhından sonraki dönemde ismi geçen Barnabas’ın havariliği kesin değildir. Luka tarafından “Ruhu' 1-Kudüsle dolu iyi bir adam” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn11" rel="no follow - - [12] Bir müddet, St. Paul ile birlikte, Tarsus'ta ve Antakya'da faaliyet gösterirler. Barnabas, Pavlus ile birlikte önce Kıbrıs'a, sonra Konya'ya kadar gitmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn13" rel="no follow - - [14] Bu toplantıya Hz. İsa'nın teyzesinin oğlu Yakub ve havariler katılır. Yeni Hıristiyanların sünnet olma zorunluluğunun olmadığını savunan St. Paul ile Havariler arasında ciddi tartışmalar olmuştur. Muhtemelen Barnabas’ın, Kudüs meclisindeki tartışmadan sonra, St. Paul'e güveni azalmıştır. Barnabas ile Paulus'un arasının açılmasının gerçek nedeni pek bilinmiyor. Resullerin işleri, Barnaba ile Pavlus arasındaki anlaşmazlığın Barnaba’nın yeğeni oian Markos yüzünden çıktığını yazarsa da mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn15" rel="no follow - - [16] Fakat St. Pierre’in daha sonraki yıllard Roma'da, Pavlus'la birlikte olduğunu göreceğiz. Bu da muhtemelen, St. Pierre’in önceki fikrinden döndüğü veya bu konuda yumuşamış olduğu şeklindeki yaklaşımla çözüme ulaştırılabilir. Sünnet olmanın dışındaki “Nuhî kanunlara uyan putperestlerin, Hıristiyanlığa girmelerini St. Pierre'inde benimsediği de burada düşünülebilir. Bunun için Pavlus'un hararetle savunduğu putperestlerin “sünnet olmadan” da Hıristiyan olabilecekleri düşüncesine, St. Pierre’inde yumuşak yaklaştığı düşünülebilir.
Barnabas’ın daha sonraki hayatı konusunda bilgiye sahip değiliz. Pavlus, Barnabas'ı havarilerden saymakta mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn17" rel="no follow -
Batılıların, Hıristiyanlıktan İslama geçen bir İtalyan tarafından 15. yy'da yazıldığını iddia ettikleri İtalyanca bir İncil. Apokrif İnciller arasında yer alır. Teslisi reddetmesi, İsa'nın sadece bir peygamber olduğuna vurgulaması ve Kur'an'la yakın benzerliği dikkat çekici karakteristikleri arasındadır. Ayrıca Hz. Muhammed’in tebşiratı ile ilgili Kur'an ayetlerini destekler tarzda ifadelerin bulunması da bir diğer özelliğidir.
Barnaba İncili olarak bilinen İncil, İtalyanca yazma olarak Vi-yana'da, Avusturya milli kütüphanesinde bulunmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn18" rel="no follow - Barnaba İncilinin XVIII. yüzyılda yazılmış İspanyolca bir nüshasının olduğu ve bu nüshanın kaybolduğu bilinmektedir. Bu nüshaya Adriaan Reeland atıfta bulunmaktadır. Bu nüshanın 1734'de mevcut olduğunu Georges Sale'ın 1734'de yayınladığı Kur'an tercümesinden öğrenmekteyiz. Sale “the koran” adlı eserinde Barnaba İncilinin İspanyolca nüshasından bazı pasajlar nakletmektedir. Barnaba İncili 1908'de Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu tercümeyi gerçekleştiren Dr. Halil Seâde'dir. Tercümenin başında M. Reşid Rıza’nın yazdığı bir önsöz bulunmaktadır. Barnaba İncili daha sonra 1908'de Murtazâ Kerim Kirmâni tarafından Fransızca'ya da tercüme edilmiştir. Hıristiyan dünyada Barnaba İncili hakkında birçok çalışma yapılmıştır. Vatikan, Barnabas İnciline hiçbir zaman iyi niyetle yaklaşmamış ve Barnaba İncilini daima Apokrif kitaplar arasında saymıştır. Ancak Papalığın Apokrİf saydığı Barnaba İncili ile bugünkü Barnaba İncilinin hiçbir alakası yoktur. Eski kitaplarda zikredilen Barnaba İncili, Grekçe yazılmıştır. Lâtince kataloglarda geçen bu İncil'dir. Ancak bu İncilden bugün iz kalmamıştır. Batı kaynaklarında Barnaba İncili ilk defa 1703 ve 1719'da basılan code pocryphus Novi Testamenti'nde geçmektedir. 1715'de Menagiana adlı eserinde Bernard de la Monnoyeda Barnaba İncili hakkında bilgi vermektedir. 1718 yılında Londra'da John Toland, Barnaba İncili'nden bahseder. Bu tarihten sonra Batı dünyasında Barnaba İncili hakkında çok şey yazılmaya başlamıştır. Gerek Arap dünyasında ve gerekse Türkiye'de Barnaba ve Barnaba İncili hakkında yazılar yazılmış ve halâ da Barnaba İncili Türkhalkının dikkatini çekmeye devam etmektedir. Barnaba İncilinin müslümanlar tarafından dikkate alınmasının nedeni, bu İncilin teslise yer vermeyişi, Hz. Muhammed’in geleceğinin haber verilmesi ve diğer yandan, Hz. İsa'nın bir peygamber olduğunun bildirilmesidir. Kur'an-ı Kerim ruhu ile uyuşan bu İncil’in müslümanlar tarafından kabul görmesinin başlıca sebebi bu önemli noktalardır.
Bakınız: Ghede.
Hz. İsa'nın 12 havarisinden birisi. Rivayetlere göre tebliğ amacıyla Ermenistan ve Hindistan'a gitmiş ve sonunda öldürülmüştür.
Yeremya'nın (Jeremiah) talebesi Baruch tarafından yazıldığına inanılan çeşitli apokrif metinler. Baruch I, Baruch II, Baruch III ve Baruch IV şeklinde adlandırılan bu metinlerin MS 1. ve 2. yy'lara ait olduğu ifade edilir.
Arapça. “ölümden sonra dirilme”. Bu dünya yaşamının bir hedef ve bir son olmadığı, öldükten sonra dirilerek dünyada yapılanların hesabının verileceği inancı, İslamın temel inanç esasları arasında yer alır. Kur'an'da bu husus sıklıkla vurgulanır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn19" rel="no follow -
Kur'an'da geçen Allah'ın güzel isimlerinden birisi; “kusursuz, eksiksiz ve tam gören” anlamına gelen bir isim.
MS 2. yy'da yaşayan Gnostik eğilimli bir Hıristiyan teolog. Eserlerinden sadece bazı fragmentler günümüze kadar ulaşmıştır. Taraftarları sonradan ayrı bir ekol oluşturmuşlardır.
Arius'un muarızlarından olan ve ortodoks rahipliğinin babası sayılan Hıristiyan Basilius'un (330-379) manastır kuralları, Basiliuscu doğu ve batı manastırlarında geçerlidir. Onun kız kardeşi Macrina’nın ise Basiliuscu rahibeliğin kurucusu oluğu kabul edilir.
Felsefecilerin bir çeşit basitleştirilmiş realizmi' ifade etmede kullandıkları bir terim. Buna göre dış dünyadaki nesnelerde fark ettiğimiz nitelikler (örneğin balın tatlılığı ve sigaranın kokusu gibi) aslında onları tecrübe etmemizle vardırlar.
1431-1449 yılları arasında kilise reformları ve sapkın akımlara (John Huss) karşı alınacak tedbirleri belirlemek amacıyla yapılan toplantı. Papalık yetkileri sınırlanmak istenmiş ve Lozan'da bir karşıt papa seçimiyle son bulmuştur. Ayrılık V. Nikolaus'un af fermanıyla kapanmıştır. Karşıt papa V. Felix, bu makamdan vaz geçerek kardinal olmuştur.
Eski Mısır'da kedi başlı güneş tanrıçası. Kült yeri Bubastis olan Bastet, kedi başlı bir kadın veya bir kedi şeklinde temsil edilirdi. O, hem Mut, hem de aslan başlı tanrıça Sekhmet ile karıştırılıp özdeşleştirildi. Oldukça popüler bir mutluluk tanrıçası olan Bastet’in tapınağında kediler bulundurulur ve bunlar tanrıçanın inkarnasyonu olarak görülürdü. Bu kediler öldüklerinde ise mumyalanırlardı.
MS 4. ve 5. yy'larda kullanılmaya başlanan ve kilise hiyerarşisi içinde bir mertebeyi ifade eden isim; bir metropolitan bölgede kiliseler üzerinde otorite sahibi olan patriklere verilen ad.
Birçok piskoposluklar üzerinde yönetim yetkisi olan piskoposa verilen unvandır. Belirli sınırlar içindeki piskoposlukların yönetimine nezaret eden bir birimdir. Başpiskoposun yetkisi ile metropolitin yetkisi aynı düzeydedir. Başpiskoposluk, aslında bir metrqpolitlik makamıdır. Eskiden metropolit unvanı kullanılırken şimdi başpiskopos unvanı kullanılmaktadır. Bu metropolit unvanı ilk defa IV. asırda Doğu kilisesi mensuplarına bir şeref unvanı olarak verilmiştir.
Bunun için Doğu kiliselerinde metropolit unvanı daha çok kullanılmıştır. Bu unvanın Batı kilisesi çevresinde VII. yüzyıldan sonra kullanıldığı görülmektedir. Ancak, metropolit ünvanından daha çok “Başpiskopos” unvanı Batı kilisesi muhitinde tercih edilmiştir. Orta çağda Başpiskoposluk büyük yetkilere sahipken Trente kansilinde (155-1563) bu yetkiler daraltılmıştır. Katolik kilisesi hâlâ başpiskopos unvanını kullanmaktadır. Doğu kiliselerinde hem başpiskopos hem de metropolit unvanı kullanılmaktadır.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 23:10
|
Erken dönemler Hıristiyan geleneğinde piskoposun yokluğu esnasında onun yerine ayinleri yürüten rahip. Bakınız: Ganzibra.
Arapça. “yanlış, doğru olmayan, boş olan ya da geçersiz olan”, İslamda hakkın karşıtı olan bâtıl, Allah'ın dininin dışında veya ona muhalif olan her şey için kullanılır. Kur'an'da, Hakk'ın yanında bâtılın hiçbir yerinin olamayacağı, zira Hakk'ın gelmesiyle bâtılın ortadan kalkacağı ve bâtılın zaten yok olmaya mahkum olduğu belirtilir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn20" rel="no follow -
Doğru olmayan, dinin temel yapısının dışında olan ve genellikle eski geleneklerin veya diğer inanç sistemlerinin bir uzantısı olarak kabul edilen şey. Sık sık bâtıl inançların temelinde yanlış tabiat bilgileri, mantık dışı düşünceler, korkular ve büyülü güçlerin tesiri kanaatları bulunur. Falcılık, yıldız veya rüya yorumları, kehanette bulunma, gizemli tedavi biçimleri, cin korkusu, büyü, sihir ve sayı sembolleri bâtıl inancın tipik tezahürleridir. Gerçek dînî inancın kaybolduğu yerde bâtıl inanç bunun yerine geçer.
Kur'an'da Allah'ın isimlerinden birisi olarak zikredilen Bâtın, “anlaşılamayan, sır olan” anlamlarına gelir.
Dinsel bir metnin görünür anlamının ötesinde gizil anlamlarını açığa çıkarma gayesiyle yapılan açıklama ve yorumlar. Bu tefsir metodunda genellikle metindeki kelimelerin harflerine yüklenen sayısal ve simgesel değerlere dayalı açıklamalara yer verilir.
Kur'an'ın gizli yorumuna, bâtınî açıklamasına dayalı inanç ve düşünce sistemlerinin ortak adı. İsmailiyye, İbâhiye, Karmatîlik, Bâbekîlik ve Sabbahiye mezhepleri belli başlı bâtını akımlardır. Bâtinîlere göre önemli olan derece derece öğrenmeyle Kur'an'ın gizil anlamlarına vakıf olmaktır. Bu şekilde bâtını bilgiye ulaşan kişinin ise artık Kur'an'ın zahirine uyma gereği ortadan kalkar. Bâtınîlik akımının genellikle MS 9. yy'da yaşayan Meymun İbn Deysan tarafından başlatıldığı söylenir. Bâtınî akımlar, İslam tarihinde önemli iç karışıklıklara ve ayaklanmalara neden olmuştur. Bu karışıklık ve isyanları önlemek ya da bastırmak için uzun süren çabalar gösterilmiş, bu arada birçok İslam alimi, Bâtınî öğretileri tenkit eden çeşitli eserler kaleme almışlardır.
XIX. yüzyılda özellikle Fransa ve İtalya'da kutlanan Bat-Mitzva törenleri, daha sonra bütün Yahudi cemaatleri tarafından kutlanmaya başlanmıştır. Bat-Mitzva törenleri de Bar-Mitzva törenleri gibi, ülkeden ülkeye değişmektedir. Kızlar 12 yaşından bir gün alınca, Bat-Mitzva törenlerine alınmaktadır. Bu, kızlar için bulûğ yaşının 12 yaşını bitirdiği gün başladığını göstermektedir. Kızların da Bat-Mitzva törenleri evde veya dini bir okulda yapılmaktadır, Sinagogda yapılmaması manidardır. Bat-Mitzva törenleri bazen toplu halde kutlanır. Bazı yerlerde Bat-Mitzva törenleri sinagoglarda yapılmaktadır. Ancak kızın babası ve kardeşleri sinagoga davet edilmektedir.
Son yıllarda Bat-Mitzva bir doğum günü niteliğinde kullanılmaya başlamıştır. Ailelerin bir araya gelmesiyle evde kutlanmaktadır.
Türkiye'de de yer yer Bat-Mitzva törenleri kutlanır. Bu tören çok yaygın değildir. Türkiye'de, aynı yıl doğumlu kızlar, bir cumartesi sabahı beyazlar içinde sinagogda kısa birer konuşma yaparlar ve böylece cemaate katılımları gerçekleşir. Tören sonrası bir davet yapılmaktadır.
(F.C. Baur, 1792-1860)
Tübingen ekolünün kurucusu ve önde gelen şahsiyeti olarak tanınan ünlü Alman Protestan ilahiyatçı ve Kitabı Mukaddes eleştirmeni. Özelikle Yeni Ahit üzerine çalışmalarıyla dikkatleri üzerinde toplayan Baur, kutsal metinleri yorumlamada rasyonalist yaklaşımıyla ilgi çeker. Hegel’in tez-antitez-sentez teorisini hareket noktası olarak alan Baur, bir bütün olarak Yeni Ahit’in kendi derleniş zamanının kültürel konteksini yansıttığını savunur. Yeni Ahit metinlerinden Resullerin İşleri ve Pavlus'un Mektupları gibi metinlerin ise Petrinistler adını verdiği Yahudi-Hıristiyanlarla Paulinistler dediği Pavluscu Hıristiyanlar arasındaki tarihsel mücadelenin bir ifadesi olduğunu ileri sürer. Baur'un Pavlus'la ve Kilise tarihiyle ilgili yazdığı eserler oldukça önemlidir. Bakınız: Tübingen Okulu.
“Ulu zengin”. Altay Türklerinde yüce tanrıya verilen ad. Onun, sekizinci semavi alemde yaşadığına ve yedi ya da dokuz oğlu dokuz da kızı olduğuna inanılırdı. Karşıt, Pura Kan, Yayık Kan, Burca Kan, Karakuş, Paktı Kan ve Erkan, Bay Ülgen’in oğulları arasındaydılar. Onun kızları ise Ak Kızlar diye adlandırılırlardı.
Asıl adı Tayfur olan Horasan'lı ünlü sufî (ö. 848 veya 874). Önce fıkıhla uğraşan Bayezid, daha sonra Ebu Ali el-Sindî'den tasavvuf öğrendi. Miraç iddiasında bulunması ve vahdet-i vücud öğretisi doğrultusunda, vecd ve manevi sarhoşluk halinde iken kullandığı ifadeler (şathiyye) İslam alimlerinin büyük tepkisini çekti. Yazdığı herhangi bir eser olmamakla birlikte onun bazı sözlerinden derlenen mecmualar vardır.
Dinsel açıdan ayrı bir öneme sahip olan ve bu nedenle inananlarca özel bir takım ayin ve ritüellerle kutlanan gün veya günler. Hemen hemen tüm dinsel geleneklerde var olan bayramlar, ya önemli bir olay veya dönemin anısına ya da ürün, hasat, sağlık ve benzeri çeşitli şeyler için bir şükran ifadesi olarak kutlanır. Bakınız: Heartoloji, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı, Easter, Pesah.
15. yy'da Hacı Bayram Velî’nin (ö. 1430) kurduğu bir tarikat. İlk Türk tarikatı olma özelliğini de taşıyan Bayramîlik, Nakşibendîlik ve Halvetiye arası bir yapıya sahiptir. Diğer birçok tarikatın olduğu gibi, Bayramîliğin temel özelliği de ilme'l-yakîn, ayne'1-yakîn ve hakka'l-yakîn kavramlarına dayalı düşünce tanıdır. Bayram Velî bunları “bilmek, bulmak ve olmak” şeklinde tarif eder. Hacı Bayram Velî’nin ölümü sonrası tarikat üç kola ayrılmıştır. Bursalı Ömer Dede (ö. 1475) Melâmiyye-i Bayramiyye ekolünü geliştirirken, Ak şemseddin (ö. 1459) Bayramiyye-i şemsiyye'yi. Aziz Mahmud Hüdayi (ö. 1628) ise Celvetiyye'yi kurmuşlardır. Ayrıca sonraları Tennuriyye, Himmetiyye ve İseviyye gibi ekoller türemiştir.
Hacı Bayram Veli'nin kurduğu tarikatın adına Bayramilik veya Bayramiye denmektedir. Bayramiye tarikatı özü itibariyle bir Türk tarikatıdır. Hacı Bayram Veli'den sonra, tarikat iki kola ayrılmış olup, Akşemsiddin'e (öl:1459) nisbet edilen kol, Şemsiyye; Ömer Sikkini'ye (öl:1457) nisbet edilen kol da Melâmiyye adını almıştır. Bayramiye tarikatını, Akşemseddin'e nispet edilen Şemsiyye tarikatı devam ettirmiştir. Bayramilik tarikatının, Halvetilik ve Nakşibendilik arası bir tarikat olduğu görülmektedir.
Hacı Bayram Veli'nin şeyhi Hamidüddin, Aksaray'da vefat edince, Hacı Bayram Ankara'ya dönmüş ve irşat faaliyetine başlamıştır. Bu tarih muhtemelen 1412 yılıdır. Hacı Bayram’ın Ankara'da irşada başladığı bu tarihi Bayramiye'nin kuruluş yılı olarak görmek mümkündür. Hacı Bayram Veli, bir müddet Edirne'de kaldıktan sonra tekrar Ankara'ya gelmiş ve hatta II. Murad, Bayramiye tarikatı mensuplarından vergi alınmamasını emretmiştir. Böylece Bayramiye tarikatı mensuplarının devlet nezdinde bir itibara sahip olduğu görülmektedir. 1430 yılında Hacı Bayram Veli, Ankara'da vefat ettiği zaman, Bayramiye Ankara dışında yayılmış ve çok önemli mürşitlere sahip olmuştur. Meselâ, Göynük'te Akşemseddin, Gelibolu'da Yazıcıoğlu Mehmed, Balıkesir'de Şeyh Lutfullah ve Bursa'da Akbıyık, Bayramiye'yi temsil eden önemli kişilerdendi. Hacı Bayram'dan sonra Bayramiye'yi Akşemseddin götürmüştür. Bu tarikatın adı, Bayrami-Şemsilik olmuştur. Daha sonra Bayramiye, muhtelif kollara ayrılmıştır. Hatta bu kollardan bazısı müstakil tarikat haline bile gelmiştir. Meselâ Hacı Bayram Veli'nin halifelerinden Hızır Dede'nin müritlerinden Üftade (1580) hazretlerinin halifesi, Aziz Mahmud Hudayi'nin (1628) kurduğu tarikat, Bayramiye'nin bir kolu olmakla birlikte müstakil bir tarikat olarak gelişmiştir.
Melâmilik de, Bayramiye ile ilişkili bir tarikat olarak zikredilmektedir. Ömer Sikkini'nin temsil ettiği Melâmilik hareketi başlangıç itibarı ile Hacı Bayram Veli ile ilişkisi olmakla birlikte, daha sonraki gelişmelerde pek ilişkisi kaldığı söylenemez. Bayrami-Melâmiler, daha serbest bir yaşayışı, aşk, cezbe ve sohbete önem veren bir eğitimi, Vahdet-i vücudu benimseyen ve Ehl-i beyte aşırı muhabbeti sergileyen bir görüntü ortaya koymuşlardır. İkinci devre Melâmileri denilen Bayrami-Melâmiler, Hacı Bayram Veli'nin çizgisinden uzak, daha değişik bir hayat tarzı ve yaşama biçimi sergilemişlerdir. Hacı Bayram Veli'nin tarikatı ile ilgili özel bir eseri yoktur. Bunun için onun tarikatının prensiplerini ortaya koymak mümkün değildir. Hacı Bayram Veli'nin çiftçilikle meşgul olması, halk içinde yaşaması, zekat toplayarak müridlerini gözetmesi, onun melâmi meşrep olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Bayramiye tarikatı daha çok köylü ve esnaf kesiminde yayılmıştır. Bayramiye mürşitlerinin, Anadolu'daki birlik ve beraberliğin oluşumunda çok önemli rol oynadıklarını müşahede ediyoruz. Hacı Bayram Veli, Sünni İslamı temsil eden devletin resmi politikasına ters düşmemiş, bilakis sünni İslâmın propagandasını yapmıştır. Akşemseddin gibi Bayramiye şeyhlerinin İstanbul'un fethine Fatihle birlikte iştirak etmeleri Bayramiyelerin devlet ricali nezdindeki itibarını göstermektedir.
Hacı Bayram Veli'nin tarikat adabını, Hüseyin Enisi, Menakib-ı Akşemseddin isimli kitabında, Akşemseddin’in, Hacı Bayram’ın irşad usûlünü bir kitabın arkasına kaydettiğini bildirir. Enisi'nin nakline göre, Hacı Bayram'ın uyguladığı irşad usulü şöyledir:
1- On iki rekat teheccüd namazı kılınır.
2- Bayramiye Virdinde Bakara, Secde, Yâsîn, Duhân, Feth, Vakıa, Mülk ve Amme sureleri okunur.
3- Kelime-i tevhid zikri çekilir.
4- Kainattaki olağan üstü şeyler düşünülür.
5- “Allahümme ya nure kulle şey” diye başlayan bir münacaat okunmaktadır.
1- Halvetin ilk gecesi 1000 salavat, 1000 kelime-i tevhid okunur. İki rekat namaz kılınır. (Hz peygamberin şefaatına nail olma amacı ile).
2- İkinci gece, 1000 kelime-i tevhid, iki rek'at namaz (Allahı görme dileği ile).
3- Üçüncü gece, 1000 felâk süresi, 1000 kelime-i tevhid, iki rekat namaz (Kalbteki perdelerin kalkması için).
4- Dördüncü gece/1000 Nas süresi, 1000 kelime-i tevhid. İki rekat namaz. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn21" rel="no follow - Hacı Bayram'ın esma zikrine dayanan bu irşad usulü, Bayrami-Şemsiler tarafından uygulanmıştır. Bayramiye tarikatının tacı, başlangıçta on iki terkli iken, Hacı Bayram tarafından altı terkli beyaz çuhaya dönüştürülmüştür.
Hacı Bayram Veli'den sonra, Anadolu'nun birçok yerinde Bayramiye tekkeleri meydana gelmiştir. Bugün halâ tekkelerin birçoğu halkın ziyaret yeri olarak varlığını devam ettirmektedir.
1- Yunan Bayramları: Yunan dininde “bayram” mefhumu, heterojen bir kalabalığı içermektedir. Yunan dininde bayramın yerini birkaç temel ve özel çizgilerle ifade etmek mümkündür.
Önce tarihi dönemde bayramların çok olduğunu söyleyebiliriz. Bu bayramların birçoğu, devlet hayatına bağlı bayramlardı. Gerçekten bayramların, aynı duyguları taşıyan insanları toplamada önemli bir rolü vardır. İkinci önemli nokta, Grek dini bayramları çoğu zaman ayin kurallarına bakıldığı zaman, resmen tebcil ettikleri Tanrılardan daha eskiyi göstermektedir. Grek bayramlarının çoğu, mevsim ritmlerine sıkıca bağlı bulunuyordu. Meselâ Dionysos bayramı bağ bozumunu; Dinietez bayramları ise buğday mevsimini gösteriyordu. Üçüncü olarak Grek bayramları, toplumda belirgin bir bölünmeyi belirli hale getiriyordu. Meselâ bu bayramlardan bazıları tamamen kadınlara tahsis edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn22" rel="no follow - 2- Hind Bayramları: Hindu bayramları da çoktur. Bu arada bu bayramlar güneş ve özellikle aya göre tesbit edilmiştir, itina ile bu tespitlere riayet edilmiştir. Hindistan'da bayramlar bir halk tezahüratı şeklindedir. Bu bayramların çoğu dinidir. Bir mevsimden diğerine geçiş veya hasat sonu sırasında büyük Tanrının bayramı kutlanmaktadır. Bunlara mahalli bayramları da ilave edebiliriz. Bu bayramlar, özellikle birer festivaldirler. Tanrıların resimleri, bu bayramlarda mabedden dışarda dolaştırılmaktadır. Bu dolaşmalar, arabaların ve tahtların üzerinde yapılmaktadır. Yine Hindistan'da köy bayramları ve bazı kastlara özgü bayramlar da vardır. Bu bayramlarda herkes kendi Tanrısını kutlamaktadır. Bu bayramların arasında en popüler olanı, ilkbaharda kutlanan Holi bayramıdır. Bu bayram Şubat-Mart aylarında dolunayda kutlanmaktadır. Bu bayramda herkes bol su ile ıslatılmaktadır. Temmuz -Ağustos ayında kutlanan Krişna'nın doğum bayramı, bütün Hindistan'da ve özellikle Bengladeş'te Vişnuistlerce kutlanmaktadır. Bengladcş'te, Krişna sofuları, bu bayramda caddelerde şarkı söyleyerek ve dans ederek dolaşmaktadırlar. Yine Hindistan'da görülen dini bayramlardan biri Saravasti veya Dourga'ya ithaf edilen dokuz gece bayramıdır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn23" rel="no follow - 3- Hitit Bayramları: Hitit toplum yapısında bayramların çok canlı bir yeri vardır. Çünkü Hititlerin yılları, bayramlarla belirginlik kazanmıştır. Bu bayramlardan bazıları resmi, bazıları da mahalli bayramlardır. Hititlerin birleşmesi sonucu, resmi bayramlar kendini göstermiştir. Bu resmi bayramların belli başlı kutlama yeri de başkent Hattusa'dır. Resmi bayramlara genelde kraliyetin çiftleri veya bir prens başkanlık etmektedir. Mesela, Kral IV. Tudhaliya dönemine ait bir bayram listesi bulunmuştur. Buna göre on sekiz bayram tesbit edilmiştir. Boğazköy tabletleriyle bilinen bayramların iyi bir tahlili bir takım konularda dikkat çekici bilgiler verecektir:
1- Ezen Zenandes Veya Nuntarriyashas Bayramı: Buna son bahar bayramı adı verilmektedir. Bu bayram, kral, askeri kamplarından döndüğü zaman, son baharda kutlanmaktadır. Büyük bayramlardan birisidir. Bu bayram vesilesi ile yapılan festivaller yirmi bir gün sürmektedir. Bu zaman zarfında kraliyet çifti beraberce veya ayrı olarak belli başlı Hatti sitelerini ziyaret etmektedir. Bunların başında Arinna, Ankuwa, Kaştapa ve Tawiniya gelmektedir. Dini merasim, şehrin büyük tapınağında icra edilmektedir.
2- Ezen Hameshandas: Buna ilkbahar bayramı adı verilmektedir. Bu bayram, ilk baharın başlangıcından itibaren kutlanmaktadır. Tahminen otuz sekiz gün sürmektedir. Bu bayramda da Hatti'de bir kült seyahati yapılmaktadır. Bunun için kraliyet çifti, özellikle Zippalan'da, Matilla, Arinna, Towrisa gibi yerleri ziyaret etmektedir. Bütün merasimlerin hedefi, geçmiş yılı toprağa gömmek ve tabiatın yenilenmesini tebcil etmektir.
3- Ezen İsuWas: Bu bayrama isuWa bayramı denmektedir. Bu bayramın amacı, kralın ve kraliyet ailesinin temizlenmesidir. Böylece, kraliyet ailesinin mutluluğu sağlanmaktadır. Bu bayram, gencide Hattusa'da kutlanmaktadır.
Diğer önemli bayramlarda da kraliyet ailesi hazır bulunuyordu. Bu bayramlar şunlardı:
1- Purilli Bayramı: Bu bayram, ilkbaharda kral tarafından kutlanıyordu. Tabiatın yenilenmesine, Fırtına Tanrısı Nerik'e bağlı olarak yapılıyordu. Önceleri başkentte kutlanırken, daha sonra Nerik'te kutlanmaya başlamıştır.
2- Çarşı Bayramı: Hitit döneminden kalma birtakım tabletler, kraliyet ailesinin Haiki Tanrıça mabedine, araba ile gittiklerini tasvir etmektedir. Oraya Abarakku'lar, şehirlerinin mahsûllerini takdim etmek için gelerek bir kalabalık oluşturuyorlardı. Bu bir nevi panayır bayramını andırıyordu. Bayramın kutlama zamanı genelde ilkbahardı.
3- Ezen Hassumas; Prenslerin ergenlik çağında geçirdikleri bir seksüel giriş bayramıdır. Bunlardan ayrı daha birçok Hitit bayramı daha vardır. Bu bayramlar da III. Hattusili ve IV. Tudhaliya tarafından meydana getirilmişlerdir.
4- Yahudi Bayramları: Bugün kutlanan birçok Yahudi bayramı, muhtelif vesilelerle, farklı tarihi dönemlerde meydana getirilmiştir. Yahudi bayramları üç kategoride incelenebilir: Kİtab-ı Mukaddes bayramları, Sonbahar bayramları, ikinci derecedeki bayramlar:
I. Kitab-ı Mukaddes'e Özgü Bayramlar:
1- Pessah-Paskalya Bayramı: Nisan ayı ile birlikte başlayan Yahudi bayramlar takviminin ilkini paskalya bayramı olarak kutlanan pessah bayramı teşkil eder. Diğer bayramlarda olduğu gibi bu bayramda da her erkek mabede gitmek zorundadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn24" rel="no follow - 2- Pentakot (shavuot) Bayramı: Önemli Yahudi bayramlarından biridir. Paskalya bayramından elli gün sonra kutlanmaktadır. Kutlama süresi bir gündür. Yahudi takvimine göre, siWân ayının altısında kutlanmaktadır. Bu bayrama, paskalya devresini sona erdirdiği için “Bitirme” anlamında Atse'ret de denmiştir. Tevratta bu bayramın adı bazen Hag ha-qatsir şeklinde geçmektedir. Bu da “Hasat Bayramı” demektir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn25" rel="no follow - - [26] veya Yom habikkürim yani “İlkler Bayramı” şeklinde geçmektedir. Çünkü Yahudiler pentakot bayramından itibaren mahsûllerinden elde ettikleri ilk ürünü mabede takdim ediyorlardı. Sinagoglarda yapılan dualarda bu bayrama “Tevratımızın bağış bayramı” denmektedir. Bu bayramın bir özelliği de o gün sinagogların yeşille süslenmesidir.
3- Kaban Bayramı: (Çadırlar Bayramı) Kitab-ı Mukaddes'te zikredilen en eski bayramlardan biridir. 15 Tishri'den itibaren sekiz gün kutlanmaktadır. Buna Levililer'de Haymeler Bayramı denmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn27" rel="no follow - - [28] Hag hasükkot (Çadırlar Bayramı) Levililer 23/34'de anlatılmaktadır. Aynı babın 40. cümlesinde “Bayram buketlerini” oluşturan bitkilere işaret edilmiştir. 42. cümlede çadırlarda yedi gün nasıl oturulacağı anlatılmaktadır. 43. cümlede de bayramın nedeni şöyle açıklanmaktadır: “Taki, İsrail oğullarını Mısır diyarından çıkardığım zaman, onları haymelerde oturttuğumu nesilleriniz bilsinler. Ben Allahınız Rabbim.”
II. Sonbahar Bayramları:
1- Yeni Yıl Bayramı (Rosh ha-shanah): 1. ve 2. Tishri'de kutlanan iki günlük bayramdır.
2- Büyük Afv Bayramı (Yom ha-kippürim): Tishiri'nin onuncu günü, bir günlük kutlanan bayramdır.
III. İkinci Derecede Kutlanan Bayramlar:
1- Neomenie: Kutsal kitabın bayram seviyesine çıkardığı kutlamalardan biridir. Bu bayram, ek bir kurbanla belirginlik kazanmıştır. Bu gün aynı isimde bir dua ve mezmurların (113-118) ilâhi olarak okunmasıyla bu bayram kutlanmaktadır.
2- Purim: Ester kitabında nakledilen olayların hatırasına kutlanan bir bayramdır. Bayram vesilesi ile Ester kitabı okunur. Ester kitabının 9/22'deki cümlesine uygun olarak karşılıklı hediye alışverişi yapılır ve sevinç içinde yenilen bir yemek şenliği ile bayram sona erer.
3- Hannukkha: Bu bayram Kisleu ayının 25’inden itibaren kutlanır. Yudas Makkabeus, Kudüs mabedini yeniden ibadete açmak için gerekli merasime başlamış ve bu bir hafta sürmüştür. İşte bu bayramı Yahudiler bu günün hatırasına kutlamaktadırlar. Hannuka bayramında sekiz kollu bir şamdan kullanılır. Her gece biri yakılarak sekiz gün kutlanır. Genelde bu bayram evlerde kutlanmaktadır.
4- Shevat: (Tü bi-shevat): Meyve ağaçlarından verilen öşür bayramıdır. Bu öşür (1/10) meyvaları, fakirlere verilmek üzere sinagoglara getirilmekte veya fakirlere verilmektedir. Bu vesile ile evlerde onbeş ayrı cins meyve yenir. İsrail devleti bu bayramı, özellikle ağaç dikmeye çıkan grup halindeki çocuklara tahsis etmiştir.
5- Lağ-ba-Omer: Yas dönemine son verme bayramıdır. Kabbala'dan etkilenen çevrelerde bu bayram, “ölüler günü” olarak kutlanmıştır.
Yahudilikte Oruç Günleri: Yahudilikteki oruç günlerini aşağıdaki kategorilerde belirtebiliriz:
1- Tevrat tarafından empoze edilen veya Kitab-ı Mukaddes'te geçen olayları hatırlatan oruçlar.
2- Hahamlar tarafından konulan oruçlar.
3- Özel karakteri olan oruçlar.
Kutsal kitap tarafından empoze edilen tek oruç Kippur günü tutulan oruçtur. Dieer oruçlar bazı şeylerin hatırlanması için tutulmaktadır:
1- Ab'da Tutulan Oruç: I. ve II. Mabedin tahribini hatırlatan yas orucudur.
2- 17 Temmuz'da Tutulan Oruç: Babilliler tarafından Kudüs'ün işgalini hatırlatmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn29" rel="no follow - 3- 10 Tebet'de Tutulan Oruç: Nabu-kadnezar’ın Kudüs'ü kuşatmasını hatırlatan oruç. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn30" rel="no follow - 4- 3 Tishri'de Tutulan Oruç: Bu oruca Guedalyah orucu da denmektedir. Vali Guedalyah’ın katlinin hatırasına oruç tutulmaktadır.
5- Ester Orucu: Purim bayramı arefesinde 13 Adar'da tutulan oruçtur.
5- Hristiyan Bayramları Hıristiyanlıkta da yıllık bayramlar dikkat çekici boyuttadır.
1- Bakire Meryem Bayramı: İsa-Mesih’in annesi Meryem'e saygı bayramıdır.
2- Noel Bayramı: İsa'nın doğum bayramıdır. Bu bayram milâdî IV. yüzyıldan itibaren kutlanmaya başlamıştır. Noel bayramı Doğu kiliselerinde 6 Ocak'ta, Batı kiliselerinde ise 25 Aralık'ta kutlanır. Her iki halde, Hıristiyanlığın başlangıcında kutlanmayan bu bayram, bir putperest bayramı kalıntısı olarak görünmektedir.
3- Paskalya Bayramı: Paskalya bayramı İsa'nın kabirden dirilişinin bayramıdır. Başlangıçta Hıristiyanların paskalya bayramı, Yahudilerin paskalya bayramına uygun düşüyordu. Daha sonra Hıristiyan paskalya bayramının tarihi değişti ve Yahudilerden ayrı kutlanmaya başlandı. Ancak bu konuda iki ayrı yol tutuldu. Küçük Asya Hıristiyanları, Yahudiler gibi paskalyayı 14 Nisan'da kutlamaya devam etmişlerdir. Diğer Hıristiyanlar ise ilkbaharda dolunayı takip eden ilk pazar paskalyayı kutlamışlardır. Bu konu bugüne kadar Doğu kiliseleri ile Batı kiliseleri arasında ihtilaflı bir konu olarak kalmaya devam etmiştir.
4- Pentakot Bayramı: Bu bayram Kutsal-Ruhun havarilere inişinin hatıra bayramıdır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn31" rel="no follow - 6- Müslüman Bayramları: İslâmiyette başlıca iki bayram vardır.
1- Ramazan Bayramı: Ramazan orucundan çıktıktan sonra kutlanır. Bu bayram müslümanlann maddi ve manevi temizlenme bayramıdır. Üç gün kutlanır.
2- Kurban Bayramı: Zilhicce'de kutlanmaktadır. Bu bayram aynı zamanda bir hac bayramıdır. Ekonomik yönden iyi durumda olan müslümanlar, Hacca giderek kurbanlarını Mekke'de kesmektedirler. Böylece hem Hac vazifesini ifâ etmekte, hem de kurban bayramım kutlamaktadırlar. Hacca gidemeyen müslümanlardan kurban kesecek kadar ekonomik yönden iyi olanlar, kurban bayramında kurban kesmektedirler. Kurban bayramı dört gündür.
Her iki bayramda da ikişer rekatlık bayram namazı kılınmaktadır. Bu namaz camilerde cemaatle kılınmaktadır.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 23:13
|
Aynı adla anılan bir Roma yapısından adını alan erken dönemlerin mimarisine sahip kilise şekli; belirli bir mimari tarzında inşa edilen kiliseler. Günümüzde Bazilika terimi, Papa tarafından belirli özel kiliselere unvan olarak verilmektedir.
Roma imparatorlarının ikametgahları model alınarak yapılmış olan kült yerlerine verilen addır. Yuvarlak bir şekilde son bulan bir köşe ile yapılmış dikdörtgen yapılardır. Mihrap veya taht bu yuvarlak yere konmaktadır. Bugün Bazilik ismi, bazı kiliseleri şereflendirmek için verilmektedir. Fakat bizzat Bazilik olarak yapılan kiliseler de vardır. Meselâ Romadaki, Saint-Jean-de-Latran, Saint Pierre ve Saint Paolo Fuori Le Mura Bazilikaları bunlardandır. Özellikle bu ilk bazilikalar 313 yılından sonra Constantinus'un emri ile yapılmaya başlanmıştır.
Eski Bazilika planlarına, orta nefi apsisin önünde dikine keserek plana Hac şekli kazandıran ve transept adı verilen yeni bir öğe ilave edilmiştir. Bu plan, ortaçağ boyunca bütün Avrupa kiliselerine hâkim olmuştur.
Bir kişinin aleyhine yapılan dua; yakardan kişiden bir diğeri için felaket ya da kötülük dileme; olumsuz dua. Bakınız: Dua.
Şeyh Ahmed Bedevi (1200-1276) tarafından kurulan bir tarikat. Rıfâî veya şazelî tarikatlarının bir kolu olarak da görülen bu tarikat, başta Mısır olmak üzere özellikle Kuzey Afrika'da yaygındır. Ahmed Bedevî’nin halifesi Abdulâl, tarikatın ilkelerini sistemleştirmiştir. Bedeviyye tarikatı sonradan birçok kola ayrılmıştır.
Kur'an'da yer alan Allah'ın güzel isimlerinden birisi; yaratan, hiçbir örneği olmadan yaratan.
Hicret sonrası dönemde Hz. Muhammed liderliğinde Müslümanların müşriklere karşı yaptığı ilk büyük savaş. 624'te yapılan ve kazanılan bu savaş, Müslümanların Medine'deki varlığını güçlendirirken, Mekkelilerin itibarını sarstı. Bu savaşta 300 kişilik bir Müslüman ordu yaklaşık 1000 kişilik Mekke kuvvetini bozguna uğrattı ve müşriklerin ileri gelenlerinden birçoğu öldürüldü. Bedir kuyuları yanında yapılan bu savaşa Bedir Savaşı adı verildi.
(Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, 1358-1420)
Ortak mülkiyeti savunan görüşleriyle ve İsyan hareketiyle dikkati çeken ünlü mutasavvıf. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in 1416'da Manisa dolaylarında ayaklanması üzerine Kırım'a geçen Bedreddin, Eflak beyinin yardımıyla asker toplamaya başladı. Ancak müritlerinin isyanının bastırılmasıyla Deliorman'da saklandı; fakat yakalanarak yargılandı ve idam edildi. Muhyiddin Arabî'den oldukça etkilenmiş olan şeyh Bedreddin, Vahdet-i Vücud fikrine karşı Vahdet-i Mevcud'u savundu; tanrı ile doğanın ayniliğini vurguladı. Bundan başka Bedreddin, kıyameti ve 'cennet cehennem İnancını simgesel olarak açıklamaya çalıştı; Kur'an'ın bâtını yorumunu tercih etti.
Şeyh Bedreddin’in hayatı ile ilgili çok değişik rivayetler vardır. Kendi soyundan Halil b. İsmail’in kaleme aldığı Menakıb'da Bedreddin’in, Simavna kadısı İsrail’in oğlu olduğu kaydedilmektedir. Annesi, bir muhtedi olan Melek Hatundur. Bedreddin ilk bilgilerini, Edirne'de babası Molla Yusuf'tan almıştır. Daha sonra, Bursa ve Konya gibi önemli ilim merkezlerine giderek fıkıh, mantık ve astronomi dersleri okumuştur. Daha sonra tahsiline Kahire'de devam etmiştir. Şeyh Hüseyin Ahlatı ile tanışmış, dost olmuşlar ve tasavvufla ilgilenmeye başlamıştır. Daha sonra Kahire'de Ahlati'nin halifesi olmuş, onun ölümünden sonra şeyh olmuştur.
1405 yılına doğru Mısır'dan ayrılarak Konya, Aydın ve İzmir'den Edirne'ye dönmüştür. Bir müddet sakin bir hayat sürmüş, devrin siyasi karışıklığından yararlanarak Musa Çelebi tarafında yer almış ve kazasker olmuştur. Üç yıl devam eden bu görev sırasında Rumeli'de görüşlerini yayarak önemli sayıda mürit kazanmıştır. Musa Çelebi, kardeşi Mehmet Çelebi'ye mağlup olmasından sonra 1413'de İznik'e sürgün edilmiştir. Şeyh Bedreddin’in müritlerinden Börklüce Mustafa Aydın'da, Torlak Kemal de Manisa dolaylarında ayaklanınca (1416 yılında), Şeyh Bedreddin, İznik'ten kaçarak İsfendiyaroğullarına sığınmış, oradan da Kırım'a kaçmıştır. Eflak beyi Mircea’nın desteği ile Silistre'de yeniden teşkilatmaya başlamış ve etrafına dervişler, sipahiler, medrese öğrencileri ve akıncılardan önemli bir grup toplamıştır. Aydın ve Manisa ayaklanmaları bastırılmış ve Anadolu sükunete ermiştir. Bunun üzerine Şeyh Bedreddin Deliorman'a saklanmış, yakalanarak muhakeme edilmiş ve 1420'de Serez'de idam edilmiştir. Kemikleri 1924'de Serez'den İstanbul'a getirilmiş, birçok yerde muhafaza edildikten sonra, 1961'de Sultan Mahmud'un Divanyolu'ndaki türbe haznesine gömülmüştür.
Şeyh Bedreddin, Muhiddin Arabi'nin etkisinde kalmış büyük bir din alimidir. Muhiddin Arabi'nin vahdet-i vucüd (varlığın birliği) düşüncesine karşı, vahdet-i mevcut düşüncesini geliştirmekte, vahdet-i vücudu bir başka yolla açıklamaya çalışmaktadır. Ona göre tabiattaki varlıklarla, Allah bir ve aynı şeydir. Farklılıkların, çelişkilerin ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık, birlik olarak Allah, çokluk olarak da doğa ya da kainattır. Mutlak varlık, madde ve ruh şekillerinde ortaya çıkmakta ve birbirinden ayırmak imkansız hale gelmektedir. Şeyh Bedreddin, ruh ve maddeyi aynı düzeyde gördüğü için, birçok mutasavvıftan ayrılmaktadır.
Şeyh Bedreddin, bedenlerin yeniden dirilmesi inancını da farklı açıklamaktadır. Beden toprağa karıştıktan sonra, insan bedeni latifleşir ve Allahla bir olur. Ona göre, ölümden sonraki haşr imkansız görünmektedir.
Şeyh Bedreddin’in cennet ve cehennem anlayışı da farklıdır. Yaygın olan cennet ve cehennem inancına fazla önem vermemektedir.
Şeyh Bedreddin monoteist dinlerin asıl kaynağının bir olduğunu ve ahiret yönünden tümünün aynı yola çıktığını söylemektedir.
Şeyh Bedreddin'e nisbet edilen düşüncelerden biri de “ortak mülkiyet” meselesidir. Şeyh Bedreddin’in eserlerinde doğrudan doğruya bu konuda bilgi olmamakla beraber, müridi olan Börklüce Mustafa ve taraftarları bu fikirleri yaymışlar ve erkek-kadın birarada sazlı içkili ayinler icra etmişlerdir.
Türk marksistleri, bu tür fikirleri şeyh Bedreddin'e atfederek, Anadolu'da onun müritlerinin başlattığı isyan hareketlerini bir halk devrimi olarak yorumlamışlardır. Şeyh Bedreddin birçok eser vermiştir.
1- Letaifü'l-işârât (Fıkıhla ilgili)
2- Câmi'ul-Fusüleyn (Muamelata dair fıkıhla ilgili)
3- Varidat (Felsefe, kelâm, tasavvuf ve diğer fikri konularla ilgili) bu eserlerin en önemlileridir.
Sonuç olarak Şeyh Bedreddin, iyi bir İslâmi eğitim görmekle beraber, tasavvuf ve kelam konularında Batıniliğin tesirinde kalmış ve ehl-i sünnet düşüncesinin dışına çıkmıştır.
İncillerde adı geçen şeytanlar prensidir. Baal-Zebub veya Beel-Zebub olarak da bilinir. Eski Ahid'de Filistin’in Tanrısı Ekron'un tanrısına verilen addır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn32" rel="no follow -
Tibet Budizminde Dharmapala adı verilen koruyucu bir tanrı.
Adakta bulunmadan kendini manastıra kapatan ve kendisini hasta bakımıyla kızların yetiştirilmesine hasreden kadın keşiş. Terim, ilk kez 11. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Bu tür keşişlik, Belçika ve Hollanda'da yakın zamanlara kadar sürdürülmüştür.
Asıl adı Ebû Vüheyb ibn Amr Say'afî (ö. 799 veya 805) olan ünlü sufi. Özellikle Abbasi halifesi Harun Reşid'le ilgili fıkraları ve bilge sözleriyle tanınır.
Hacı Bektaş Velî’nin düşünceleri çerçevesinde oluşan ve senkretist bir yapı arz eden bir tarikat. 13. yüzyılda Anadolu'ya geldiği sanılan Hacı Bektaş, birçok şii ve Bâtınî kesimi bir araya getirerek Bektaşîliğin temellerini atmıştır. Bektaşîlik, özellikle Yeniçeriler arasında taraftar bulmuş ve Yeniçeriler vasıtasıyla Rumeli'ye de yayılmıştır. 15. yy sonlarında ise tarikatta ikinci pîr olarak kabul edilen Balim Sultan (ö. 1516), Bektaşîliği sistemli bir tarikat haline sokmuştur, ilk dönemlerine nazaran Bektaşîlik sonraları Bâtınîlik ve Hurufîliğe ait çeşitli öğeleri adapte ederek bir değişim göstermiştir. II. Mahmud devrinde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla (1826) bu tarikat, devletteki egemenliğini yitirmiştir. Dört kapı ve dört inanç tasavvurları Bektaşîliğin temel özellikleri arasındadır. Dört kapı şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapılarıdır, şeriat, İslamın ve Ehli Beyt’in yoluna uymaktır, şeriat kapısından giren kişiye Bel Oğlu denir. Tarikat ise bir şeyhe bağlanmadır; buna bağlanana da Yol Oğlu denir. Hakikat kapısından giren İl Oğlu ise tanrıyı tanıyan kişi olarak görülür. Marifet kapısı ise dervişi ayne'l-yakîn, ilme'l-yakîn. ve hakka'l-yakîn safhalarından geçirerek tanrı bilgisine ulaştırır. Bektaşîlikteki dört inanç ise ibadet, niyaz, adak ve vuslattır. Ayrıca Tevella (ehli beyti ve 12 imamı sevmek) ve Teberra (Yezid ve diğer ehli beyt düşmanlarından yüz çevirmek) düşünceleri oldukça önemlidir, bektaşîlerin adet ve uygulamaları arasında şarap içmek, İslamda günah olarak sayılan birçok davranışı günah saymamak ve üçleme gibi hususlar dikkat çekicidir.
XIII. yüzyılın başı ile sonuna doğru yaşamış olan Hacı Bektaş Veli, Bektaşilik hareketinin şeyhi kabul edilmiştir. Hayatı hakkında fazla bilgi sahibi olamadığımız Hacı Bektaş Veli, Sünni islâm çizgisinde yetişen çok önemli bir Türk mutasavvıfıdır. Anadolunun türkleşmesi ve İslâmlaşması konusunda önemli hizmetleri olmuştur. Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi'nin yolunda giden göçebe derviş geleneği içinde yetişmiş, XIII. yüzyılda Anadolu'ya gelerek Sivas'a yerleşmiştir. O sıralarda Amasya'da bulunan baba İlyas'la görüşmüş, oradan Kayseri'ye geçmiştir. Baba İlyas’ın etkisi ile başlayan Babaî isyanı sırasında kardeşi Menteş öldürülmüş, Hacı Bektaş ise olaydan kurtulmuştur. Bu çalkantılı dönemde bugünkü Hacı Bektaş'a (Sulu-cakarahöyük) yerleşmiştir.
Hacı Bektaş’ın fikirleri Veiayetname-i Hacı Bektaş Veli isimli menakibnamede anlatılmaktadır. Birçok kerametlerin sergilendiği menakibnamede Hacı Bektaş hakkında birçok bilgi verilmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda Bektaşilik adı ile ortaya çıkan tarikatın Hacı Bektaş'ın fikirlerinden ilham aldığı söylenmekle beraber Bektaşilik zaman zaman Şii-Batini çizgide kendini göstermiştir.
Hacı Bektaş'a ait olduğu söylenen eserler şunlardır:
1- Makalat (1954)
2- Kitabü'l-Fevaid
3- Fatiha suresi tefsiri
4- Sathiye
5- Makalat-i Gaybiyye ve Kelamat-ı Ayniyye
Bu eserlerden anlaşılan, Hacı Bektaş’ın temsil ettiği Bektaşilik hareketi, sünni islâm çizgisinde bir harekettir. 1516 yılında Balım Sultan’in teşkilatlandırdığı Bektaşilik, daha çok Şii-Batini geleneği içine alarak gelişme göstermiş olup, Hacı Bektaş'ın fikirlerine ters istikamette görünüm arzetmiştir.
XV. yüzyıl sonlarına doğru Balım Sultan'ın, Bektaşiliği bir tarikat modeline sokması ile Osmanlı resmi yönetiminden destek görmüştür. Osmanlı yönetimi sünni İslamı savunduğu için, Bektaşilik devlete karşı mesafeli davranmaya ve devlet desteğini yitirmeye yönelmiştir. Diğer yandan Osmanlı devlet yapısı içinde Yeniçerilerin Bektaşiliği benimsemelerinin nedenleri de tam olarak bilinmemektedir. Osmanlı Devletinin gerileme ve çöküş dönemlerinde Yeniçeriler devlete karşı ciddi problemler meydana getirmiştir. Nihayet II. Mahmud l826'da Yeniçeri ocağını kaldırmış ve Bektaşi tarikatını yasaklamıştır. Neticede Osmanlı Devleti Bektaşiliğe baskı uygulamış ve takibi altına almıştır. Abdülmecid döneminde Bektaşi tekkesi yeniden açılmış, Abdülaziz döneminde ve II. Abdulhamid döneminde yeniden güçlenmişlerdir. 30 Kasım 1925'de çıkarılan kanunla Türkiye'de tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış ve Bektaşilikde resmen son bulmuştur. Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve inanç yapısı ile hiç alakası olmayan birçok düşünce ve inanan zaman içinde Bektaşilerde yaşadığı görülmektedir. Şamanist, Maniheist ve Budizmin etkisinde birçok yapancı inanca sahip olan Bektaşilik, Anadolu'nun birçok yerli inancını da bünyesine almıştır. Balım Sultan'dan sonra, Batini, Şii ve hulul gibi birçok inancın dahil olduğu Bektaşilik, Anadolu'da Sünni müslümanlar tarafından dışlanmıştır. İslâmi kurallara karşı laubali bir yaşam tarzı sergileyen Bektaşilik, içki ve bekar kalma gibi konularda toplum içinde yönlendirmeli bir hayat tarzı sergilemiştir. Hacı Bektaş Veli'nin eserlerindeki fikirlere göre gelişme gösteren Bektaşilik'te, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapısı çok önemlidir. Bektaşiler, şeriat kapısına “Bel oğlu”, tarikat kapısına “yol oğlu”, hakikat kapısına “il oğlu”, marifet kapısına “Atam gök, Anam yer” demektedirler. Bektaşilikte tevella ve teberra önemlidir. Tevella, Hz. Muhammed’in soyunu sevmektir. Teberra ise, Yezid ve taraftarlarına düşman olmaktır.
Zaman içinde gelişen geleneğe göre, Bektaşi babaları 12 dilimli taç giymeye başlamışlardır. Göğüslerine “teslim taşı” dedikleri 12 köşeli bir taş takıyorlardı. Kendilerine özgü, hırka ve kemer gibi şeyler de giyerlerdi. Bektaşilerin önem verdiği şeylerden birisi de, eş tutma anlamına gelen Musahiblik'dir. Bunlar, ölünceye kadar birbirlerine destek olmaktadırlar. Bektaşilik zaman içinde değişik kollara ayrılmış olup, çok değişik isimler altında yaşamaya devam etmiştir. Bugün Balkanlarda, özellikle Arnavutluk'ta Bektaşi tekkeleri dikkat çekici bir boyuttadır. Arnavutluk'tan Amerika'ya göç eden Bektaşiler Amerika'da faaliyet göstermeye devam etmektedirler. Türk Bektaşileri ve Bektaşi tekkeleri milli mücadelede çok önemli rol oynamışlar ve Türk İstiklâl mücadelesine destek vermişlerdir.
Önemli bir Babil tanrısı; Enlil’in bir versiyonu. Bel, “rab, efendi” anlamlarına gelir. Bakınız: Baal.
Eski Ahit'te mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn33" rel="no follow - - [34] ismi verilmeden bahsedilen kişinin de Belam olduğu söylenir. Kur'an'a göre bu kişi, Allah kendisine ilim ve ayetlerini vermişken bunlardan yüz çeviren ve şeytanın peşine takılan sapkın bir kimse olarak anlatılır. Onun durumunun dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzediği vurgulanır.
------------- BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER
|
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 23:21
|
Kuzey Fransa'da etkili olan reformcu Guido de Pres’in kaleme aldığı 37 maddelik reform bildirisi. İlk kez 1561'de Rouen'de yayınlanmıştır.
Medine şehrine verilen bir isim. Bakınız: Medine.
Kur'an'da yer alan bir sure. Mekke'de nazil olmuştur ve 20 ayettir.
Arapça. “güvenilir belde”. Kur'an'da Mekke şehri için kullanılan bir isim.
İbranice. “faydasız”, şeytana verilen bir lakap.
“Tanrıların hanımefendisi”. Eski Mezopotamya'nın doğum tanrıçası olan Nintu'ya verilen bir diğer ad.
Gılgamış Destanı'nda ismi geçen, Eski Mezopotamya yeraltı dünyası tanrılarının dişi katip ve arşivcisi.
Eski Mezopotamya'nın verimlilik tanrıçası. İsmi “hanımefendi” anlamına gelen Belitis, Enlil ya da Bel’in eşiydi.
Hz. Süleyman'ın davetine karşılık vererek Müslüman olan Sebe melikesi. Kur'an'da onunla Hz. Süleyman arasındaki ilişki uzun uzadıya anlatılır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn35" rel="no follow -
Ortodoks kilisesinde ruhaniler için yükseltilerek çevrilmiş olan yer. İlk çağda taştan yapıldığı sanılan Bema, günümüzde genellikle dikdörtgen biçiminde basamakla çıkılan tahtadan bir yükselti şeklindedir.
Maniheistlerce bir bayramdan ziyade yıllık bir anma töreni görünümünde kutlanan festival. Mani’nin şubat ya da Martta ıstırap çekerek öldürülmesi anısına, oruç ve yıllık tövbe ayı olan yılın 12. ayının nihayetinde bu seremoni düzenlenir. Bu tören için bir bakıma ışık elçisi Mani'yi temsil eden beş basamaklı bir kürsü (Bema) hazırlanır ve üzerine Mani’nin resmi asılır. Daha sonra Manî için çeşitli ilahiler, dualar ve methiyeler okunur. Bundan başka musafaha yapma ve kutsama törenleri de yapılır.
Ganj nehri kenarında kurulu olan, Hinduların şiva mabetleriyle ünlü en kutsal şehri; yedi kutsal şehirden birisi ve Önemli bir hac merkezi, şiva kültünün kuzeydeki merkezi olan Benares, özellikle altın tapınaklarıyla ünlüdür. Her yıl milyonlarca Hindu burayı ziyaret eder ve kutsal Ganj nehri sularında yıkanır. Ayrıca burada ölmenin kişiyi doğrudan cennete ulaştıracağı inancıyla, birçok kişi buraya ölmek umuduyla gelir.
Hindistan'ın en eski hac şehirlerinden birisidir. 1669 yılında Aurangzeb tarafından yıkılan şehir, Maratheslar tarafından yeniden yapılmış ve Sikh'ler tarafından zenginleştirilmiştir. 1780 yılında İngilizler tarafından yeniden yağmalanmıştır. Benares’in eski ismi Kâshi'dir. Burası, can çekişen insanın Vishvanâth şekli altında Shiva ile karşılaştığı imtiyazlı yerdir. Her yıl binlerce hacı buraya, kuzey Hindistan'da Nepal'e kadar bütün bölgede yaygın olan “Dom” kastının insanlarına kendilerini yaktırmak için gelmektedir. Benares, Hindistandaki Sanskritçe öğrenme yerlerinden en önemlisidir. Ayrıca klasik müzik için de merkezler vardır.
Asıl adı Teofilatto'dur. 1012-1024 yılları arasında papa olmuştur. Benedictus'un papalığı döneminde Roma valisi Benedictus'un kardeşi Romanus idi. O da daha sonra XIX. Yuhanna adı ile papa seçilmiştir. 1012 yılında papa olan Benedictus, kutsal Roma Germen İmparatoru II. Heinrich'e taç giydirmişim Benedictus, âdeta bir Baron gibi hareket ederek Papalığın iktidarını zorla tesis etmiş, Müslümanları, kuzey İtalya'ya karşı verdikleri savaşta mağlup etmiştir (1016-1017). Kilise Reformu için çaba sarfetmiş. Benediktin keşişlerince yürütülen manastır reformunu desteklemiştir. 1022'de Lambardiya Pavia'da topladığı konsildc, rahiplerin ve rahibelerin evlenmelerini ve kilise görevlerinin alınıp satılmasını yasaklamıştır.
Asıl adı Teofılatto'dur. Tusculani ailesinden gelmektedir ve bu ailenin son papasıdır. 1032-1048 yılları arasında üç defa papalık makamına gelmiştir. Genç yaşta papa olan IX. Benedictus, kilisedeki muhaliflerini aforoz etmiştir. Ahlak dışı ve şiddete dayalı yönetiminden dolayı Romalılar isyan etmiş o da Roma'yı terk etmiştir. Daha sonra tekrar Roma'ya gelerek 8 Kasım 1048'de kendisini papa ilan etmiştir. Ancak 17 Temmuz 1048'de kral Heinrich’in emriyle Roma'dan yeniden uzaklaştırılmış, yerine Brixcn piskoposu Poppo II. Damasus adı ile papa olmuştur. Benedictus daha sonra, Grottaferata manastırında ömrünü geçirmiştir. 1055 yıllarında öldüğü sanılmaktadır.
Asıl adı, Jaques Fournier'dir. 1334-42 yıllan arasında papa olmuştur. Papalığa geldikten sonra, kilise ve dini tarikatler konusunda reform teşebbüsünde bulunmuştur. Boulbonne'de Ciscerdum tarikatına girmiştir. Paris'te İlahiyat tahsili yapmış, Mirepoix'de (1326) piskoposluk görevinde bulunmuştur. 1327 Aralığında kardinal olmuş, 20 Aralık 1334'de XXII. Johannes’in yerine papa olmuştur. Allah’ın görülüp görülemiyeceğî konusunda çıkan bir tartışmada XII. Benedictus, Tanrının ancak kıyamet gününden sonra görülebileceği tezini savunmuştur. Bunun için bir papalık fermanı çıkarmıştır. Papalığı Avignon'dan Roma'ya taşımak istememiş, Avignon'da lüks bir papalık sarayı yaptırmıştır. Benedictus tarikatı için giriştiği reformlarda başarılı olamamıştır. Kilise ve tarikatlar konusunda yaptığı reformlar, daha sonra gelen papalarca bozulmuştur.
Asıl adı Pedro De Lima'dır. 1394-1423 yıllan arasındaki karşı-papa mücadelesi döneminde papalık yapmış; 1378-1417 yılları arasında Katolik kilisesinde büyük tefrika döneminde Roma'da bulunan papalar karşısında Avignon'da papalık makamında bulunmuştur.
1375'de kardinal olmuştur. Daha önce, Mont Pellier üniversitesinde kilise hukuku hocası olarak çalışmıştır. Avignon kilisesini destekleyen kardinaller Benedictus'u papa seçmişlerdir. XIII. Benedictus, iki papalı bir Katolik kilisesi yapısından rahatsız oluyordu. Roma'dakı papalığın kabul edilmesi halinde, Avignon'da kendisinin başında bulunduğu papalık makamını gönüllü olarak terketme teklifinde bulundu. Ancak, Fransız prensleri bunu reddetti ve Avignon'daki papalık kuşatıldı. Benediktus Pronence'ye kaçtı. Kardinallerin desteği ile Fransa'nın kendisini yeniden tanımasını sağladı. 1407'de papa XII. Gregorius'la uzlaşma niyetiyle görüşmeler yaptıysa da Katolik kilisesindeki bölünmeyi gidermek için çaba sarfetti. Ancak 1409'da toplanan Piza konsili Haziran 1409'da hem Roma, hem de Avignon'daki papayı görevden aldı ve V. Alexander'i papalığa getirdi. Benedictus, Piza Konsili kararlarını reddetti. 1415'de Peniscola şatosuna çekildi. 26 Temmuz 1417'de Konstance konsili Benedictus'u azletti. Ancak Benedictus hala meşru papa olduğunu iddia ediyordu. Hatta 1422'de ölmeden önce papa sıfatı ile dört yeni kardinal atadı.
Asıl adı Pieto Francesco Vincenzo Maria'dır. 1667'de Dominiken tarikatına girmiş, 1672'de kardinalliğe yükselmiştir. 29 Mayıs 1724'de papa olmuştur. Sade bir yaşam tarzı vardı. Jansencilik hareketine karşı çıktı; kilise adamlarının dünya işlerine ağırlık vermesine karşı mücadele ettiyse de başarılı olamadı. Hayatı boyunca birçok kilisede başpiskoposluk görevlerinde bulunan XIII. Benedictus'un ilahiyat alanında birçok eseri vardır. 21 Şubat 1730'da ölmüştür.
Asıl adı Bernard Garnier'dir. 1425-1433 yıllan arasında karşı papalık makamını işgal etti. 1417'de toplanan Konstance konsli V. Martinus'u papa seçerek Avignon ile Roma arasında 1378'den beri devam eden ayrılığa son vermiştir. Fakat Valenci'adaki Peniscola şatosun'da bulunan XIII. Benedictus 1423'e kadar papalıkta direndi. Bölünmenin devamını isteyen Aragon kralı V. Alfonso, 1423'de VIII. Clemens'i karşı papa seçtirdi. Clemens 1429'da görevden çekildi. Jean Carner, Peniscola şatosunda bir toplantı düzenleyerek 12 Kasım 1425'de Bernard Garnier'i papa seçtirdi. Böylece, Garnier de bir karşı papa oldu. Ancak Roma'ya karşı papalık görevini gizli yürütüyordu. Bunun için adı “Gizli papa” olarak anılmıştır. Onun yerini, sadece Jean Carrier’in bildiği tahinin edilmekteydi. Benedictus'un papalığı 1430'da sona erdi.
Gerçek adı, Prospero Lambertini'dir. 1740 -1758 yılları arasında papa olmuştur. Aydınlanma filozofları bile, onun tutumundaki toleransı övmüşlerdir. Roma üniversitesinde ilahiyat ve hukuk alanlarında doktora yapmıştır. 1728'de, papa XII. Clemens tarafından kardinalliğe yükseltilmiştir. 1731'de Bologna başpiskoposu olmuştur. Papalığı süresince, kilise ile iktidarlar arasındaki ilişkileri düzeltmiştir. Piskoposluk atamalarında, kilise dışı siyasi güçlere ödün vermiştir. 1742'de yayınladığı “Ex quo singulari” ve 1744'de yayınladığı “Omnium sollicitudinum” isimli fermanları ile cizvit misyonerlerinin verdiği tavizleri yasaklamıştır. İyi bir ilâhiyatçı ve bilim adamı olan XIV. Benedictus, değişik bilim kurumlarına üye olmuş; bugünkü Vatikan müzesinin temellerini atmıştır. Dönemin ünlü fikir ve siyaset adamları ile yazışmıştır. Voltaire Mahomet adlı trajedisini XIV. Benedictus'a ithaf etmiştir. 3 Mayıs 1758'de ölmüştür.
Asıl adı Giacomo Della Chiesa'dır. 21 Kasım 1854'de doğmuş, 22 Ocak 1922'de ölmüştür. 1914-1922 yılları arasında papalık yapmıştır. Cenova üniversitesinden mezun olduktan sonra, Roma'daki Capranica ilahiyat okulunda papalık öğrenimi görmüştür. Papalığın diplomatik hizmetlerinde bulunmuştur. 1877'de dış işleri bakanlığında göreve başlamıştır. 1907'de Bologna başpiskoposluğuna, 19î4'de kardinalliğe atanmıştır. Aynı yılda papa seçilmiştir. Birinci dünya savaşının yarattığı problemlerle meşgul olmuştur. Papalığı süresince tarafsız kalmaya çalışmıştır.
Savaş sonrası barış görüşmelerinde, papalık devre dışı bırakılarak, 1919'a gelindiğinde papalık etkisini iyice yitirmişti. Bunun üzerine papalığının son üç yılında, savaş sonrası coğrafyanın düzenlenmesi ve misyonerlik faaliyetlerinin gözden geçirilmesi ile ilgilenmiştir. İlk defa onun döneminde bir İngiliz temsilci, Vatikan'a güven mektubu sunmuştur.
Nursiali Aziz Benedictus, 480 yılında doğmuş, 547 yılında ölmüştür. Monte Cassiono'daki Benedikten tarikatının kurucusudur. Bunun için Batıdaki manastır hayatının öncülerinden sayılmaktadır. Çünkü onun koyduğu zahitlik kuralları, Batı manastır hayatını yönlendirmiş ve adetâ model olmuştur. Avrupada Hıristiyanlığın kökleşmesinde Benedikten keşişlerinin rolü çok büyük olduğu için 1964'de papa VI. Paul, Benedictus'u Avrupanın koruyucu azizi olarak ilân etmiştir.
İyi bir aile çocuğu olan Benedictus, Roma'da iik eğitimini görmüştür. Roma'nın değişik dönemlerdeki yozlaşmasına tanık olmuştur. Roma'daki ahlak dışı yaşayışlar Benedictus'u etkileyerek, Affile'ye çekilmesine neden olmuştur. Daha sonra Roma'dan 65 km. uzaklıkta bulunan bir mağaraya çekilerek üç yıl yaşamıştır. Bu inziva hayatı ona çok önemli bir şöhret kazandırmıştır. Bu şöhret onu, Manastır başpiskoposluğuna kadar yükseltmiştir. Benedictus, 12 keşişin bulunduğu 12 Manastır kurarak Manastır hayatını Batıda yerleştirmiştir. Roma ile Napoli arasındaki Casinum yakınlarında tesis ettiği Manastır, birçok putperest halkın Hıristiyan olmasını sağlamıştır.
Benedictus, otoriter, sevecen, bilge ve olgun bir kişiliğe sahiptir. Onun bu karakter yapısı, Benedikten tarikatının Batıda yayılmasını kolaylaştırmıştır. Benedikten tarikatının kuralları: Batıda Benedictus'un koyduğu dini pratikler, mantıksal açıdan övülmektedir. Onun dini pratiklerinin hedefi, olgun ve tecrübeli bir ruhi yapı meydana getirmektir. Onun dini pratiklerine talip olan kimsenin bir yıl boyunca bir sınama dönemi geçirmesi gerekmektedir. Bu sınamadan sonra, hayatı boyunca kalacağı Manastır başkeşişinin denetiminde törenle tarikat tüzüğüne bağlılık yemini eder. Benedictus Manastırının ortaya koyduğu en ciddi iş Manastırın yönetiminde madde ile manayı içine alan bir tüzük ve yaşama modeli koymasıdır. Manastırın başkeşişi, kendi keşişleri tarafından seçilmekte ve kimseye karşı sorumlu olmamaktadır. Başkeşiş, tüzüğe ve Allah’ın yasasına karşı sorumludur. Fakat Allah huzurunda bir gün hesap vereceği kendisine devamlı hatırlatılır. Manastır hayatının bütün safhaları başkeşiş tarafından denetlenir. Maddi olarak hiç kimse birşeye sahip olmayacaktır. Manastırda görevli olan çömezler, konuklar, hastalar, duacılar, aşçılar, hizmetçiler ve kapıcılar için disiplin kuralları vardır. Bu konudaki cezalar açıktır.
Ortaçağ Manastır sistemi içinde Benedictus'un Manastır disiplini çok önem arzetmektedir. Benedictus'un dini hayat çizgisinde dikkat çeken genel ruhani çizgiler tevazu, sessizlik ve itaattir. Aziz Benedictus, ılımlı bir insandır. Mensuplarının yeterince beslenme, istirahat ve giyinme gibi konularda ihtiyaçlarını karşılamalarına izin vermektedir. Günlük hayat Benediktenlerde üçe ayrılmı | |