Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

Alfabetik Dinler Tarihi

Nereden Yazdırıldığı: Kur'an Yolunda
Kategori: Kur'an-ı Hakim -Genel-
Forum Adı: İslami Neşriyat
Forum Tanımlaması: Yazılı, sesli ve görsel neşriyat tanıtım-paylaşım ve alıntılar...
URL: http://www.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=4941
Tarih: 23-Kasım-2014 Saat 22:45


Konu: Alfabetik Dinler Tarihi
Mesajı Yazan: Helen
Konu: Alfabetik Dinler Tarihi
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:48
A

 

Aah:

 

Eski Mısır'da ay tanrısına verilen pek çok isimden birisi. Aah, ay sembo­lünü yani dolunay ve hilal kombinasyonundan oluşan sembolü taşıyan bir kişi şeklinde tasavvur edilirdi. Bakınız: Khons.

 

Aasgard:

 

İskandinav mitolojisine göre tanrıların evinin bulunduğu mekan; ilahi alem. Eski İskandinav halkları tanrısal varlıkların burada yaşayarak alemi idare ettiklerine inanırlardı. Kötü varlıkların, devler ve ifritlerin yaşadık­ları mekana ise Utgard adı verilirdi.

 

Abaddon:

 

İbranice. “Çöküş”. Eski Ahit'te ölüler alemi.

 

Abaelardus:

 

(Petrus Abaelardus, ö. 1142)

İsmi Abeilardus şeklinde de yazılan ve şiirleri kadar öğrencisi Heloise ile yaşa­dığı aşk macerasıyla da ünlü olan Fran­sız Hıristiyan ilahiyatçı.

 

Abahatan Qadmaiia:

 

Mandence “geçmiş atala­rımız”. Sabitlikte atalar kültüyle ilişkili uzun bir dua. Bu dua, Panja bayramı gibi özel günlerde ve ölü ruhları için düzenlenen ayinlerde ataları anmak için okunur.

 

Abası:

 

Yakut Türklerinin inancında kötü ruhlara verilen ad.

 

Abatur (Bhaq Ziva):

 

Sabiilikte yüce tan­rıdan düşüşün ve yaratılışın bir safha­sını oluşturan Üçüncü Hayat'ın kişileştirilmiş hali; bir demiurg; düşmüş bir ışık ruhu; demiurg Ptahîl’in babası. Kı­yamet sonrası diğer düşmüş ışık ruhları gibi Abatur'un da Hibil Ziva tarafından vaftiz edilerek temizleneceğine ve tek­rar ışık alemine kabul edileceğine inanılır. Sabii inancına göre ölümle dünyadan ayrılan ruhlar, gezegensel gö­zetleme evlerini (Matarata) geçtikten sonra Abatur'un terazisinde sevap ve günah açısından tartılırlar.

 

Abba (Abt):

 

Aramca “baba”. Yahudi ve Hıristiyan literatüründe yer alan bazı dualarda tanrıya yönelik bir hitap; mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn1" rel="no follow -  

Abbadiler (Abbadoğulları):

 

Kurtuba'da 1023-1091 yılları arası hüküm süren bir Arap hanedanı.

 

Abbas:

 

(ö. 652) Hz. Muhammed’in am­cası; Abdülmuttalîb’in oğlu. Mekke’nin fethine kadar yaşamını Mekke'de sür­düren Hz. Abbas’ın, daha önceden Müslüman olduğu, ancak Peygamber’in isteği doğrultusunda Müslümanlığını açığa vurmadan Mekke'de kaldığı söy­lenir. Müslümanlar Mekke üzerine yü­rüdüklerinde, Abbas gelerek Hz. Muhammed'e katılmıştır. Mekke’nin fethi sonrasında kendisine şikayet (hacılara su dağıtma) görevi verilmiştir. Zengin bir tüccar olarak o, İslami hareketi maddi yönden desteklemiştir.

 

Abbas Efendi (Abdulbaha):

 

Bahailikte, Bahaullah sonrası ikinci önemli lider; Bahaullah'ın oğlu ve ruhani halefi. 1841-1920 yılları arasında yaşayan Ab­bas Efendi, İran'da takibata uğraması üzerine Osmanlı Devleti'ne sığındı. Bir müddet Bağdat'ta yaşayan Abbas Efendi, Osmanlılarca önce İstanbul'da sonra Edirne'de ve nihayet Akka'da zo­runlu ikamete tabi tutuldu. 1902'de Bahailerin başına geçti. 1910'dan itiba­ren Amerika ve Avrupa'da misyon fa­aliyetlerinde bulundu. I. Dünya Savaşı sırasında İngiliz yanlısı ve Osmanlı aleyhtarı bir tutum izlemesi nedeniyle İngilizlerce ödüllendirildi, şems-i Ezel unvanıyla da adlandırılan Abbas Efendi’nin görüşlerini ve gezilerini anlattığı çeşitli eserleri vardır. Bakınız: Bahaullah.

 

Abbasiler:

 

750-1258 yılları arasında İslam dünyasının büyük kesimine hakim olan hanedan.  Hz. Muhammed’in amcası Abbas'ın dördüncü kuşaktan torunu olan İbrahim ibn Muhammed, Emevi hanedanına karşı Ebu Müslim el-Horasani ile  anlaşarak 746'da  Horasan ayaklanmasını   başlattı.   İbrahim’in ölümüyle kardeşi Ebu'l-Hasan, 749'da halifeliğini ilan etti ve Emevi halifesi II. Mervan'ı yenerek Emevi hanedanına son verdi. Abbasiler, yönetimleri bo­yunca iktidara gelmelerine yardımcı olan iranlılar ve Türklere devlet yöne­timinde yüksek mevkiler verdiler. Ab­basiler döneminde Bağdat başkent ya­pıldı, bilim ve sanatta önemli başarılar sağlandı.

 

Abbasiye Tarikatı:

 

Medyeniye tarikatı­nın Ebu'l-Abbas Ahmed el-Endülüsi (ö.1236) tarafından kurulan bir kolu.

 

Abbaye:

 

(283-338) Mişna'yı yorumlayan ve harmonise eden Amoraim'lerin en aktiflerinden birisi; Babil bölgesindeki bir Yahudi rabay.

 

Abbé (Abt):

 

Fransa'da 16. yy'dan beri genç ruhaniler için kullanılan bir un­van.

 

Abbess:

 

Benediktin tarikat kurallarını iz­leyen ve rahibelerden oluşan çeşitli topluluklarda baş rahibeye verilen un­van;  manastırlarda rahibelerin başı.

Abbess olarak seçilen rahibe, hayat boyu bu görevinde kalır. Bu terimin MS 514 yılından itibaren kullanıldığı ifade edilmektedir.

 

Abbot:

 

Batı kilisesinde, kilise hukukuna ilişkin belirli kurallara veya Benediktin Ekolü kurallarına bağlı olan dini kurumlarda baş rahiplere verilen bir la­kap. Benediktin kurallarına göre Ab­bot, bir manastırı oluşturan ailenin babası sayılır ve dolayısıyla ayrıcalıklı bir takım imtiyazlara sahiptir. Manastır keşişlerince seçilen Abbot, hayatı bo­yunca bu görevini sürdürür.

 

Abdal:

 

Bir şeye akıl yormaz, kalender ta­vırlı derviş; cezbe ve istiğrak halinde bulunan mistik. Tasavvufta abdal te­rimi,   velîlikte belirli bir dereceye ulaşmış olan kişiler için kullanılır. Ab­dal terimi, Ricâlu'1-Gayb denilen sufiler zümresi içinde yer alan bir grup için kullanılır. Bu grup mensuplarının, ev­rende tasarruf etme yetkilerinin olduğu da iddia edilir. Bakınız: Velî.

 

Abdest:

 

El, kollar, yüz ve ayaklar gibi vü­cudun bazı uzuvlarının İslami esaslara uygun  olarak yıkanması.  Kur'an'da mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn2" rel="no follow -  

Abdişo bar Beriha:

 

(ö. 1318) Nasturiliğin önemli bir temsilcisi. 1285'te şiggar ve Bet-Arabeya piskoposluğuna atanan Abdişo, 1291’de Nusaybin metropoliti oldu. İsa'nın, insana has biyolojik ve psikolojik işlevleri yaşadığını savundu ve görüşlerini içeren birçok eser yazdı. Bakınız: Nasturilik.

 

Abduh:

 

(Muhammed Abduh, 1849-1905)

Meşhur Mısır müftüsü ve Ezher şeyhi. Cemaleddin Afgani’nin talebesi olan ve yenilikçi görüşleriyle tanınan Abduh, çalışmalarında gelenekçiliğe karşı akılcılığı ön plana çıkarmaya ve düşün­sel yönden İslam alemini canlandır­maya çalıştı. Abduh'un görüşleri yal­nızca Mısır'da değil, İslam aleminin birçok yerinde etkili oldu. Bakınız: Cema­leddin Afgani.

 

Abdullah:

 

(ö. 570) Hz. Muhammed’in babası; Abdülmuttalib’in oğlu. Hz. Muhammed’in doğumundan kısa bir süre önce genç yaşında ölen Abdullah, Abdülmuttalib’in onuncu oğluydu. Ri­vayete göre oğlu Abdullah'ı Allah'a kurban olarak adayan Abdülmuttalib, onun yerine 100 deve kurban etmiştir.

 

Abdullah ibn Abbas:

 

(619-688) Ünlü müfessir sahabi ve Hz. Muhammed’in amcasının oğlu. Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde çeşitli resmi görevlerde bulundu. Cemel ve Sıffîn savaşlarında Hz. Ali saflarında oldu; daha sonraki dönemlerde ise Muaviye’nin halifeliğini kabullendi. Abdullah ibn Zübeyr’in ha­lifelik iddiasını eleştirdiği için bir müd­det hapsedilen Abdullah İbn Abbas, Taif’te vefat etti.

 

Abdullah ibn Ömer:

 

(609-693) Hz. Ömer’in oğlu; ünlü müfessir ve fakih sahabi. Alim olmasının yanı sıra İslami yaşantısı, fazileti ve ahlaki özelliğiyle hep örnek bir kişi olan Abdullah İbn Abbas'a halifelik teklifinde de bulunulduysa da o bunu kabul etmedi.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Cevaplar:
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:49

Abdullah ibn Sebe (ibn Vehb):

 

Hz. Os­man döneminde sözde Müslüman olan, ancak Hz. Osman ve Hz. Ali dönemle­rindeki karışıklıklardan faydalanarak Müslümanlar arasında birçok tefrika unsuru katmaya çalışan Yahudi asıllı kişi. Hz. Ali’nin şehadeti sonrası, Ali’nin tanrı olduğu, ölmediği ve tekrara geleceği görüşlerini savunmuş ve bu gö­rüşleri sonraki dönemlerde çeşitli aşırı şü grupların inançlarını şekillendirmiştir. Gulatı şia arasında Sebeiyye ya da Sebebiyye adı verilen ekol, onun görüş­lerini sürdürmüştür.

 

Abdullah ibn Ümmi Mektum:

 

İslamın Mekke döneminde Müslüman olan âmâ bir sahabe. Onunla ilgili bir olay üzerine Abese suresinin ilk ayetleri mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn3" rel="no follow -  

Abdullah ibn Zübeyr:

 

(622-692) Cemel Savaşı'nda Hz. Aişe’nin yanında yer alan ve Emevi halifesi Yezid döneminde Mekke'de halifeliğini ilan eden şahabı ve ünlü komutan. Onun halifeliği kİsa zamanda tüm Hicaz bölgesinde tanındıysa da sonraları yalnızca Mekke ile sınırlı kaldı. Emevi halifesi Abdülmelik döneminde Mekke'yi kuşatan Haccac'a karşı şehri uzun süre savundu; ancak kuşatma sırasında öldü ve Emeviler şehri ele geçirdiler.

 

Abdü'l-Ahad Dâvûd:

 

Asıl adı David Benjamin Keldani'dir. 1866 yılında Urmiye'de doğmuştur. Uzun yıllar, Hıris­tiyan üst düzey din adamı olarak görev yapmıştır. 1900 yılında Urmiye Doğu Ki­lisesi başpiskoposluğuna gönderdiği istifa dilekçesiyle ruhbanlıktan ayrılmıştır. Bir müddet İran'da öğretmenlik yaptıktan sonra, 1903'de İngiltere'ye giderek Unitarian (teslisi reddeden) bir gruba ka­tılmıştır. İstanbul'a gelmiş ve Şeyhul İs­lâm Cemâleddin Efendi ve diğer bilgin­lerle görüşmeler yapmıştır. Daha sonra müslümanlığı kabul ederek Abdü'1-Ahad Dâvûd adını almıştır. Bir müddet İstan­bul'da çalışmış ve daha sonra Amerika’ya kızının yanına gitmiştir. Müslümanlığı kabul ettiği için, çevresindekiler tara­fından soğuk karşılanan Abdu'1-Ahad Davud, kimsesizler yurdunda vefat et­miştir, ölüm tarihi bilinmemektedir, Abdu'l-Ahad Davud, İslâmiyeti kabul­den sonra yazdığı İncil ve Salîb, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn4" rel="no follow - - [5] dir. Abdu'l-Ahad Davud bu eserinde, bir misyonerin müslüman oluşunu anlatmaktadır. Mis­yonerlerin çalışma teşkilatlarını ortaya koymaktadır. Bu eser M. Şevket Eygi tara­fından yayınlanmıştır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn6" rel="no follow - - [7] ismi altında yayınlanmış ve bu eser, Nusret Çam tarafından Tevrat ve İncile Göre Hz. Muhammed (a.s.) adıyla tercüme edilmiş­tir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn8" rel="no follow -  

Abelitler:

 

(Abelians, Abelites, Abelonians) St. Augustin tarafından hakkında bilgi verilen Kuzey Afrika'daki küçük bir mezhep. İtidal yaşantısını temel alan bu mezhep mensupları Habil’in ya­şantısını kendilerine örnek aldıkların­dan, onlara abalitler adı verildi.

 

Abese:

 

Kur'an’ın 80. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure 42 ayetten oluşur.

 

Abgar Efsanesi:

 

Miladi 3. yy'dan kalma bir Hıristiyan efsanesi. Buna göre, Edessa (Urfa) kralı V. Abgar Ukkama mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn9" rel="no follow - kurtulabilmek için, hastaları tedavi etme konusunda ününü duyduğu İsa'ya bir mektup göndererek dinini kabul et­tiğini bildirir ve kendisini tedavi etme­sini ister. Ayrıca onu ülkesine davet eder. İsa, cevabında havarilerinden bi­rinin gelerek onu tedavi edeceğini be­lirtir. Bu efsaneyle ilgili mektup metin­lerinin Süryancadan Yunanca, Erme­nice, Latince ve Arapça gibi birçok dile çevrilmiş olması, efsanenin ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Bakınız: Addai.

 

Abhayagiri:

 

Seylan'da (Sri Lanka'da) Theravada Budizminin eski manastır merkezi.

 

Abhicna:

 

Sanskritçe. “tabiatüstü bilgi”. Budist felsefesinde meditasyon ve bilgelik yo­luyla elde edilen mucizevi güç.

 

Abhidhamma Pitaka:

 

Pali dili. “yüce öğreti sepeti”, Sanskritçesi Abhidharma. Budizmin kutsal kitaplarından Üç Hikmet Sepeti, ya da Tipiteka veya Tripiteka'da ihtiva edilen, Hinayana Budistlerinin ya da Theravada'nın kutsal metin­lerinin üçüncü kısmı. Sutta ve Vinaya Pitaka'nın aksine, Abhidhamma'yı oluşturan yedi eserin genellikle Buddha'nın değil, öğrencilerinin veya diğer kişilerin sözlerinden oluştuğu ileri sürü­lür. Felsefi ve psikolojik analizlerle ilgili 7 çalışmadan oluşan bu metne, özellikle Burma'da büyük itibar gösterilir.

 

Abhidhammattha-sangaha:

 

Ruh ve ahlak üzerine yazılmış olan, Budizmle ilgili bir metin.

 

Abhidharmakoşa:

 

Sanskritçe. “İman Hazinesi”. Vasubandhu mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn10" rel="no follow -  

Abhisamayalankaraloka:   

 

Sanskritçe. “Abhisamayalankara’nın aydınlanması”. Mahayana mezhebinin en çok okunan metinlerinden birisi.

 

Abhişeka:

 

Sanskritçe. “su serpme”. Budizmin Tantra mezhebinde uygulanan takdis İşlemi; Hinduizmde adak törenine verilen bir ad.

 

Ab-ı Hayat:

 

Hayat suyu; hayat kaynağı; ölümsüzlük suyu; gençlik suyu. Eski Türkler aynı anlama gelen Bengisu te­rimini kullanırlardı. Bu suyun ilahi alemden kaynaklandığına inanılır ve içenlere ebedi hayat verdiği kabul edi­lirdi. İslami gelenekte ise Hızır'ın bu ölümsüzlük suyundan içmiş olduğuna inanılır.

 

Ab-ı Kevser:

 

Cennette bulunduğuna ina­nılan Kevser ırmağının suyu.

 

Abımelek:

 

Eski Ahit’in Tekvin kitabına göre Hz. İbrahim ve oğlu İshak zama­nında Filistin'de hüküm süren bir yerel kral. Onun bölgesine yerleşecekleri za­man hem İbrahim’in hem de daha son­raki bir zamanda oğlu İshak'ın, öldürüleceklerinden korkarak kantarını kız kardeşleri olarak gösterdikleri ifade edilir. Hatta İbrahim’in, karısı Sara'yı kız kardeşi olarak tanıttığı olayda, Abımelek’in Sara'yı karı olarak aldığı, ancak tanrının ikazı üzerine ona yak­laşmadığı ve sonra onu tekrar İbrahim'e iade ettiği vurgulanır.

 

Abid:

 

Arapça. “ibadet eden”. İslamda, Allah­'ın emir ve yasaklamaları doğrultusunda hareket eden kişi; mü’min.

 

Abrahama A Sancta Clara:

 

17. yy'ın meş­hur hatiplerinden Johann Ulrich Me­ğerle’nin keşişlik unvanı.

 

Abrakadabra:

 

MS 3. yy'da Roma'da meş­hur olan ve sihirle ilişkili olarak kulla­nılan bir terim.

 

Abrasax (Abrosax):

 

Muhtemelen İsken­deriyeli Gnostik Basilîdes’in ileri sür­düğü 365 ruh aleminin özeti; büyü ve sihir literatüründe sıkça rastlanan gi­zemli söz; Nag Hammadi metinlerinden Adem’in Vahyi'ne göre Adem'e vahiy getiren ve ayrıca inananları ateş felake­tinden kurtarmak üzere yeryüzüne inen üç ilahi elçiden birisi (diğerleri Sablo ve Gamaliel). Bu terimin gücünün yedi harfine dayandığı ileri sürülür.

 

Absolute:

 

Din felsefesinde nihai gerçek, mutlak hakikat; tanrı.

 

Absolution:

 

Hıristiyan geleneğinde rahi­bin, günah çıkarma ritüelinde günahka­rın kabahat ve günahının affedildiğini söylemesi; günah bağışlama. Bakınız: Endüljans.

 

Abstinenz:

 

Latince. “kaçınma, içtinap etme”. Birçok dinde ruhsal yükselişi sağlaya­bilmek amacıyla yasak olmayan haz ve zevklerden de uzak durma, kaçınma hali. Bakınız: Asketizm.

 

Abu:

 

“Hindistan'ın Olimpus'u” olarak da adlandırılan, Rajastan'daki dağ. Üze­rinde Caynistlerin tapınakları bulunur. Bunlar arasında özellikle Dilwara tapı­nağı oldukça ilgi çekicidir.

 

Abuna:

 

Hıristiyan geleneğinde Habeşis­tan Kilisesi patriğine verilen unvan.

 

Abu Simbel:

 

İkinci Ramses mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn11" rel="no follow -  

Acari:

 

Türkistan'da 10. yy'dan itibaren Maniheizm mensuplarına verilen ad.

 

Achamoth:

 

Gnostik literatürde yer alan bir düşmüş ilahî varlık; Sophia'nın bir diğer ismi. İsmin, İbrancada “hikmet” anlamına gelen bir terimden türetilmiş olduğu söylenir.

 

Acheron:

 

Yunanistan'da bir nehir. Çeşitli yerlerde yeraltına doğru akması nede­niyle, Eski Yunan'da bu nehrin yeraltı dünyasına yani Hades'e gittiğine inanı­lırdı.

 

Achilles (Aşil, Açil):

 

Anadolu ve Kara­deniz civarında tapınılan bir figür ol­makla birlikte, Iliad'da tarihsel ve efsa­nevi bir kişi olarak tanımlanan Troy kuşatmasındaki Yunanlı kahraman.

 

Actaeon:

 

Yunan mitolojisine göre tanrıça Artemis'i yıkanırken gören ve bu ne­denle tanrıça tarafından bir geyiğe çevrilip, kendi av köpekleri tarafından parçalanan Yunan'lı avcı.

 

Ad Kavmi:

 

Kur'an'da bahsedilen bir top­lum mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn12" rel="no follow -  

Adad (Addad, Addu, Haddad):

 

Eski Me­zopotamya, Anadolu, Suriye ve Filistin­'de popüler olan Asur ve Babil’in at­mosfer, bulut ve fırtına tanrısı. “Deniz Aşerat’ının Oğlu” olan Adad bir yağ­mur verici ve fırtına getiriciydi. Hititlilerce Teşub, Suriyelilerce Haddad, K. Mukaddes'te ise Rimmon ya da Rammon (gök gürültüsü getiren) olarak bi­linen Adad, inanışa göre Tufan olayına da yardımcı olmuştur. Onun sembolü şimşekti ve bunu sağ elinde tutardı; kutsal hayvanı ise boğaydı. Babil, Asur ve Halep şehirlerinde ünlü tapmakları vardı. Asur'da onun için yapılmış olan bir Ziggurat vardı.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:50

Adak (Nezir):

 

Pek çok dinde görülen, herhangi bir konuda tanrıya gönüllü olarak taahhütte bulunma; dinen mü­kellef tutulmadığı halde, kişinin kendi isteğiyle üzerine vacip kıldığı ritüel. İslamda, İslami kurallara aykırı olmamak koşuluyla kişi bir işi yapacağına dair Allah'a söz verebilir. Bu durumda o işi yapmak vacip olur ve yapılmaması du­rumunda kefaret gerekir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn13" rel="no follow - Adak genellikle oruç ya da kurban kesmeyle ilişkilidir. Hıristiyanlıkta ise Katolik kilisesi tarikat adağı olan fakir­lik, İsmet ve itaat da dahil, açık adakla ferdi adağı birbirinden ayırır. Zamana bağlı adak yalnızca papa, piskopos veya manastır başkanı tarafından kaldırılabi­lir. Protestan kilisesinde ise adak yok­tur.

Yahudilikte Adak'ın çok önemli bir yeri vardır. Tora'da adak konusunda şöyle denmektedir:

“Rab şöyle buyurdu: Eğer bir adam Rabbe adak adar ya da and içerek kendini yükümlülük altına sokarsa, verdiği sözü bozmayacak, ağ­zından her çıkanı yerine getirecek” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn14" rel="no follow - Bu ifadelere göre, bir yahudi, bir adakta veya yeminde bulunduğunda verdiği sözü tutacaktır. Yahudi kutsal kitabında birçok adak türü dikkat çekmek­tedir: Kral Şaul, oğlu Yonatan'ı ölüme mahkum etmeyi adar. Ancak halk buna mani olur. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn15" rel="no follow - - [16] Yahudiliğin ilk dönemlerinde Adak'ta en çok yapılan tören kurban kesmedir. To­ra, kurban kesmeyi adayan kişinin, Beyt Ha Mikdaş'da kurban kesmesini belirt­mektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn17" rel="no follow - - [18] Yahudilikte adak değişik maksatlarla yapılabiliyordu: Meselâ Hanna, erkek bir çocuğu olursa, onu tanrının hizmetine sunacağını adamıştı. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn19" rel="no follow - adak'ın yerine getirilmesindeki zorluğu bildikleri için, adakta bulunmayı pek tav­siye etmezler. Öyleki Samuel bu konuda şöyle demiştir:

“Adağım yerine getiren dahi günahkâr sayılır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn20" rel="no follow - Talmud'un adak tutma konusunda takın­dığı olumsuz tavır nedeniyle, adak uygu­laması halk arasında çok yayılmamıştır. Ancak Şulhan Aruh, bu uygulamayı ki­şinin kötü alışkanlıklardan kurtulması için caiz görmüştür. Yahudilikte görülen diğer bir uygulama, her yıl Roş Ha Şana arefesinde “Adakların iptali” ile ilgili uy­gulamadır. Bu merasimde, üç kişilik bir komisyon önünde, yıl boyunca yapılacak olan adakların kasıtlı olarak veya istemiyerek yerine getirilemiyeceğine dair du­yulan üzüntü belirtilir, bunun üzerine bu üç kişi adakların iptal edildiğini ilan eder­ler.

İslâm dinî de Adak konusuna önem vermiştir. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de Adakla ilgili olarak 2/27; 2/35, 22/27-29; 33/23; 76/5-7 surelerinin ayetleri dikkati­mizi çekmektedir. Buna bağlı olarak da Adak oruçları, Adak kurbanı gibi dinî ritüeller gelişmiştir.

İslâmiyette adak, insanın takati içinde olan işlerde yapılmalıdır. Muhayyel ve in­san üstü konularda adak caiz olmaz, kö­tülükler ve haramlar üzerine de adak yapmak caiz değildir.

 

Addai:

 

MS 1. yy'da yaşadığına inanılan ve Edessa'da (Urfa'da) kilisenin geleneksel kurucusu olduğuna inanılan kişi. Addai'ye atfedilen Doctrin of Addai'ye göre Addai, havari Thomas tarafından Edessa kralı Abgar'ı iyileştirmek, dine davet etmek üzere gönderilmiştir.

 

Adea:

 

Gana'nın Aşenta ve benzeri kabile­lerinin atalar kültü çerçevesinde yap­tıkları rîtüeller. Adea ritleri, her 43 günde iki kez yapılır ve o günlerde ça­lışmanın yasak olduğuna inanılır. Ata­ları temsil eden tabureler önüne ya da üzerine yiyecek ve İçecekler konduktan sonra ataların isimleri anılarak sağlık ve bereket için dua edilir.

 

Adem (Adam):

 

Yaratılan ilk insan. Onun yaratılışıyla ilgili Tekvin'de iki rivayet yer alır. Birine göre o, 6. günde Tanrı'nın suretinde yaratılır; sonra çoğalması emredilir ve yeryüzü üzerinde ona ha­kimiyet verilir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn21" rel="no follow - - [22] Yaratılan ilk insan önce Cennet'te ikamet ettirilir; ancak ilahi ku­rala riayetsizliği sonucu eşiyle birlikte yeryüzüne indirilir. Kur'an'da ise ilk insan olan Adem, Allah'ın vahyine muhatap olan bir peygamberdir. O, yeryüzünde topraktan yaratılmış ve cennete yerleştirilmiştir. Daha sonra eşi yaratılmış ve onlara yasak meyveden yememeleri emredilmiştir. Ancak şey­tanın ayartmasıyla onlar bu yasağı ihlal etmişler ve yeryüzüne indirilmişlerdir. Modern araştırıcılar, Adem’in yaratılışı düşüncesiyle evrim teorisi arasında bir uzlaştırma çabası içerisindedirler. Bu doğrultuda bazı araştırıcılar, Adem’in Homo Sapiens’in evrimleşmiş hali ol­duğunu iddia ederler. Bakınız: Enkidu, Ay ata, Yama, Yima.

 

Âdem:

 

Hz. Âdem, Yahudilik, Hıris­tiyanlık ve İslâmiyet gibi üç ilâhi dinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Yahudi geleneğine göre Âdem (Adam), ilk insan­dır. Bizzat, Adam kelimesi, insan anlamı­na gelmektedir. Diğer yandan Adama ke­limesi, toprak ve yer olarak izah edilmiş­tir. Yahudilik'de Adem’in topraktan yara­tıldığı ve Allah tarafından burnuna hayat nefesi üflendiğine inanılmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn23" rel="no follow - - [24] Neticede böylece bir cürme ortak olduğu için yılan lanetlenmişti. Âdem ile Havva Aden'den atılmışlardı. Havva'nın neslinin de zahmetli bir hayata muhatap olacağı bildirilmişti. Âdem ile Havva'dan Kain ve Habil doğmuştur. Kain, Habili kıskanmış ve onu öldürmüştü. Yahudiliğe göre insanlığın ilk cinayeti buydu. Yahudi kaynaklarına göre Âdem, Allah benze­yişinde yaratılmıştı mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn25" rel="no follow - - [26] Ona göre, ilk Âdem, yaşayan can, son Âdem dirilten ruhtu. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn27" rel="no follow - İslâmiyet'te de Hz. Âdemin son derece önemli bir yeri vardır. Hz. Âdem’in yara­tılışı konusunda Kur'an-ı Kerim detaylı bilgi vermektedir. Kur'an'a göre Âdem, topraktan yaratılmıştır. Allah ona “ol” demiş ve oluvermişti. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn28" rel="no follow - - [29] Böylece Âdem, hem ilk insan, hem de ilk peygamberdir. Allah Âdem'e eşya'nın ismini öğretmiş ve böylece me­leklerden ilmen üstün hale gelmiştir. Ba­kara sûresinde, Meleklerin Âdem'e, eşya’nın ismini öğretmesi emredilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn30" rel="no follow - - [31] Sadece İblis Allah'ın secde edin emrine uymamıştır. Çünkü şeytan, kendi­sinin ateşten yaratıldığını ileri sürerek Âdem'i küçük görmüştü. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn32" rel="no follow - - [33] Hz. Âdemin so­yundan gelen insanlarla, şeytan arasında­ki mücadele de böyle başlamıştır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn34" rel="no follow - Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın, Hz. Âdem'le, Havva'ya cennete yerleşmelerini söyledi­ği ifâde edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn35" rel="no follow - - [36] Ancak, Kur'an-ı Ke­rim, bu ağacın mahiyeti hakkında bilgi vermemiştir. Âdem ile Havva “yasak ağaç”tan şeytanın vesvesesi ile yemişler ve böylece de Allah'a âsi duruma düş­müşlerdir. Bundan dolayı Allah, Âdem ile Havva'yı cennetten indirmiş, yeryüzünde bir müddet yaşamak zorunda bırakmıştır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn37" rel="no follow - İslâmiyet'te, Hz. Âdemle Havva'nın işle­diği suçun, onların nesillerine geçtiği şek­lindeki Hıristiyan düşüncesi kabul edil­mez. Âdem, işlediği suçtan sonra, tövbe etmiş ve tövbesi kabul edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn38" rel="no follow - - [39]

 

Âdem Ve Havva:

 

İbranice Adamah kelimesi, sürülmüş toprak veya insanların toprağı anlamına gelmektedir. Hawwah kelimesi yaşayanların annesi demektir. Tekvin (26/7-25)'de Adem kelimesi ise, bütün insanlığın ilk örneği, ilk insan olarak verilmiştir. Böylece kollektif isim, ya­ratılmış olan ilk insanın özel ismi haline gelmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn40" rel="no follow - “O, onları erkek ve dişi olarak yarattı. O, on­lara Adem ismini verdi:” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn41" rel="no follow - - [42] Ve onu, kendi şeklinde yarattı”. Fakat ilk insan, ilk hatayı işledi. Bütün, insan nesli bu çift çizgiyle belirginleşecektir: Tanrısal nefes onu canlandıracak, hatanın ağırlığı, onu, kötüye sevkedecekti. Ruh, tabiatta teza­hür etti. Fakat bağımsızlığı ile günah gel­di. İsa, günah yerine kurtuluşu getirdi, sapkın ruhun yerine kutsal ruhu yaydı. Kaybolmuş cennetin yeniden fethi için yürüyen kiliseyi kurmuştur. Bunun için, İsa, ikinci Adem olarak isimlendirilmiştir. Şahane bir antitez içinde Aziz Paul, Tek­vinin Ademini, İncilin ademinin karşısına koymaktadır. “Topraktan çıkan ilk insan topraktır, ikinci Adem ise, göktendir... Nasıl ki yeryüzü şekline büründü isek, o da bizi semavi şekle büründürecektir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn43" rel="no follow -  

Ademiler (Adamites):

 

Erken dönemlere ait küçük bir Hıristiyan mezhep. Çıp­laklıkla, insanlığın aslı masumiyet ha­line dönülmesini hedefleyen bir hare­ketti; zira onlar tarafından çıplaklık, İn­sanlığın asli durumu olan günahsızlığın bir alameti olarak görülüyordu. Adem'le Havva'nın Düşüşü Bakınız: Düşüş.

 

Adonis:

 

Sami kökenli bir Tanrı’dır. Çünkü Adonis teriminin Tanrı ile alakası büyüktür. Daha sonraki dönemlerde bu Tanrı yunanlaşmış ve yunan karakterleri­ne bürünmüştür. Yunanlıların Adonis adını verdikleri bu Tanrı, Yahudiler ve Süryanilerde Mezopotamya Tanrısı Tammuz'un karakterine bürünmüş ola­rak görülür. Adonis'e birçok yıllık, kutsal törenler yapılmıştır. Bu törenler iki çeşit yapılmıştır: Birincide Adonis’in ölmüş ol­duğu kabul edilerek, ağıt törenleri yapılır. İkinci törende, adetâ dirilmesinin sevinci kutlanır. Bu konu üzerinde yorum yapanlar, Adonis ‘in yeryüzü nimetlerinin bir alâmeti olduğunu, toprağa ekildiği zaman ağlandığını, yeşermesiyle sevinildiğini be­lirtmektedirler. Bu durumda, Adonis'i, İskenderiye ile Atina'daki Adonialar, Adonis bayramlarıyla Byblos'takiler arasındaki ayırımları bile­rek takdim etmek gerekecektir. Adonis törenlerini üç bölgeden vereceğimiz bilgilerle tamamlamak konunun anlaşılması için yararlı olacaktır.

1- Atina'da Adonis Törenleri: Atina'da, Adonis bayramları, güneş yılının tam or­tasında kutlanmaktadır. Filizler yeşerir ve güneşten solar, kurur, bu yeşeren filizler sepetlere ekilen bitkilerdir. Bu hızlandı­rılmış tarım, aslında güneşe yakınlaştırılmıştır: Merdivenlere tırmanarak bu sepet­ten bahçeler, çatı üzerine, yani gökle yerin arasındaki yolun üzerine konulmuşlardır. Toprağı işlemenin bu taklitleri, yani bu Adonis bahçecikleri, Demeter’in tarım ürünlerinin, işlenmiş tarlaların, mevsim­lere göre olgunlaşan meyvelerin karşı kutbunu oluşturur. Buna göre kurumaya yüz tutmuş Adonis bahçecikleri, Demeter bahçelerinin zıddını oluştur­maktadır.

Yunan mitolojisinde Adonis’in baştan çı­karıcı özelliği ile kokulu bitkiler arasında bir bağlantı kurulmuştur. Babasıyla yasak ilişkiden sonra Mersine dönüşen Myrrha'dan doğma Adonis, karşı konulmaz bir baştan çıkarıcılığa sahiptir. Karşıt egemenlik alanlarının tanrılarının baştan çıkarıcısı olarak kabul edilen Adonis, ne eş olarak ne de erkek olarak kabul edilir. O, sevilen ve kadınsıl bir hü­viyet taşır, buna göre o, “Tohumu bol genç bir oğlan, güzel hanımların çok er­ken gelişmiş sevgilisidir”.

2- Byblos'un Adonis Törenleri: Fenikeli­lerin doğum yeri olan Byblos'a gelince Adonis’in tasavvuru çok değişik görül­mektedir. M.Ö. 1000 ile 800 yılları arasın­daki Byblos'un krallık yazıtlarında adı geçmeyen Bybloslu Adonis, ancak M.S. II. Yüzyılda, Lukianos'un “Seviyeli Tanrıça Üzerine” isimli kitabıyla Bybloslu Adonis gün yüzüne çıkmıştır. Buna göre bütün Byblos ülkesi Adonis onuruna yapılan bayramlarla dolup taşmaktadır. Byblos halkının yorumcuları, Adonis’lerini bir maske, yerel bir takma ad olacak biçimde Mısırlı Osiris'e benzetmeye çalışmakta­dırlar.

Byblos, Adonis bayramlarının kökenini ptolemaiosların ana kentinden almakta­dır. Bazan bu, İskenderiyyeden Byblos limanına kadar denizin taşıdığı papirüs­ten bir “kafa” ile kendini göstermektedir. Lukianos bunu gördüğünü anlatmakta­dır. Bazanda bu, İskenderiyyeli kadınların Byblos’lu kadınlar onuruna yazdığı bir mektuptur. Mühürlü bir çanağa yerleştiri­len ileti, Adonis'e yeniden kavuşulduğunu bildirmek için denize atılır.

3- İskenderiyye'de Adonis Törenleri: Ptolemaiosların İskenderiyyesinde bay­ram, korosu, oyuncularıyla birlikte bir temsil, öncelikle bir gösteri olarak belirir. Aphrodite, Adonis’in ölümüne ağladığı sırada koro, ağıt yakar, yeraltından dön­düğünde, aradığını bulduğunu söyledi­ğinde de herkes onunla birlikte sevinir: İskenderiyyeli Kyrillos'a göre M.S. V. yüzyılda yapılan gösteriler, yeniden ka­vuşmanın neşesi içinde sona ermektedir. Öte yandan Theokritos'un ifadesine görti, ptolemaios philadelphos'un eşi kraliçe Arsinoe'nin sarayında yapılan bayram iki sevgilinin birleşmesini hatırlatan türkü­lerle başlar. Sevgililer üzüm asmalarından yapılma bir çardağın altına yerleştirilmiş­tir. Çevrelerinde her tür ağacın meyveleri, gümüşten sepetlerde zarif bahçeler, koku­larla dolu altın kaplar, uçan ya da yürü­yen hayvanların biçiminde türlü türlü çö­rekler, takım takım yere koyulmuştur. Oysa ertesi gün, başlayan ikinci devre bir cenaze alayı ile açılmaktadır. Kadınlar toplu halde Adonis’in heykelini şehir dışına, dalgalarının köpürdüğü kıyıya taşı­maktadır. Kadınlar, saçlarını yolarak, gö­ğüs bağır açılmış halde üzüntülü bir ha­vaya bürünürler.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:50

Adharma:

 

Sanskritçede “doğru olmayan” anlamına gelen bu terim, Dharma'nın zıttını ifade eder. Hint mitolojisinde Adharma, Brahma'nın tahripkar oğlu olarak kişileştirilir.

 

Adi Buddha:

 

Sanskritçe. “İlk Buddha”. Sonraki dönem Budizminde gelişen tasavvura göre Adi Buddha, bütün varlıkların ezelî ve kendiliğinden var olan kayna­ğıdır. İlk Buddha’nın meditasyonuyla diğer Buddhalar ve alem meydana gelmiştir. Bütün kuzeydoğu Budist terminolojisinde bu kavrama rastlanır.

 

Adi Granth (Granth Sahib):

 

Sihizmin kutsal kitabı. 1604 yılında beşinci Guru olan Guru Arjan tarafından derlenmiş ve Sihizmin kurucusu olan Nanak'ın dili olan Pencabi diliyle yazılmıştır. 15575 mısralık yaklaşık 6000 ilahiden oluşan bu kitabın ana konusu yüce tek tanrının övülmesidir. Her Sih, sabah­lan bu kitabın giriş kısmını okumakla yükümlüdür. Dolayısıyla bu kısım ge­nellikle ezberlenir.

 

Adî ibn Müsafir:

 

Bakınız: Şeyh Adî.

 

Adiaforistler:

 

Hıristiyanlıkta belirli kural ve hareketlerin önemsiz olduğunu sa­vunan ve Alman protestanlığı içeri­sinde yer alan bir ekol.

 

Aditi:

 

Hinduizmde gökyüzü, geçmiş ve ge­lecek tanrıçası; Mithra, Varuna ve ateş tanrısı Aşni’nin annesi.

 

Adiyat:

 

Kur'an'ın 100. suresi. 11 ayetten oluşan bu sure Mekke'de nazil olmuş­tur.

 

Adn:

 

Kur'an'a göre cennette bir mevki; peygamberlerin, şehitlerin ve diğer iyi kimselerin gidecekleri cennet bahçesi.

 

Adnan:

 

Arap soy bilimine göre Hz. İsma­il’in torunlarından birisi; Hz. Muhammed’in soyu buna dayandırılır.

 

Adonai (Adonay):

 

İbrancada yüce Tanrı Yahve için kullanılan ve “rabb” anla­mına gelen bir isim. On Emir'den birisi olan “Tanrının ismini boş yere ağzına almayacaksın” ifadesi doğrultusunda Yahudilikte Yahve ismi açıkça telaffuz edilmez ve bunun yerine Adonai, Elohim, El şeddai ve benzeri isimler kulla­nılır, öte yandan Hıristiyanlığa ait bazı metinlerde Adonai terimi zaman zaman İsa Mesih için de kullanılır. Bakınız: Tetragrammaton.

 

Adonia:

 

Eski Yunan, Finike ve Mısır'da, tanrı Adonis için kutlanan 2-8 günlük bayramlara verilen ad.

 

Adonis (Adon, Adonai):

 

Eski Sami ka­vimlerin bitki ve yeniden doğuş tanrısı. İsmi, “sahip, efendi, rabb” anlamına gelir. Adonis kültü; Dumuzi, Tammuz ve Attis kültlerine yakın paralellik göstermekle birlikte ayrıntılarda farklılıklar mevcuttur. Bu kültün menşei ve merkezi Suriye sahilindeki Nega (Byblus) idi. Bu ormanlık bölgedeki orman tanrısı Hay-Tau'nun yerine son­radan Adonis geçti. Ayrıca o, Ugarit bölgesindeki bitki ve hasat tanrıları Mot ve Aleyin’in rollerini de üstlendi. Adonis’in yıllık yeraltına iniş zamanı olarak görülen hasat mevsiminde çeşitli festivaller ve ağlama törenleri düzenle­nir; ilkbaharda ise onun yeniden dirilişi kutlanırdı. Adonis, bitkilerden mısır ile Özdeşleştirilirdi; mısırın hasat sonrası ölümü bir bakıma tanrının ölümü ola­rak değerlendirilirdi. Bakınız: Tammuz, Dumuzi, Mot, Aleyin.

 

Adoptianizm:

 

(1) 8. yy'da İspanya'da or­taya çıkan heretik bir Hıristiyan akım. Bu akıma göre insanlığı yönünden Me­sih, sadece Tann'nın evlatlığa kabul edilmiş oğludur. Akımın kurucusu ola­rak görülen Tuleytule başpiskoposu Elipandus, Meryem'den doğan İsa'nın insan tabiatının tanrı tarafından oğul (evlatlık) olarak kabul edildiğine dair görüşleri yüzünden kilise tarafından yargılanmıştır.

(2) Hıristiyanlıkta, İsa Mesih'i ilahi güç bahşedilmiş bir insan şeklinde değerlendiren bir teolojik akım. Bakınız: Kristoloji.

 

Advaita:

 

Hind felsefesinin belli başlı doktrinlerinden ve Vedânta’nın en yaygın şekillerinden biridir. Advaita, XIII. Yüzyılda Madhva tarafından temsil edilen ikilik (dvaita) doktrinine muhalefet et­mektedir. Madhva'ya göre, yüce Allah olan Vishnou-Nârâyana, bir varlıktır. Bu varlık, dünyanın yüce sebebidir. Fakat göç halinde olduğu gibi, kurtuluş halinde ona bağlı olan bütün varlıklardan da ay­rıdır. Bu durumda bu düşünce Madhva sisteminin “ikiliğini” meydana getiriyor. Ancak bu, yüce iki prensibin varlığını de­ğil (Maniheizm dualizminde olduğu gibi), yüce prensibin ve ona bağlı realitelerin olmaları ve ayrı kalmaları olayıdır, yine de, yegâne yüce prensip olan mutlak var­lık olmaksızın insanın ve dünyanın varlı­ğını kavrayamayız.

Advaita sisteminde, Brahman (mutlak) ve Atman, iki ayrı realite veya öyle kalmaya yönelmiş realite değildir. Upanisadların bize öğrettiği gibi, Brahman ile Atman arasındaki tabiatın ayrılmazlığının şuu­runa varmak, hakikati gerçekleştirmektir, Shankara ve Râmânuja, Advaita pozis­yonunu benimsemektedirler. Ancak bun­ların benimsedikleri Advaita'da çok önemli farklılıklar vardır. Shankara için aynı varlıkta birtek prensip olan Brahman; mutlak varlıktır. Saf ışık olarak Brahman, Âtman'ın tabiatından veya in­sanın ruhi benliğinden ayrı değildir. O halde tek kurtuluş yolu, Brahmanın ben­zeri olarak insanın kendine sahip olması­dır. Bu bir tek realitenin dışında dış dün­ya, sadece Mâyâ'dır. Yani, realitenin sahte görünüşüdür. Bu çoğu defa “hayal” ola­rak ifade edilmektedir. Bu açıdan yegane kurtarıcı bilgidir.

Râmânuja için, brahman hudutsuzdur. Onun yüce şekline ulaşılamaz. Fakat o, dünyamızda, destek verdiği bir takım rea­litelerde kendini göstermektedir. Meselâ, Avatâra'larda olduğu gibi... Bunlara gö­re, yaratılış, realitenin sahte görünüşü de­ğil, fakat realitenin izafiyetidir. Ruh, dün­ya ve yüce şahsiyet, üç gerçek varlık meydana getirirler. Ruh, mutlak varlığın bir parçasıdır. Bunun için bağımsız olarak mutlak varlığı kavrayamaz... Yine de parça ile bütünün ayrıldığı gibi onları ayırmak gerekecektir. Netice olarak bhakti'nin de bir değeri vardır. Madhva, Sankara ve Râmânuja gibi üç fi­lozofun arasındaki farklılıklar, onların muhakemelerindeki sertlikten gelmemek­tedir. Onların formüllerinin ötesinde, on­ların sistemini kavramak gerekir, onların, dualizmleri, farklı şekillerde olan mutlak­la, ruhî tecrübelerin birleşmesine temel teşkil etmektedir.

 

Advaita Vada:

 

(Gayrî ikilik öğretisi) Brahma'nın alemdeki mutlak hakikat ve bir olduğuna dair Hindu öğretisi. Buna göre bireysel olarak objelerin his­sedilmesi sadece bir illüzyon sonucudur.

 

Advent:

 

Latince. “geliş”. 6. yy'dan beri perhiz ve oruçla sürdürülen İsa'nın doğum günü hazırlığı. Katolik kilisesinde 4 “Advent Pazarı” vardır; bunların birin­cisiyle kilise takvimi başlar. Doğu kili­sesi İse bu oruç süresini 40 güne başlar.

 

Adventistler:

 

XIX. Yüzyılda Ameri­ka'da, William Miller (1782-1849) ve Ellen White (1827-1915) tarafından kurulan milenarist bir protestan mezhebidir. Adventistler, İsa'nın müstakbel gelişini haber verirler ve Pazar günü yerine Cu­martesi günü istirahatini tercih ederler. Çünkü onlar, yedinci günün, Cumartesi olduğunu kabul etmektedirler. William Miller 22 Ekim 1844'de vahye mazhar olduğunu ilan etmiştir. Adventistler, ruhun ölümsüzlüğüne inanırlar, öldükten sonra sadece doğruların dirileceğini kabul eder­ler, et yemez, kahve, çay sigara ve alkol kullanmazlar. Adventistlerin en kalabalık oldukları yerler Amerika, (400.000), Rusya  (40.000), Avusturalya (35.000) ve Batı Al­manya'dır. (30.000) Dünyada tahminen bir milyona yakın Adventist vardır. Bu mezhep mensuplarının çok sayıda hiz­metleri vardır. İbadet yerleri, çok sayıda hastahaneleri, gazeteleri vardır. Komünist ülkelerde bile Adventistlerin yayıldığı görülmektedir.

Bulgaristanda 70 kilise ve 2800 üyeleri vardır.

Çekoslavakya'da 50 kilise ve 8700 üyeleri vardır.

Doğu Almanya'da 343 kilise ve 1300 üye­leri vardır.

Macaristan’da 153 kilise ve 3400 üyeleri vardır.

Yugoslavyada 251 kilise ve 10.000 üyeleri vardır.

Polonyada 68 kilise ve 3810 üyeleri vardır.

Romanyada 511 kilise ve 34000 üyeleri vardır.

Rusyada 834 kilise ve 40.000 üyeleri var­dır.

İbadetlerindeki basitlik, bu ülkelerde Adventistlerin yayılmasını kolaylaştır­mıştır.

 

Adventist Kiliseler:

 

Hıristiyanlıkta İsa'­nın ikinci gelişinin çok yakın olduğuna inanan ve buna ortam hazırlamaya çalı­şan çeşitli kilise grupları. Adventizm hareketi ABD'de, İsa Mesih’in dönüş zamanının yaklaştığını savunan William Miller tarafından kuruldu (1831). Adventistler, onun geliş zamanının 1844'e tekabül ettiğini de ileri sürmüş­lerdi, ilk kurum olan Evancelik Adventistlerin yok olması üzerine çeşitli Adventist gruplar ortaya çıktı. Bugün Ye­dinci Gün Adventistleri ve ikinci Advent Hıristiyanları ekolleri mevcuttur. Yedinci Gün Adventistleri, Eski Ahit'e aşırı ilgi göstermeleriyle ve katı disiplin kurallarına bağlılıklarıyla bilinirler. Et, kahve, çay, tütün ve alkol kullanımı onlar için yasaktır. Bakınız: Yedinci Gün Adventist Kilisesi.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:52

Adyton:

 

Yunanca. “girilmez”. Antik mabetle­rin en kutsal kısmı; mihrap.

 

Aeshma Daeva:

 

Mazdeizm'deki Angramainyu şeklî altında görünen belli başlı şeytanlardan biridir. Adaleti temsil eden Asha'ya muhaliftir. Avesta'da sürü­lerin düşmanı olarak gösterilmektedir. Kötüler hep ona katılmaktadır.

 

Aeolus:

 

Eski Yunan'da rüzgar tanrısı. O, dinamik bir tanrısal güç olmaktan zi­yade, tanrıça Hera tarafından atanan gözetici bir tanrıydı. Eski Yunan'da rüz­garlar, tanrıça Hera'nın elçileri olarak görülürdü. Bakınız: Hîppotades.

 

Aeon (Aion, Eon):

 

Yunanca. “çağ, devir, zaman”. Gnostisizmde ilahi alemleri ifade etmede kullanılan bir terim. Yeni Ahitte dünyanın geçirdiği devirler. Gnogtîk geleneklerde Işık alemini oluşturan bu ilahi mekanların (Aeonların) sayısı 7, 9, 365 gibi çeşitli rakamlarla ifade edil­diği gibi, bazı metinlerde bunun sonsuz sayıda olduğu da belirtilir. Işık alemleri diye adlandırılan bu mekanlarda sayısız ilahi varlık, ışık varlıkları yaşar. Işık aleminin merkezinde yer alan yüce tan­rıyı çevreleyen bütün bu varlıklar (Aeonlar ve buralarda ikamet eden ışık varlıkları) bir bakıma yüce tanrının te­zahürlerinden ibarettir. Bakınız: Pleroma.

 

Afrodit (Aphrodite):

 

Eski Yunan'da aşk ve güzellik tanrıçası; Iştar veya Astarte’nin Eski Yunan'daki karşılığı. Eski Yu­nan mitolojisine göre Cronus, babası Uranüs'le mücadele edip onu yendi­ğinde, onun bazı organlarını denize attı. Bunların etrafında oluşan köpüklerden ise Afrodit doğdu. Afrodit’in sonradan Kıbrıs'a geçtiğine inanılırdı. Eski Yu­nan'da fahişeler ona Afrodit Hetaira ve Afrodit Porne adıyla taparlardı. Ayrıca o, Kallipygos, Hera, Enoplios, Morphos, Ambologera ve Genetyllis olarak da bilinmektedir. Hephaestus ile evli olan Afrodit, ayrıca Ares, Poseidon, Pygmalion, Adonis, Dionysus, Anchises, Nerites ve Phaeton'un da eşidir. Afrodit’in mutluluk kadar feleket ve şiddete de yol açan bir tanrıça olduğuna inanılır. Romalılarda ona verilen isim Erycina'dır.

 

Aforoz:

 

Hıristiyanlıkta bir kişiyi kilise cemaatından atma, cemaat dışı ilan etme. Katolik kilisesine göre iki tür afo­roz vardır. Bunlardan birincisi kişinin yalnızca kilise ayinlerine katılmasını yasaklarken, diğeri aforoz edilen şahsı tümüyle kilise cemaatının dışında ilan etmektedir. Aforoz etme hakkına sa­dece papa, piskoposlar ve konsiller sahiptir. Bakınız: Excommunication, Anathema.

 

Aftardoketizm:

 

Hıristiyanlıkta, İsa'nın bedeninin tanrısal nitelik taşıdığını, bu sebeple acı duymaz ve bozulmaz oldu­ğunu ve İsa'nın hür istek ve iradesiyle acıyı ve ölümü seçebileceğini ileri süren teolojik akım; Halikarnas piskoposu Julian'ın görüşlerine dayalı Kristolojik doktrin.

 

Ağada:

 

Bakınız: Haggadah, Talmud.

 

Agamalar:

 

Hindu Tantra metinlerinin bir bölümüne verilen ad. Vişnucuların 100, sıvacıların 28, şaktaların 77 Agaması vardır. Bunlar felsefi görüşleri ve tapınma kurallarını içerirler.

 

Agassou:

 

Afrika'da Dahomey kabilesinin kraliyet evinin panter fetişi. Bir tanrı olmamakla birlikte o, tanrıyı gösteren bir işaret olarak kabul edilir.

 

Agastya:

 

Hinduizmde tanrı Varuna ve Urvaşi’nin oğlu olan Agastya'nın bir asketik olduğuna ve tanrı Rama'nın koruyuculuğunu yaptığına inanılır. Onun zaviyesi Kunjara dağındaydı. Agastya’nın insan suretini günümüze kadar mu­hafaza ettiğine inanılır.

 

Agathodaimon (Agathos Daimon):

 

Hermetik literatüre göre Hermes’in hocası; mitolojide bir tanrısal varlık. Hermes'i İdris'le özdeşleştiren bazı Ortaçağ İslami yazarları Agathodaimon'u da şit'le öz­deşleştirmişlerdir.

 

Agende:

 

Latince. “yapılan iş, amel”. Erken dönemler Hıristiyan kilisesinde bütün ritüeller için kullanılan terim; kilise dualarını ve kilisedeki ritüellerin yapılış şeklini içeren kitap. Günümüz Protes­tan kiliselerinde Agende, Kilise Nizamnamesini ifade eder.

 

Agloolik:

 

Eskimo inancında bir iyi ruh. Buz altında yaşadığına, avcı ve balıkçı­lara yardım ettiğine inanılır.

 

Agni:

 

Hinduizmde ateş tanrısı. Pramati olarak da bilinen Agni çeşitli şekillerde görünür. O, bazen 3 kollu, 7 bacaklı, kara gözlü ve kara saçlı bir kırmızı adam şeklinde tasvir edilir. Doğumunun mu­cizevi ve çok yönlü olduğuna inanılan Agni, ateş tanrısı olma dışında başka iş­ler de yapar. Örneğin; şimşek olarak yağmur için bulutlan ayırır, güneşin ateşi olarak tanrıların elçiliği görevini üstlenir ve ayrıca yarattığı dumanla gökyüzüne destek olur. Agni, yeryüzü ve gökyüzü arasındaki elçidir, insan­larca iyi tabiatlı olarak bilinen Agni’den tanrıların dahi korktuklarına inanılır.

Lâtince ignis kelimesinin aynısı olan Agni, ateş anlamına gelmektedir. Veda tanrılarından biridir. Veda mitolojisinde ve kültünde çok önemli bir rol oy­namaktadır. Bunun için, ateşe bol bol şa­rap ve diğer takdimeler atılıyordu. Her gün sabah ve akşam, ilk üç Hindu kastındakilerin evinin reisi, ateşe yeni sağılmış süt döküyordu... Bu takdime merasimi, yeni ve dolunay zamanlarında çok muh­teşem merasimlerle kutlanıyordu... Hinduizm'de Agni, insanlarla-Tanrılar ara­sında bir arabulucu olarak tasarlanmıştır. İnsanların takdim ettikleri şeyleri, tanrıla­ra götürenin Agni olduğuna inanıl­maktadır. Ölü yakma anında, cesetlerin yiyicisi rolünü üstlenmektedir. Agni'nin iki veçhesi vardır. Biri barış ve sulh, diğeri ise korkunç vechesidir. Ocakların koruyucusu olarak kabul edilmektedir.

 

Agnihotri:

 

(Satyanand Agnîhotri veya Shiva Narayana, 1850-1923)

Hinduiz­min reform hareketlerinden birinin kurucusu. Bireysel bir tanrıya imanı ve ruh göçünü kabul etmez; ruhun tabiat üstü güçlere dönüştüğünü savunur. Ta­raftarları Agnihotri'de “gerçek tanrı”ya (satya deva) tazim ederler.

 

Agnostisizm:

 

Yunanca agnostos (bilinmeyen) sözcüğünden gelmekte olan ve 1869'da T.H. Huxley tarafın­dan kullanılmaya başlanan Agnostisizm terimi, daha sonraları maddi dünya dı­şındaki hiçbir şeyin varlığının bilinme­diğini ve bilinemez olduğunu ifade et­mede kullanıldı. Bazıları tarafından Septisizm (şüphecilik) için de bu terim kullanıldı.

1869 da Huxley tara­fından dogmatizme karşı felsefi bir dokt­rini veya zihnî bir tutumu belirtmek için ortaya konmuştur. Bugün ise oldukça ya­yılmıştır. Bu felsefi doktrine göre, mutlak, aşkın,  hayatın başlangıcı, kader,  varlık, cevher, numen gibi bazı sahalar biline­mez. Bunlar ancak, tecrübî bir takım do­nelerden anlaşılmaktadır. Bunların varlık­ları, ateizmin aksine, ne inkar edilebilir ne de tasdik. Şayet bunların varlıkları kabul edilirse;  cevherleri, tabiatları,  bilinemez olarak ilân edilmiştir. İnsan zihninin anla­yabildiği tek şey, yalnız fenomenlerdir. Bu Agnostisizm, materyalist dogmatizme olduğu kadar, metafizik dogmatizme kar­şı da yönlendirilmiştir. Bu görüş açısından Spencer ve Comte gibi pozitivistler, kantçı idealistlerle anlaşmak­tadırlar. Bunlar da, dinî ve metafizik bil­ginin imkanını inkar ederek agnostik ol­muşlardır, onların şüpheleri bu sahalarla sınırlıdır. Yine de, hukuk ve ahlakı tesis etmek için Agnostikler, ya bir ihtiraslar mekaniğine ya da akıl dışı itişlere veya psikolojik kullanımlara yolu kapayacak olan pratik akim (kant idealizmi) postu­latlarına müracaat ederler. Her iki halde de insan hürriyeti, tehdit altında olacaktır. Cevherlerin, istenen bilgisi, varlıkları tehlikeye sokacaktır.

Doğmasız bir ahlâk, ne tenkide ne de ihti­rasa mukavemet edemez, fakat tahkik edilemeyen bir doğma da bir ahlâk ihdas, edemez.

 

Agnus Dei:

 

(Tanrı’nın kuzusu). Yuhanna İncilinde İsa Mesih için “İnsanlığın kefaret kurbanı” anlamında kullanılan bir isim.

 

Agrapha:

 

Yunanca. “yazılmamış”. Hıristiyan geleneğinde, İsa Mesih’in Yeni Ahit'te bulunmayan sözleri.

 

Agrionia:

 

Eski Yunan'da şarap tanrısı Di­onysus adına her yıl düzenlenen festi­val.

 

Agustinianlar:

 

Ortaçağda Aziz Augustin’in monastik kurallarına bağlı olan bir Hıristiyan keşiş tarikatı. Ünlü reformist Martin Luther’in de bu tarikatla irti­batlı olduğu bilinmektedir. Bakınız: Luther, Augustin.

 

Ağa Han:

 

İsmailîlik mezhebinin Nizari kolunun başı. Hz. Muhammed'le vah­yin kapandığını kabul etmez. Vahyin, İsmaili peygamberlerce ve imamlarca devam ettiğine inanır. Böylelikle imam soyundan olduğu söylenen Ağa Han'ın da ilahi vahiyden hissedar olduğuna inanılır. En meşhur Ağa Han, Ağa Sul­tan Sir Muhammed şah'tır. Onun ye­rine geçen 4. Ağa Han Kerim el-Hüseyni ise kendisinin yeğenidir.

 

Ağıt:

 

Ölen kişi ve atalar için ya da diğer bazı nedenlerle düzenlenen ritüeller içerisinde yer alan nağmeli sözler; şiir, şarkı ve ilahiler. Ağıt törenleri insanlar kadar tanrılar için de düzenlenir. Örne­ğin; Eski Babil’de ve Ugarit'te Tammuz ve Mot gibi çeşitli tanrılar için zaman zaman ağıt törenlerinin düzenlenmekte olduğu bilinmektedir. 

 

Ağlama Duvarı:

 

Kudüs'te, MS 70'te Romalılarca yıkılan kutsal tapınağın (Herod Mabedi) tek kalıntısı olan batı duvarı. Günümüzde Mescid-i Aksa ile Kubbetu's-Sahra'yı çevreleyen büyük duvarın parçasıdır. Burayı ziyaretlerinde Yahudiler, tapınağın yıkılışı dolayısıyla ağlarlar. Yahudi geleneğinde, Herod Mabedinden günümüze kadar yıkılma­dan ayakta kalan tek kalıntı olan batı duvarının Süleyman döneminden itiba­ren yıkılmadan geldiği kabul edilir. Yahudiler, Süleyman zamanında yaptırı­lan ilk mabedin batı duvarının halk tarafından yaptırılan en son bölüm ol­duğuna ve mabedin bitiminde tanrının, mabedin en önemli bölümünün burası olduğunu ve ebediyen buranın ayakta kalarak varlığını sürdüreceğini söyledi­ğine inanılır.

Kral Hirodes’in  M.Ö. 20 yılında yaptırdığı Ku­düs mabedinin çevresini teşkil eden du­varın bir kısmıdır. Bu duvar, Kudüs'ün doğu kesiminde, Kubbetü's-Sahra'nın da bulunduğu haremin batı tarafındaki kaya­lığın üstündedir. Bu duvara Yahudiler, Ha-Kotel ha-Ma'aravi=(Batı Duvarı) de­mektedirler. Ağlama duvarı, yaklaşık 485 metre uzunluğundadır. Ağlama duvarı­nın yüksekliği, 18 metre olup, 6 metresi mabed alanının üstündedir. 1967'deki altı gün savaşma kadar duvarın sadece otuz metrelik kısmı ibadet için kullanıl­maktaydı. Daha sonra çevredeki binalar yıkılarak duvar alanı genişletilmiştir. M.S. I. Yüzyıldan itibaren, Yahudilerin bu duvara saygı duyduklarını kaynaklar bil­dirmektedir. Romalılar döneminde yıkı­lan mabedin hatırasını canlandırmak için, kinlerini tazelemek, mabedi yeniden inşa etmek hayali içinde, gözyaşları ile keder­lerini ifade etmişler ve bu duvar dibinde ağlamışlar, dua etmişlerdir. Yahudiler bu duvarı, Süleyman mabedi­nin kalıntısı olarak kabul etmektedirler. Bunun için ağlama duvarını kutsal bir mekan olarak kabul ederler.

Ağlama duvarı günün yirmi dört saatinde ziyaret edilmektedir. Bugün bu bölge, Yahudilerin kontrolü altındadır.

 

Ahalya:

 

Hint inancına göre Brahma'nın yarattığı ilk kadın (Havva). Bakınız: Havva, Pandora.

 

Ahasverus:

 

(1) Eski Ahit'te Pers kralı Xerxes'e (ö. MÖ 465) verilen isim.

(2) 13. yy'dan itibaren bilinen bir Hıristi­yan efsanesindeki lanetli Yahudinin adı. Bu efsaneye göre çarmıha giderken dinlenmek isteyen İsa'ya, Kudüslü bir ayakkabıcı olan Ahasver müsaade et­mez ve ona vurur. Onun bu zalimliği­nin karşılığı olarak ise tanrı onu lanet­ler ve ebedi olarak göçmen olmaya mahkum eder. Efsanedeki bu olay, ya­kın zamana kadar bir yeri kendine yurt edinemeyen Yahudi halkının trajedisi sayılır.

 

Ahbâr:

 

İslami gelenekte Yahudi bilginle­rine ya da rabbilere verilen bir ad. Kur­'an'da ahbârın ve ruhbanların Ehli Kitab tarafından rab edinildiklerine dik­kat çekilir.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 16:59

Ahdi Atîk:

 

Bakınız: Eski Ahit.

Yahudi kutsal kitabına ve­rilen addır. Bu ismi Yahudi kutsal kitabı­na Hıristiyanlar vermiştir. Bu, Yahudile­rin Tanrı ile yaptıkları sözleşmeyi belirtir. Hıristiyanların Tanrı ile yaptıkları sözleşmeye de “Ahd-i Cedit” adı verilir. Bu da Tanrı ile yapılan yeni sözleşmeyi belirtmek için kullanılmıştır. Ahd-i Atik sözü Türkçede “Eski Ahid” “Ahd-i Ce­dit” ise “Yeni Ahit” sözü ile ifade edil­mektedir. Kitab-ı Mukaddesin karşılığı olarak Bible kelimesi kullanılmaktadır. Bible kelimesi, hem eski Ahidi hem de yeni Ahidi içine almaktadır. Yahudi kutsal kitabının adı Tanah'dır. Bu kelime Eski Ahidi meydana getiren Tora-Neviim-Ketuvim'i ihtiva et­mektedir.

Eski Ahid, otuz dokuz kitaptan meydana gelir. Bu kitapları hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar kutsal kabul etmektedirler. Ancak bazı Yahudiler bu kitapların sayı­sını yirmi dört olarak kabul etmektedirler. Katolik kilisesi, Trente konsilinde  bazı kitapları da Ahd-i Atik’in içine almışlardır. Bu ilave kitapları Yahudi ve Protestanlar kabul etmezler. Babil Talmud akademisyenleri Tora'da, beş; Neviim'de, sekiz; Ketuvim'de on bir kitap olmak üzere yirmi dört kitap kabul etmektedirler.

M.Ö. III. Asra doğru Ahd-i Atik’in üç ayrı metninin olduğundan bahsedilmektedir:

1- Metin: Masoretik metinler:

2- Metin: Samirice metinler:

3-  Metin: Yunanca tercümeye esas teşkil eden metin.

Bugün Yahudilerce kabul edilen Ahd-i Atik metni, Masoretler tarafından, önceki metinlerden yararlanılarak M.S. V. ve X. Yüzyıla kadar yapılan çalışmalar ne­ticesinde tespit ediien ibranice metindir. Eski Ahidin en eski nüshası X. Asrın ilk yıllarında istinsah edilen metindir. Masoretik metnin tespiti ve istinsahında en büyük rolü Ben Aşer ailesi oynamıştır. Bugünkü Kitab-ı Mukaddesin İbranice olan en eski nüshaları Jacob ben Hayyim tarafından 1524'de Venedikte neşredilen Masoretik metnin tekrarıdır. Bu metin, İb­rani Kitab-ı Mukaddesinin muteber nüs­hası kabul edilmiştir. Ahd-i Atik’in İbra­nice nüshası ile Grekçe tercümesi arasın­da farklar vardır. Bu, Ahd-i Atik’in birden çok nüshasının bulunduğu izlenimini vermektedir.

Ahd-i Atik Yunancaya birçok defa tercü­me edilmiştir. Bunların içinde en önemlisi Septante adı verilen yetmişler tercümesi­dir. Bu tercüme, İbranice bilmeyen İskenderiyyeli Yahudilerin istifadesi için İbranice ve Yunanca bilenler tarafından yapılmıştır. Bugün Yahudilerin kullan­dıkları İbranice metin ile yetmişler ter­cümesi arasında önemli farklar vardır. Katoliklerin Deuterocanonique, Yahudile­rin “Apokrif” dedikleri kitaplar, masoretik metinde yoktur. Fakat yetmiş­ler tercümesinde vardır. M.S. IV. Yüzyıldan önce Vetus Latina adı verilen, latince Eski Ahit tercümeleri var­dı. Bu tercüme Yunanca Septan-te'den yapılmıştır. Papa’nın talimatı üzerine St. Jerome, eski latince tercümeleri inceledik­ten sonra, Eski Ahidin İbranice metnine dayanarak yeniden lâtinceye çevirmenin daha iyi olacağım düşündü. Böylece Jeröme, Vulgate ismini alacak olan tercü­mesini M.S. 405'de tamamladı. Trente konsili bu tercümeyi muteber nüsha ola­rak kabul etti. 1592'de yayın­lanan Vulgate, bütün kiliselerce kullanı­lacak yegane metin olarak kabul edildi. Eski Ahidin, yunanca ve latince tercüme­lerinden sonra, Süryânice'ye, Âramice'ye, Habeşce'ye ve Ermenice'ye tercümeleri yapılmıştır. Arapçaya tercümeyi Saadia Gaon (Yusuf Feyyûmi) X. Yüzyılda İbraniceden yapmıştır, İlk Türkçe tercüme de asıl adı Albert Bobowski olan ve IV. Mehmet zamanında Divan-ı Hümâyûn baştercümanlığında bulunan Ali Ufkî bey tarafından yapılmıştır. 1666'da ta­mamlanan bu tercüme 1827'de yayınlan­mıştır.

Bugün eski Ahidin türkçe tercümeleri 39 kitabı ihtiva etmektedir. Bu kitapların ilk beş kitabını Tora adı verilen Tevrat teş­kil eder.

 

Ahdi Cedîd:

 

Bakınız: Yeni Ahit.

Dilimize yeni Ahid ola­rak çevrilen bu kitap, Hıristiyan kutsal ki­tabının adını teşkil eder. Yeni Ahid deni­len kutsal kitap, İncilleri de içine alan yirmi yedi kitaptan oluşmaktadır. Bu ki­taplar, Trente Konsilinde kabul edilmiş­lerdir. Yeni Ahid, dört İncil, resullerin iş­leri, ondört mektup, yedi genel mektup ve Yuhanna’nın vahyi olmak üzere yirmiyedi kitaptan oluşmuştur. Hz. İsa İncilini Aramice tebliğ ettiği halde bugün orijinal nüsha olarak Aramice bir İncil yoktur. Eldeki Aramice ve Süryanice nüshalar Grekçe nüshalar­dan tercüme edilmişlerdir. Yeni Ahidin elde mevcut en eski yazmaları Yunanca'dır.

Yeni Ahidi meydana getiren kitaplar aynı anda yazılmış değildir. Yeni Ahid içinde ilk yazılan kitap, Pavlus'un mektupları­dır. İnciller daha sonra kaleme alınmış­lardır.

İlk Hıristiyanlar yazılı metinlerden çok, şifahi geleneğe ve İsa Mesih’in sözle yayı­lan mesajlarına dayanıyorlardı... Yazılı İncilerin tarihi, milâdi birinci asrın tarihi­ni taşımaktadır. Bu dönemden sonraki asırlarda    cemaatlerin ellerinde farklı  İnciler görülmektedir. Meselâ, Suriye bölgesi Matta; Yunanistan Luka, Roma da Markos İncilini kullanıyordu.

II. yüzyılın sonuna doğru kilisede, çok sa­yıda İncil, mektuplar ve resullerin işleri ile ilgili metinler vardı. İncillerden kutsal yazı olarak bahseden ilk belge, tahminen 150 yıllarında II. Clement’in metinlerinde geçmektedir.

Yeni Ahid ile ilgili ilk listeyi miladi 150 yı­lında Marcion yapmıştır. O, Luka İnci­lini ve Pavlus'un mektuplarından sadece on tanesini kabul ediyordu.

III. Yüzyılın başlarında Yeni Ahide dair bir liste daha oluşmaya başlamıştır. Bu yüzyılda İnciler üzerinde söz söyleyen Origene'dir. O, Yeni Ahidin dini otoritesini benimsemiştir.

IV. yüzyılın ikinci yansında Yunan kilise­lerinde muhtelif kişiler tarafından da İncil listeleri hazırlanmıştır. Yeni Ahid listeleri, Yunan kiliselerinde IV. Yüzyılın ikinci ya­rısında tespit edilmiştir.

Bugünkü Yeni Ahid listeleri 1546'daki Trente konsilindeki kararlara göre tespit edilmiştir.

 

Ahenaton (IV. Amenofis):

 

18. sülâ­leden Mısır firavunu olan Ahenaton Mısır'da tek tanrı inancının kurucusudur. Tahta geçtikten sonra, ül­kede TEB’in Amon'una ve güneş-tanrısı Ra-Harahte'ye tapılıyordu. Teb yakı­nında Tanrı Raha-Rahte adına ilk tapınakları yaptırmıştır. Fakat daha sonra yeni güneş tanrısı Aton adına tapınaklar yaptırmaya başlamıştır. Aton eski Mı­sır'da olmakla beraber fazla tanınmıyor­du. Onun insan veya hayvan biçiminde tasvirini Mısırlılar tanımıyordu. O, şimdi, ışınlarında insanları koruyan eller bulu­nan bir güneş kursu ile tasvir ediliyordu, ona gün ışığında açık havada ibadet edili­yordu. Aton için güzel ve zarif tapınaklar yapılıyordu. Bu tapınaklar, genelde Teb bölgesindeki Karn Ak'ta inşa ediliyordu. IV. Amenofis, Firavunluğunun altıncı yı­lında Amenofis (Amonun razı olduğu) ismini bırakmış, Ahenaton (Atonun hizmetkârı) adını alarak Aton'a dayalı dini, resmen açıklamıştır. Başkenti Teb'den Tel-el-Amarna'nın bulunduğu yere taşımıştır. Bu inanca önce ailesiyle başlamış ve ailesi Aton'a inanmıştır. Yeni kurulan Amarna kenti büyüleyici bir manzara arz ediyordu. Ahenaton döneminde tek tanrı inancı oldukça yayıldı. Eski Mısır Tanrısı Amon 'un ismi her yerden kaldırıldı. Osiris ismi de unutulmaya başladı, cenaze törenlerinde Ahenaton, merasimi ida­re ediyordu.

Ahenaton, Aton'a güzel ilâhilerle, nimet­leri için şükürler ediyordu. İlâhi, Aton'un bu nimetleri herkese verdiğinden söz eder. Kitab-ı Mukaddesteki 104. mezmura çok benzer. Her iki ilâhide de Tanrıya şü­kür ve övgü vardır.

Aton'a dayalı din, iyimser bir dünya gö­rüşü yansıtıyordu. İnsanların sadece, gü­neşe minnet duymaları isteniyordu. Ön­ceki Mısır Tanrılarındaki gaddarlık Aton' da yoktu. Ancak tüm Mısır' da Aton dini yayılamadı. Özellikle Ahenaton ailesinin dini olarak dikkat çek­ti ve onun saltanatı döneminde yaşama şansı buldu. Ahenatonun ölümünden sonra yine Mısır'da Tanrı Amon yüceltilmeye başlandı. Ahenaton'un, Mısır'da yerleştirmeye çalıştığı Aton inancının arka planında Hz. Yusuf'un Mısır'daki dini telkinlerinin etkin olduğu düşünüle­bilir. Çünkü Ahenaton'un saltanatı Hz. Yusuf'tan yüz elli yıl sonraya rastlamak­tadır. 

Ahimsa:

 

Sanskritçe. “zarar vermeme”. Caynizmde dinsel yaşantının özü olarak al­gılanan, hiçbir canlıyı öldürmeme ve zarar vermeme kuralı.

Ahimsa kelimesi, Jaina ve Bu­dist dillerinde geçen Sanskritçe bir keli­medir. Ahimsa, “öldürmeyi arzu etme­mek” anlamına gelmektedir. Bu hareket tarzı Hinduizm, Jainizm ve Budizm tara­fından tavsiye edilen bir fazilet hareketi­dir. Ahimsa, “hayata saygı” olarak tarif edilmiştir. Bu hayat, sadece insan hayatı değil, bütün yaşayan varlıklarında haya­tıdır. Böylece, Ahimsa, bütün kanlı kur­banların kaldırılması ve et yememe gibi bir hedefe sahip olmaktadır. Ancak, Hin­duizm'de Hindu'lar, böyle bir davranışın her zaman tatbik edilemeyeceğini kabul etmektedirler. Çünkü Eski Veda metinle­rinin uygulandığı dönemlerde, Hindular, hayvanları kurban ediyorlar ve et yiyor­lardı. Hatta faziletli savaşçılar yetiştiriyor­lardı. Bununla beraber, Upanişadlar'dan itibaren, gerçek dindarlık faziletleri ara­sında Ahimsa figürü görülmeye başlan­mıştır. Bu zamandan itibaren Ahimsa, hakimler ve azizler tarafından tatbik edilmeye başlanmıştır. Bhagavad Gîtâ, bu faziletin, gerçek bilgiyi oluşturan unsur­lardan biri olduğunu belirtmektedir. Fakat onu, savaşçılara empoze etme­mektedir. Bu kuralı uygulamaya, et yememeye, kanlı kurbanı redde davet edi­lenler Brahman'lardır. Meselâ Shankara, XIII. Yüzyılda, Tantrique kültler tarafın­dan teşvik edilen “kanlı kurban” tatbiki­ne karşı etkili şekilde mücadele açmış ve bitkisel takdimeleri teşvik etmiştir. İşte bundan dolayı Brâhmanlar canlı varlıkları öldürme tehlikesi taşryan “ziraatçılık mes­leğini” yapmamaktadırlar. Ahimsa, Hin­du şeriatının beş ana faziletinden birini teşkil etmektedir. Yine o, Yoga pratiklerindeki beş engellemenin arasında bu­lunmaktadır. Ahimsa, Lingâyâtlarda bir fazilettir.

Bütün bunlara rağmen, Hindu Tanrısı olan Shivâ, Vishnou, Krishna, Rama, Ahimsa'yı uygulamaya koymamışlardır. Tanrıların şiddet hareketleri, birtakım de­ğerli hareketler olarak canlı varlıkların karmık passifliğini yok etmekle, neticede kurtarıcı inayete dönüşmektedir. Nitekim Durgâ, manda kılığındaki bir şeytanı öl­dürdüğü zaman, manda, en sofu bir mün-tesip haline gelmiştir. Modern çağda Gandhi, şiddet dışı fazileti yeniden keşfetmiş ve Jainizm'de olduğu kadar Vishnuizm'de de Ahimsa pratikle­rini hatırlamıştır. Ahimsa, Gandhi'nin yanmda, politik bir tavır, bir ahlâki fazilet olmuştur. Bu tavır ve ahlâki fazilet, poli­tik bir hedefi gerçekleştirmek için her mil­let tarafından uygulanabilir. Jainizm'de, ahimsa, keşişin beş büyük adağından birini ve lâîkin'de beş küçük adağından birini teşkil eder. Yani her jain, kendini bu faziletle kuşatılmış hisseder, jain keşişleri, hayata aşırı şekilde saygı duymaktadırlar. Bu nedenle, böcekleri ezmemek için yollarını süpürmektedirler. Canlı böcek yutmamak için, ağızlarını bezle kapatmaktadırlar. Elbiselerini sabah ve akşam dikkatli şekilde silkmektedirler. Lâik Jain’ler de her canlı hayvanı öldür­meyi reddederek bir yumurtanın içindeki bir canlıyı dahi öldürmekten sakınırlar. Bunun için de çok sert Vejetaryendirler.

 

Ahir Zaman

 
 

Dünyanın son günleri veya son zamanları. Hemen her inanç sis­teminde bir ahir zaman düşüncesine rastlanır.   Ahir zaman, genellikle inançsızlığın, şiddet, zulüm ve kaosun arttığı, doğal afet ve kötülüklerin yo­ğunlaştığı bir dönem olarak düşünülür. Ahir saman tasavvuru çoğunlukla Mesih ve Deccal fikirleriyle iç içedir. Bakınız: Mehdi, Mesih, Deccal, Kali Yuga.

Ahiret: 

(Öbür Dünya, Öte Dünya) Dünya hayatından sonra başlayıp devam ede­cek olan ikinci hayat. Birçok inanç sisteminde ahiret inancı önemli bir yer tutar. İslamda ahirete inanmak iman esaslarından birisidir. Bireysel olarak insanlar için ahiret yaşantısı ölümle birlikte başlar. Haşir, hesap, cennet ve cehennem ahiretle ilgili belli başlı kav­ramlar arasındadır. Ahiret,  insanın dünyada yaptıklarının karşılığını göre­ceği, mutlak adaletin söz konusu olduğu bir alemdir. Kur'an'da sık sık ahiret ya­şantısının cennet ve cehennemle iliş­kili olarak ebedi olacağı belirtilir. Ay­rıca diğer birçok inanç sisteminde de ahiret yaşantısının ebedi olacağı vurgu­lanmaktadır. Öte yandan bazı gelenek­ler, ebedi olanın yalnızca yüce tanrı ol­duğu fikrinden hareketle dünya hayatı gibi ahiret yaşantısının da bir sonu olacağı ve nihayet tıpkı başlangıçta olduğu gibi sonda da yalnızca tanrının varlığı­nın söz konusu olacağını savunurlar. Bu arada dünyanın ebedi olduğu düşünce­sine yer veren inanç sistemleri ise, bir ahiret fikrini kabul etmezler. Özellikle inanç sistemlerinde Reinkarnasyon fikrine yer veren Hint dinsel gelenek­leri, ölüm sonrası ruhun bir başka be­den girerek yine bu dünyada varlığını ebediyen sürdüreceğine inanırlar. Dolayısıyla bu inanç sistemlerinde Reinkar­nasyon fikri, ahiret düşüncesine alter­natif olarak kabul edilmektedir. Bakınız: Reinkarnasyon.

Ahit:

Yahudi geleneğine göre Allah ve insan ahitleşmiştir. Yine Allah, bütün in­sanlıkla bir ahit yapmıştır. Nuh'a yedi kanun verilmiştir. Bunlardan bazıları şun­lardır: Putperestliği red, zinayı red, evlenilmesi yasak olanlarla evlenmeyi red, hırsızlığı red gibi. Bu emirlerin yerine ge­tirilmesi şartı ile Allah dünyayı tufania yıkmamayı taahhüd ediyor mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn53" rel="no follow - Daha sonra insanlığın manevi kaderi, bir tek Allah'a inanan Hz. İbrahime tevdi edi­liyor, bu defa ebedilik için, ahit gerçekle­şiyor. İbrahim güçlü ve çok sayıda nesille­re sahip olacak, Allah da onlara, Kenaan toprağını nasip edecek, buna mukabil, İb­rahim’in nesli bir tek Allah'a inanacak, adalete ve ahlaka riayet edecekti. Diğer bir sözleşme alâmeti de sünnet olmaktır. Allah bu ahitleri, İshakla ve Yakubla daha sonra da Sina dağının dibinde toplanmış olan İbranilerle yenileyecektir. Bu konuda çıkış XIX, 5-6'da şöyle denmektedir: “Eğer ger­çekten sözümü dinleyecek ve ahdimi tutacaksanız, bana bütün kavmlerden has kavm olacaksınız; çünkü bütün dünya benimdir, Siz bana kâhinler melekutu ve mukaddes millet olacaksınız.” Böylece İsrail, Tevrata saygıya ve Ahde güvenmeye söz veriyor, Allah da İsrail'i korumayı taahhüd ediyor. İsrailin hatası ne olursa olsun bu ahit bozulmayacaktır.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:02

Ahit Sandığı (Ark Of The Covenant, Aron Ha-Kodeş):

Yahudi geleneğinde yüce Tanrı'nın hazır olduğunu sembo­lize eden en kutsal nesne. Tahtadan yapılmış bir dolap şeklinde sinagoglarda Kudüs yönündeki duvarda durur ve kut­sal hukuk metinleri bunun içinde sak­lanır. Bu sandığın, içi ve dışı genellikle altın kaplamadır. Orijinal ahit sandığı­nın Hz. Musa döneminde ilahi emirle yapıldığına ve İsrailoğullarının Hz. Musa ile birlikte onu beraberlerinde taşıyarak Kenan diyarına getirdiklerine inanılır. Sonradan yapılan Süleyman tapınağının en kutsal mekanını bu san­dığın konulduğu yer oluşturmaktaydı. Ancak sonraki dönemlerde Kudüs'ün ve tapmağın yabancı istilacılarca yakı­lıp yıkılması esnasında bu sandık ve içindekiler kaybolmuştur. Sinagogdaki tören esnasında sandıktaki metinler tö­renle çıkarılır ve okunmadan önce si­nagog içinde dolaştırılır. Bu esnada önünden geçirilen her kişi saygıyla eği­lir.

Buna Aron Haberit denmektedir. Hz. Musa'nın Tanrı Yehova'dan vahiyle aldığı On Emir’in yazılı olduğu iki tabletin içinde saklanan tahta sandığa verilen isimdir. Bu sandık altınla tezyin edilmiştir, En kutsal yer olan Kudüsü'l-akdes de saklanır ve Yom Kippur'da (Kefaret Günü) yalnızca baş rahip tarafından görülürdü. Yahudiler Fi­listin bölgesine gelmeden önce çölde do­laştıkları sırada Ahit sandığını Levililer muhafaza etmekteydi. Filistin’in fethin­den sonra Ahit sandığı Şilo'da saklanmıştır. Hz. Davud Ahit sandığını, Ku­düs'e taşımış, Hz. Süleyman da onu, Ku­düs mabedine yerleştirmiştir.

Ahitofel:

Eski Ahitte, Hz. Davud'un danışmanlarından birisidir. Hz. Davudun oğlu Abşalom'un, babasına isyanında ona yardım eden Ahitofel, daha sonra da bazı isyan işlerine karışmıştır. Ahitofel, Abşa­lom'un ordusunun yenileceğini anlayınca intihar etmiştir.

Ahkâf:

Kur'an'ın 46. suresi. 35 ayetten oluşan bu surenin birkaç ayeti hari­cinde tamamı Mekke'de nazil olmuştur. Sure, İsmini 21. ayette geçen “ahkâf (tepelikler) teriminden almaktadır.

Ahmed:

Arapça. “çokça övülen, methedilen”. Hz. Muhammed’in isimlerinden birisi. Kur'an'da, Hz. İsa'nın halkına kendisinden sonra Ahmed isminde bir pey­gamberin geleceğini müjdelediği vurgu­lanır. Çeşitli İslam alimleri, Yuhanna İncili'nde geçen “Baba'ya yalvaracağım, o size başka bir Paraklit verecektir”ifadesindeki Paraklit sözcüğünün Ahmed ismine te­kabül ettiğini; dolayısıyla Kur'an'daki ifadenin bizzat Hıristiyan kaynaklarınca da desteklenmekte olduğunu söylerler. Bakınız: Paraklit, Tebşirat.

Ahmed İbn Hanbel:

(780-855) İslamdaki 4 büyük fıkıh ekolünden birisi olan Hanbeli mezhebinin kurucusu olan Ahmed ibn Hanbel, Bağdat'ta doğdu. İslam hukukçusu olduğu kadar o, aynı zamanda bir hadis alimiydi. Çalışmala­rında salt akılcılığa karşı çıktı. Nitekim, “Halk-ı Kur'an” tartışmasında Kur'an'ın yaratık olduğunu reddettiği için tutuk­landı, işkence gördü ve Bağdat'ta vefat etti.

Ahmed Mithat Efendi:

Türkiye'de dinler tarihiyle ilgili ilk çalışma yapan kişiler­den birisi. Onun tarafından yazılan Târih-i Edyân (1911) Çin, Japon ve Hint dinleriyle ilgili bilgiler ihtiva eder.

Ahmediyye:

(1) Tasavvufta Halvetiye ve şazelilik tarikatlarının bir kolu. Ahmed Şemseddin (ö. h. 910) tarafından kuru­lan Ahmediyye kolundan, aralarında Cerrahiyye ve Mısriyye ekollerinin de bulunduğu birçok ekol türemiştir.

(2) Mirza Gulam Ahmed (ö. 1908) tarafın­dan kurulan Kadıyaniliğe verilen bir diğer ad. Bakınız: Kadiyanilik.

(3) Daha çok Bedeviyye adıyla bilinen ve Ahmed el-Bedevî (ö. 1276) tarafından kurulan, Mısır merkezli tarikatın diğer adı. Bakınız: Bedeviyye.

Mîrzâ Gulâm Ahmed tara­fından kurulan dinî bir hare­kettir. Hindistan'da, Kadyân'da yaşamış­tır. Allah'dan bir vazife aldığına inanmış ve etrafına birtakım müritler toplamıştır. 189l'de kendinin Mehdî ve Mesih oldu­ğunu ilân etmiştir. Ahmediyye teşkilatı, Brahma-Samaj veya Arya-Samaj teşkilat­larını hatırlatmaktadır. Daha sonra Ahmediyye hareketi ikiye ay­rılmıştır: Birincisi, Kâdyaniliktir. Pakis­tan'da ve Hindistan'da yayılmıştır. Tah­minen bir milyondan fazla müntesibi vardır. İkincisi, Ahmediyye koludur. Bu kol sünni İslam'a daha yakındır. Onlara göre Ghulâm Ahmed sadece bir reform­cudur. Bunların İngiltere'de Woking'de bir camileri vardır. Pakistan'da Lahor'da çoğunluktadırlar.

Her iki Ahmediyye kolunun da birçok dilde oldukça çok yayını vardır, meselâ, Mevlana Muhammed Ali'nin (ikinci kola bağlıdır) eserleri bunlar arasındadır. Mis­yonerlik faaliyetine çok önem vermekte­dirler. Bunlar, çarmıha gerilen İsa'nın, çarmıhtan indirildiğinde ölmediğine inanmaktadırlar. İsa’nın Keşmir'e geldi­ğini, orada uzun zaman yaşadığın: ve orada öldüğünü söylemektedirler.

Ahriman (Ehriman, Angra Mainyu):

Mecusiliğin kötülük ve eksiklik ruhu; yüce tanrı Ahura Mazda'nın (Ohrmazd) rakibi ve düşmanı. “Yıkıcı Ruh” olarak Angra Mainyu, iyi ve kut­sal ruh Spenta Mainyu'nun karşısında yer alır. Onun, hayata karşı ölümü yarattığına; kötü varlıkları, sürüngenleri, vahşi hayvanları, kötü inancı, bozgun­culuğu vb. bütün kötü unsurları yön­lendirdiğine ve bunları iyi ve güzel olanların üzerine saldığına inanılır. Yeryüzündeki günah, cinayet, ölü gömme ve saldırganlığa bunun neden olduğu düşünülür. Ahriman'ın etra­fında, aralarında İndra, Sauru ve Aşma Daeva gibi önemli varlıkların da bu­lunduğu diğer kötü ruhlar ya da Deva­lar (Daevalar) bulunur. Mecusiliğe göre, Ahriman'ın durumu ilk prototip İnsan Gayomart'ın ve ilahi boğa Gosh'un ölümlerini açıklamaktadır. Hem Ahura Mazda hem de Ahriman1 in ezeli zamanda doğdukları kabul edilmekle birlikte, Ahriman ve güçlerinin iyilikle kötülük arasındaki kozmik mücadele­nin sonunda yok edileceğine veya en azından Ahriman’ın tutsak edileceğine inanılır.

Ahura Mazda (Ohrmazd):

Mecusilikteki her şeyi bilen, yüce yaratıcı tanrı. Ahura “ilahi varlık”, Mazda ise “hik­met, aydınlanma” gibi anlamlara gelir. Sonradan Ohrmazd olarak da adlandırı­lan Ahura Mazda gerçeğin, kutsalın,, iyiliğin ve sağlığın yaratıcısıdır. Ondan kötülük kaynaklanmaz; dolayısıyla o, Ahriman'ın karşısında yer alır. Ahura Mazda'nın etrafında kötülüğe karşı sa­vaşan sayısız ilahi varlık bulunduğu kabul edilir. Ahura Mazda'dan tanrının yarattığı değerleri kişileştiren 6 ölümsüz Ameşa Spenta meydana gelmiştir. Bun­lar, tanrının çeşitli nitelikleri olmakla birlikte, iyiliğe yönelen insanlar da bunlara sahip olabilirler, inanışa göre Ahura Mazda, sonunda Ahriman'ı yenecek ve böylelikle iradesi tamamıyla gerçekleşmiş olacaktır. Eski İran'da, Pers kraliyet hanedanı ile Ahura Mazda arasında bir ilişki kurulurdu.

Mazdeizm’in Yüce Tanrılarından biridir. Achemenid kitabe­leri onun ismini daima tek kelime olarak Ahuramazda şeklinde vermektedir. Ahuramazda pehlevîcede Ohrmazd, Farsça'da Ormazd şeklinde ifade edilmiş­tir. Gatha'larda onun ismi sadece Ahura olarak geçmektedir ki bu da Rab, anlamı­na gelmektedir. Onun etrafında birtakım varlıklar vardır. Yasna haptan-haiti'ye gö­re o, güneş şeklindedir ve dokuz karısı vardır. Armaiti onun kızıdır. Avesta'ya göre, o, yıldızlı bir manto taşımaktadır, ruhu beyazdır, parlaktır. O, Amesha Spenta'lara (Ahuramazda’nın etrafındaki varlıklar) ve Mithra'ya ortaktır. Güneş onun gözüdür. O, Bazan Kutsal - Ruhla aynı kabul edilmiştir, pehlevî metinlerine göre O, ışık dünyasında oturmakta ve gök onun elbisesi olmaktadır. Onun krallık sa­rayı, göktedir, iyi düşünce, muhteşem düzen, arzu edilen iktidar onun sağında; sağlık ve ölümsüzlük, onun solunda bu­lunmaktadır. Orta İran ve Orta Asya dialektiğinde Urmazde, güneş anlamına gelmektedir.

Ahura Mazda, kainatın koruyucusu ve kozmozdaki düzenin yaratıcısıdır. Spenta Mainyu ve Angra Mainyu isimli ikiz ruhları da o yaratmıştır. İyi olan birincisi, doğrunun, aydınlığın veya hayatın yanında, kötü olan ikincisi de yalanın, ka­ranlığın ve ölümün yanında yer almakta­dır. İkisi arasındaki mücadele, tarihi bir mücadeledir. Bu mücadeleyi sonunda, Spenta Mainyu (Hürmüz) kazanacak ve Angra Mainyu (Ehrimen) kaybedecektir.

Ahzâb:

Kur'an'ın 33. suresi. Medine'de nazil olan bu sure 73 ayetten oluşur. Ahzâb Savaşı'ndan bahseden ifadeler nedeniyle bu adla adlandırılmıştır.

Ahzâb Savaşı (Hendek Savaşı):

Hz. Muhammed liderliğindeki Müslümanların müşriklere karşı yaptıkları üçüncü önemli savaş. 627 yılında gerçekleşen bu savaş, bir savunma taktiğiyle yürü­tülmüştür. Çeşitli civar kabilelerden aldıkları destekle oldukça büyük bir kuvvetle Medine'ye saldırı için gelen müşriklere karşı Hz. Muhammed, Me­dine’nin etrafında büyükçe bir hendek kazdırmış ve askerlerini içeride mevzilendirerek savunma savaşını tatbik et­miştir. Kuşatmayı bir müddet sürdüren müşrikler, kuşatmanın uzaması ve hava durumlarının aleyhlerine dönmesiyle kuşatmayı kaldırarak geri dönmüşler, ancak bu esnada Müslüman birlikleri­nin ani saldırılarıyla yüz yüze kalarak bozguna uğramışlardır.

Aipaloovik:

Eskimo inancında kötü tabi­atlı bir deniz tanrısı. Cinayet, yıkım ve tahribat gibi şeylerle uğraştığına inanı­lır.

Airyaman:

Mazdeizmin tanrılarındandır. Hind'de, bunun karşılığındaki Tanrı, Aryaman'dır. Bu Tanrı, Mitra'nın ortaklarındandır. Evlenmelere ve ırkın devamının sağlanmasına bakmaktadır. Bu Tanrının isminin, Aryas'ların ismi ile bir yakınlığı vardır. Bu da İranlılar ile Hindlilerin asıllarının aynı olduğuna işa­ret etmektedir. Videvdat'a göre o, Angra Mainyu tarafından yeryüzüne sokulan hastalıkları tedavi etmek için yeryüzüne inmiştir.

Ajivika:

Muhtemelen MÖ 5. veya 4. yy'larda Gosala tarafından kurulan bir Hint dinsel akımı. Ajivikalar, Caynistlerden çok daha asketik bir hayat tar­zını benimsediler ve öğretilerinde katı bir determinizme yer verdiler. Onlar, en küçük ayrıntısına kadar bütün ka­inatın kişisel olmayan bir kaderle belir­lenmiş olduğunu kabul ettiler. Hem bu mezhep hem de kutsal metinleri za­manla kayboldu.

Akabe Biatları:

Medineli ilk Müslüman­ların, Mekke ile Mina arasında bulunan Akabe'de Hz. Muhammed'le bir yıl arayla iki kez bir araya gelerek yaptık­ları bağlılık yemini. Müşrikler, Hz. Muhammed’in Hac mevsiminde Mek­ke'ye gelen yabancılarla konuşmasına izin vermiyor ve ona karşı şiddetli bir baskı uyguluyorlardı. Bunun üzerine Peygamber, 620'de risaletin 12. yılı Hac mevsiminde Akabe'de, Medine'den ge­len altı kişiyle görüştü ve onlardan biat aldı. Hazrec ve Evs kabileleri temsilci­lerinden oluşan bu grup, Allah'a ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek ve iftira etmemek üzere Hz. Peygamber'e biat ettiler. Ertesi yıl Hz. Muhammed, Medineli 75 kadar Müslümanla yine aynı yerde görüşerek onlardan da bağlı­lık sözü aldı. Bu defa Medineli Müslü­manlar, hangi şartlar altında olursa ol­sun Hz. Peygamber'i koruyacaklarına dair söz verdiler. İslam tarihinde bir dönüm noktası olan bu olaylara Birinci ve ikinci Akabe Biatları adı verilir.

Akaid:

Arapça. “inançlar”. İnanılması gereken temel hususlar; iman esaslarını konu edinen bilim dalı. İslam tarihinde akaidle ilgili çeşitli düşünce ekolleri oluş­muştur. Maturîdilik, Eş'ârîlik ve Mutezilîlik bunların başlıcaları arasındadır.

Akbaba:

Eski Yunan mitolojisinde tanrı Ares’in (Mars) kutsal kuşu.

Akdamar Kilisesi:

 Van gölünde bunan Akdamar adasındaki l0.yy'dan kalma kilise.

Akana:

Eski Türklerde bir tanrıça.

 

Sihizmde kutsal kitap Adi Granth’ın  baştan sona  bir  seferde okunması, hatmedilmesi. Bakınız: Hatim.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:07

Akîde:

Arapça. “iman”. İslamda iman dinin temelini oluşturur. Bir Müslümanın ak­idesinin sınırları Kur'an'da açık seçik belirlenmiştir.

Akîde, Kur'an'da ina­nılması istenen tüm hususlara inanmayı ve reddedilmesi gereken tüm şeyleri de reddetmeyi içerir. Geleneksel olarak akidenin temel unsurları “Amentü” diye adlandırılan bir metinle formüle edilir. Bu, Allah'a, meleklerine, kitap­larına, resullerine, ahiret gününe, ka­dere, hayrın ve şerrin Allah'tan geldi­ğine ve yeniden dirilmeye inanmayı ihtiva eder. Ancak, İslamda akidenin sınırlarını yalnızca bunlarla sınırlan­dırmak doğru değildir. Zira Müslüman­lar, Kur'an'da ifade edilen her şeye iman etmekle ve onları kabul etmekle yükümlüdürler. Bakınız: İman.

Akîka:

İslamda çocuğun doğumu sonrası yedinci günde, Allah'a şükretmek ama­cıyla kesilen ve dağıtılan kurban. Hz. Muhammed dönemi öncesi Arap top­lumunda mevcut olan bu kurban gele­neği Müslümanlarca sürdürülmüş, an­cak çocuğun başına kan sürmek gibi bazı adetler yasaklanmıştır. Akîka kur­banı sonrası çocuğun saçları kesilir ve

adı konulur.

Akitou:

Babil'deki en önemli bayram­lardan birisi yeni yılda yapılan Akitou bayramıdır. On bir gün sürmektedir. Babil takvimine göre yılın ilk ayı olan Ni­san ayının başında kutlanmaktadır. Bu bayramda dört gün boyunca, yüksek rütbeli bir görevli (sesgallou), Tanrı Mardouk'un şerefine yaratılış şiiri okumaktadır. Beşinci gün, mabed temizlenir, kral istiğfar ayini esnasında mütevazileşir. Aynı gün Mardouk'un oğlu Tanrı Nabou, Borsippa şehrinden, festi­vallere iştirak etmesi için getiriliyordu. Sekizinci gün, mabede gidiliyordu. Ma­bette, Mardo-uk'un, Tiamat üzerindeki zaferi kutlanıyordu. Onbirinci gün, “ka­der podyumuna”da ülkenin kaderinin yıl boyunca tespiti için duruluyordu. Assurda'da buna benzer bir bayram uzun müddet devam ediyordu. Bu vesile ile Takoutou denilen ve bütün Tanrılara tak­dim edilen bir şölen yapılıyordu. Nihayet Ourouk'da, Tanrı Anou'nun iki Akitou bayramı vardı. Bunlardan biri Nisan ayın­da, diğeri de Eylül-Ekim ayında kutlanı­yordu.

Akitu Festivali:

Asurlular ve Babillilerce yeni yıl anısına Nisan'da düzenlenen tören; yeni yıl töreni. Bit Akitu adı ve­rilen Akitu tapınaklarında yapılan bu festivalde, kendisi için tören düzenle­nen yüce tanrının tasviri şehirdeki ana tapınaktan alınır ve nehir yoluyla Bit Akitu'ya getirilirdi. Bu tören, tanrının ölüler nehrini geçerek öbür dünyaya gidişini sembolize ederdi. Bakınız: Bit Akitu.

Akna (Anne):

Eskimoların doğum tanrı­çası.

Akoluthen:

Yunanca. “refakatçi”. Erken dö­nemlerde, kilisede piskoposa refakat eden genç görevlilere verilen isim. Akoluthen takdisinin sembolü, şamdan ve şarap kadehidir. Günümüz Katolik kilisesinde ise en düşük dört makamdır.

Akonga:

Afrika'da Kongo ve Ngombe yerlilerinin yüce tanrısı.

Akovodoun:

Afrika'da Dahomey kabile­sinin ölüler, ruhlar ve atalar kültü. Da­homey yerlilerine göre Tovodoun ise insanlarla ilişkili olmayan ruhlar kül­tünü; tanrıları, şeytanları, fetişleri ve kaderi ifade eder.

Akropolis:

(Yunanca. “yüksek şehir”) Akropolis terimi, birçok şehirde, özellikle de Atina'da yüksek yerlere ve sitadellere verilen bir isimdir. Atina'da bulunan Akropolis, MÖ 5. yy'da yapılmış ve er­ken dönemlerden itibaren kutsal bir mekan olmuştur.

Akşam Yemeği (Supper):

Bakınız: Komünyon.

Akuj:

Kenya'da Turkana halklarının yüce tanrısı. Akuj, iyi bir tanrıdır ve inanışa göre herkesle ilgilenebilir. Ondan birşey isteyenler önce dua ederler, sonra da ayakkabılarını havaya atarlar. Ayak­kabının yere düşüş şekline göre duala­rının kabul edilip edilmediği konu­sunda yorum yaparlar.

Al karası (Al Karısı, Albastı, Engemit, Umacı):

Geleneksel Anadolu halk inancında, çocuklara ve özellikle yeni doğum yapmış olan kadınlara uykuda musallat olduğuna, onlara felaket ve şiddet getirdiğine inanılan kâbus ruhu. Demir, kırmızı renkli bez, iğde dalı gibi şeylerle bunların şerrinden korunmaya çalışılır. Bakınız: Incubo, Lilith.

Kur'an'ın 87. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure 19 ayettir.

Alak:

Kur'an'ın 96. suresi. İkra' Suresi olarak da bilinen bu sure, Mekke'de nazil olmuştur ve 19 ayettir. Bu surenin ilk beş ayeti Hz. Muhammed'e vahy edilen ilk ayetlerdir.

Albertus Magnus:

(1207-1280) Hıristi­yan bilim adamı. Güney Almanya'da doğdu ve Dominikan Tarikatı'na ka­tıldı. Yahudi ve İslam felsefesiyle ilişkisi ve kimya denemeleri nedeniyle büyü­cülüğünden şüphelenildi. Ancak 1932 yılında azizliğine hükmedildi.

Albigensler:

12. ve 13. yy'da Güney Fran­sa'da yaygın olan ve Maniheizmin özel­liklerini çağrıştıran gnostik yapısıyla dikkatleri çeken bir Hıristiyan heretik ekol; Catharlar mezhebinin bir kolu. Albigensler, Mesih’in fantom bir vücuda sahip bir melek olduğuna ve dola­yısıyla ne ıstırap çektiğine ne de tekrar yükseldiğine inanırlar. Sakramentleri reddeder ve bütün maddi şeylerin kötü olduğuna inanırlar. Aşırı sıkılık yanlısı bir ahlaki doktrine sahiptirler; evliliği ve hayvansal yiyeceği hoş karşılamazlar. Ayrıca mükemmeller ve sıradan ina­nanlar şeklinde  iki sınıfa  ayrılırlar. 1165'ten  itibaren çeşitli konsillerde Albigensler lanetlenmiş ve mahkum edilmişlerdir. Papa III. Innocent onlara karşı bir Haçlı seferi düzenlemiştir. 14.yy'da bu hareket ortadan kaybolmuştur. Bakınız: Catharlar, Maniheizm.

Alcantara Tarikatı:

İspanya'da askeri bir gaye ile kurulmuş olan bir Hıristiyan tarikatı.

Aldaçı:

Altay Türklerine göre yeraltı tan­rısı Erlik’in, yeryüzüne gönderip insan­ların ruhlarını yakalattığı ölüm ruhu. Aldaçılar tarafından ruhları yakalanan kişilerin, böylelikle yaşamlarına son verilmiş olur.

Alegorik Tefsir:

Yunanca Allegoria, “resimsel konuşma şekli”. Bir metnin gizli anlamlarını ortaya çıkarma, yo­rumlama gayreti; remiz ve kinayeli an­latım. Bu yorum metodunu İskenderiye Yahudileri Eski Ahit tefsirinde, özelikle İskenderiye Ekolüne bağlı Hıristiyan ilahiyatçıları ise 2. yy'dan beri Kitab-ı Mukaddes tefsirinde sıkça kullanmış­lardır. Bakınız: Philo, Clement, Origen.

 

Aleluya (Halleluya, Alleluia):

“Yehova'ya (tanrıya) hamd olsun” an­lamına gelen ve ayinlerde kullanılan bir İbranca söz.

Alevilik:

 

(1) İslam tarihinde Hz. Ali so­yuna aşırı sevgi ve tarafgirlik gösteren siyasi ve itikadi grupların ortak adı. Bakınız: şiilik.

(2) Anadolu'da yaygın olan ve Hak, Muhammed ve Ali üçlemesine yer veren bir mezhep. Alevilik, şiilik çerçevesinde kabul edilen İslami öğe­lerle Eski Türk dini ve Maniheizmin çeşitli unsurlarının meczedilmesinden oluşan senkretist bir mezhep hareketi görümündedir. Alevilikte ahlaki yaşan­tının düsturu olarak kabul edilen “eline, beline, diline sağlam (ya da sa­hip) olmak” ilkesi, Maniheizmin “üç mührü”dür. Alevi inanç esaslarının temelinde Tanrıya, Muhammed'e ve Ali'ye inanma bulunur. Sır saklamak, yalan söylememek, müritlerle birlikte olmak, Mürebbiye itaat etmek, Musa­hibi gözetmek ve Halifeden taç ve kis­pet giymek, ocağa bağlı her Alevinin uyması gereken 7 farzdır. Ayrıca her Alevinin kibirlenmemek, kin ve düşmanlıktan kaçınmak ve Hak sözcüğünü dilinden düşürmemek gibi hususlara da riayet etmesi beklenir. Alevilikte ocak, önemli bir kavramdır. Her Alevi kendi yöresindeki bir ocağa bağlıdır. Bir çeşit dergah ya da Bektaşi tekkesi olan oca­ğın başında Dede (şeyh ya da baba) bulunur. Alevi dergahlarındaki hiyerarşik sıralama Halife, Dede, Mürebbi ve Rehber şeklindedir. Dedenin yoklu­ğunda ona vekalet eden kişiye Mürebbi, dergaha bağlanacak kişileri Dedeye götüren kişilere de Rehber denir. Bu arada henüz dergaha girmemiş olan, ancak törenle dergaha kabul edilecek kişilere Talib, bunların yanında bulu­nanlara ise Musahib denilir. Alevi top­lumunda Dedeler, hasat sonrası yöreyi dolaşarak Cemi ayini ve Sorgu Ayini törenlerini yönetirler. Günümüzde bü­yük yerleşim merkezlerinde bu törenle­rin yapıldığı Cem Evleri vardır. Alevi­lik, babadan oğula geçen bir mezhep görünümündedir. Alevi isminin dı­şında, alevi olmayanlarca onlara Kızıl­baş, Rafazı ve tahtacı gibi isimler de verilmektedir. Bakınız: Dede, Cem Ayini, Sorgu Ayini.

Alevi kelimesi, sözlük anlamı itibariyle “Ali'ye mensup” demektir. Yani Hz. Ali'ye ve ona siyaseten bağlı oldukla­rını söyleyenlerin teşkil ettiği cemaatin her bir üyesine Alevî, bu cemaatin bütü­nüne de Aleviler denmiştir. Bu siyasî ve içtimai anlamı dışında Hz. Alinin soyundan gelenlere de Alevî denmiştir. Böylece, nesebi olarak Hz. Ali'ye bağlı olanlarla, siyaseten bağlı olanlara bu kelimenin kul­lanılmış olması da bazı karışıklıklara ne­den olmuştur. Bunun içinde nesebi bağlı­lık ile siyasî bağlılık tarihi süreçte birbiri­ne karışmıştır. Meselâ Hz. Ali'nin oğullan, Hasan, Hüseyin, Muhammed bin Hanefîyye, Ömer ve Abbas gibi Hz. Ali'­nin nesebinden gelenler, İslâm tarihinde bu siyasî ekolun belli başlı temsilcileri olmuşlardır. Hz. Ali nesebine bağlı olma­dıkları halde, bu siyasî liderlerin arkasın­dan gidenlere de Alevî denmiştir. Tarihi süreç içinde bu kolime bazen yerini Şia kelimesine bırakmış ve siyasi anlamda daha radikal gruplar ve hatta devletler kurulmuştur: İdrisiler, Fatımiler, Süleymanîler, Zeydiler, Hamâdileri bunların arasında sayılmaktadır. Bu devletlerin soy itibariyle Hz. Ali ile alakaları bulunma­makla beraber, Alevî devletler olarak ta­nındığı tarihi bir gerçektir. Tasavvufta ise Alevî kelimesi daha farklı bir anlama bürünmüştür. Bu anlamda Alevîlik, bir tarikatı temsil etmektedir. Böylece, silsile olarak Hz. Peygambere, Hz. Ali aracılığı ile ulaşan tarikatların bü­tünü, Alevîlik adı altında toplanmıştır. Ancak XIX. yüzyılda Alevilik kelimesi, daha yaygın olarak belli bir inanç ve mezhebi ifade etmek üzere kullanılmaya başlamıştır. Bu alanda bazen kızılbaş ke­limesi de kullanılmıştır. Bu kelime ile ilgi­li farklı yaklaşımlar olmakla beraber bu kelimede Aleviliği ifade etmek üzere kul­lanılmıştır. Ancak kızılbaş kelimesi, Alevi kesimi aşağılamak için değil, tarihi bir gerçeğin ifadesi olarak kullanılmıştır. Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar talebelerine on iki imamı temsil eden on iki dilimli kırmızı bir börg giydirmiş olmasından do­layı, onun müritlerine kızılbaş denmiştir. Sünni kesimde kızılbaş kelimesi ahlâki ve dini yönden aşağılayıcı bir anlamda zaman zaman kullanılmış da olsa, bunun bi­limsel bir tarafı yoktur. Özbeöz Türk olan Şah İsmail’in, Anadolu'daki faaliyetlerine katılan müritlerine sadece bu kırmızı baş­lığı giydikleri için kızılbaş denmesinin dı­şında başka bir anlam aramanın yersiz olduğu kanaatindeyim. Nitekim zamanla bu kelimenin yerine Alevilik kelimesi ge­çerek daha yaygın hale gelmiştir. Alevilik ile yakın ilişki içinde kullanılan bir diğer kelimede Bektaşiliktir. Hacı Bektaşi Velinin çizgisinde ve onun dam­gasını taşıyan bu hareketin kökü XIII. yüzyıla kadar inmektedir. XV. yüzyılda mektepleşen Bektaşilik, bu tarikatın men­suplarına verilen isimdir. Bektaşılerle kızılbaş/Alevilerin inançlarında ve er­kanda bazı benzerlikler olsa da, farklı sosyal kategorilere aittirler. Kızıl baş­lar/Aleviler, genelde Türk aşiretleri içinde kırsal kesimde yaşa­yan Türk boylarıdır. Bektaşilerin yaşadığı sosyal çevre daha ziyade şehir çevresidir. Birİnciler, daha çok eğitimsiz Türkmenleri ihtiva ederken, ikİnciler, okumuş ve bilgili insanları ihtiva etmektedir. Dini yönden Alevilerle Bektaşilerin ayrıldıkları en te­mel konu, her iki gurupta Haa Bektaş-ı Veliyi sevmelerine ve saymalarına rağ­men, Aleviler, Hacı Bektaş dergahına de­ğil, Alevi dedelerine bağlı olmalarıdır. Halbuki Bektaşiler, ise Hacı Bektaş'ın so­yundan gelen Çelebilere inanmaktadırlar. Diğer önemli bir fark da, Aleviliğin soy zincirine, Bektaşiliğin ise seçmeli ve irade­li bir eğilime bağlı olmasıdır. Yani Alevî olmak için. Alevî anne ve babadan doğmak şart iken, Bektaşi olmak için böyle bir şart yoktur. İsteyen herkes, Bektaşi olabi­lir.

Kızılbaşlık, Alevilik ve Bektaşilik arasında yapısal ve doktrinel açıdan bazı farklılık­lar olsa da, her üç gruba bağlı olanlar ara­sında bir yakınlaşma vardır. Her üç gu­rupta Hz. Ali, on iki İmam ve Ehl-i Beyte sevgi ve saygı duymaktadırlar. Ülkemiz­de birçok alanda kavram kargaşası oldu­ğu gibi, Alevilik, kızılbaşlık ve bektaşilik kelimelerinin ihtiva ettiği anlamlarda da bir kargaşa yaşanmaktadır. Bunun için, bazan Alevi kelimesiyle, hem aleviler, hem kızılbaşlar hem de Bektaşiler kaste­dilmektedir.

Anadolu Aleviliğinin takriben on asırlık bir tarihi geçmişte şekillendiğini belirtebi­liriz. Anadolu Aleviliği olarak kompoze olan inanç sisteminin mensupları içinde, İslâm öncesi farklı inançların sentezleştiği birtakım Sûfî akımların varlığı da şüphe­ye yer bırakmayan bir gerçek olarak gö­rülmektedir. Kalenderilik ve Haydarilik gibi sufî akımlar, bunların başında gel­mektedir. Eski inanç izlerinin taşındığı diğer bir sufî alamda Yeseviliktir. Bu tari­katlar, Anadolu'ya göç eden Türkmenler tarafından olağanüstü bir şekilde benim­senmiştir. Meselâ Ahmet Yesevi'nin hali­felerinden olduğu söylenen lokmân-ı parende'nin emriyle Anadoluya gelen Hacı Bektaş, Baba İlyas'a intisap ederek suluca karahüyük'e mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn60" rel="no follow - bölgelerde devam etmişlerdir. Bektaşilik ismi altında olmasada, Hacı Bektaşi Velî kültü etrafında XIV. yüzyıl­dan itibaren Rum Abdalları ismiyle orta­ya çıkan hareket, Türkmenler arasında yaygınlık kazanmıştır. Rum Abdalları, özellikle orta ve batı Anadolu'da ve Ru­meli'de çok rağbet görmüştür. Bu hareke­tin belli başlı simaları arasında Abdal Kumral'ı, Abdal Mehmed'i ve Abdal Mu­sa'yı sayabiliriz. Bunların dışında Hacı Bektaş-ı Veli'yi hareketlerinin merkezinde tutan Kalenderî, Vefâî ve Haydarî tarikatlerini de bu çizgide sayabiliriz. An­cak bu dönemde meşhur olan Hacı Bektaş değil; Baba İlyas'dı. Hacı Bektaş da dahil, bütün bu tarikatler, Baba İlyas ile bağlan­tılı olarak anılıyordu. Yukarıda zikretti­ğimiz isimler arasında bulunan Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın yakını olan Hatun Ana’nın müridiydi, Abdal Musa, Os­manlı Beyliğinde Hacı Bektaş’ın mitolojik bir şahsiyet olarak anılmasına sebep ola­cak bir propaganda yaptığını, kaynaklar kabul etmektedirler. Bu dönem XV. yüz­yıla kadar böylece devam etmiştir. Bektaşiliğin organizasyon olarak teşekkül tarihi XV, yüzyıldır. Bektaşiliği bir tarikat olarak teşkilatlandıran şahsiyetin Balım Sultan plduğu konusunda, kaynaklarda bir nevi görüş birliği vardır. Ancak Balım Sultanı'nda kimliği konusunda açık ve net bir bilgi yoktur. 1501'de II. Bayezid tara­fından Balım Sultan, Hacı Bektaş zaviye­sinin basma getirildikten sonra Balım Sultan, Bektaşiliğin Hacı Bektaş'tan sonra ikinci şahsiyeti olmuştur. Bu konuda araş­tırma yapan bazı bilim adamları Balım Sultan'ın, Bektaşiliği, Kalenderilikten ayı­rarak teşkilatlandırdığı kanaatini taşırken; diğer bazıları da Bektaşiliğe, on iki imam töresini, mücerretliği, Şa­rabın serbestliğini, ibadetlere riayetsizliği, kulağa küpe takmayı, teslis ve hulul gibi şeyleri, sokarak dejenere ettiği kanaatini taşımaktadırlar.

Balım Sultan'ın organize ettiği Bektaşilik, XV. yüzyılın ortalarına doğru Hurûfî te­sirlerle birleşmeye başlamış ve Fazlullah-ı Hurûfî'nin [fikirleri benimsen­meye başlamıştır. Yine XV. yüzyılın orta­larından itibaren Anadolu'ya Şiî düşünce­ler yayılmaya başlamıştır. Bununda arka­sında Safevi propagandası çok etkili ol­muştur. Temelde Şeyh Safiyuddin tara­fından İran'da sünni bir tarikat olarak ortaya çıkan Safevilik, Erdebil'de merkezileşmiştir. Safiyüddin’in 1334'de ölü­münden sonra yerine geçen halifeleri, ta­rikatın Irak, Suriye, Anadolu'da yayılma­sını sağlamışlardır. XV. yüzyılın başında bu tarikat Şeyh İbrahim’in önderliğinde büyük bir şöhrete ulaşmıştır. Ancak tari­kat Hoca Ali döneminde Şiiliğe meyil gös­termiştir. Erdebil Tekkesi, bu doğrultuda bir merkez görevi görmüş, Anadolu'daki rnuritlerce ciddi şekilde desteklenmiştir. Şeyh Cüneyd mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn63" rel="no follow - Şah İsmail, Şii doktrine fanatik bir bağlılık göstermiştir. Hatta Tebriz’in fethinde, sünni çizgideki Müslümanları öldürmüş, Cuma hutbelerinde on iki imamın isimle­rinin sayılmasını mecbur tutmuştur. Cu­ma hutbelerinde Hz. Ebu Bekr'e, Hz. Ömer'e ve Hz. Osman'a lanetler yağdır­mış ve hatta bu hutbeyi okumayanları öldürtmüştür... Ezana “Eşhedu enne Aliyyen Veliyullah” ibaresini ekletmiştir. Şah İsmail’in bu tutumu, kendisine Ana­dolu'da bağlı olanları da tahrik ederek, Anadolu'da sünnilerle Şah İsmail’in adamları arasında ciddi bir gerginliğe de sebep olmuştur. İşte bunun üzerine Os­manlı padişahı Yavuz Sultan Selim, hare­kete geçmiş, Anadolu'daki Şah İsmail’in yayılma alanını ve onun gücünü yok et­mek üzere 1514 yılında Çaldıran' da Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim karşı karşı­ya gelmişlerdir. Bu savaşta Şah İsmail mağlup olmuştur. Ancak, Şah İsmail'e Anadolu'da bağlı olan Kızılbaş-Alevi çev­relerini Hatayı mahlasıyla yazdığı Türkçe şiirlerle, Şah İsmail, etkilemeye devam etmiştir...

Anadolu'daki Şah İsmail'e gönülden bağlı olan kızılbaş toplulukları, Osmanlı yöne­timiyle çok iyi ilişkiler içinde olmasalar da hayatlarını devam ettirmişlerdir. An­cak Anadolu kızılbaşlarının Erdebil tekkesiyle ilişkileri kopmuştur. Burada belirtmekte yarar vardır ki XV. Asrın çeyreğinden sonra Anadolu Alevi­leri, on iki imam Şiiliğini aslî hüviyetiyle almamışlar. Ehl-i Beyt ve Hz. Ali sevgisi; on iki imam anlayışı, tevellâ-teberrâ ve kerbelâ matemi gibi konuları İran Şiileri gibi canlı olarak değil, daha yüzeysel ola­rak belli bir kültürel sentez içinde kabul etmişlerdir. Bunun için, Anadolu Aleviliğiyle İran Şiiliği arasında oldukça farklı bir gelişme görülmektedir... Anadolu'da Şah İsmail'e bağlı olan Türk­men boylarıyla Osmanlı yönetimi arasın­da zaman zaman sürtüşmeler de yaşan­mıştır. II. Bayezid döneminde vuku bulan isyanda Şah Kulu, 1511 yılında öldürülmüştür. Daha sonra aynı çizgide ikinci bir isyan da Nur Ali tarafından çıkarılmıştır. Nur Ali, bir müddet başarılı olmuşsa da, daha sonra Osmanlı yönetimi tarafından dağıtılmıştır... Daha sonraki yıllarda aynı paralelde Bozoklu Celâl, Süklûn Koca ve Baba Zunnûn isyanları kendim göstermiş­tir. Bu çizgideki isyanların en büyüğü kalendroğlu isyanı olmuştur. Ancak ka­lender çelebi bu isyanda 1527 yılında öl­dürülmüş ve isyan bastırılmıştır. Böylece Osmanlı yönetimiyle kızılbaş/Alevi Türkmenler arasındaki bu sürtüşmeler gitgide Alevî Türkmenlerin devletten soğumalarıyla sonuçlanan bir politika izle­meye kadar gelmiştir. Bu dönemde kurt aşiretlerinden bazıları Aleviliği kabul ederek, Osmanlı devletinin Doğu ve Gü­ney Anadolu bölgelerinde yeni birtakım oluşumlar meydana getirmişlerdir. Alevi/Kızılbaş Türkmenlerin bir kısmı, is­yan sırasında Anadolu'daki Bektaşilerin Çelebiler kolu ile birlikte hareket etmiş­lerdir. Fakat yinede kendi inanç ve anla­yışları doğrultusunda ocaklara bağlı kala­rak, merkezden uzak bölgelerde yaşama­ya devam etmişlerdir. Bektaşiler ise, ka­lender Çelebi ayaklanmasından sonra Ha­cı Bektaş Dergâhına 1551 de Ali Paşa'nın getirilmesiyle çelebiler ve Babalar olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Osmanlı yönetimiyle iyi ilişkiler içine giremeyen Bekta­şiler ve kızılbaş Türkmenler, dağlık bölge­lere yerleşerek birtakım ocaklarda faaliyet göstermişlerdir. Bektaşi dergahı ile alakalı olan “yeniçeri ocağı” zaman içinde bo­zulmuş ve II. Mahmut 1826 yılında yeni­çeri ocağını kapatmıştır. Bundan sonra Bektaşilik, Balkanlarda yayılmaya başla­mış özellikle Arnavutluk bu alanda önem­li bir bölge haline gelmiştir. Türkiye'de Alevi-Bektaşi cemaatleri milli mücadelede Atatürk'ün yanında yer al­mışlar ve milli mücadeleye destek vermiş­lerdir. Özbe öz Türk olan Alevi/Kızılbaş Türkmenler, bu ülkenin, evladı olarak yüzyıllardır sünni Türklerle birlikte kader birliği yapmışlardır. Zaman zaman hem ülkemizde hem de dış devletlerde Türki­ye'nin milli ve dini bütünlüğünü bozma­ya çalışanlar, Alevi-Sünnî çatışmasını körükleseler de, Türk halkının sağ duyusu bu çatışmaya fırsat vermemiştir. Anado­lu'nun Alevi-Sünnî halkı, Allah'a Kur'an'a ve Peygamber'e inanmaktadırlar. Aynı vatanın ve ırkın evladıdırlar. Türk insanı­nı birleştiren bu unsurların etrafında ke­netlenen Sünnî-Alevî halkı, İslâm'ın kar­deşlik ve hoşgörü ortamında aynı dinin ve aynı milletin evladı olmanın mutluluğunu yaşamaya devam edeceklerdir. Bu açıdan, bizi birbirimizden ayırmaya yöne­lecek her hareketin ve düşüncenin karşı­sında, Sünnî-Alevi Türk halkı yek vücut olarak daima varlığını hissettirecektir.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:11

Aleyin:

Fenikelilerin su kaynağı, bitki ve hasat tanrısı. Bazen Baal'ın oğlu bazen de Baal'ın bir diğer görünümü olarak tanımlanan Aleyin’in bir diğer ismi Amurru'dur. Amurru adı altında o, kız kardeşi Anat ile evlenmiştir. Onun mabetleri, diğer bitki tanrılarının ma­betleri gibi bir ağlama ve dövünme yeri olarak kullanılmaktaydı. Aleyin diğer bitki tanrısı oları Mot'un rakibiydi. Ras şamra'da bulunan kitabelerde bu iki bitki tanrısı arasındaki mücadeleler an­latılır. Önce Mot, Aleyin'i, sonra da Anat, Mot'u öldürür. Bu, Aleyin’in ye­niden dirilmesi anlamıma gelir. Yenilen Mot ise yeraltı dünyacına iner. Aleyin­’in yılın altı ayını yeraltı dünyasında geçirdiğine inanılır. Bakınız: Amurru, Mot.

Alfa Ve Omega:

(A ve O) Başlangıç ve son. Yeni Ahit’in yazılı olduğu Yunan alfabesinde alfa ilk harf, omega ise son harftir. Yeni Ahit’in Vahiy (Revetation) kitabında tanrı “ben alfa ve omegayim; ilk ve sonum” der. Bu­nun anlamı, onun başlangıçtan sona var olduğudur. Hıristiyan sanatında bu harfler genellikle başlangıç ve sonun sembolü olarak kullanılır.

Hıristiyanlıkta Tan­rının herşeyi ihata ettiğini ifade için kul­lanılan yunan alfabesinin ilk ve son harf­leridir. Yeni Ahitte, Tanrı ve Hz. İsa, ken­dilerini bu terimle belirtmişlerdir: “Alfa ve Omega benim” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn64" rel="no follow - [64] “Alfa ve Omega, başlangıç ve son benim” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn65" rel="no follow - [65] Bu ifadeler, Eski Ahitteki “ilk benim ve son benim” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn66" rel="no follow - [66] şeklindeki ifadelerle benzerlik arzeder. Böylece, Ya­hudi geleneğinde bu terim, aynı anlamda varlığını sürdürmüştür.

Ali:

(Hz. Ali, Ali ibn Ebi Talib)

598-661 yılları arasında yaşamış olan Hz. Ali, Hz. Muhammed’in amcasının oğlu ve damadıdır. Peygamberin kızı Fatıma ile olan evliliğinden Peygamberin torun­ları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin doğmuş­tur, ilk Müslümanlardandır ve henüz hayattayken cennetle müjdelenen 10 kişiden birisidir. İlmi ve cesareti ile de tanınan Hz. Ali, 4. halife olarak da 656-661 yılları arasında görev yapmış ve Kufe'de şehit edilmiştir.

Ali-İlahiler (Aliyullahiler):

Hz. Ali’nin kişiliği konusunda aşırılığa giderek, onun tanrı olduğuna ya da tanrısal gü­cün ona hulul ettiğine inananlardan oluşan bir sapkın akım. Hz. Ali’nin tanrı olduğu fikrini ilk ortaya atanın Abdullah ibn Şebe olduğu ve bu kana­atini Hz. Ali’nin yüzüne karşı söylediği iddia edilir. Bakınız: Abdullah ibn Sebe, Gulat-ı şia.

Ali İmran:

Kur'an'ın 3. suresi. 200 ayet­ten oluşan bu sure Medine'de nazil ol­muştur. İçeriğinde İmran ailesine yer verildiği için ona bu başlık verilmiştir.

Ali Muhammed:

(Ali Muhammed Şirazî) Bakınız: Bâb.

Alîm (El-Alim):

Arapça. “bilen, her şeyi bi­len”. Allah'ın ezeli ve ebedi ilmiyle her şeyi bildiği öğretisi doğrultusunda, Allah'ın Kur'an'da sıkça zikredilen bir sı­fatı.

Aliturjikal Günler (Aliturgical Days):

Evharist’in kutlanamayabileceği günler. Roman Katolik kilisesinde sadece iyi Cuma (Good Friday) ve Kutsal Cumar­tesi (Holy Saturday) böylesi günlerdir. Doğu kilisesinde ise buna benzer diğer bazı günler de mevcuttur.

Alka:

Baltık dininde dağ, tepe, orman ve akarsu gibi doğal tapınma yeri. Alka olarak kutlanılan bu kutsal yerlerde tapınmanın dışında avlanmak, ağaç kes­mek vb. işler yapmak yasaktır.

Allah:

İslamda her şeyi yaratan, yöneten, gücünde bir sınır olmayan, bütün eksik­liklerden münezzeh ve bütün üstünlük isim ve sıfatlarına sahip olan yüce var­lık. Kendisinden başka bir ilah ve rabb olmayan, herhangi bir şeriki bulunma­yan, eşsiz ve benzersiz üstün kudret. Al­lah inancı, İslamın Tevhid tasavvuru­nun odak noktasını oluşturur. Buna göre Allah, insan da dahil bütün ka­inatı yalnızca yaratan, düzenleyen ve rızıklandıran değil, aynı zamanda aleme kudret, irade ve ilmiyle müdahele eden, halife olarak yarattığı İnsan yaşamına hükmeden ve hükmünde bir ortak ta­nımayan varlıktır. İslamın taviz vermez monoteizmine göre ibadet edilmesi ge­reken yegane varlık olan Allah, her­hangi bir suret, sembol veya aracıdan münezzehtir. İslama göre Allah, sıfat ve İsimleriyle bilinir. Allah'ın sıfatları zatî ve subûtî olmak üzere iki gruba ayrılır. Allah'ın zatıyla ilişkili olan zatî sıfatlar Vücud, Kıdem, Beka, Vahdaniyyet, Kı­yam bi nefsihi ve Muhalefettin lil havadis'tir. Subûtî sıfatları ise Hayat, Ilım, Semi, Basar, Kudret, İrade, Kelam ve Tekvin'dir. Allah'ın 99 güzel ismi­nin olduğu belirtilir. Bu isimler onun sıfatlarıyla ilişkilidir. Allah isminin el-ilah ya da Allat terimlerinden türetil­miş olabileceği iddia edildiği gibi, onun herhangi bir terimden türemiş olmayan özel bir isim olduğu da ifade edilmekte­dir.

İslâm'da Allah kelimesi, Tanrı­nın isimlerinden biridir ve en yaygınıdır. Allah, esmaü'-l Hüsna'yı teşkil eden 99 isimden birisidir. Allah kelimesinin yapısı üzerinde birçok görüş vardır: Bunlardan birine göre Allah kelimesi, hiçbir kelime­den türemiş değildir. Diğer birine göre; Allah kelimesi Arapça ilâh kelimesinin başına el-harfi tarifi getirilerek el-ilâh şekline geldiği görüşündedirler. Bazıları da bu kelimeyi, sami dillerindeki ve Tevratta kullanılan İl ya da El kelimesine kadar götürmektedirler.

Putperest Arapların kelimelerinde de Al­lah kelimesi geçmektedir. Kur'an-ı Kerim bundan birçok yerde bahsetmektedir. Hatta Arapların İslâm öncesi Allah keli­mesiyle yüce bir tanrıyı düşündüklerini de kaynaklar zikreder. İslâm öncesi Arap­lara göre de, Allah, Kabe'nin Rabbidir. Araplar, putlara, kendilerini Allaha yaklaştıracağı için taptıklarını bildirmektedir. Bugün Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müs­lümanlar da Allah kelimesini kullanmak­tadırlar. Ancak, Allah kelimesi, en açık ifade şeklini İslâmiyette bulmaktadır. İs­lâm dini Allah merkezli bir din olduğunu bütün emirlerinde göstermektedir. İslâm'da “Allah, tektir, eşi yoktur. Doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir den­gi yoktur.” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn67" rel="no follow - [67] İslâm düşüncesinde Allahı, sıfatları ile ta­nımak önemlidir. Allah'ın zatına şekil vermek mümkün değildir. Mü’min Allahı kendine yakın hisseder, O, ona şah dama­rından daha yakındır. Allah, dost ve vekil olarak Mü’mine yeter.

Müminler Allahı, sıfatlan ile tanırlar. Bu sıfatlar tenzihi sıfatlar yani zâti sıfatlar ve subuti sıfatlardır. Tenzihi sıfatlarla, Allah, kendisine yakışmayacak sıfatlardan ay­rılmaktadır. Bunlar: Vucud (Allah vardır. Yokluğu düşünülemez), kıdem (varlığı­nın başlangıcı yoktur); Beka (varlığının sonu olmamak), vahdaniyet (tek olmak, ortağı olmamak).

Muhalefetü'l-lilhavadis (yaratılmışlara benzememek), kıyam binefsihi (varlığı için başkasına ihtiyaç duymamak). Subûtî sıfatlar ise şunlardır: Hayat: (Diri olmak), ilim: (ilim sahibi olmak, herşeyi bilmek), irade: (irade sahibi olmak), semi: (işitmek) Basar: (görmek), kudret: (Herşeye kadir olmak), kelâm: (söz söy­lemek), Tekvin: (yaratmak).

Allah'ın Cemaatı (Peuple De Dieu):

Allah'ın cemaatı tâbiri, Allah'ın ittifakını vadettiği bütün insanlara şamildir. Eski Ahid'e göre bu toplum İsrail milletidir. Yeni Ahid'e göre ise, İsa - Mesih’in tebli­ğinin evrenselliği nedeniyle tüm insanlı­ğın meyli ve gücü ile oluşan kilisedir. İsraille, etnik ve bölgesel bir toplum bahis konusudur. Bunun içindir ki bu toplumda İbrahim’in şeceresine ve Arz-ı Mev'ut'a bağlılık oldukça kuvvetli şekilde devam etmiştir. Yine orada Eski Ahid’in terimlerine samimiyetle bağlanılmıştır. Aksine Kilisenin bünyesinde Allah' m cemaatı, manevî bir sınıftır. Bu manada o, ne bölgeyle ne de ırkla sınırlanamaz. Ora­ya sadece Yahudi, Rum mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn68" rel="no follow - [68] , Romalı, yabancı, hatta er­kek ve kadın değil; aynı vaadden yararla­nan, aynı bedenin azaları olarak putpe­restler de İncil vasıtasıyla İsa Mesih'teki mirasa kabul edilmişlerdir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn69" rel="no follow - [69] Fakat yeryüzü hayatı boyunca bu Allah'ın cemaatı, fonksiyonları, hiz­metleri, yetkisi, ibadeti ve hiyerarşisi ile aynı zamanda cismânî bir cemaattir. Eski Ahid’in cemaati gibi, Allah'ın yeni cemaatı da, asırların sonuna kadar Rabbine hem sadık, hem de sadakatsiz, muti ve hem de âsî, kutsal hem de günahkar ola­rak varlığını devam ettirecektir. Sadece iyilerle kötülerin ayrıldığı kıyamet nokta-i nazarından, Allah'ın cemaatı, tamamiyle bir azizler cemaatı olacaktır. Bugün o, sa­dece hedef olarak gösterilmiştir. II. Vati­kan Konsili, kilise konusundaki dogmatik anayasasında, Allah'ın cemaatı mefhu­munu değerlendirmiş ve ona tüm bir bö­lüm tahsis etmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn70" rel="no follow - [70]

 

Allah'ın Kelâmı (La Parole De Dieu):

Katolikliğe göre “Allah'ın Kelâ­mı” kutsal-Ruh ve imanla İsa'da birleşen cemaat içinde, yani onun mistik bedeni olan kilisede yaşayan tarihi İsa, Allah'ın hulul etmiş (bedenleşmiş) kelimesi olarak kabul edilir. Gerçek olarak muhafaza edilmiş olan “Allah'ın Kelâmı” verimli ve canlıdır. O, sadece passif bir şekilde kabul edilmeye değil; fakat her ruhda, cemaatta, her kilisede orijinal bir tarzda bedenleşmiş, daima yenilenmiş olarak ya­şamaya matuftur. Fakat bu hulul işi, Al­lah'ın yaşayan ve nüfuz eden sözüne ina­nan kimsenin sahip olduğu insanî istidat ve Ruhu'l-Kudüs'ten gelen muhabbete uygun olarak her cemaatta ve kilisede bir değişiklik arz etmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn71" rel="no follow - [71] Burada bir taraftan teolojik lisanda çok rastlanan kelâm-kelime-tarihi İsa ile di­ğer taraftan Kelam-Kilise-Kutsal Ruh arasındaki manâ karışımını belirtmekten kendimizi alamıyoruz. Bu karışım, birçok farklı ve benzer plânlarda, kelimenin (Verbe), Kutsal Ruhun, İsa'nın, Kilisenin, inayetin ve sâlikin içten ve mistik olarak birleşmesiyle açıklanabilir. İşte bu birleşti­rici aşk sırrı, bütün Hıristiyan bilgi teori­sini kökten etkilemiştir.

Allah'ın Krallığı (Royaume De Dieu):

Efsaneye göre ilâhlar, Krallığın tüm imtiyazlarından yararlanırlar ve Yüce bir Tanrı'ya bağımlı aşağı tanrılar hariç, bu tanrıların hepsi, iktidarlarını kendi sa­halarında icra ederler. Sadece Tevrat'ın Allah'ı, insanların karşısında önce İsrail milleti ile misakla ilişki kurmuştur. Sonra yeni bir misakla tüm insanlık, İsa-Mesih’in kilisesine, yani O'nun yeni krallığına girmeye davet edilmiştir. Fakat bu krallık, insanların hür iradelerine tabi olarak dünyada yayılma­ya bırakılan günahın tüm güçleri tarafın­dan reddedilmiştir. Bu bakımdan İsa -Mesih’in, manevî mahiyet taşıyan krallığı, bu dünyaya ait bir krallık değildir. Âhir zamanda Allah'ın krallığı kesin olacak ve onun şeriatı kesin olarak üstün olacaktır. Burada sözü edilen krallık her şeyin ha­kimi ve yaratıcısı olan Allah'ın kendi-kral­lığı değil; insanlar tarafından istenen ve kabul edilen Allah'ın krallığıdır. Çünkü Allah'ın kendi krallığı olan birinci tür krallık kaçınılmaz ve evrenseldir. İnsanlar tarafından istenen ve kabul edilen ikinci tür Allah'ın krallığı ise, sınırlı ve seçime bağlıdır.

O halde manevî ve ruhanî bir mahiyet arzeden krallık inayet ve hürriyet yönün­den insanla Allah'ın diyalogu üzerine da­yanır. İlk asırlarda Hıristiyanlar, krallığın yakın olduğuna, Mesih’in kuracağı Al­lah'ın kesin saltanatının gelmekte olduğuna inanıyorlardı. Ancak zamanla onlar, daha net bir mesihî kıralhk, âhiret anlayışı elde etmişlerdir. Aslında gerçek krallık, insanlığı kurtarmak için çarmıhta can ve­ren Allah'ın oğlundan kaynaklanan son­suz bir inayetle başlamıştır. Fakat o kral­lık, kesin olarak ne zaman olacağı bilin­meyen âhir zamanda son yargılama oldu­ğu zaman gerçekleşmiş olacaktır.

Allahu Ekber:

Arapça. “Allah en büyüktür”. İslamda bir Müslümanın günlük yaşa­mında sıkça kullandığı bu ifade, oku­nan her ezanda altı kez tekrar edilir. Ayrıca Müslümanlar, sevindiklerinde, kızdıklarında, hayret ettiklerinde veya kişisel ya da toplumsal tepkilerini ifade ettiklerinde Allahu Ekber ifadesini sıkça terennüm ederler.

Allat:

İsmi basitçe “tanrıça” anlamına ge­len ve kültü bütün Kuzey Arabistan'da, Palmira, Nebat ve Suriye bölgelerinde yaygın olan Allat, Nebatilerce “mutluluk hanımefendisi” olarak ad­landırıldı. Zaman zaman Athena, Afrodit, Atargatis ve İştar-Venüs'le de öz­deşleştirilen. Allat'a, cahiliye döne­minde Hicaz yöresinde Lat adı altında tapılmaktaydı.

Alliance İsraelite:

1789 yılında Fransa'da yayınlanan insan hakları be­yannamesi doğrultusunda 1860 yılında Paris'te, Yahudilerin insanî haklarını ko­rumak ve onlara evrensel boyutta destek vermek için kurulmuş olan çok önemli bir yahudi kuruluşudur. Bu kuruluşun hede­fi, evrensel boyutta Yahudiliği teşkilat­landırmaktır. Fransız devrimi esnasında, Fransız Yahudiler hürriyet ve eşitlik prensiperinden derin şekilde etkilen­mişlerdir. 27 Eylül 1791'de yayınlanan bir deklarasyon, Fransız Yahudilerini kesin şekilde bağımsız olarak tanıyordu. Böyle­ce, vatandaş olan bir yahudi ile bir cemaatın üyesi olan bir yahudi arasındaki belirsizlik kaybolacaktı. Üstelik mahke­mede Yahudiler, ellerinde kitabı mukad­des, başlan kapalı olarak bir hahamın hu­zurunda yemin ediyorlardı, 1846 yılında bu tür yeminler kaldırılmıştı. Bu tür ye­minin kaldırılmasının en hararetli savu­nucularından birisi, Adolphe Cremi-leux idi.

1858'de İtalyan bir Yahudi çocuğunun ai­lesinden habersiz vaftiz edilmesi olayı, Fransada çok geniş yankı yapmış ve kilise bu konuda hırçınlaşmıştı. 17 Mayıs 1860 tarihinde on yedi liberal şahsiyet bir araya gelerek, altı kişiyi bu konuda çalışma yapmak üzere seçmişler­di. Bu altı kişi: Charles Netter, Narcisse Leven, Isidore Cahen, Eugene Manuel-Aristide Astruc ve Jules Carvallo. Bu top­lantının mimarı Adolphe Cremîeux ise de o sahneye ancak 1863 yılında Alliance’ın üçüncü başkanı olduğu sırada çıkacaktı. Alliance’ın mimarları, ortodoks yahudilikten oldukça uzaklardı. Devletlerin sı­nırlarını aşan bu teşkilatın dayandığı te­mel felsefe, rasyonel ve evrensel bir pren­sip üzerine dayanıyordu. Bu felsefede yahudi özelliği, dinî emirlere saygıya da­yanmıyordu. Alliance İsraelite’in, Fransa hudutları içinde kalma zorunluğu olan Consistoire, (Napoleon tarafından Fran­sa'da 1808'de Yahudilere sağlanan Yahu­di cemaatı yasasıdır) la ilişkisi yoktu. Alliance’ın kurucuları Alliance’ın yönlendirmelerine damgalarını vurmuşlardı. Meselâ Jules Carvallo'nun dikkati, Evanjelik Alliance üzerinde belirginleşiyordu. Bu Hıristiyanlar, Yahudilerinde yaklaşan kurtuluş kadrolarının içinde bir yerleri olduğunu düşünüyorlardı. Bu du­rum, Hıristiyan gruplarla Yahudiler ara­sındaki bağları izah ediyordu. Diğer yandan Narcisse Leven, İsidore Cahen, Eugene Manuel, Jules Simon'un kuvvetli şahsiyetinden etkilenmişlerdi. Bunlar, Fransa'da belirli bir itibarı olan “Ecole Normale Superieur'ün” sahiple­riydiler. Cemaatin yenileşmesi perspektifinde Alliance’ın kurucuları, Yahudilerin moralman gelişmelerine ve en geri ülke­lerde eğitim ve öğretimin gelişmesine yü­rekten inanıyorlardı. Her yönden kurtu­luşa ulaşmış olan Yahudiler, daha kötü şartlarda yaşayan dindaşlarına karşı so­rumluluk duyuyorlardı. Adolphe Cremieux, Yahudilerin politik bağımsızlı­ğı için çalışırken, Narciste Leven, eğitim alanında önemli bir hareketi üstlenmişti.

Alliance’ın ilkokulu 1862 yılında Fas'da açılmıştı. Bu okul, resmen Fransız ve İngi­lizlerin himayesi altında bulunuyordu. İkinci okul, 1865 yılında Tangar'da açılmıştır. Bunları, akdeniz sahillerinde açılan okullar takip etmiştir: Tunus (1878), Tripoli (1889), Kahire (1896), İskenderiyye (1897), Tantah (1907), 1870 yılından sonrada, bir ziraat okulu (Mikveh İsrael) Fi­listin'de açılmıştır. Kudüs Tiberiade'da, Haifa, Safed'de ilkokullar açılmış, Şam, Halep, Basra, Musul, Amara ve Hille'de ki okullar bu zincire ilave edilmişlerdi. 1898 yılından itibaren Tahran, İsfahan, Hemadan, Seneh, Şiraz, Kirmanşah ve Yemen'de yeni okullar açılmıştır. XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye'de ve Avrupa'da Alliance çok hızlı bir gelişme göstermiş ve birçok okul açılmıştır. Şüphesiz bu yahudi okullarının açılışı, me­şakkatsiz olmamıştır. Bu okullar, gelenek­sel Yahudi cemaatlerinin temsilcileri tara­fından iyi karşılanmamıştır. Çoğu zaman Paris'ten gelen öğretmenlere Talmud Tora öğretmenler de ilave ediliyordu. Dini ko­nulara ayrılan saatler hususu genelde dini konular dışındaki öğretmenlerle önemli bir tartışma konusu teşkil ediyordu. Alliance'la canlandırılan üniversal pren­sip, genelde lâikliğe doğru götürüyordu. Alliance, açtığı ilkokulların yanında, meslek okulları da açmaya önem vermiş ve birçok meslek okulu açılmıştır. Böylece Filistin'de, Cezayir'de ve Selanik'te çırak­lık eğitimi veren okullar açılmıştır. Bu okulların açılmasının hedefi, el sanatları ve ziraat faaliyetlerindeki gelişmelerle, sosyal yapıdaki değişikliği sağlamaktı. Alliance’ın laik misyonu, sefarad haham­larının aksiyonlarını gerilettiği kanatma hahamları götürmüştür. Diğer yandan Fransızcayı, Alliance, en mükemmel me­deniyet dili olarak kabul ediyordu. Bu dönemde İbranice, sadece dinî öğretime tahsis edilmişti.

Alliance, Doğu Avrupa, Balkan ülkeleri, Asya ve Afrika'da Yahudilerin eğitilmele­ri konusunda çok yararlı kadrolar yetiş­tirmişlerdir. Pognomlardan kaçan Yahu­dilere (Rusyada ezilen Yahudiler) ve onla­rın çocuklarının eğitilmelerine Alliance ciddiyetle eğilmişti. Okullarda verilen Fransızca dil eğitimi, hem Yahudilerin hem de diğer dinî grupların Batı kültürü­nü tanımalarına fırsat veriyordu. Alliance, İstanbul'da yaşayan Yahudi çocuklarının eğitimine de çok önem vermiş­ti. Bunun için, Kuzkuncuk, Galata, Hay­darpaşa, Hasköy, Dağhamamı, gibi semt­lerde okullar açmıştı. Bu okullarda 3.597, Trakya-Marmara bölgesinde toplam 9.456, Ege bölgesinde toplam 2.751 Filistin-Beyrut bölgesinde 8.164 öğrencinin kaydolduğu tespit edilmiştir. Türkiye devleti 1924 yılında yabancı dilde eğitimi yasaklamıştır. Bunun üzerine Alliance’ın okulları zaman içinde kapatılmıştır. Ancak Alliance başka ülkelerde­ki okullarım devam ettirmiştir. Alliance’ın Yahudiliğin bilinçlenmesinde ve Batı teknolojisi ile Yahudi düşüncesi­nin sentezinde çok önemli bir rol oynadığı kesindir. Bunun için geleneksel Yahudi eğitimi taraftarları daima Alliance’in açtı­ğı okullara muhalefet etmişlerdir. Alliance’ın faaliyetleri sayesinde özellikle Türkiye'de birçok Yahudi entellektüeli ye­tişmiştir. Bunların en önemlisi son Os­manlı Hahambaşısı olan Hayim Nahum efendidir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn72" rel="no follow - [72] Hahambaşı Hayim Nahum Türk devletiyle ilişkilerini gayet iyi tutmuş Türk vatandaşı bir Yahudidir.

Almakah:

Güney Arabistan'da Sebelilerin ay tanrısı. En büyük tanrı sayılan Almakah için yapılan tapınaklardan en önemlisi, Merih'teki Almakah Ba'l Evam tapınağıydı. Almakah’in; boğa, yılan ya da akbaba şeklinde tasvir edildiği ifade edilmektedir.

Alman Hıristiyanlar Ekolü:

Nazi yöne­timi sırasında Almanya'da, Nazizmle Hıristiyanlık arasındaki bir senteze da­yalı bir dinsel yapıya İnanan protestanlar. En kayda değer üyeleri 1933'de başpiskopos olarak seçilen L. Müller'di.

Alphito:

Eski Yunan'da ismi beyazlığa işa­ret eden, Argos'un bir tahıl tanrıçası.

 

Altar:

Çeşitli dinlerde üzerine kutsal obje­ler konan taş, ağaç ya da metalden ya­pılmış olan masa benzeri nesneler; kurban ya da sunak yeri. Hıristiyanlıkta “Evharistik Masa” için bu terim kulla­nılır. Altar, Ortaçağda kilisenin en çok tezyin edilen yeri oldu. 4. yy'dan itiba­ren akarlar, papa Silver’in emriyle taş­tan yapılmaya ve takdis edilmeye baş­landı. 6. yy'dan sonra ise Katolik kilise­lerinde ana altar yanında, azizlerin ta­zim edildiği küçük akarlar da yer aldı. Katolik ve Ortodoks kiliselerde bulu­nan akarlarda azizlerin kutsal eşyaları saklanır ya da alt kısımlarında mezarları bulunur.

Altın Buzağı:

İsrail oğullarının çölde, Hz. Musa'nın Tur-ı Sina'ya çıkışında yapa­rak tapınmaya başladıkları buzağı şek­lindeki put, verimlilik idolü. Eski Ahit'te bu idolü Harun'un yapmış olduğu söylenir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn73" rel="no follow - [73] ; oysa Kur'an bunu Samiri’nin yaptığını, Harun'un ise bu konuda İsrailoğullarını uyardı­ğını, ancak onların kendisini dinleme­diğini vurgular. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn74" rel="no follow - [74] Bu idol, sonradan Hz. Musa tarafından kırılmış­tır.

Altın Elmalar:

Eski Yunan mitolojisine göre Hesperides’in bahçesinde yetişen elmalar.

Altın Tapınaklar:

Hindistan ve civarında kısmen altınla kaplı olan birçok tapı­nak bulunur. Bunların en ünlüsü Amritsar'da bulunan ve Har Mandar ya da Darbar Sahip olarak adlandırılan Sihlerin ünlü Altın Tapmağıdır. Benares'te bulunan şiva'nın altın tapmağı ise (Bisesvar veya Vişveşvara) bir alışveriş merkezi kenarında bulunur. Ranjir Singh tarafından kubbesi bakır üzerine altınla kaplanmış olan bu tapmağın bir kısmında, bugün bir cami yükselir. Rangoon'da bulunan Altın Pagoda (Shve Dagon) ise bir piramit şeklinde­dir. Altın yapraklarla kaplı olan bu pagodada Buddha'nın bir altın büstü bu­lunur. Bakınız: Har Mandar.

Ama-No-Uzume:

Şintoizmde bir verimlilik tanrıçası. Mitolojiye göre Ama-No-Uzume, Nirigi yeryüzüne seyahat etti­ğinde ona eşlik edenlerden biriydi. Ay­rıca o, saklanan güneşin tekrar görün­mesini sağlamak amacıyla toplanan tanrıların önünde komik danslar yapmış ve onları güldürmeye çalışmıştı.

Amahraspandlar:

Mecusilikteki cömert ölümsüzler. Aslında, Ormazd’ın çeşitli nitelikleri olarak kötü güçlere karşı alemin temel unsurlarını koruyan 6 ruhsal varlık. İsimleri Vohu-manah, Aşa-vaşistra, Khşatra-Vainya, Spenta Aramaiti, Haurvatat ve Amenetat'tır.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:13

Amana Cemiyeti:

 

Aynı zamanda “Gerçek İlham Topluluğu” adıyla da bilinen kü­çük bir Hıristiyan mezhep. 1714'te Al­manya'da ortaya çıktı. Mezhebin birçok üyesi 1842'de Amerika'ya göç ederek Iowa'daki Amana'ya yerleşti.

 

Amarna (Tell El-Amarna):

 

MÖ 14. yy'da IV. Amenofis (Akneton) tarafından kurulan Abetaton (güneş ufku) şehri­nin modern ismi.

 

Amaterasu (Amaterasu-Omi-Kami):

 

Şintoizmde yüce tanrıça; güneş tanrıçası. Kojiki ve Nihongi'deki mitolojiye göre Amaterasu, ezelî varlık Izanagi’nin sol gözünden, erkek kardeşi Susanowo ise burnundan doğdu. Mitolojiye göre Amaterasu çok güzel ve kibardı; alemi iyi yönetiyordu. Ancak kardeşi fırtına tanrısı Susanovo pirinç tarlalarına zarar verdi ve bu konuda Amaterasu'yıı suç­ladı. Bunun üzerine bir mağaraya gizle­nen Amaterasu'nun tekrar dışarı çık­ması için milyonlarca tanrı bir araya ge­lip törenler düzenlediler. Amaterasu to­runu Ninigi'yi yeryüzüne hükmetmesi için gönderdi. Ninigi, Fuji dağı tanrıçasıyla evlendi ve bu evlilikten ilk İnsan kral olan Jimmu Tenno doğdu.

Japonya'da güneş Tanrıçasıdır. Şintoist mitolojinin kaynağıdır. Göğün ve yerin başlangıcından önce Amenominakanushi - no - kami, sonra da diğer büyük göksel Tanrılar doğmuştur. Bunîardan sonra, ebedî olarak yeryüzün­de oturan kami ile başlayarak ve dalgala­nan yeri sağlamlaştırmakla görevli olan izanagi-no-mikoto ve eşi izanamino-mikoto ile tamamlanarak, “yedi mitolo­jik nesiller” zuhur etmiştir. Bunların bir­leşmeleri sonucu, birçok Kami meydana gelmiştir. Rüzgar, deniz, ışık, ateş karnileri bunların arasındadır. Eşinin ölümü bulduğu cehennemlere inişin çıkı­şında İzanagi, Amaterasu-ö-mi-kami'yi meydana getirmiştir. Gök yönetimini ona emanet etmiştir. Bu yönetimde gecelerin yönetimi ile vazifeli, aylardan sorumlu olan Tsuki-yomi-no-mikito ile, denizleri yöneten oldukça güçlü olan Taka-haya-susano -o- no-mikoto vardır. Babasına mukavemet ettiği için göklerden sürülen Şusano - o- no- mikoto, Amaterasunun kız kardeşiyle karşılaşır ve onunla birlik­te, muhtelif Kami'ler meydana getirir. Göğe karşı olan Kami'lerin bulunduğu yere sulh getiren prens Ninigi, Amaterasu'nun neslindendir. İşte onun torununun torunu olan Jimmutennö, Ja­ponya'nın ilk yeryüzü imparatoru olmuş­tur.

 

Ambarvalia:

 

Roma halkının mayıs ayının sonunda, ekilmiş tarlalar etrafında kutladıkları bir “Temizlenme ayini”dir. Bu temizleyici ayin, beyaz elbiseler giy­miş halk tarafından kutlanıyordu. Bu tö­ren esnasında, ilâhiler söyleniyor, hay­vanlar kurban ediliyordu. Kurban edilen hayvanlar arasında domuz, koyun, dana vardı. Bu törenin hedefi, gelecek haşatı temizlemek, site'nin ziraî alanını koru­maktır. Bu korumayı yapmak için, gö­rünmez bir engel çizilmektedir. Bunun için insanlara hayvanlara ve ekilen şeylere zarar verebilecek olan hastalıklar, zararlı güçler bu maniayı zarara uğramadan ge­çemezler. Bu tören sırasında koruyucu Tanrı Mars çağrılmakta ve şöyle dua edilmektedir: “Bütün hastalıkları kov, reddet ve durdur! Yine kıtlığı, felâketleri yok et! Buğday ve gençler büyüsün!” Roma halkı bu temizleyici ayini M.Ö. II, Asırda kutlamıştır. Hıristiyan kilisesi M.S. V. Asırda bu Roma ayini yerine Rogation ayinini koymuştur. Bu âyin, katoliklerce İsa'nın göğe çıktığı tarihten üç gün önce, tarlalara göğün bereketini çekmek için yapılmaktadır.

 

Ambrosius:

 

(St. Ambrosius, 340-379) Batı kilisesine ilk defa musikiyi sokan, dolayısıyla Katolik kilise musikisinin kurucusu sayılan kilise bilgini.

 

Ame-No-Hohi:

 

Şintoizme göre ne olup bittiğini öğrenmek üzere yeryüzüne gönderilen ilahi varlık. O, yeryüzüne Ame-No-Oshido-Mimi'den sonra gitti; ancak aradan yıllar geçmesine rağmen, bugüne kadar ondan hiçbir haber alı­namadı.

 

Ame-No-Oshido-Mimi:

 

Şintoizmde tanrıça Amaterasu'nun oğlu. Amaterasu onu, hükmetmek üzere yeryüzüne gön­derdi. Ancak o, yeryüzüne ulaştığında oradaki karmaşa ve kuralsızlığı gördü ve tekrar semavi aleme döndü; insanlarla ilgilenmek istemedi.

 

Amel:

 

Arapça. “iş, hareket, davranış”. İslamda insanı sorumluluk akma sokan ve dola­yısıyla ceza ya da mükafata konu olan her türlü tavır ve davranış. Kur'an ve Hz. Muhammed’in uygulamaları doğ­rultusunda yapılan eylemler, İslamda sâlih amel olarak nitelenir. Ayrıca Kur'an'da İslamı bir düşünce ve yaklaşım­dan kaynaklanmayan tavır ve davranış­ların boş olduğu üzerinde durulur.

 

Amel Defteri:

 

İslamda, kişinin yaşamında söz konusu olan tavır ve davranışlarının yazılı olduğu belirtilen manevi kitap. Her İnsanın sağ ve solunda bulunan meleklerin (Hafaza Melekleri) insanla­rın yaptığı tüm eylemleri kaydettikleri ve bu kayıtların ölüm sonrası hesap gü­nünde kişinin Önüne konacağı düşünü­lür. Kur'an'da, hesap gününde müminlerin kitaplarının sağ taraflarından veri­leceği ve bunların kurtulanlar olacak­ları, mümin olmayanların ise kitapları­nın sol taraflarından verileceği ve onla­rında cehennemlik olacakları belirtilir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn75" rel="no follow - [75]

 

Amenhotep:

 

Eski Mısır'da 18. hanedan döneminde yaşayan ve sonradan tanrılaştırılan meşhur mimari yetenek ve dahi. Eski Mısır geleneğinde tanrılaştırılma, yalnızca firavunlara has bir İmti­yaz olarak değerlendirildiği için onun tanrılaştırılması önemli bir hadisedir.

 

Ameni:

 

Eski Mısır'da, tanrı tarafından gönderileceğine inanılan kurtarıcı (mehdi). Onun Sudan civarında ortaya çıkacağına inanılır. Bu inanç, MÖ 1950 yıllarından kalma bir papürüs metinden anlaşılmaktadır. Bakınız: Mehdi.

 

Amenofis:

 

Kıptice. “Amun memnundur”. 18. Sülaleden çeşitli Eski Mısır kralla­rının ismi. Bunlardan en önemli olanı, takriben MÖ 14. yy'da saltanat süren IV. Amenofis'tir.

 

Amenofis IV (Akneton, İknaton, Aheneton):

 

MÖ 14. yy'da hüküm süren Mı­sır firavunu ve monoteist Aton kültü­nün kurucusu. Eski politeist kültün ye­rine güneş kursu Aton'a dayalı bir tür monoteist gelenek yerleştirmeye çalıştı ve kendisine iknaton (güneş ruhu) ismini verdi. Ayrıca o, devlet merkezini değiştirerek Amama'da saltanat sürdü. Ancak bütün bu gayretleri kendisinin ölümü sonrası bertaraf edildi; zira ken­disinden sonra hızla yeniden eski poli­teist külte dönüldü. Bakınız: İknaton.

 

Ament (Amenti):

 

Eski Mısır'ın batı böl­gelerinde tapınılan tanrıça; yeraltı dün­yasının tanrıçası.

 

Amentü:

 

Arapça. “inandım”. Bir dinsel gele­neğin temel inanç esaslarına ilişkin resmi beyan. İslamın amentüsünde altı şeye inanmak vurgulanır. Bunlar Alla­h'a, meleklere, kitaplara, peygamber­lere, ahirete ve kadere inanmaktır. Bakınız: İman, Kredo.

 

Amerikanizm:

 

19. yy sonlarında Ameri­kalı Katolikler arasında oluşan bir dini akım. Kilisenin dış görüntüsünü modern kültürel unsurlara göre uyarlamayı hedef edinen bu akım mensupları, Humaniteryanizm gibi aktif değerleri vur­guladılar ve Katolik Kilise'yle diğer Hı­ristiyanlar arasındaki farklılık noktala­rını azaltma konusunda kiliseyi uyardı­lar. Amerikanizm akımı mensupları 1899'da Katolik kilisesince mahkum edildi.

 

Amesha Spenta:

 

Zerdüştlükte yüce tanrı Ahura Mazda'nın etrafında yer alan “cömert ölümsüzler”. Onların, Ahura Mazda'nın kainatı yönetmesine yar­dımcı olmak üzere yarattığı altı semavî varlık ya da baş melek olduklarına ina­nılır.

Yasna haptanhaiti'den itibaren Avesta da ölüm­süz azizlere verilen bir isimdir. Bunlar, Ahura Mazda’nın etrafında bulunan varlıklardır. Bunlar, hem Tanrı, hem de insan karakteri taşımaktadırlar. Meselâ Spenta Mainyu “Kutsal Ruh”, Asha Vahishta “Muhteşem Adalet”, Vohu Manah “İyi düşünce”, Khshathra Vairya “Arzu edilen iktidar”, Spenta Armaiti “Kutsal Sofuluk”, Hurvatât ve Ameretât “Sağlık ve ölümsüzlük” gibi şeyleri tem­sil eder... Bunlara ayrıca Sraosha “itaat” ve Ashi “Yabancı” da ilave edilmiştir. Maniheizm'deki beş “Amahraspand”, il­kel insanı oluşturan ışık elemanlarını be­lirtmektedir...

 

Amida Buddha:

 

Aşkın Buddha; Japon Budizmine hakim olan düşünce. Bakınız: Amidaizm.

 

Amidah:

 

İbranice. “ayakta”. Yahudilikte sabah, öğle ve akşam dualarının ayakta oku­nan ana kısmı. Talmud'da “Tefillah” (dua) diye adlandırılır.

En üstün yahudi duasıdır. Buna Tephila da denir. Her ibadetin merkezini oluşturur, alçak sesle ayakta okunur. (Amida, ayakta olmak anlamına gelen Amd kökünden gelmektedir). Ayaklar bi­tişik olarak Kudüs'e doğru   dönüktür.

Hafta içindeki okunmalarda on dokuz, takdisi ihtiva eder. Bu eskiden on sekiz takdisi ihtiva ediyordu. Fakat Hıristiyan­lığın zuhuru anında, sapıkların cezalandı­rılmasını Allah'tan istemek için bir takdis daha ilave edilmiştir.

On dokuz takdis üç büyük konuya ayrıl­maktadır:

a- Allahı Tebcil

b- İnsanın maddi, manevi ve sosyal ihtiyaçlarını ilgilendiren bir ya­karış

c- Kutsal toprağın, Davud haneda­nının dirilmesi, Allah'ın Kudüs'e dönüşü ve evrensel sulh (Cumartesi ve bayram günleri Amida'nın farklı okunuşları var­dır.)

 

Amida:

 

Japonya'daki “sonsuz ışık” ve­ya “sonsuz hayat” anlamına gelen Büdha Amitâbha veya Amitâyus'a verilen bir isimdir. Amîtâbha'ya yapılan tebcil, önce Çin'de gelişmiş daha sonra da Japonya'da Amidisme adı verilen Budizmin özel bir kolunun doğmasına yol açmıştır.

 

Amidaizm:

 

Amida'ya (Amitabha'ya) tapma; Mahayana Budîzminde Amida­'ya tapmayı temel alan bir mezhep. Amida, erdemleri müminlere geçebile­cek olan sonsuz Işık Buddha'sının Ja­ponca adıdır. Bakınız: Amitabha.

Amidizm, önce Çin'de son­ra da Japonya'da gelişmiş olan bir Bu­dizm şeklidir. Buda Amitâbha üzerinde merkezileşmiş olan bir dindarlık şeklidir. Bu dindarlık şekli, Çin'de “O - mi - to -fo” diye adlandırılırken,     Japonya'da Amida diye adlandırılmaktadır. Bu dindarlık şeklinin kaynağı Hindistandır. IV. Asırdan itibaren  Mahâyâna mensuplarınca Çin’e getirilmiştir. Çinde, “Ts’ing-T'ou Ekol”unu (temiz yer ekolu) meydana getirmiştir. Bu ekol Çin’de ya­yılmış olan tüm Budist ekollerinden daha az felsefi olanı ve daha çok sofu olanıdır. Bu ekolun belli başlı öncüleri T'an Louan (476-552) ve Tao Tchö (562-647) dur. Bun­lar, kurtuluşun, insanın kendi çabası ile gerçekleştiğini söyleyenlerle, kurtuluşun başkasının gücü ve inayetle gerçekleştiğini    söyleyenler arasındaki ilk muhalefete  işaret etmişlerdir.  Amidizm, özellikle Chan-T'ao'nun baskıları altında (613-682), halk arasında yayılmıştır. Bil­hassa, Fa-siang ekollerinin derin ve elve­rişli doktrinleriyle ün yapmıştır. Bu dokt­rinlere göre,  mutmain bir kalble, Amide'nin ismini ezberden okumak veya söylemek, ölümden sonra Batının cenne­tinde yeniden doğmak ve güvenlikte ol­mak için yetiyordu. Bu duaya “Nien - Fo” adı veriliyordu ve buna verilen formül de “Namo O-Mi - To - Fo” idi. Bunun anla­mı ise şuydu:  “Amida Buda'ya Saygı!” Fakat   “Saf yer” ekolu hiçbir zaman “Amelsiz iman” vaaz etmemiştir. Bunu da, ahlaken gevşemiş insanların kurtuluş ümidine kapılmamaları içinyapmıştır. Bundan dolayı bu ekol, müntesiplerine durmadan, ahlakın ve ailevi faziletlerin önemini hatırlatmıştır. Ts’ing - t'ou'nun Çin ekolu, Japonya'da Jödo haline gelmiştir. XII. Yüzyılın başın­dan itibaren rahip  “Ryönın (1072-1132) Yûzu nembutsu adı verilen ilk Amidist mezhebi kurmuştu. Fakat bu bağımsız bir ekol halinde değildi. Jödo ekolunun ger­çek kurucusu Hönen'di (1133-1212). Bu­nun için de Japonya'da Amidizm’in baba­sı olarak kabul edilmiştir. Hönen’in tale­belerinden biri olan Shinran (1173-1263), 1224 yılında “Gerçek Temiz yer” mezhe­bini tesis etmiştir. Bu mezheb, jödo shin shu idi. Bunun kısaltılmış şekli, Shinshû şeklinde söyleniyordu. Bu mezhep, jödo ekolundan daha da ileri gidiyor ve şöyle diyordu: “Günahkar, yalnız imanla kur­tulamaz, bir adamruhen yoksunlaştıkça, kurtulma şansı da artar”. Çünkü o, en ufak kişisel bir çabaya kabiliyetsiz olarak bile Amida’nın kurtarıcı gücüne mukavemet etmektedir. Shinrau'ya şöyle bir şaka yaptığı isnat edilmektedir: “İyiler cennete gitseler bile, kötüler de haydi haydi cennete gideceklerdir.” Diğer yandan o, manastır bekârlığının, Amida’nın inayetine bir güvensizlik olduğunu be­lirtmektedir. Bunun için de mezhebinin rahiplerine evlenmeye izin vermiştir, kendisi de evlenmiştir. Amidist diğer bir mezhep de Ji, mezhebi­dir, bu mezhep İppen (1239-1289) tarafın­dan, kurulmuştur. Bu mezhep “dans eden nembutsu”larla kendini göstermiştir, çok az sayıda müntesibi vardır. Amida kültü, Çin'de, Bodhisattva; Avalokiteshvara kültü de Japonyada “kwannon” kültü ile birlikte icra edil­mektedir. Bu vesile ile yapılan dualar ve ilahiler heyecan verici güzellikte olup, çok derin dinî duyguları tezahür ettirmekte­dir.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:18

Amin:

(İbranice. Amen) İbrancada “gerçek­ten”, “hakikaten” anlamlarına gelen bu terim dinsel dualar, ifadeler ve formül­ler sonrası tasdik mahiyetinde söylenir. Duanın sonunda kullanımına Mezmurlarda rastlanır. Yeni Ahit'te de sıkça geçer. İslamda âmin terimi her dua so­nunda ve özellikle de okunan Fatiha suresi sonunda söylenir.

Amine:

(Amine binti Vehb, Ö. 577) Hz. Muhammed’in annesi; Beni Zühre kabilesinden Vehb İbn Abdimenaf’ın kızı. Kocası Abdullah'ın mezarını ve yakınlarını ziyarete gittiği Medine'den dönerken Ebva'da vefat ettiğinde, oğlu Muhammed henüz 6 yaşındaydı.

Amishler (Amish):      

Anabaptist Mennonite'lerden ayrılarak 1690'da doğ­muş olan eski bir tarikattır. Alman Jacob Amman tarafından kurulmuştur. Amishler, Birleşik Amerika'ya göç etmiş­lerdir. Sayıları 50.000’ini bulmaktadır. Bunlar, bütün modern hayatı reddetmek­tedirler: Makineleri, müzik âletlerini, tele­fonu, fotoğrafı, sigortayı, devlet yardım­larını, askerlik yapmayı, modayı kabul etmemektedirler. Kapalı köy hayatı içinde yaşamaktadırlar ve eski Almancayı ko­nuşmaktadırlar. XVIII. Yüzyıl Avrupa köylülerinin kıyafetlerini giymektedirler.

Amitabha:

Sanskritçe. “sonsuz ışık”. Beş ebedi Buddha'dan birisi ve Mahayana Budizminde mistik konsantrasyonun sembolü. Japoncadaki Amida, An Toprak mezhebinin ibadet ettiği kurtarıcı bü­yük tanrıdır. Amitabha kültü her şeyin üstünde iman esasına önem verir. MS 650'de Çin'de güçlenmiş ve buradan Japonya'ya yayılmıştır. Günümüzde halâ pek çok taraftan bulunur.

Amitâbha veya Amitâyus, sıra ile “sonsuz ışık” ve “sonsuz hayat” anlamına gelmektedir. Mahâ-yâna Budizminin en popüler Buda'larından bi­risidir. Önceki hayatlardan birinde rahip Dharmakara, bir Buda olmayı ve kendisini güvenle çağıranları harika bir dünyada (Temiz bir yer) karşılamayı vaadetmişti. Bu yer, Sukhâvati diye adlandırılmıştır. Sukhâvati  “mutlu” demektir.

Amitabha'ya tahsis edilen sutralar tara­fından bu yer, uzunca tasvir edilmiştir. Bu yer, Batı'da, önemli bir mevkide bulun­maktadır. Bunun için de buraya “Batı’nın Cenneti” denmiştir. Burası, ışıklandırıl­mış, çok kıymetli taşlarla yapılmış yedi surla, yedi sıra palmiye ile ve rüzgarın te­siriyle melodili şekilde çalan çanlarla süs­lenmiştir. Lotüs'lerin yetiştiği berrak göl­lerinde, Sukhâvatilerde doğan varlıklar görünmektedir... Bu varlıklar orada, erkek şekli altında doğmaktadırlar... Bu doğum­lar sadece, Amitâbha'nın liyakatleriyle olmaktadır. Bu varlıklar, onun ismini, onun denetiminde onların son doğum­larından önce ölmeleri esnasında, onun hazır olması için anmaktadırlar. Bu var­lıkların hepsi Bodhisattva'dırlar, onların en yüce sevinçleri, bizzat Amitâbha, tara­fından öğretilenleri dinlemeleridir. Çün­kü Amitâbha Sukhâva-ti'nin merkezinde oturmakta ve ona Avalokiteshvara ve Mahâsthâmaprâta gibi iki Bodhisattva yardım etmektedir.

Amitâbha kültü, Budizmin kült gelene­ğinde önemli bir dönemeçtir. Binlerce yıl­lık birikmiş liyakatler ve faziletleri geliş­tirmek için yapılan zahidâne çabalar çok önemli değildir. Çünkü bu külte göre, Amitâbha'nın ismine gösterilen saygı, Ba­tı cennetinde doğmaya, Nirvâna'ya gir­meye yetecektir. Bu kült dindarlığı özel­likle, Çin'de ve Japonya'da gelişmiş ve Amidizmin doğmasını hazırlamıştır. Amitâbha dindarlığı, “üç sutras” adı verilen belli başlı üç metne dayanmaktadır. En önemlisi, “mutluluk toprağının süslemelerinin büyük    sutrası”dır. (Grand Sukhâvati-Wyûha-Sutra) Miladi I. Asırda Sanskritçe olarak kaleme alınmış, kısa zaman sonra Hindistan'dan Çin'e geçmiş­tir. İkincisi “sonsuz hayat murakabesinin sûtrası”dır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn76" rel="no follow - - [77] Bu metnin de iki ayrı Çin metni vardır.

Sanskritçe “Amitâbha” ismi Çincede “O -mi - to - fo” ve Japonca'da “Amide” ol­muştur.

 

 

 

Cahiliye döneminde Güneybatı Arabistan'da Katabanlıların ay tanrı­sına verdikleri isimlerden birisi.

Amma:

Afrika'da Mali’nin Dagon kabile­sinin yüce tanrısı, inanışa göre Amma, önce gökyüzüne çamur atarak yıldızları yaratır. Sonra da yeryüzünü kadın sure­tindeki bir çamurdan oluşturur ve bu kadınla birleşir. İlk birleşmeden çakal şeklinde bir canavar, ikinci birleşme­den çift cinsiyetli olan Nummo ikizleri, üçüncü birleşmeden ise bir başka çift doğar. Bu son doğan çift Dagon kabile­sinin atalarıdır.

Ammun:

Eski Mısır'da ruh yiyicisi oldu­ğuna inanılan şeytani bir tanrıça. Ölü­lerin yargılanmasına katıldığına ve yemesi için suçlu ruhların kendisine ve­rildiğine inanılırdı.

Amon:

Mısır Tanrılar Panteonunun en önemli Tanrılarından biridir. Çünkü Thebaide’in Tanrısı olarak müphem bir düzeyde iken birden hanedanlığın en yüksek ve en saygılı Tanrısı haline gel­miştir. XII. Hanedanlığın kurucusu olan I. Amenemhat’ın saltanatından itibaren bu Tanrı, bazan “hava Tanrısı”, bazan “ve­rimlilik Tanrısı” olmuş ve bazanda “Krallar Tanrısı” olmuştur. Nihayet yüz­yıllar içinde “Tanrılar Kralı” olarak çift ülkenin tahtlarının sahibi olmuştur... Ge­leneksel olarak bu Tanrı, peştemal örtül­müş bir insan şeklinde tasarlanmış fakat başı koç başı şeklinde düşünülmüştür. Theben'li ilâhiyatçılar, ona bu hayvanı or­tak etmişlerdir. Yine ilahiyatçılar ona zevce olarak Mout'u göstermektedirler. Tanrı Amon'un isminden “Gizli Tanrı” anla­mına gelen bir kısmın bulunduğunu söy­leyerek kendilerine göre bir ilahiyat geliş­tirmişlerdir. İşte “İmparatorluk Tanrısı” ilahiyatı, böylece doğmuştur. Fakat kom­şu kültlerden de birçok şey almıştır. Özellikle Heliopolis Memphis veya Hermopolis gibi büyük doktrinlerden çok şey almıştır. Burada, Tanrısal tabiatın tarif edilemezliğini yakalamayı  deneyen bir Mısır  senkretizmi  görülür. Bu ilahiyat böylece, “ebedî ve ilk olan” bir Tanrı elde etmiştir. Bu Tanrı bütün yaratılışdan so­rumludur. Bu Tanrı, dokuz birleşmiş Tan­rının başına konmuş ve güneş Tanrısının vasıflarını da kendinde toplamıştır. Böy­lece de Amon-Re olmuştur. Theben Fi­ravunlarının politikası, ona büyük bir ta­rihi perestij sağlamıştır. Bu perestije hâlâ, onun Karnak tapınağının harabeleri şahitlik etmektedir. Çünkü bu tapınağa orta imparatorluktan itibaren bütün kral­lar güzelleştirme konusunda katkı sağla­mışlardır. Bu Tanrının zaferi, zenginlikle ve piskoposların iktidarı ile atbaşı gitmiş­tir. Öyleki XX. hanedanlığın sonunda pis­koposlar kral olmuşlardır. Onların istilacı güçlerine son verme iradesi, kısmen IV. Akhenaton kırılmasını izah   etmektedir. Asurlular tarafından Thebes’in yağma­lanmasından sonraAmon kültü gerile­meye başlamıştır. Böylece, taşra Tanrıla­rına bir lütuf kapısı açılmıştır. Neticede Osiris halk arasında birinci sırayı almıştır. Amon mabedlerinin harabelerinden başka bugüne, bir takım ilâhiler kalmıştır. Bu ilahiler, Tanrının tabiatını tarif  etmeye yönelmişlerdir. Bu ilahilere göre:  “Baş­langıçta Amon vardı.  Amon'dan önce kimse yoktu. Hiçbir Tanrı ona ortak de­ğildi. Sana isim verecek anne de yoktu... Seni dölleyecek baba'da yoktu...” Görüldüğü gibi, burada, bir çeşit monote­izm sergilenmektedir.

Amor:

Bakınız: Eros.

Amoraim:

 İbranice. “hatip, nakilcî”. MS 3-5. yy'larda Babil ve Filistin okullarına mensup Yahudi fakih ve müfessirlerine verilen ad. Bu kişiler, Yahudilerin sözlü şeriatını derleyen Mişna'nın yorumu niteliğindeki Gemara'yı yazmışlar ve ayrıca Talmud'un oluşumunu sağlamış­lardır. Amoraime Kudüs'te “rabbi” ya da “rabay”, Babil'de ise “mar” unvanı verilir.

Amos:

Eski Ahit'te anılan İbrani peygamberlerden birisi. Bir çoban olan Amos, MÖ 760-750 yıllarında İsrail'de tebliğ yapmış, halkın refah düzeyinin artmasına paralel olarak adaletsizliğin artması ve fakirlerin ezilmesine karşı sosyal adaletin önemini vurgulamış ve hesap gününün geleceği konusunda halkı uyarmaya çalışmıştır.

Toqoa asıllıdır. II. Jeroboam (M.Ö. 783-743) parlak saltanatı sırasında kuzey krallığına gitmiştir. Orada verdiği

vaazlarında kralın sonunun geldiğini bil­dirmiştir. Kraliyet mabedinin dışına atıl­masını isteyen rahip Bethel, kendisinin Tanrı Yahve tarafından aniden gönderil­diğini söylemiştir. Bu hikaye Amos 7/10-17'de anlatılmaktadır. Burada Amos, kendisinin önceden peygamber olmadığı­nı, peygamber oğlu da olmadığını belirt­mekte; kendisinin bir çoban olduğunu, ancak Rabbin, kendisine “Git kavmim İsraile peygamberlik et” dediğini söyle­mektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn78" rel="no follow - [78] Böylece ilk İsrail nebile­rinden olan Amos'un, gösterdiği bir takım mucizeler muhafaza edilmiştir. Amos bir halk hatibidir: Samarie zenginlerinin kon­forunu, kadınların lüxünü kınamakta, kültlerin şekilciliğini ifşa etmektedir. Böy­lece Amos, İsrail'de ve komşularmdaki tüm adaletsizlikleri kınamaktadır. İnsan haklarınıni ihlâlini, ayıplamaktadır. Amos'a göre, “Yahve Günü” aydınlık de­ğil, karanlık olacaktır.Bugünkü eski Ahidin içinde otuzuncu kitapda yer alan Amos, İsrail toplumundaki yolsuz­lukları ve adaletsizlikleri haber veren bir Nebi özelliği taşımaktadır. Amos hakkın­da bu bölümde detaylı bilgi bulunmakta­dır. Amos'un beşinci babının yirmi dör­düncü cümlesinde şunları okuyoruz: “Ancak hak sular gibi, ve adalet kuvvetli ırmak gibi aksın”.

Amourrou:

Sümercede Mar-Tu şek­linde yazılmıştır. Mezopotamya'nın Batı bölgelerinin Tanrısıdır. Step göçebelerinin koruyucusudur. Daha sonra Babil'e gir­miştir. Sümerce bir ilâhi onu, An'ın ve Ninhoursag’ın oğlu olarak takdim etmek­tedir.Buna verilen vasıflar Ninourta'yı hatırlatmaktadır. Bu Tanrı, bazan fırtına tanrısında assimile edilmiş­tir.

Amr İbn Luhayy:

Klasik İslami kaynak­lardan birçoğunun, Arap paganizminin kurucusu ve Hicaz bölgesinde Hz. İsma­il'den itibaren devam edegelen mono­teizmin bozulmasının baş sorumlusu olarak gösterdikleri Mekkeli reis. Ya­şadığı zaman tam olarak bilinemeyen Amr, rivayetlere göre kuzeye Belka yö­resine yaptığı bir seyahatte başta Hübel olmak üzere bir çok tanrı kültünün sembolünü Hicaz'a getirmiştir.

Amrit:

Sihlerde dine giriş törenlerinde içilmek üzere hazırlanan özel kutsal içecek. Amrit, şeker ve sudan oluşan bir karışımdır. Bu karışım, iki ağızlı bir kılıçla büyükçe bir kap İçerisinde karış­tırılmak suretiyle hazırlanır. Bakınız: Haoma, Soma.

Amritsar:

Hindistan'ın kuzey batısındaki yerleşim merkezi; Sihlerin en yoğun olarak bulundukları bu merkez, 1577'de Sihlerin dördüncü gurusu Ram Das ta­rafından kutsal sayılan Amrita Saras gölcüğünün çevresinde kuruldu ve adını bu göletten aldı. Amritsar şehri daha ziyade, gölet içinde bulunan adada yapılan ve bakır kubbesi altınla kaplanan tapınakla meşhurdur. Bakınız: Altın Tapınak

Amulet:

Hastalık, bela, kötü talih, kara büyü ve sihre karşı takılan ya da kulla­nılan koruyucu bir takı veya bir tılsım-Bakınız: Muska.             

Amun (Amon, Ammon, Amen):

İlk za­manlar Eski Mısır'ın Thebes şehrinin verel rüzgar ve hava tanrısı olan Amun, Thebes şehrinin büyüyüp bir metropol haline gelmesiyle gelişti ve kendisine birçok güç ve sıfat verilmek suretiyle Mısır'ın en önemli tanrısı haline geldi. Önceleri yalnızca verimlilikle ilişkili bir tavrıyken, sonradan firavunların tanrısı olma konumuna yükseldi. Mısır firavunlarıyla güneş arasındaki irtibat nedeniyle Amun, yüce güneş tanrısı Ra ile birleştirildi ve Amun-Ra olarak tanrılar panteonunun zirvesine yerleşti. Firavun IV. Amenofîs döneminde, Amun kültü yerine Aton kültüne önem verilmeye çalışıldı; ancak bu firavunun ölümü sonrası tekrar Amun kültüne dönüldü. Tanrıça Mut, Amun'un karısı, tanrı Khons ise oğluydu.

Amurru:

Fenikelilerin bitki tanrısı Aleyin’in bir diğer ismi. “Batı’nın Tanrısı” olarak da bilinen Amurru'yu Eski Mı­sırlılar Reşep (Reşef) olarak tanırlar. Hasat zamanı onun, kız kardeşi Qadeş (sonraki dönemlerde Anat) ile birlikte göründüğüne inanılırdı. Bakınız: Aleyin.

An:

Bakınız: Anu.

Ana Tanrıça:

Çok eski dönemlerden iti­baren birçok politeist inanç sisteminde görülen ve yaratıcılığı, bereketi, cinsel ilişkiyi, doğurganlığı, çocuk büyütmeyi ve gelişmeyi temsil eden analık sem­bolü tanrıça.

Anabaptistler:

XVI. Yüzyıl reform­cularının ileri sürdükleri fikirlerden kay­nağını alan bir dinî harekettir. Daha çok reform kiliselerinin yörüngesinde gelişme göstermiştir. Bu hareketin temelinde Luther’in “sadece iman” doktrinine karşı yetersiz bir güven yatmaktadır. “Sadece imanla”, kurtulur şeklindeki iman, bazı Hıristiyanları, küçük çocuklara yapılan vaftizin etkili olmadığını düşünmeye sevketmiştir. Çünkü çocuklar, iman ede­rek vaftiz olma durumunda değillerdir. Bunun için, bütün Hıristiyanların kurtu­luşa erebilmeleri için “vaftiz olmayı” is­temeleri gerekmektedir. İşte “yeniden vaftiz” olma olayı “Anabaptizm” hareke­tini meydana getirmiştir. Yani, Anabaptizm, hareketine katılanlar, ço­cukluk yıllarındaki vaftizle yetinmeyip, “yeniden vaftiz” olanların oluşturdukları ve bunu propaganda edenlerin hareketi­dir.

Başlangıçta pasif bir spiritüel hareket ola­rak başlayan Anabaptizm hareketi, daha sonra bir takım politik isteklerle sahneye çıkmaya başlamıştır. Anabaptizmin ihti­lalci veçhesi, özellikle XVI. Yüzyılın feo­dal Almanya’sında gelişme bulmuş ve ni­hayet 1534 - 1535 yılları arasında meyda­na gelen “köylü savaşları” ile sonuçlan­mıştır. Saxe bölgesinde Nikolaus Storck (1525) ve Thomas Münzer (1489 - 1525) “yalnız yetişkinlerin vaftizinin değil, Kutsal-Ruhun kişisel ilhamının da iman kuralı ve hareket tarzı” olabileceğini vaaz ediyorlardı. Yine bunlar, enkarnasyon ye­rine bir çeşit “İnsanın Tanrılaşmasını” savunuyorlardı... Bu düşüncelere, herke­sin eşitliği ile “Tanrının krallığının” ıs­lahı fikri ilave ediliyordu. Bu vaizlerin önderliğindeki Zwickau     ayaklanması 1521 yılında yapılan tutuklamalarla ön­lenmiştir. Fakat liderler Boheme ve Alstadt'a kaçmışlardır. Saxe bölgesinde Münzer, ikonoklast hareketini körükle­miş, doktrinini formüle etmiş, Roma kili­sesine ve Lutherci kiliselere hücum etmiş­tir. Luther onun bazı dinî ve sosyal istek­lerini temelde kabul etmiştir. Fakat aksiyonunu bozacak düzensizliklerden kork­muştur. Bunun içinde bunlara karşı kanlı bastırma olayını tasvip etmiştir. Böylece Luther, ikili saltanat doktrini ile kilisesini şartsız şekilde lâik iktidara boyun eğmeye sevk etmiştir.

Melchior Rink’in, Hans Denk’in, Hans Hut'un, Pilgram Marpeck’in gayretlerine rağmen, acımasız şekilde sürdürülen bas­kılar, Anabaptist hareketi kırmıştır. Anabaptistler muhtelif ülkelere dağılmış­lardır.

Anabaptist hareket, Melchior Hoffman (1500-1543)'ın gayretleri ile kuzey Avru­pa'da direnmiştir. “Baltık Havarisi” diye adlandırılan bu adam, Strasbourg'da tu­tuklanmış ve orada on yıl sonra ölmüştür. Onun talebeleri, Amsterdam'da, Haarlem'de, Ley'de çok sayıda bulun­maktadır. Bu talebelerinin tutumlarını şiddet yanlısı ve barış yanlısı olmak üzere ikiye ayırabiliriz:

Şiddet yanlıları, Jan Matthijs ve Jan Beukels etrafında toplanmışlardır. Bunla­rın en yoğun olduğu şehir Münster ol­muştur. Münster, yeni Kudüs olarak ka­bul edilmektedir. Önceleri, bir katolik şe­hir olan Münster, daha sonra Almanya’nın diğer bölgelerinden ve Hollanda'dan ge­len Anabaptistlerle dolup taşmıştır. Münzer’in en korkunç fikirlerini kabul eden Anabaptistler, zırva bir teokrasiye ve müsamahasızlığa kendilerini kaptırmışlardır. İncili ve İlimleri hakir görmek­tedirler. Sanat eserlerini kitapları ve dinî yapıları yıkmaktadırlar. Matthijs 1534 Ni­sanında öldürülmüş ve Jan Beukels yalnız kalmıştır. O da kendini “Sion Kralı” ilân etmiştir. Onbeş karısının olduğu söylen­mektedir. Daha sonra “Sion kralı” yaka­lanmış ve öldürülmüştür. Böylece, her Anabaptist grup büyük işkencelere maruz kalmıştır.

1633'den sonra, bazı Anabaptistler Amerikaya göç etmişlerdir. Orada birçok kollara ayrılmışlardır. Askerlik yapmaya karşıdırlar. Cemaat halinde yaşamakta­dırlar.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:21

Anabaptist Kilise (Yeniden Vaftizciler):

 

Çocukların vaftiz olması kuralına karşı çıkan ve inananların, inançlarının gös­tergesi olarak vaftizi tekrar tekrar yapa­bileceklerini savunan Hıristiyan mez­hep; bu görüşte olan çeşitli Hıristiyan guruplar. Bu görüşteki başlıca akımlar şunlardır.

(1). 1521'de Wittenberg'de ortaya çıkan Thomas Münzer ve Zwickau hareketi.

(2). 1525'te Zürih'te İs­viçreli Kardeşler hareketi. Bunlar inananların tekrar tekrar vaftizini vurgu­ladılar.

(3). Jacob Hutter (ö.1536) ta­rafında kurulan Huttariler hareketi.

(4). M. Hoffmann tarafından kurulan Hoffmanniler ekolü. Yeryüzünde tanrısal bir devletin kurulmasını hedef edi­nen anabaptistler; Luther, Zwingli ve Calvin tarafından da itham edildiler ve hem Katolikler hem de Protestanlar tarafından takibata alındılar.

 

Anahita:

 

Eski İranlıların verimlilik, su ve hayat verme tanrıçası. Akamenidler zamanında (MÖ 558-330) ona yaygın olarak tapılmaktaydı. Sonraki dönem­lerde ise ona, Anaitis adı altında Ana­dolu ve Akdeniz bölgesinde tazim edildi. Anahita, boğa başlı bir aslanın yanında yer alan çıplak bir figür şek­linde tasvir edilmiştir. Anahita kültünün tipik bir özelliği, onun adına yapı­lan mabetlerde görülen kutsal fahişelik uygulamasıydı.

Mazdeizmde verimlilik Tanrıçasıdır; onun ismi lekesiz, temiz anlamı­na gelmektedir. Bu sıfat, “nemli” anlamı­na gelen aredvi ve “kuvvetli” anlamına gelen Sura diğer iki sıfatla, ırmak suları tanrıçası Harahvati'yi vasıflandırmakta­dır. Bu tanrıça da Hindistan'daki Sarasvati'yi andırır. Avesta, bu Tanrıçayı, dik göğüslü, yüksek kalçalı, altın sandallı, kunduz kürklü, güzel bir kadın olarak tasvir etmektedir. Batı İran'da bu tanrıça kültü, Nana veya İştar gibi yabancı Tanrı­ça kültleriyle birleşmiştir. II. Artaxerxes’in saltanatından itibaren, Anahita, mabedlerde heykellerine sahip olmaya başlamıştır. Grekler ondan, Anaitis diye bahsederler. Yunanda bu Tanrıça, Artemis'le veya Aphroditle ifade edilmiştir.

 

Anan Ben David:

 

(MS 8.yy) Hahamlığa karşı heretik bir Yahudi tarikatı olan Ananiliğin kurucusu. Varlığını bugün de sürdüren Karailik mezhebinin Ananilikten doğduğu ifade edilir.

 

Ananda:

 

Brahmanizmdeki Trimûrti teslisinde Ananda, üçüncü unsuru teşkil eder. Burada Allah, Sac-cid-Anânda şek­linde tarif edilmektedir. Yani, Varlık-Şuur-Mutluluk. Çünkü Sanskritçede Ananda, Sevinç, mutluluk anlamına gelmektedir. Bu vasıfla Ananda, Shi-va'ya bağlı bulunmaktadır.Çünkü mitolojik plânda bu tanrısal unsur, teslisin üçüncü unsurudur. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn83" rel="no follow - Ananda, ölümlerinden sonra, bu tanrının cennetini elde ettikleri zaman, Shiva'ya bağlı olanların mutluluğunu göstermek­tedir. Mitolojik bir dağın üzerinde olacak olan bu mutlu ikamet, Kailasa adını al­maktadır. Yine de Ananda, Vishnu'nun, Krishna'nın, Tanrıça’nın mensuplarını bekleyen mutluluk dahil, her çeşit sevinci ifade etmektedir. Genelde Ananda keli­mesi, varlığa dönüşünü yapan daha doğ­rusu, mutlakla (Brahman) hüviyetini aynı yapan yeniden doğuş çarkından (Samsâra) kurtulan ruhun en üst derece­deki sevincini, mutluluğunu hatırlatmak­tadır. Öyleyse, geçici, cismanî, bedbahtlık­tan başka birşey olmayan varlık kar­şısında, öz; istikrardır, daimiliktir, mutlu­luktur, (Ananda). Bunun için, herşeyden vazgeçenler (Sâdhu, Samnyâsin” giriş es­nasında, Ananda unsurunu ihtiva eden yeni bir isim almaktadırlar. Meselâ, Shivânanda (Shiva'da Sevinenler), Vivekânanda (Ayırımcılıkta sevinenler) gibi.

 

Ananda:

 

(MÖ. 6.yy) Buddha’nın çok sevdiği öğrencisi. Buddha, görüşlerini ve dininin temel esaslarını, kutsal litera­türde yer alan Ananda ile ikili konuşmalarında ifade eder.

Buda'nın yeğenlerinden biri­dir. Sâkyamuni tarafından öğretilen yeni yolda hidayete gelmiştir. Keşişlerin arası­na girmiştir. Ananda, Buda'nın biyografi­sinde çok önemli bir yer tutar. Çünkü o, yirmibeş yıl Buda ile beraber olmuştur. Onun bütün sözlerini hafızasına kaydet­miş ve onunla haşir neşir olmuştur. Ananda'nın yumuşak, mütevazi ka­rakteri, Buda'nın, öfkeli ve kaprisli karak­terli diğer yeğeni olan Devadatta'ya ters düşmüştür. Bu, üstadım öldürüp onun yerine bile geçmeyi denemiştir. Ananda’nın karakteri yine Mâhâkashyapa’nın karakterine terstir. Bu, Buda'nın ölümünden sonra, cemaatin idaresini eline almış ve Râjagriha konsilinde kesin rol oynamıştır. Bu ilk konsilde Ananda, Buda'nın bütün öğretilerini ezberden okumaya da­vet edilmiştir. İşte Sütra'ların kaynağı bu öğretiler olmuştur.

 

Ana Tanrıça:

 

Antik çağın çok önemli dinî motiflerinden birisi de Ana Tanrıça motifidir. Ana Tanrıça iki şekilde tasvir edilir: Birincisi, Tanrıça bir çocuğu tutar veya emzirir, ikincisi, yanında bir veya iki kişi daha vardır ki hepsi çocuğa bakar şekilde tasvir edilmiştir. Bu bir Ana Tanrıça'dır. Bazı kabartmalarda Ana Tanrıça’nın yanında bir kadın daha bulunmak­tadır. Ana Tanrıça, üretkenliğin bir sem­bolü olarak takdim edilmektedir. Antik çağdaki ortak Tanrıçalar, perilerin egemen olduğu Hıristiyan İrlanda'da de­vam etmiştir. Kuzey İtalya'da bulunan Ana Tanrıçalar inanç, Galya'da bu kadar yaygınlık kazandıysa bunun nedeni, bu ülke kadınlarının doğurganlıkta ün salmış ve bundan dolayı da saygı duyulmuş ol­malarındandır. Roma İmparatorluğu dö­nemine rastlayan bu imtiyaz, Kybele da­ğının büyük anası inanışlarının Galya'da yayıldığını açıklamaktadır.

 

Anahsi:

 

Afrika'da Gana yerlilerinin hika­yelerinde yer alan ve kahraman olduğu kadar aynı zamanda bir kandırıcı figür olan örümcek; aslında bir yaratıcı tanrı.

 

Anantarika-Karma:

 

Budizmde büyük gü­nah anlamına gelir. Bunlar insanın an­nesini, babasını veya bir azizi öldür­mesi, bir Buddha'ya zarar vermesi veya cemaat içinde fitne ve bölünmeye se­bep olmasıdır. Bu günahlardan birini iş­leyen kimse, yeniden doğma ve aydınlanma fırsatı bulamadan ölümünden sonra cehenneme gider.

 

Anat:

 

Eski dönemlerde çeşitli Ortadoğu toplumlarınca tapınılan bir yeryüzü tanrıçası. Baal’ın kızı ve Aleyin’in kız kardeşi olan ve savaşçı bir karakter ta­şıyan Anat, bitki tanrısı Mot'un öldü­rülmesinden sorumluydu. MÖ 1650'de Hyskos tarafından onun kültü Mısır'a sokuldu ve orada-Anat'a, Baal-Sutekh-’in eşi ve çiğ tanrıçası olarak tapıldı. Ayrıca o “kutsal” anlamına gelen Qadeş ismiyle de tanınmaktaydı.

 

Anathema (Aforoz):

 

“Ayrılmış”, “lanet­lenmiş” ya da “aforoz edilmiş” anlamla­rına gelen bu terim Pavlus tarafından da defalarca kullanılmıştır. Hıristiyan­lığın MS 306'daki Elvira Konsilinde suçlananlar aforoz edildiler ve aforoz etme kısa zamanda heretîklere karşı sis­tematik bir uygulama haline geldi. MS 6. yy'dan itibaren anathema, “toplum dışına itme” anlamına gelen excommunication'dan ayrı olarak değerlendirildi. Zira excommunication sadece kişiyi kilise sakramentleri ve ibadetlerinden ayırmayı ifade ederken, anathematizasyon kişiyi tamamıyla inananlar toplulu­ğunun dışına atmayı ifade ediyordu. Bakınız: Excommunication.

 

Anatta (Anatman):

 

Pali dili. “Ben olmayan” veya “ruhsuz”. İnsanda, ruh adı verile­bilecek ölümsüz hiç bir varlık ve cevher bulunmadığı yönündeki Budist öğ­retisi.

 

Anchorite (Anchoress):

 

Hıristiyan ter­minolojisinde dünya hayatından el etek çekmiş, mutlak sessizlik, dua ve çile ha­yatına yönelmiş olan kimse; tanrı ile mistik birleşmeyi hedefleyen münzevi keşiş. Bu terim özellikle hücrelerde sıkı bir disiplin içerisinde yaşayanlar için kullanılır. Bakınız: Keşiş, Asketizm.

 

Andreas:

 

(ö. 60-70) Hıristiyan geleneğine göre, İsa'nın 12 havarisinden biri ve Petrus'un kardeşi. Anadolu'dan Volga nehrine kadar geniş bir alanda tebliğ çalışmalarını yürüttüğü ve çarmıha gerilmek yoluyla öldürüldüğü rivayet edilir.

 

Angeloloji (Angelology, Melekbilim):

 

Dinlerde meleklerle ilgili inanç ve iba­detleri ele alıp inceleyen bilim dalı.

 

Anhur (Anhert, Onouris):

 

Eski Mısır'da, tanrı Shu ile özdeşleştirilen bir gökyüzü tanrısı; tanrıça Mehit’in eşi. Güneşin yaratıcı gücü olarak Anhur, savaşçı bir tanrıydı.

 

Anglikan Kilisesi (Anglikanizm):

 

İngil­tere Cantenbury başpiskoposluğunun görüşlerini kabul eden ve geleneksel olarak St. Augustin tarafından kuruldu­ğuna inanılan İngiliz ulusal kilisesi. Reformasyonu müteakip kral VIII. Henrich’in (1491-1547) karısı Katherina Aragon'dan ayrılmak istemesine Papa'nın karşı çıkması üzerine, kralın giri­şimleriyle İngiliz kilisesi Roma'dan ay­rıldı ve Katoliklikle Protestanlık ara­sında bir çizgi izledi. I. Elizabeth zama­nında (1533-1603) Anglikanizm doktrinel bir sistem olarak zuhur etti. Altın çağını ise 17. yy'da yaşadı. Papanın oto­ritesini reddetmelerine ve kendilerine has bazı görüşlere sahip olmalarına rağmen Anglikanlar, eski inanç esasla­rını, ibadetlerdeki dua sözlerini ve ta­rihi piskoposluk telakkisini korurlar, “îmanın savunucusu” unvanını taşıyan İngiliz kralının bu inançtan olması şarttır. Kral, kilisenin dünyevî koruyu­cusu olarak kabul edilir. Anglikanlar genellikle on yılda bir, Cantenbury başpiskoposu başkanlığında bir araya geldikleri Lambeth Konferanslarında çeşitli kilise içi problemleri görüşürler.

Anglikanizm 3 ana akıma ayrılmıştır:

(1) 1834'te ortaya çıkan ve Katolisizme yakın olan Anglokatolik Ekol (ya da High Church);

(2) Çalışma ağırlığını iç ve dış misyona veren Evancelik Ekol (ya da Low Church);

(3) Kendilerini li­beral olarak tanımlayan Serbest Ekol (ya da Broad Church).

İngiltere kilisesi, derin bir şekilde Canterbury'nin ilk piskoposu olan Augustin'e bağlı olan Benedictin zühtü ile belirginlik kazanmış, zamanla bu züht ve çile tarzına, Domikenler, Fransiskenler'de katılmışlardır. Bu dinî yaşayışta liturji çok önemli bir yer tutu­yordu. Normande’in fethinden (1066) VIII. Henri'ye kadar (1509-1547) papalığın egemenliği bazan kabul edilerek bazan da reddedilerek Roma ile milli bağımsızlık endişesindeki İngiliz prensleri arasında bir gerginlik yaşanmıştır. Aslında Roma'ya karşı olan muhalefet, reformun di­nî fikirlerinden gelmiyordu. Bu muhale­fet, kraliyetin politikasının bir parçasını teşkil ediyordu. VIII. Henri önce, din adamı olmak istemişti. 1509'da kral oldu­ğunda Oxford'da ilahiyat tahsili yapmıştı. 1521'de Luther'e muhalefet etmişti. O, yedi kilise sırrını savunuyordu. O zaman Papa X. Leon, VIII. Henri'ye imanın sa­vunucusu unvanını vermişti. Roma ile VIII. Henri'nin arasını bozan olay, onun boşanma davası olmuştu; papalık onun boşanmasını kabul etmemişti, 1529'da kral, İngiliz din adamlarına yeryüzünde “İngiliz Kilisesinin Yüce Şefi” olduğunu bildirmişti. Bu tebliği, İngiliz papaz sınıfı, 1532'de kabul etmek zorunda kalmış ve 1534'de de İngiliz parlementosu bu kara­rı onaylamıştır. Bu devirde Thomas CromWell ve piskopos Cranmer’in tesiri altında Lutherci kiliselerin akımları yavaş yavaş İngiltereye nüfuz ediyordu. Devlet tarafından müsadere edildikten sonra, manastırlar kaldırılmış ve mallan dağı­tılmıştır. Yine de Evanjeliklerin propagandası ancak kanlı bir statü de 1539'da durdurulabilmiştir. VI. Edouard’ın yönetiminde (1547-1.553) ise, kült ve dogmalar reforme edilmiş, ancak piskoposluk teşkilatı olduğu gibi kalmış­tır. 1549'da ilk dua kitabı, 1552'de ise ikinci dua kitabı yayınlanmıştır. Ayrıca aynı yılda kırk iki maddelik iman ikrarı yayınlanmıştır. Bu iman ikrarları, özellik­le evharistiya konusunda Lutherci ve Calvinci görüşleri ihtiva ediyordu... 1553 -1558 yılları arasında egemen olan Mary Tudor ile sert bir katolik muhalefet ken­dini göstermiştir. Böylece de birkaç yıl Roma hakimiyeti devam etmiştir. Fakat kral sadece kilise işlerinde devletin yüce idarecisinden başka rol oynamıyordu. Bunun için “kilise sırları” onun tesir ala­nının dışında kalıyordu. Fakat 1559'da yürürlüğe giren “tek biçimlilik yasası” ile orta bir yol açılmıştı. VI. Edouard'ın liturjisi, birkaç antikatolik esasın kaldırıl­ması ve resim, haç, dinî musiki ve piskoposların elbisesi gibi konularda verilen bazı tavizlerle kabul edilmişti. Bu du­rumda Canterbury'nin yetmiş birinci piskoposu MattheW Parker oluyordu. Anglikan kilisesinin apostolik mirası, onun tarafından sağlanmıştır. Bu açılan “orta yol” 1571 yılında parlemento tara­fından kabul edilmiştir. 1564'den itibaren kalvinist muhalifler, puritenler diye ad­landırılmışlardır. Çünkü onlar, Devletin kilisesini temizlemeye yönelmişlerdir. Fa­kat zulüm görmüşlerdir. XVIIL yüzyılın başından itibaren Angli­kan cemaati bütün dünyaya yayılmaya başlamıştır: Amerika (1784), Kanada (1787), Hindistan (1814), Avusturalya (1836), Yeni Zelanda (1841), Güney ve Batı Afrika (1852), Doğu Afrika (1861). 1980 yı­lında dünyadaki Anglikan kiliseleri Canterbury'den bağımsız olarak varlığını sürdürüyorlardı. Her Anglikan kilisesi aynı esasa, imana, liturjiye sahip olmakla beraber müstakil olarak kendini yöneti­yordu. Bugün Anglikanların yarısından çoğu, İngiltere dışında yaşamaktadırlar. Anglikan kilisesinin karakteristik çizgileri şunlardır:

1- İncil’in ağır basan bir önemi vardır.

2- Ençok kullanılan İncil metni 1537 nüshasıdır.

3- İki önemli sakrament vardır. Diğer beş sakramentin yeri değişmektedir.

4- Kilise'nin dua ve iman kitabı olarak kullandığı kitap (Prayer book) 1562 yılında kaleme alınmış olup, 1907 ve 1927 yı­lında yeniden gözden geçirilmiş olan ki­taptır. 1929 yılında, piskoposlar bu kitabın kullanılmasına karar vermişlerdir. Esnek ve pragmatik bir yapıya sahip olan Anglikan kilisesi, muhtelif şartlara ve te­mayüllere adapte olmuştur. Bunun için bu kilise, katolik, puritanist ve metodist eğilimleri bünyesinde toplamıştır. İngilte­re kilisesi, kendine mahsus bir kuruluştur. Onun piskoposları lordlarla birlikte oturmakta ve kilise meclisi yasal bir teşki­lat olarak görülmektedir. Anglikanizmin kiliseler birliği faaliyeti II. Vatikan konsilinden beri (1962-1965) art­mıştır. Roma'da bir “Anglikan Merkezi” açılmıştır. 1966'da Ramsey piskoposu, Papa VI. Paul'u ziyaret etmiştir. Milletle­rarası seviyede kurulan Anglikan - Kato­lik komisyonu, özellikle iman konusunda anlaşılacak belli başlı konular üzerinde çalışmaktadırlar. Bu komisyonun çalışma­ları, 1971'de Windsor'da Evharistiya doktrini üzerinde bir deklarasyon şeklin­de ve 1973'de Canterbury'de Minister ve Ordinasyon şeklinde yayınlanmıştır. Yine Anglikanlarla - Katolikler arasındaki diyalog 1982 yılında Papa II. Jean -Paul'un gerçekleştirdiği İngiltere ziyaretiyle yeni bir boyut kazanmış; Papa ve Canterbury piskoposu yeni bir Anglikan -Katolik komisyonu kurmuşlardır. Angli­kan kilisesinin İngiltere’deki dinî merkezi, Canterbury piskoposluğudur.

 

Angra Mainyu:

 

Zerdüşt ilâhiyatındaki “kötü ruhtur”. Düşüncede, sözde ve aksiyonda kötülüğü temsil et­mektedir. O, şeytanların şefidir. Ahura Mazda'ya muhaliftir. Ahura Mazda'nın her yaratığına, bir kötülükle cevap ver­mektedir. Klâsik     dönemin Grekleri, Oramazdes ve Areimanios isimleri altında iki hasım Tanrı tanıyorlardı. Ahriman'ın bir kült konusu olduğunu Plutarque doğ­rulamaktadır. Plutarque, Zoroastre’ın, İranlılara Areimanios'un kötülükleri önlemek için kutsallaştırıldığmdan bahse­der.

Pehlevice metinlerde Ahriman ismi, dai­ma, ölüm, hastalık, gibi kötülüklerle zik­redilmiştir. O, Ohrmazd'ın antitezi olarak gösterilir. Ohrmazd, yaratışıyla madde dünyasında hazırdır. Ahriman'ın ısc, maddi varlığı yoktur. O halde Ohrmazd ile Ahriman arasında bir benzerlik yoktur. Ahriman, yılan, sinek, at veya insan şekli­ne girebilir. Fakat bu suretler ona, kısa bir zaman için verilmişlerdir. Bir başka kanaat, bu konuda daha da fel­sefidir: Başlangıçta, Ohrzmad, hikmet ve bilgi yeteneği ile sadece bir potansiyel olarak vardı. Henüz aktüel değildi, potansiyel halindeki bu şuur kendi dışında bir obje olarak varolmak istiyordu. İşte böylece, Tanrının iradesi dışında Ahriman olarak var olmuştur. Zerdüşt ilahiyatında, Ahriman ismi git­tikçe spiritüel bir varlık halini almıştır. Daha sonra da tamamen kaybolmuştur. 1910 yılında, büyük bir parsi rahibi tara­fından yazılan Mazdeizm Din dersinde Ahriman ismi bulunmamaktadır.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:25

Anıt Mezar:

Mozole veya türbe olarak da bilinen büyük ve etkileyici mezar. Din kurucuları ya da önderler, büyük değer verilen, tazim edilen veya ilahlaştırılan kimseler anısına yapılan görkemli bina. Bugüne kadar yapılmış anıt mezarlar­dan en görkemlisi Babürşah’ın 1631'de ölen hanımı Şahcihan için yaptırdığı Tac Mahal'dir.

Animalizm:

Başta totem düşüncesinin hakim olduğu dini gelenekler olmak üzere çeşitli dinlerde görülen hayvanla­rın kutsallaştırılmasına dayalı kült.

Animatizm:

Dînin menşeini, ilkel insan­ların bütün varlıklarda bulunduğuna İnandıkları evrensel bir ruh fikriyle açıklayan doktrin. 1899'da R.R. Marett tarafından Tylor'un Animizm teorisine bir değişiklik getirilerek, ilkel insanın, kişisel ruhlara İnanma yerine dünyanın kişisel olmayan güçlerce yönlendirildi­ğini düşündüğü ifade edildi. Ayrıca Malanezyalıların böylesi bir güce inandık­ları iddia edildi. Ancak sonraki araştır­malar bunun alemi yönlendiren bir güç olmadığı, İnsanlara ve ruhlara özellik kazandıran bir nitelik olduğunu ortaya koymuştur.

Animizm:

E.B. Tylor'un, 1871'de ilkel Kültür (Primitife Culture) adlı çalışma­sında kullandığı “ruhsal varlıklarla ilgili doktrin”; Tylor tarafından dinin kayna­ğıyla ilgili olarak savunulan teori. Dini, ruh doktriniyle (ferdi ruhların ölüm sonrası yaşadığı, güçlü tanrılara karşı diğer ruhların varlığı vb. inançlar) açıklayan Tylor, Animizmi dinin en kİsa tanımı olarak niteledi. Animizm teorisine göre, ata ruhları ve fetişlere tazim etme geleneği puta tapıcıhğın ve politeizmin temelini oluşturmuştur. Ty­lor, Animizmin insanlık terazisinde dü­şük kabileleri karakterize ettiğini ve bu­radan yüksek modern kültürlere kadar yükseldiğini söyledi. Birçok kimse tara­fından tenkit edilen Tylor'un bu te­orisi, sonraki dönemlerde kutsal metni olmayan dinlere uygulandı. Bakınız: Tylor.

Animizm kelimesi, geniş an­lamda bir “hayatî güç” veya “Ruh”a inanmayı belirten bir inançlar bütünüdür. Bu teorinin ortaya atıcısı olarak E.B. Tay­lor gösterilir. Taylor, dinlerin menşeinde Animizmin bulunduğunu iddia etmek­tedir. Fakat R.R. Marett, “Animizm Öncesi” bir din bulunduğunu ileri sürerek, Animizm teorisine karşı çıkmıştır. Ayrıca, Animizm teorisi, birçok modern etnolog tarafından da reddedilmiştir. En önemli tenkidi W. Schmidt yapmıştır. Schmidt'e göre ilk dinî belirtiler Animizm şeklinde değil “Yüce Tanrı”lara inanç şeklinde kendini göstermiştir.

Anka:

Mitolojide Kaf dağında yaşadığı düşünülen kuş. Zümrüdü Anka ve Huma Kuşu gibi isimlerle de isimlendi­rilir.

Ankebut:

Arapça. “örümcek”. Kur'an'ın 29. suresi. 69 ayetten oluşan bu surenin bazı ayetleri Mekke'de bazıları ise Medine'de nazil olmuştur. 41. ayette inanmayanların işleri örümceğin evine benzetildiğinden, sureye Ankebut adı verilmiştir.

Anna (Hanna):

İbranice. “lütuf, tanrı bağışı”. Rivayetlere göre MÖ 1. yy'da Nasarath şehrinde yaşayan İmran'ın (Yoachim) karısı ve Hz. Meryem’in annesi. Hıristi­yanlarca 4.yy'dan beri tazim edilen Anna, resim ve gravürlerde Meryem ve bebek İsa ile birlikte gösterilir.

Anna Perenna:

Bu bir Roma bayra­mıdır. Mart ayında dolunay zamanında kutlanmaktadır. Çünkü Mart ayı, tabiatın canlandığı ve savaş mevsimlerinin başla­dığı bir aydı. Bu bayramda sert dinî mera­simler icra ediliyor, adakiar yapılıyordu. Resmi ve özel takdimeler sunuluyordu. Bu bir halk bayramıdır. Gerçek anlamda bir kermesdir. Bu bayramda erkekler ve kadınlar, otların üzerine oturarak bol bol yerler ve içerler. Uzun yıllar yaşamak ümid edilir, müzik dinlenir ve danslar edilir.

Annihilationizm:

Bakınız: Şartlı ölümsüzlük.

Annunaki (Yüce Kişiler):

Tanrı Anu'nun çocukları; cehennemin 7 hakimi. Sü­merlerde onların yeni gelen ruhları yar­gılamak üzere cehennemin kapısında beklediklerine inanılırdı. Diğer zaman­larda ise onlar Ereşkigal'ın tahtı önünde otururlardı. İnanna, eniştesi Gugulanna'nın cenazesine iştirak et­mek üzere cehenneme indiğinde, An­nunaki ona bakmak ve ruhlara eziyet veren sözleri söylemek suretiyle İnanna'nın ölümüne neden olurlar. Ereşkigal gibi bu 7 hakimin de bir zamanlar cennette yaşadıklarına, ancak yanlış hareketleri nedeniyle cehennemde ya­şamaya mahkum edildiklerine inanılır.

Anomoeanlar:

4. yy'da Arianizm doktri­nine benzer görüşler savunan ve Pavlus'cu Hıristiyanlık dışında Aetius ve Eunomius tarafından yönlendirilen bir hareket.

Anselm:

(Aziz Anselm, Y.1033-1109) 1093'den itibaren Cantenbury başpis­koposluğu yapan Hıristiyan teolog ve filozof. Kral II. William ile ayrılıkları nedeniyle 1098'de Roma'ya gitti ve orada sürgünde kaldı. O, bir teolog ve filozof olarak erken dönem skolastik düşünürleri arasında önemli bir yere sahiptir. Öncekilerin aksine, dinsel İnançları kutsal metinler ve kilise yazarlarının görüşleri yerine akla ve mantığa dayalı olarak savunmaya çalışmıştır.

Anta (Anat):

Eski Mısır geleneğinde gü­neş tanrısı Ra'nın kızı olarak düşünülen Anta, Mezopotamya verimlilik tanrı­çası İştar’ın Eski Mısır'daki bir karşılı­ğıydı.

Antakya İlahiyat Okulu:

Antakyalı Lucian’ın, İskenderiye okuluna karşı kur­duğu Kitab-ı Mukaddes'i araştırma okulu. Kitabı Mukaddes yorumunda alegorizm (remiz ve kinayeli anlatım) ve sembolizmi (simgesel ve mecazi an­latım) ön plana çıkaran İskenderiye ekolüne karşılık Antakya ekolü men­supları literalizm ve tarihsel yorumu yeğlerler. Bu ekolün en önemli temsil­cisi olan Mopseuestalı Theodor, tama­mıyla tarihsel kitaplar olması nedeniyle I ve II Tarihler gibi kitapların Kitabı Mukaddes'te yer almamasını savunmuş­tur. Ayrıca onlar, İsa'nın insani ve ilahi tabiatlarının ayrılığını vurgularlar. Onlar tarafından savunulan bu görüş Nasturilerce sürdürülmektedir. Bakınız: İsken­deriye İlahiyat Okulu.

Antechrist:

İsa'nın, en büyük düş­manı olarak tasarlanmıştır. Antechrist, Hıristiyanlıkta Ahirzaman tasavvurların­da çok önemli bir yer tutmaktadır. Bizzat, Antichristos kelimesi İsa’nın hasmı anla­mına gelmektedir. Hıristiyanlıktaki Antechrist kavramı kökünü yahudiliğin kıyamet düşüncesinde bulmaktadır. Ya­hudilikte, İsrail milletine Gog ve Magog'un saldırıları Hezekiel 38-39'da di­le getirilmektedir. Bizzat Kudüs'te Tanrı Yahve, düşmanlar üzerinde zafer elde etmiş ve saltanatını göstermiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn84" rel="no follow - [84] Daniel kitabı ise bu mukaşefeleri za­lim hükümdar Antiochus Epiphane'ye tatbik etmekte ve onun bozgununu haber vermektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn85" rel="no follow - [85] Böylece, Daniel’in kehanetleri hem Yahudi dünya­sında hem de Hıristiyan kilisesinde aktüelleşmektedir, Böylece, Tanrının düş­manları, ahir zamanda İsa'nın düşmanı olmaktadırlar. Kıyametle ilgili nutukla­rında İsa, Hıristiyanları, sahte Mesihlere karşı uyarmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn86" rel="no follow - - [87] İsa düşmanının yapacağı işler konusunda Pavlos'un dayandığı bilgiler Daniel 11/36'daki şu bilgilerdir: “Kral di­leğine göre yapacak ve kendisini yüksel­tecek ve kendini her ilâhtan büyük ede­cek ve ilâhların Allah’ına karşı şaşılacak şeyler söyliyecek ve gazap tamam olun­caya kadar işi iyi gidecek; çünkü hükmolunan şey yapılacaktır.” İsa düşmanı varlık konusunda Yuhanna’nın Vahiy adlı kitabında daha çok şey vardır: Orada bu garip varlık bir ca­navar şeklinde, on boynuzlu, yedi başlı bir hayvan olarak belirtilmiştir. Ayı ayak­lı, aslan ağızlı kaplana benzeyen bu cana­var, Allah'a küfür etmektedir. Antichristos ifadesi Yuhanna’nın mektup­larında da bulunmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn88" rel="no follow - Antechrist'i bütün şeytanî kafirlikleri be­lirten bir adam olarak düşünmektedir. Hıristiyanlıktaki Antechrist tasavvuru, islâmdaki Deccal inancı ile bir yakınlık arzetmektedir.

Antifon:

Yunanca. “karşıt seda”. Yahudi hav­ralarında olduğu gibi, Eski Hıristiyan ritüellerinde rahiple cemaat arasında karşılıklı olarak söylenen müzikal ilahi­ler. Katoliklerde ayin esnasında ilahile­rin başında ve sonunda söylenen naka­rat.

Antikite Konsiller:

Hıristiyanlık tari­hinde yapılan ilk konsiller. 4. yy ile 9. yy arasında yapılan bu konsillere “genel konsiller” ya da “ökümenik konsiller” adı da verilir. Antikite konsiller Hıris­tiyanlık tarihindeki ilk 7 genel konsiti içerir. Bunlar 325 İznik Konsili, 381 İs­tanbul Konsili, 431 Efes Konsili, 451 Kadıköy Konsili, 553 İstanbul Konsili, 680/81 İstanbul Konsili ve 787 İznik Konsili. Öte yandan 869/70'te yapılan İstanbul Konsili'ni Roma Kilisesi genel konsiller arasına katarken İstanbul Kili­sesi bunu kabul etmez.

Antiklerikalizm (Anticlericalism):

18. yy'da dinsel ilgisizlik temeline dayalı olarak gelişen politik ve dini bir liberal hareket. Kilisenin doğmalarına, imti­yazlarına, mülklerine ve siyasi nüfuzuna karşı çıkan ve ruhban sınıfını hedef alan bu hareket, 1789'daki Fransız devrimi sırasında aktif rol oynadı. Fran­sa'da hızla yayılan bu akım sonradan İspanya, Portekiz ve İtalya'da da yay­gınlaştı.

Antikrist (Mesih Düşmanı):

Hıristiyan li­teratüründe İsa Mesih düşmanlarını ifade etmede kullanılan bir terim. Ay­rıca Antikrist terimi ahir zamanda or­taya çıkacak ve Hıristiyanlığı tahrip etmeye çalışacak olan şeytani şahsiyet (Deccal) olarak da algılanır. İnanışa göre onun kuracağı saltanat, İsa Mesih’in yeryüzüne tekrar gelişiyle yıkılacak­tır. Hıristiyanlık tarihinde birçok kişi (Neron gibi) Deccal ilan edilmiştir. Hıristiyanlar, savaş ve kriz dönemle­rinde Antikristin ortaya çıkışını gözle­mişlerdir. Ortaçağda ve reformasyon döneminde çeşitli muhalif mezhepler birbirini Antikristlikle suçlamışlardır. Ayrıca Hıristiyanlarca, Müslümanlar da Antikristliğin gövdesi olarak nitelenmişlerdir.

Antinomianizm:

Ahlaki kural ve kaide­lerden kurtulmuş olma görüşünü savu­nan doktrine verilen genel ad. Hıristi­yanlıkta bazı gnostik ekoller Antinomianizmi savunurlar. Bunlar maddenin kötü olduğunu, dolayısıyla bir madde olan bedenin hareketlerinin de ruh açı­sından değersiz olduğunu savunur ve önemli olanın iman ve bilgi olduğunu iddia ederler.

Antiochus Epiphanes:

(ö. MÖ 163) MÖ 175'ten itibaren Suriye bölgesine ha­kim olan yönetici. 169'da Kudüs'e sal­dırarak tapınağı yağmaladı. 167'de Ya­hudi adetlerini yasakladı ve yerine pa­gan kültü tesis etmeye çalıştı. Onun bu uygulamaları Makkabi devrimine yol açtı. Bakınız: Makkabiler.

Antisemitizm:

 Batıda gelişen Yahudi düşmanlığı. Yahudiler, yerleşmek üzere göç ettikleri birçok Batı ülkesinde hiç de hoş karşılanmadılar. Bunun, inanç farklılığından ve sosyal yapıdan kay­naklanan çeşitli sebepleri vardı. İnanç açısından, yeni vatanlarındaki Hıristi­yan yerli halk Yahudileri İsa Mesih katilleri, olarak görmekteydiler. Öte yandan, -bundan da önemli olanı- Ya­hudilerin göçmen olarak geldikleri bu bölgelerde genellikle içe dönük bir sos­yal yapı oluşturmaları, kendi aralarında kurdukları sıkı ekonomik dayanışma ve yerel yöneticilerle olan sıkı ilişkileri do­layısıyla ticari ve ekonomik açıdan yerli halkın seviyesi üzerine çıkmaları, hal­kın onlara karşı bir kin ve nefret hissi beslemesine neden oldu. Bunun sonu­cunda tarihte zaman zaman Yahudi yer­leşimcilere karşı irili ufaklı bazı sin­dirme ve takibat olayları meydana geldi. Bakınız: Nazizm

Antisemitizm terimi yerinde kullanılmış bir terim değildir. Çünkü Yahudilerden başka semit kavim­ler de vardır. Fakat Antisemitizm, Anti -Yahudilik Teriminin sinonimi olarak kul­lanılmaktadır.

Yahudi toplumunun dinî uzlaşmazlığı ve başka milletler içinde erimemesi olayı karşısında her zaman Yahudiler için düşmanca duygular kendini göstermiştir. Eski Ahit, yahudi milletinin maruz kaldı­ğı işkenceleri, sürgünleri anlatmaktadır. Nabuchodonosor (Buhtunnasr) dan (M.Ö. VI) M.Ö. II. Yüzyıla kadar Yahudiler, bir­çok zulme maruz kalmışlardır. M.S. 70 ve 132 yıllarındaki yahudi ayaklanması, Ya­hudilerin bölgelerden genel dağılımlarını meydana getirmiştir.

Yahudiliğin yegane varisi olan Hıristiyan­lık, Roma imparatorluğunda IV. Yüzyılın başında resmi din olma imtiyazına sahip olmuştur. İşte o andan itibaren bir Anti -Yahudilik hareketi doğmuştur, çünkü Antisemitizm terimi ancak XIX. yüzyılın or­taya çıkardığı bir terimdir. Anti-Yahudilik teriminin doğuşunun iki önemli dayanağı vardı: Birincisi, Yahudiler İsa'yı çarmıha germişler ve Tanrı katili olmuşlardır. Yahudilerin hepsi, bu ölümden sorumludur­lar, ikincisi, Yahudilerin bütün dünyaya dağıtılmaları, bu suçlarının cezası sonucu olmuştur.

Bu düşünceye dayalı politik, ekonomik ve sosyal baskılar Yahudiler açısından kesin sonuçlar vermemiştir. Yahudiler için çıka­rılan özel yasalara rağmen Yahudiler XI. Yüzyıla kadar, Hıristiyanlarla birlikte ya­şamışlar, elbiseleri, işleri ve dilleri Hıristiyanlarınkinden ayrılmamıştır. Yahudile­rin ayrıldıkları tek şey, onların inançları olmuştur.

XI. yüzyılın sonunda olan ilk haçlı seferleri ile birlikte Hıristiyanlar Yahudi düşmanlığına ilk kesin adımlarını atmışlardı. “Bundan böyle Hıristiyan toplumunda Yahudiler kanun dışı ilân edilmişlerdir”.

Artık onlar kendilerine tahsis edilen ghettolarda yaşamak zorundadırlar. Sivri şapka giymeye zorlanmışlar, ekonomik aktiviteden uzaklaştırılmışlar sadece tica­retle uğraşmaya zorlanmışlardır. Bu sos­yal baskıdan başka, Yahudiler Avrupa'da, savaşlardan, salgın hastalıklardan, eko­nomik krizlerden, çeşmeleri zehir­lemekten sorumlu tutulmuşlardır. Neti­cede Yahudiler 1290 yılında İngiltere'den, 1394 yılında Fransa'dan, 1492 yılında İs­panya'dan ve 1496 yılında Portekizden sürülmüşlerdir... Resmî kilise de bu baskı dairesine katılarak 1215 yılında yapılan IV. Latran komilinde Yahudiler için çok ağır tedbirler almıştır. Böylece Yahudiler, Engizisyonun imtiyazlı kurbanı ol­muşlardır.

Hıristiyan Yahudi düşmanlığını ne reform ne de Hümanizm hareketleri ve hatta ne de rönesans hareketleri kökünden kurutamamıştır. Avrupa'da ancak XVIII. Yüz­yılın “Aydınlanma hareketi” Yahudilere karşı haksızlık yapıldığı şuurunu uyandırabilmiştir. 27 Eylül 1791 tarihinden itiba­ren Yahudiler Fransada “Fransız vatan­daşı” olma hakkını elde etmişlerdir. Aynı hakkı Yahudiler 1852'de İtalya'da, 1866'da İngiltere'de, 1870'de Almanya'da, 1917 yılında Rusya'da elde etmişlerdir. Fakat Yahudilerin hürriyetlerine kavuş­ması olayı da “Yahudi düşmanlığı” hare­ketine yeni bir hız kazandırmış oldu. Mo­dern ekonominin gelişmesindeki onların büyük payı, özellikle ticarette ve ban­kalardaki başarıları, Yahudilere karşı bir kıskançlık ve düşmanlığın meydana gel­mesine neden olmuştur. Aşırı faizle para verme şikayetleri, yahudi tesanüdüne karşı kızgınlığı iyice artırıyordu. Diğer yandan, Yahudilerin ihtilalci hareketlere iştirak etmeleri de korkuyu büsbütün takviye ediyordu. Böylece Antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) yavaş yavaş bir ya­bancı düşmanlığına ve ırk düşmanlığına bürünmüştü.

Fransa'da Antisemitizmin ele başı gazete­ci Edouard Drumont (18444917) idi. 1886'da “Yahudi Fransa” isimli bir kitap yazmıştı.

Almanya'da da 1918'den sonra Antisemi­tizm kuvvetlenmeye başlamıştı. Bir müd­det sonra da Adolf Hitler’in Nasyonal -Sosyalist partisinde bu hareket kristalleşmişti. Hitlerin Mein Kampf (Kavgam)-1923 adlı eseri ile, Alfred Rosenberg’in “Le Mythe du XX siecle” (XX. Yüzyılın mitolojisi” isimli eseri Almanya'daki Antisemitizmin temel kitapları olmuştur. Hitler 1933'de iktidara gelmiş ve kısa za­man sonra da yahudi düşmanlığına bilfiil icraatla başlanmıştır. Bu hareket II. Dünya harbi sonuna kadar devam etmiştir (1945). Bugün'de Antisemitik hareketler vardır. Filistinlilerin topraklarını işgal eden İsrail Devleti, onların haklarını iade edinceye kadar yakmdoğuda Antisemitik hareket­ler sona erecek gibi görünmüyor. Antise­mitizmin dünyada silinmesi için önce Ya­hudilerin ırkçılığı bırakmaları gereke­cektir.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:28

Antitrinitaryanizm (Antiteslisciler):

 

Hı­ristiyan geleneğinde teslis fikrini redde­den ekolleri ifade için kullanılan bir terim. Antitrinitaryanist ekoller ara­sında Ebionitler, Subordinationizmi sa­vunanlar, Modalistler, Donatizm ve Arianizm taraftarlarıyla modern dö­nemdeki Unitaryanizm taraftarları sayı­labilir.

 

Antonios:

 

(St. Antonios, 251-356) Mısır­'da keşişliğin kurucusu kabul edilen ve mistik bir yaşamı ilke edinen Hıristiyan aziz. Kızıldeniz yakınındaki Deyr Mari Antonios manastırında yaşamıştır. Onun koyduğu kurallar, manastır haya­tını belli bir düzene bağlama açısından yapılan ilk teşebbüslerden birisi olarak kabul edilir.

 

Antropogoni:

 

Yunanca. “İnsan olma”. Hemen hemen bütün dinlerde mevcut olan İnsanın yaratılışı veya var oluşu teorile­rini ele alan bilim dalı. İnsanın yaratı­lışı konusunda ilk insanın yüce tanrı tarafından topraktan yaratılması tasav­vuru yanı sıra, onun tanrıların kurban ettiği bir devden ya da tanrının döktüğü kanın toprakla birleşmesinden oluştuğu, kötü güçlerin yeryüzüne ha-kim olmak amacıyla tanrıya karşı insan bedenini yarattıklarını, ancak tanrının da ona kendi aleminden bir ruh yerleş­tirerek onların bu amacını boşa çıkar­dığı, insanların tanrıların çeşitli uzuvla­rından meydana geldikleri ve benzeri birçok tasavvur vardır.

 

Antropokos:

 

Yunanca. “insan taşıyıcı”. Hıris­tiyanlıkta Meryem'e verilen bir unvan. Bakınız: Teotokos.

 

Antropomorfizm:

 

Yunanca. antropos (insan) ve morphe (şekil) terimlerinden türe­tilmiştir; tanrıların insana benzer şe­kilde tanımlanmasını ifade eder. Başta politeist dinler olmak üzere birçok dini gelenekte uluhiyetin bu şekilde tanımlandığı görülmektedir. Örneğin Eski Ahit'te tanrının, insan görünümüne sahip olan bir kral şeklinde tasvir edil­diği görülür. Buna göre tanrı Yahve, çeşitli defalar insan şeklinde gözüken bir tanrısal varlıktır.

1890'na doğru Peré Antoine denilen, Antoine Louis (1846-1912) tarafından kurulan ispritmacı bir dini harekettir. Antoinistler, tenasüh aki­desine inanmaktadırlar. İsa, bizzat şifa ve­rici bir medyumdur. Et yememek tavsiye edilir. Bu dini hareket, Belçika'da, Fran­sa'da, İtalya'da, Brezilya'da yayılmıştır. Fransadaki mabedleri, Li1-le'de, Valenciennes'de, Paris'de, Cher-bourg'da, Aix-Les Bains'de Orleans'da, Ronen'de, Saint-Etienne'de, Tours'da, Vichy ve Ni­ce'de bulunmaktadır. Tahminen 150.000 mensupları vardır.

 

Antropopatizm:

 

Çeşitli dinsel gelenek­lerde tanrının insan nitelikli olarak ta­nımlanması. Örneğin Eski Ahit'te Yahve, insan niteliklerine sahip bir yüce varlık olarak karşımıza çıkar. Onun yorulan, dinlenen, koklayan, yiyip içen, ayaklarını yıkayan, kaprislere sahip olan, insanları kıskanan, öğrenen, pişman olan, güreş yapan ve hatta gü­reşte yenilen bir figür olduğu üzerinde durulur.

 

Antroposofi (Anthroposophy):

 

 R. Steiner (1861-1925) tarafından geliştiri­len, reinkarnasyon inancı da dahil bir ruhsal gelişim sistemi. Steiner, insan zihninin ruhsal alemle temas kurabilme yeteneğine sahip olduğunu, güçlendirilebilen şuurun ruhsal alemi algılayabi­leceğini savundu. “Bilme yolu” adını verdiği bu sistemini yayma doğrultu­sunda 1912'de Antroposofi Derneği'ni kurdu. Ayrıca o, İsa Mesih'i merkezi bir güç olarak kabul etti. Ancak onun İsa ile ilgili görüşü Hıristiyanlıktan ol­dukça farklıdır.

 

Antonios (Aziz) (251-356):

 

İlk Hıristi­yan keşişlerinden olan Antonios, Hıristi­yanlıkta teşkilatlı manastır hayatının ilk modellerini kurmuştur. Manastır hayatı için koyduğu kurallar, manastırlardaki manevi disiplini temin etmiştir. Tebli Pavlus'un müritlerinden olan Antonius, yirmi yaşında çileci ve zahid bir hayat sürmeye başlamıştır. On beş yıl sonra, mutlak bir inziva hayatı için Nil sahilin­deki Pispir mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn89" rel="no follow - [89] dağına çekilmiştir. İnziva hayatı boyunca şeytanla ciddi bir mücadeleye giriştiği kaydedilmektedir. 305 yılında inziva ha­yatını terkederek, kendisini çevresin­dekileri eğitmeye vermiştir. Milan fermanından sonra (313) Deyr-Mari Antonios manastırının bulunduğu Doğu çölünde bir dağa yerleşmiştir. Burada çok sayıda ziyaretçi ile görüşmüş, zaman za­man çölü aşarak Pispir'e ve İskenderiyye'ye gitmiştir. Ariusçu düşün­ceye karşı İskenderiyye'de mücadele et­miştir.

Antonios'dan sonra çöle gelen ilk Hıristi­yan keşişleri, kendilerini Tanrının öncü kuvveti olarak görüyorlardı, onlar da perhize ve çileye önem veriyorlardı, böy­lece de Antonios gibi manevi bir makama erişeceklerine inanıyorlardı. Bunun için şeytana kanmamaya çalışıyorlardı, İsken­deriye piskoposu aziz Athanasios'a göre, şeytan, Antonios'a baştan çıkarıcı ya da korkutucu hayaller biçiminde saldırmıştı. Hatta oruç tuttuğu dönemlerde Antonios'a ekmek getiren bir keşiş olmak­tadır. Bazan şeytan,  kadın veya vahşi hayvan şekline girmektedir. Bazan da bir asker kılığında görünür. Antonios haya­tında birçok manevi kriz geçirmiştir. An­cak, güçlü duaları ve tövbeleri sayesinde, şeytanın igvalarını yenmiştir. Antonios bu ruhsal deneyimlerden, Hıris­tiyan manastır geleneğinin önderi olarak çıkmıştır. Antonios ismi bir manastır er­kanı haline gelmiştir, Antonios'a atfedilen yazılar ve konuşmalar “Aziz Antonios'un yaşamı” isimli kitapta toplanmıştır. Antonios'un manastır disiplini, Ermeniler ve Kiptiler tarafından hâlâ uygulanmak­tadır.

Orta çağda aziz Antonios'a çok önem ve­rilmiştir. XII. Yüzyılda La Mot-Te'da Aziz Antoniosun hasta bakıcıları tarikatı kurulmuştur. Bu tarikat üyeleri, Aziz Antonios ateşi denilen bir hastalığı tedavi ediyorlardı. Ve siyah harmanileri ile elle­rindeki küçük zilleri çalarak sadaka topluyorlardı.

 

Antropomorfizm:

 

Allaha insanî şe­kil atfeden ve ona insanî duygular ve ak­siyonlar isnad eden Kitab-ı Mukaddes ifadelerinin ortaya koyduğu Tanrı şekli­dir. Bu ifadelere göre Allah'ın yüzü vardır, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn90" rel="no follow - [90] gözleri vardır, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn91" rel="no follow - [91] sesi vardır, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn92" rel="no follow - [92] ; kalbi vardır mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn93" rel="no follow - [93] . İnsan görünümü altında tas­vir edilen Tanrı, yine bir takım insanî faa­liyetlerde bulunmaktadır: Allah görmektedir mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn94" rel="no follow - [94] , işitmektedir ve konuş­maktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn95" rel="no follow - [95] Bu anlayışa göre Tanrısal faaliyetler tamamen insanî faa­liyetlere bürünmektedir. Allah, yerin top­rağından adam yapıyor mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn96" rel="no follow - [96] , Aden'de bir bahçe yapıyor mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn97" rel="no follow - [97] ve savaşa gibi savaş yapıyor. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn98" rel="no follow - [98] Bir duvarcı ustasının eli gibi, Tanrının elleri bir mabed yapıyor. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn99" rel="no follow - [99] Eski Ahitte, Tanrıdan bahseden ifadeler, komşu kabilelere gönderilen metinlerde de bulunmaktadır. Tufandan sonra Tanrı, hoş kokuyu koklamıştır. Şüphesiz Tanrı konusundaki Antropomorfik ifade, Eski Ahidin yegane ifade­si değildir. Eski Ahidde antropormorfizmin karşıtı ifadeler de vardır. Me­selâ Çıkış 33/20'de şöyle denmektedir: “Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaşıyamaz” Antropomorfizmin hedefi, insana yakın, canlı bir tanrının varlığını hissettirmektir. Fakat bu görü­şün tehlikeli yönü de vardır. O da, putpe­restliğe götürme tehlikesidir. Böylece, İsrail geleneğinin antropomorfizmi sınırla­ma yönü de olmuştur. Meselâ İşaya 6/1'de Rabbin, yüce ve yüksek bir taht üzerinde otururken görüldüğünü ve eteklerinin mabedi doldurduğunu okuyoruz. Fakat ifade bu noktada kalıyor. Daha ileriye git­miyor. Hezekiel'de 1/26 da, “Taht ben­zeyişi üzerinde, yukarıdan insan görü­nüşünün benzeyişi” vardı denilmektedir. Antropomorfik düşüncelerle birlikte Yahudilikte Tanrının yine yeri ayrıdır. İsa'ya 45/15-16'da “Allah’ın kendini giz­lediği” ifade edilmektedir. Tanrılara in­san özellikleri vermek, yunan mitolojisin­de de çok görülen bir olaydır. Antik Yunan'da Tanrılar tamamen insanî özellikle­re sahiptir. Bunun için orada Tanrılar se­vişirler, dövüşürler, yalan söylerler ve kıskanırlar.

Antropomorfizmin nasıl oluştuğunu ke­sin olarak söylemek zor olmakla birlikte, insanlar kutsiyet atfettikleri varlıklara kendi sıfatlarını vermişlerdir. Böylece, on­lara daha yakın olmayı düşünmüş olabi­lirler. Ancak bu putperestliği doğuracağı için, tehlikeli olmuştur.

 

Antyeşti:

 

Hindularca uygulanan ölü gömme adetleri. Tabi olunan kast ve mezheplere göre değişmekle birlikte, genellikle cesetlerin yakılması ve külle­rinin kutsal ırmak ve dağlara serpilmesi törenlerinden oluşur.

 

Anu:

 

Mezopotamya'nın gökyüzü ve sema tanrısı. Anşar ve Kişar'ın oğlu; Antu'nun kocası ve Annunaki’nin babaları. Boynuzlu başlığıyla Anu, yöneticilik ve kraliyet düşüncesinin kişileştirilmiş ha­liydi. Sümerliler onu An diye adlandı­rırlar. Onun tanrıların efendisi, koru­yucusu ve babası olduğuna, zaman za­man diğer tanrıların yardımına gittiğine inanılırdı. Onun otoritesi Enlil gibi tanrıların başarısının sonucu olarak kü­çüldü. Anu, İnsanlarla ilgilenmeyen ve onlardan fazla rahatsız olmayan bir tan­rıydı. Yıldızlar onun askerleri, Saman­yolu ise onun kişisel yolu idi. Onun için Uruk'ta yapılmış olan (MÖ 3000 yıllarına ait) şahane bir tapınak vardı.

 

Anubis (Anpu):

 

Eski Mısır geleneğinde mumyalama ve mezarlarla ilgili cenaze tanrısı. Çakal başlı bir adam şeklinde tasvir edilen Anubis’in görevi, tanrı Thoth ile birlikte her ruhun kalbini gerçeğin sembolü olan bir tüy ile tart­maktı. Eski Mısır'da kült merkezi Cynopolis (El Kes) olan Anubis, ölünün bir koruyucusu olarak değerlendirilirdi. Babası Osiris, annesi ise Nefisis (Nephythys) idi.

 

Anuket (Anqet, Anukis):

 

Eski Mısır inancında tanrı Khnum'un eşi olan Anuket özellikle Asvan ile özdeşleştiri­lirdi.

 

Anuş Uthra:

 

Sabiilikte, yeryüzü ve insa­nın yaratılışı sonrası ışık aleminden yeryüzüne indirilen ruhun muhafızı ola­rak gönderilen üç ilahi koruyucu ruhtan birisi. Bu koruyucu ruhların diğerleri ise Hibil ve Şitil'dir. Ayrıca Anuş'un, tarihsel bir figür olarak ilk insan Adem’in torunu Şitil’in oğlu olduğuna inanı­lır.

 

Ao:

 

Çin kültüründe yağmur ve deniz tan­rıları; dört ejderha kral. Bu dört ejderha kardeşin isimleri Ao Ch’in, Ao Kuang, Ao Jun ve Ao Shun idi. Bunların, jade Emperor'un tebası olduklarına inanılır ve her birine yeryüzü ve denizlerin bir bölümünün ayrıldığı kabul edilirdi. Halk, özellikle kurak mevsimlerde bez­den ejderha tasvirleri yaparak sokak­larda gösteriler düzenlerdi.

 

Apelles:

 

MS 2. yy'da yaşayan bir gnostik mezhep kurucusu; Marcion'un talebesi. İsa'nın kişiliğiyle ilgili daha az Doketik . olan bir doktrin üzerine düalizmini oturttu. Ona göre İsa Mesih, bizzat kendisi dünyanın yaratıcısı olmayan iyi Tanrı'dan kaynaklanmıştı.

 

Apep (Apophis):

 

Eski Mısır'da güneşin düşmanı olarak kabul edilen şeytan ta­biatlı ilahi varlık. Nil nehrinin derin­liklerinde yaşadığı kabul edilen Apep’in büyük bir yılan olduğuna ve karan­lık, fırtına, gece, yeraltı dünyası ve ölümü sembolize ettiğine inanılırdı. Ayrıca onun her gece güneş tanrısı Ra ile savaştığı, ancak her seferinde de yenildiği ve güneşin tekrar doğduğu dü­şünülürdü. İnanışa göre, Apep'e karşı Ra'yı bir başka ejderha olan Mehen ko­rurdu.

 

Aphthartodoketizm (Aphthartodocetae):

 

 Monofizitliğin Halikarnas piskoposu Julian tarafından kurulan bir kolu. On­lara göre inkarnasyon anından itibaren Mesih’in dünyevi vücudu yok olmaz ve ölümsüz tabiata sahipti. Ancak bu du­rum onu, özgür bir iradeyle ıstırabı ve ölümü tatmaktan alıkoymadı.

 

Apis (Hap, Hep, Hapi):

 

Eski Mısır'da gü­neş diski ve kıvrılmış kobra suretlerini taşıyan bir boğa şeklinde tasavvur edilen bir ilahi varlık. Ptah'ın kutsal hay­vanı olarak kabul edilen Apis'i temsilen, Memphis'de gerçek bir boğa bu­lundurulur ve bu, Ptah ve Osiris’in bir inkarnasyonu olarak görülürdü. Başlan­gıçta Nil tanrısı Hapi biçiminde olan Apis, muhtemelen bereketle ilişkili bir uluhiyet elmalıdır.

Mısır'da Firavunlar döneminde gö­rülen kutsal Boğa kültüdür. M.Ö. Birinci bin yılda görülmüştür. Apis, önce verim­lilik Tanrısı iken, sonra dünya’nın yaratı­cısı olan Ptah'a ortak olmuştur. Bu du­rumda da cenaze ile ilgili bir Tanrı'dır. Kutsal hayvanın ölümü halinde yapılan merasimde çok önemli ayinler icra edilir­di. Yetmiş gün yas tutulur, Memphis'tekî Serapeum mezarlarına konulurdu. Yeni bir Apis boğası da hayvanların içinden benekli tüylerine göre seçiliyordu. Apis boğası ölünceye kadar tapınakda beslen­mektedir. Ölen Apis boğasının yerine, ye­ni bir Apis boğasının seçimi de halk nezdinde büyük şenliklere vesile oluyordu. Bu Apis kültü, Memphis'de yaygındı.

 

Apocalypse Of Abraham (İbrahim’in Vahyi):

 

Muhtemelen MS 1. yy'a ait olan apokrif bir metin olan bu eser, İb­rahim’in puta tapıcılıktan nasıl döndü­ğünü anlatır. Ayrıca semavi alemlerde İbrahim’in tecrübe ettiği bir dizi viz­yonu da içerir. Bu esere daha ziyade Yahudi geleneği hakim olmakla bir­likte, az da olsa Hıristiyanlık izleri taşı­dığı da iddia edilmektedir.

Milâdi ilk asırlarda Yahudi ve Hıristiyan muhitlerde, dünyanın sonu konusunda oldukça yaygın olan bir ede­biyat türüdür. Bu vizyonlardan bazıları, korkunç sahneler tasvir etmektedir. Bun­ları, Hezekiel’in, Zekeriyanm, Jo-el’in ve Daniel’in kehanetlerinde bulmak müm­kündür.

Apokalips ismini taşıyan yeni Ahidin son kitabı, Havari Yuhanna'ya veya onun en yakın talebelerinden birine atfedilmekte­dir. Bu bölüm, 94-95 yılma doğru Domitien’in saltanatının sonunda ya­zılmıştır. Neron'a telmihte bulunan bazı kısımlar ise bu tarihten önce yazılmış ola­bilir. Her kitap, Roma İmparatorluğunun bir döneminin zulümleri üzerinde merkezileşmiştir. Bu zulümler, dünyanın sonu­nu ve İsa'nın saltanatının kesin tesisini haber veren işaretler olarak kabul edilmiş­tir. Bunun için bunların yorumu iki sevi­yede ortaya çıkmıştır: Biri tarihi, diğeri profetik ve eskatolojiktir. Her iki halde de yorum, rakamların sembolik ifadesine ve baş döndürücü imajlara dayanmaktadır. Aşkın bir dünyanın sırları üzerine daya­nan eskatolojik düşüncelerin tabiatüstü şahsiyetler aracılığı ile ortaya konduğu edebiyat, Apokalips edebiyatı meydana getirmiştir. Bu eserler, Tanrı’nın yapısını, doğaüstü varlıkları ve zamanların sonu­nu ihtiva etmektedir. Apocalypse kelime­si, yunancadan gelmekte ve “açıklama” ve “ortaya çıkma” anlamına gelmektedir. Bu kelime, ilk defa, Hıristiyan yazılarında kullanılmıştır. Meselâ, Yuhanna’nın vah­yi, bunların arasındadır. M.Ö. 111. Asırdan itibaren yahudi metinlerinde de görülür. Bu metinler, IV. Ezra, II. Baruh ve I. Enoh'da bulunmaktadır. Yine 1947'de bu­lunan “ölü deniz tomarların”da da Apokalips kelimesi görülmektedir. Danie] Kitabı ve 1. Enoh'un bazı bölümleri, Krai Antiokhus Epifanes’in yönetimi altında işkence çeken Yahudilerin döneminde ya­zılmıştır. IV. Ezra ve II. Baruh ise, Romalı­lara karşı verilen savaştan ve Kudüs'ün tahribinden sonra yazılmıştır. Yahudi Apocalipsi yazılarının tamamı, Anonim­dir.

Apocalips yazıları yazanlar kendilerinin “kötülükle yönetilen” bu dünya ile doğ­ruluğun hâkim olacağı öbür dünya ara­sındaki “son nesil” olduklarına inan­maktadırlar. “Ahir zaman” ise, dünyada­ki fiziki çalkantıların oluştuğu, yeni ve yoğun şekil değişikliğine uğradığı kozmik bir kargaşayı belirtmektedir. Yahudi-Hıristiyan çizgide Apokalipsin kökenleri, peygamberlerin vizyonlarına dayan­maktadır. Yahudi Apocalipsine görü, dünyanın sonunda evren ani bir değişik­liğe uğrayacak ve dünyanın şekli bozula­caktır. İnsanlar, manevi kurtuluşa ilahi iradeyle ulaşabileceklerdir.

Yahudi Apocalipsinin, Talmud öncesi dö­nemdeki özellikleri şunlardır:

1- Mesihi dönemin gelmesi

2- Meleklerin yeryüzü ile gökyüzü arasında belli vazifelerle görevli olması.

3- Gizli bilgiler

4- Gök ile ilgili miraç gezintileri

5- Kötülük, şeytanın, Tanrıya karşı isyan ettirdiği bir melekler çetesinin ortaya koyduğu bir günahtır.

MS. I. Yüzyılda Midraşik ve Talmudik Hahamlar, Apocalipsiyi yeniden şekillen­dirmişlerdir. VII. Yüzyıldan X. Yüzyıla kadar Eretz Yisrael'de ve yakın doğuda mesihi spekülasyonlarla Apokaliptik me­tinlerin yorumu, yeniden önem kazanmış­tır. XVI. Yüzyılda, Yahudilerin İspan­ya'dan sürgün edilmesine bir tepki ola­rak, mesihi Apokaliptisizm, Akdeniz hav­zasında yayılmıştır. İzak Abravanet (1437-1508), Daniel Kitabını yorumlayarak mesihi çağın 1503'de başlayacağını söy­lemiştir. Bu çalışmalar, XVII. Yüzyılda Sabetay Tsvi'nin mesihi hareketinin orta­ya çıkmasını sağlamıştır. Enoh kitabı, Zohar'da da birkaç defa zikredilmiştir. Apokaliptik edebiyat, Kabala'da daha et­kin şekilde kendini hissettirmiştir.

 

Apokaliptik Literatür:

 

Apokalips (Apocalypse) “vahiy” ya da “gizli olanı ifşa etme, açma” anlamlarına gelir. Dolayısıyla Apokaliptik metinler, nor­malde gizli olan şeyleri ifşa etme veya gelecekle ilgili birtakım bilgiler verme muhtevasında olan metinlerdir. Yahudi Apokaliptik metinleri, yaklaşık olarak MÖ 200-MS 100 tarihleri arasına ait­tir. Bunlar arasında Daniel’in Kitabı, Enock'un Kitabı, Enoch'un Sırları Kitabı, İbrahim’in Vahyi, Adem’in Vahyi ve Baruch'un Vahyi gibi metinler bulunur. Diğer taraftan Pavlus'un Vahyi ve Peter’in Vahyi gibi metinler ise Hıristiyan Apokaliptik metinleri arasında yer alır.

 

Apokaliptiker:

 

Ahir zamanla, gelecekle ilgili bilgi veren kehanette bulunan kişi. Yahudi Apokaliptikerleri ahir za­manda gelecek olan mesih devrini, Hı­ristiyan apokaliptikerleri ise İsa'nın geri dönüşünü ve kötülüğe karşı vereceği mücadeleyi tasvir ederler.

 

Apokatastase:

 

Yunanca. “yeniden kurma”. Kainatın ilk yaratılıştaki kemalatına geri dönüşünü, bütün insanlığın Hıris­tiyan inancına döneceğini ve günahın kalkacağını varsayan görüş. Bu görüşün ilk temsilcilerinden sayılan Origen (185-254) ve Gregor Nyssa'nın (331-394) yanı sıra, 19. yy'da Friedrich Scheiermacher de bunu savunur.

 

Apokrif:

 

Yunancada “gizlenmiş” anla­mına gelen terim, genel anlamda dinsel literatür içerisinde sahih ve otantik ola­rak kabul edilmeyen metinleri ifade eder. Özelde ise Apokrif metinler,

(1) Tanah'a (Yahudi Kitabı Mukaddesine) dahil edilmemiş olan, fakat Eski Ahit’in Yunanca nüshasının parçaları ol­duğu ifade edilen Eski Ahit metinle­rini, yani I. ve II. Esdras, Tobit, Judith ve Süleyman'ın Hikmeti gibi metinleri;

(2) Kanonik metinlerin dışındaki Yeni Ahit'le ilişkili metinleri, yani Gnostik İnciller, Çocukluk Incilleri ve çeşitli sözlü İncil gelenekleri gibi metinleri kapsar. Bakınız: Kanonik.

Yahudi kitaplarının tasnifi zor bir iştir. Özellikle kutsal telâkki edilen ki­tapların, onların orijinal dilinin, İbranice, Aramice veya Yunanca olup olmadığı tar­tışmalı bir konudur. Yine bu kitapların sırf Yahudi veya sırf Hıristiyan çevrelerde yazıldığı da tartışılmaktadır. Burada bu apokrif kitapları, aid oldukları kişilere gö­re sıralayacağız:

1- Tevratın ilk beş kitabının dışındaki ki­taplar: Adem ve Havva'nın hayatı ile ilgili bir kitaptır. Henoch'a bağlanmaktadır. Habeşce muhafaza edilmiştir. Ancak Kumran'da,  Aramice orijinal parçalarla, Yunanca parçaları ele geçmiştir. Bu kitap, Takvim mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn100" rel="no follow - - [101] , “Rüyalar Kitabı” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn102" rel="no follow - Dağınık bir takım parçalar “Noe'nin kitabın”dan gelmektedir. Henoch'un yazı­ları, Noe tarafından, Eski Ahid’in patrik­lerine ve Levi soyuna ulaştırılmışa ben­zemektedir.

Henoch'un II. Kitabı ise, eski slavca mu­hafaza edilmiştir. Kitabın orijinali ve tari­hi tartışmalıdır. Muhtemelen milâdi birin­ci asırdan sonradır. Belkide yukarı orta çağda derlenmiştir.

Henoch'un III. Kitabı da, Haham çevrele­rinden gelen batını metinlerden derlenmiş bir kitaptır.

İbrahimin Ahdi kitabı da, göklerin esrarı­nı aralayan, kıyametten bahseden bir ki­taptır.

İshak'ın ve Yakub'un Ahdi kitabı ise, Hı­ristiyanların derledikleri kitaplardır. İbrahimin Vahyi isimli kitap,  Tekvin’in 15/9-17 babında serpiştirilmiştir. Bu kitap, gnostik eğilimler takdim etmektedir. Tekvin’in Apokrifi,   Kumranda bulun­muştur. Noerün doğumunu Eski Ahid, nakillerine göre anlatmaktadır. Levi'nin Ahdi,  Levi soyunun meydana getirdiği bir kitapdır. Kumran yazıtları buna, “Qahat Ahdi” ve “Amram'ın Viz­yonu” kitabını ilave etmiştir. Yine Kumran (Gumrân)'da bulunan yaz­malar, Peygamberlerin Ahidlerini birçok yönden onarmıştır. Bu noktada  “on iki Peygamberin Ahdi” önem taşır. Bu, yu­nanca yazılmıştır. Bu kitap, Samilerin köklerini açıklamakta ve birtakım Hıristi­yan ilaveleri ihiva etmektedir. İbrahimin vahyi ve ahdi, istisna edilirse, yukarıda zikrettiğimiz bütün kitapların Kumran'da bulunan yazmalarla birçok yönden benzerlik arzettikleri görülmek­tedir. Yusuf'un ve Aseneth’in kitabı” ise İskenderiyye'de muhtemelen birinci mi­ladi asırda Yunanca yazılmış bir Hikmet romanıdır. “Eyubun Ahdi” isimli kitap ise, Nebiler dönemine bağlanabilir. Fakat onun dili tartışmalıdır. Jubiles kitabı, (küçük Tekvin) Musaya atfedilmektedir. Bu kitapta yaratılış tarihi ve Kumran yakınlarındaki halkların âdetieri anlatıl­maktadır.

Musa'nın Vahyi (L'Apocalypse de Moise): Adem ve Havva'nın hayatından bahse­der. Tekvin kitabının 1. ve 4.cü babları genişçe anlatılır ve Ademin tövbesi nak­ledilir.

“Musa'nın Ahdi”  kitabı, yanlış olarak “Musa'nın Göğe Yükselişi” şeklinde isimlendirilmiştir. Tahminen   miladi  6. yüzyılda yazılmıştır.

2- Krallar İçin Yazılan Apokrif Kitaplar:

a- Davud'un Mezmurları:  Psauiter'ye, kumranda bulunan Davudun üç mezmuru ilave edilmiştir. Eski Ahdin yunanca anlatımının 151.ci mezmurudur bu.

b- Süleyman'ın Mezmurları: Bu kitap muhtemelen, M.Ö.70 ve 40 yıllarında Kudüs'de İbranice olarak yazılmıştır. Fa­kat sadece yunanca nüsha muhafaza edil­miştir. Bu kitabın yazarının bir ferisi ol­duğu     düşünülmektedir. Bu kitabın, Kumran dışındaki Hıristiyan öncesi ve Esseni muhitlerini tanımak için çok önem­li bir rolü olmuştur. Fakat “Süleyman'ın Mezmurları” kitabı, daha çok büyü ile il­gilenen daha sonraki bir döneme aittir,

c) “Manasse'nin Duası”: Birinci miladi asrın sonuna doğru yunanca yazılmıştır. Vulgate’ın ilavesinde bu kitabı bulmak mümkündür.

3- Nebiler ve Sürgün Öncesi Dönemin Ki­tapları:

a- “İşaya’nın Şehit”ine bir Hıristiyan uzun pasajlar ilave etmiştir. Bu kitap İb­ranice yazılmıştır. İşaya’nın göğe yükseli­şini anlatmaktadır.

b- Paralipomenes de Jeremie (Yeremyanın Mersiyeleri): Yunanca yazılmıştır. Muhtemelen yazılış tarihi 96 yılıdır. Fakat mevcut nüsha, Süryanice'dir.

c- Kudüs'ün yıkılması ile meydana gelen problemler “Ezdras’ın Vahyini”   ilham etmiştir. (IV Ezdras). Bu kitap, ferisi mu­hitinin ruh yapısını yansıtmaktadır.

d- “Hezekiel’in Apokrifi”: Bu kitap sade­ce kısmî nakillerle bilinmektedir.”Kurman mağaralarında”   bulunmuştur. Daniel 4. bölümle yakınlık arzeder.

e- “Elie'nin ve Sophonie'nin Vahiyleri” Bu kitap kıptice muhafaza edilmiştir. “Yahudi-Hıristiyanlar” tarafından   göz­den geçirilmiştir. Ayrıca, Baruch'un, Esdras’ın ve Sedrach’ın vahiyleri, Hıristi­yanlar tarafından hazırlanmıştır.

 

Yeni Ahidin Apokrifleri:

 

Milâdî ilk iki asır içinde kilise tarafından resmî kabul edilen kitapların yanında, muhtelif gelenekleri ve her cemaatın kendi kaygı­larını yansıtan çok sayıda kitaplar da or­taya çıkmıştır. Bu kitaplardan bazıları, “Apostolik Babalar” kategorisi içinde yer almışlardır. Çünkü bunların “Şehadet değerleri” vardı. Diğerleri ise “Apokrif” olarak telâkki edilmişlerdir. Çünkü bun­ların işledikleri doktrinler, empoze edilmeyen doktrinlerdir.

Yeni Ahidin Apokriflerini inceleme konu­su, onların zamanımıza kadar kötü inti­kalleri nedeniyle zor bir konudur. Bu Apokriflere tam değil, parça parça ulaşa­biliyor, ekseriya da orijinal dilleriyle sahip olamıyoruz. Diğer yandan, resmi otorite­lerin kontrolleri olmayınca, bu kitaplar, birçok defa ilavelere maruz kalmıştır:

1- Sinoptik Tipli İnciller: Kilise babaları­nın (özellikle Ongene, Jerome, Epiphane), Sinoptik İncilerin muhtevası (Matta -Markos-Luka) içinde, İsa'nın sözlerini parça parça nakletmeleriyle meydana gelmiş İncillerdir. Bu İncillerin bazı parça­ları, tartışmalı olarak kalmıştır. Çünkü ki­lise babalan bu İncilere “ilk” unvanını vermekte tereddüt göstermemişlerdir. Diğer taraftan, Jerome, İncili ibraniceye göre latinceye tercüme ettiğini iddia etmektedir. Fakat bu bir proje'den öteye geçmemektedir.

Bahsettiğimiz İnciller, yazarlarına göre değil, onları kullanan cemaatlere göre be­lirtilmişlerdir. Meselâ, “Nazareenlerin İncili”; miladi II. Asrın başında Aramice olarak kaleme alınmıştır. Bu İncil'de bulunan yirmi üç rivayet Matta İncili'ndeki olayların bir abartılması ola­rak görünmektedir. Özellikle İsa'nın ço­cukluğu ve dirilmesiyle ilgili rivayetler üzerinde...

“Ebionitelerin İncili”: Bu İncil, Epiphane tarafından tanınmıştır. Ebioniteler, İsa'nın tanrısal nesebini kabul etmemektedirler ve İncillerini Vaftizci Yahya'nın vaazlarıy­la başlatmaktadırlar. İsa'nın vaftizini, onun tanrısal kabulü olarak yorumla­maktadırlar. Sinoptik İncillerle yapılan mukayese, bu İncilin 150 yılma doğru ya­zıldığını göstermektedir. Bu İncil, birçok Yahudi-Hıristiyan çizgi ortaya koymak­tadır.

“İbranilerin ve Mısırlıların İncili”: Bu İncillerin sadece bazı kısımları kabul edilmiştir. Bu İncil putperest ve Yahudi kökenli Hıristiyanlara saygı ile Mısır'da yazılmıştır.

2- “Thomas İncili”: Nag Hammadi kü­tüphanesi kıptice bir İncil'e sahip bulun­maktadır. Bu İncilin başı şöyle başlamak­tadır: “İşte yaşayan İsa'nın söylediği gizli sözler. Onları Didym'e Jude Thomas yazmıştır. “Thomas İncilinde”, İsa'nın mucizelerine ve dirilmesine telmihte bu­lunulmaz. Kıptice metin, kısmen oxyrhynque'de bulunan Yunanca metne uymaktadır. Bu durum, grekçe metnin 11. Asrın sonundan itibaren yazılmış olduğu kanaatini uyandırmaktadır. “Thomas İncili” İsa'nın 114 sözünü ihtiva etmektedir. Thomas İncili 1956 yılında yayın­landığından beri, onun edebi türü, sînoptiklerle ve Gnostisizm'le ilişkisi üze­rinde birçok inceleme yapılmıştır. Thomas İncili, ferdi kurtuluşun bilgi ile olacağını ileri sürerek, dünyanın sonu hakkında bilgi vermez. Thomas İncili'ndeki “kral­lıkla ilgili kinayeler”, sinoptik İncillerle paralellik arzetmektedir. Thomas İncili'ndeki İsa'nın sözlerinin yarısı, resmi İncillerde bulunmaktadır. Diğer yarısının ise bir kısmı, İsa’nın sözlerinin eski gele­neğini diğer kısmının da gnostisizmi an­lattığı görülmektedir. Yine de Thomas İncili'nin sinoptik gelenekten saptığı görül­mektedir.

3- Çarmıh ve Dirilme Dönemi İle İlgili Apokrif Kitaplar: Bu dönemin en eski şehadeti olarak, bir parçası Mısır'da 1886 yılında Yunanca olarak bulunan pierre İncilidir. Burada da dört İncile yakın bir rivayet sözkonusudur. Bu İncilin üzerinde durduğu konu, İsa'nın çarmıha gerilmesi ve dirilmesi olayıdır. Bu İncilin nasıl baş­ladığı ve nasıl bittiği bilinmemektedir. İn­cil yazarı, Yahudilerin suçluluğu üzerinde fazlaca durmakta ve İsa'nın dirilmesinin olağanüstü alametlerini belirtmektedir. Milâdi 130 yılına doğru Suriye'de kaleme alınmıştır.

Bu dönemin daha sonraki eserleri arasın­da Barthelemy İncili'ni ve Pilate’in işlerini sayabiliriz.

4- İsa'nın Çocukluğu İle İlgili Kitaplar: Hıristiyanlar çok erken dönemlerden iti­baren İsa'nın ailesi ve hayatının ilk yılları konusunda sorular sormaya başlamışlar­dır.  Matta ve Luka, İsa'nın çocukluğu hakkında çok   kısa bilgi vermektedir. İsa'nın çocukluğu ile ilgili en eski Apokrifin, Yakub'un ilk İncili (protevangile de jaques) olduğu söylenmektedir.

Yeni bir yazma onu “Meryemin Doğum Günü, Yakubun Vahyi” diye isimlendir­miştir. Orada, Joachim’in ve Annenin ha­yatı anlatılmakta ve Anne'nin, Meryem’in doğumunun haber verilmesine kadarki kısırlığı dile getirilmektedir. Daha sonra, Meryem’in mabeddeki eğitimi anlatıl­maktadır. İsa'nın doğumu bir mağarada Bethlehem'de olmakta ve apokaliptik çiz­gilerle zenginleşmektedir. Doğumdan sonra, Meryem’in bekaretine iki hakim-kadın şehadet etmektedir. Apokrif, Mı­sır'a kaçışla bitmektedir. Bu İncil, inanıl­maz rivayetler ihtiva etmesine rağmen yi­ne de istisnaî bir rol oynamıştır. Bu İncilin pasajları doğu manastırlarında okunmuş­tur. Bu İncil, Yahudilerin, Meryemin be­karetine yaptıkları iftiralara karşı bir ce­vap olarak yazılmıştır.

5- Havarilerin İşleri İle İlgili Apokrifler: Bu kitaplar bize dolaylı olarak cemaatin liturjik hayatı üzerinde bilgi vermektedir­ler.

a- “Pierre'nin işleri”: Bunun büyük bir kısmı II. Yüzyılın sonuna doğru kaleme alınmıştır. Önce Pierre’in, Filistin'deki va­azlarından bahsetmektedir. Daha sonra, onun Roma'daki ikametinden bahsedil­mektedir. Pierre, başı aşağıda olarak ayaklarından çarmıha gerilmiştir,

b- “Paul'un işleri” Küçük Asyada kompoze edilmiştir. Kompozisyon tarihi II. Yüzyılın sonudur. Bu eser de büyük bir şöhrete ulaşmıştır. Bu kitapta geçen en meşhur olay Thecle ile ilgili olan olaydır. Konyalı bu genç kız, kendini Paul'un öğ­retilerine öylesine kaptırıyor ki, evliliği reddediyor ve şehit olmaya mahkum edi­liyor. Arene'de vaftiz oluyor, bütün tehli­kelerden kurtuluyor. Neticede Paul'dan “Allah'ın kelâmını vaaz etme” iznini alı­yor. “Paul İşlerinin” yazarı, mevsuk resullerin işlerinin ve Paul'un mektupla­rının malzemelerini kullanıyor. Fakat ya­zar, Paul'un öğretilerini, tanrısal krallığa girmek için, cinsel eğilimlerden uzak durma şartına getirerek bozuyor.

c- “Andre'nin işleri”: Bu kitap bugün ancak daha sonraki düzeltmelerle tanını­yor.

d- “Thomas’ın işleri”: III. Yüzyılda Urfa'da yazılmıştır. Bu kitap, Hindistan'da havarinin misyonunu anlatmaktadır. Gnostik bilgiler geliştirmektedir.

6- Apokrif Mektuplar:

a- Resullerin işleri: Bu mektup “Rabbimizin Galiledeki Ahdi” diye de isimlendirilmektedir. Havarilerin, kollektif mektu­bu olarak adlandırılmaktadır. İsa'nın son konuşmalarını nakletmektedir. Yani, di­rilmesi ile göğe çıkması arasındaki konuşmaları... 150 yılına doğru Suriye'de Yunanca olarak yazılmıştır. Biz bu kitabı, Kıpticeye ve Habeşceye çevirisinden ta­nımaktayız. Bu mektuplarda Yahudi - Hı­ristiyan İlahiyatın karakteristik çizgilerini bulmak mümkündür. Bu mektupda hava­riler listesinin başında Jean bulunmakta­dır.

7- Apokalypsle İlgili Apokrifler: Bir Hı­ristiyan yazar, “İşaya'nın Yükselişi”ne, yedi kat göklerin arasına İsa'nın inişi ile ilgili Apokaliptik bir parça sokmuştur. Bu yazar, Sinoptik Apokalypsleri mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn103" rel="no follow - Aynı model üzerinde daha sonra Paul'un Apokalypse derlenmiştir. Paul, cennete yapılan seyahati tasvir etmektedir.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:32

Apollinarius:

(MS 310-390) Ariusculara karşı, İsa Mesih’in tabiatı konusunda, tanrısal Logos'un insani anlayışla İsa'­nın vücuduna yerleştiği ve İsa'nın tam ve kamil bir tanrı olduğu görüşünü sa­vunan Hıristiyan ilahiyatçı. Görüşleri Monofizitlik olarak merkezi kilise tara­fından reddedilmiştir. Bakınız: Arius, Monofizitizm.

 Apollo (Apollon):

Eski Yunan'ın keha­net, müzik ve ilaç tanrısı; Artemis’in kardeşi. Zeus ve Athena'dan sonra en büyük tanrı olan Apollo, yay ve lir ile tasvir edilirdi. Mitolojiye göre o, hari­kulade bir şekilde yetiştirilmiş ve büyük ejderhayı öldürmekle görevlendirilmiş­tir. İlk aşkı Daphne olmakla birlikte o, bir yılan suretine girerek Dypore ile ve bir kurt suretine girerek Kyrene ile bir­leşti. Ayrıca Coronis'ten ise onun şifa tanrısı olan oğlu Asclepius doğdu. Apollo; toleranslı, genç, bilge, güzel, güçlü ve adildi.

Yunan Tanrısıdır. Roma'da şi­faya kavuşturan bir Tanrı olarak kabul edilmektedir. Bunun için ona, “Apollo Medicus” denmiştir. Bunun adına adanan bir tapınak kurulmuştur. Apollo tapınağı bölgesi, Apollinaire diye anılıyordu. Apollo'nun şifa verici karakterinden do­layı Vesta rahibeleri onu “Apollo Medice” diye adlandırıyorlardı. Zamanla Apollo'nun tedavi edici karakte­rine bir de zafer kazanmak adma kahinlik oyunları eklenmiştir. Augustus zamanın­da, Apollo kültü en parlak günlerinden birini yaşamıştır. M.S. 28 de Octavinus, Apollo için kendi sarayının yakınlarına Palatinus tepesi üzerine muhteşem bir tapınak yaptırmıştır.

M.Ö. 17 yılında, yüzyıl oyunları nedeniy­le yapılan merasimlerin, Apollo'ya da yapıldığı görülmektedir.

Apollon:

Yunan mitolojisi içinde Apollon, maddeye hükmeden ruhun vo düşüncenin bir simgesi olmuştur. Yunan­lılar Apollon'a çok farklı karakterler yük­lemişlerdir, Platon, Apollon'un özellikleri konusunda şunları nakleder:

1- Armdıran bir hekim,

2- Dürüst kahin,

3- Okçu,

4- Dünyevi ve semavi ahengin sahibi... Çok eski çağlardan itibaren bu Tanrı figürü, çok yönlü ve zengin bir figür olmakla be­raber, son derece iyi yapılanmış ve orga­nik bir uyuma sahip olmuştur. Arkaik dönemde bu figürün erişilmez, parça par­ça oluşturulmuş bir figür olmasının da pek önemi yoktur. Yunan filozoflarının tasvir ettiği Apollon figürünün gelişim süreci aşağıdaki şekilde olmuştur: Yunan düşüncesinde Apollon, diğer Tan­rıları titreten bir yapıya sahiptir. Apollon, ışıldayan yayını gerdiğinde, hepsi otur­dukları yerlerden fırlar ve kaçarlardı. Yu­nan şiirinde Apollon'un doğuşundan çok, onun tanrılar arasında meydana getirdiği gerginlikten bahsedilir. Apollon, etrafına korku saçan bir Tanrıdır. Apollon da kar­deşi Hermes gibi Olympos'u sonradan ele geçirir. Böylece, Tanrılar kralının oğlu, “uzaklarda, terkedilmiş kayalar üstünde, sadece foklarla deniz canavarlarının gelip doğum yaptıkları bir yerde doğar.” Bir ada olan Leto önce Artemis'i sonra Apollon'u doğurmuştur. Apollon doğun­ca Asteria adası altınla donanır. Apollon doğar doğmaz, kumdağmı çıkarır, yayını alır ve kendisini Zeus'un, niyetlerini bilen ve onları haber veren olarak ilân eder. Fa­kat kahinlerin efendisi olmadan önce, uzun müddet başıboş dolaşır. Apollon genç erkek olarak zaferler kaza­nır ve Olympos'a kabul edilir. Gençliğinin ilk yıllarında, güçlü ve yapılı görüntüsüy­le... Uzun saçları, omuzlarına dökülüyor­du. Apollon'la ilgili bütün mitolojik hika­yeler bir yandan insanlara “yakınlığı”, di­ğer yandan da “uzaklığı” ortaya koymak­tadır. Sürgünler, yolculuklar onu insanla­ra yakınlaştırmaktadır. Çünkü böylece in­sanlarla aynı kaderi paylaşmaktadır. Koruduklarına hep uzak kalan, sevdiklerini bile korkutan Apollon, cennet ülkesine inzivaya çekilir. Böylece, insanlardan uzaklaşır. Yunanlılar Apollon'a “Yüce Tanrı” karakterim rahatça vermişlerdir. Apollon'un diğer bir karakteri de “uzak­tan çarpması” dır; Onun okları, insanlara ve hayvanlara ölüm ve hastalık taşımak­tadır. Apollon'un bu tahrip özelliğinden dolayı ona Apollunai (yıkım getiren) denmiştir. Apollon, Yunanlılara kızdığında oku korkunç sesler meydana getirmek­tedir. Apollon, kötülüğü de uzaklaştırır. Bunun için, Delphoi canavarını yayı ile öldürür; insanları bu canavarın şerrinden kurtarır. Bu, özelliklerle Apollon, “kurta­rıcı” veya “okçu-Tanrı” isimleriyle anıl­maktadır.

Apollon'un diğer bir özelliği de onun ka­hin bir Tanrı olmasıydı. Delphoi'de, Tan­rıyı karşılamak için gerekli riski gerçekleş­tiren rahibesi Pythia, Tanrının kehanetle­rini kimi zaman düz yazı, bazanda şiir ha­linde insanlara bildiriyordu ve onun ağ­zıyla “Ben” diyordu. Apoilon üç özelliği ile gerçek bir kahin olmaktadır: Aydınla­tan - saf olan - Hastalığı uzaklaştıran he­kimdir. O, bütün bunların çaresini bilen kahindir. Bu durumu, Aiskhylos, “Kâhin-Hekim” olarak adlandırır. Platon, Apollon ile ilgili şunları söyler: Hem he­kim hem kahin olan tanrı, aynı etkileri, aynı işlemleri yaratır.

Okçu Apollon'un diğer bir özelliği de tan­rılara dans ettirmesidir. Apollon'un Homeros İlâhileri'nin başında ürkütücü bir biçimde ortaya çıkışına karşılık, ikinci bölümde bu Tanrısal varlığın belirsiz simgesinin altını çizmek isteyen bir görü­nüm sergiler. Apollon'un dansı coşkulu ve çılgın değildir. Aksine, dengelidir.

Apolojetik Eserler:

Özellikle Hıristiyan geleneğinde kendi inançlarını ve dini geleneklerini savunmak ve diğerlerini reddetmek amacıyla kaleme alman eserler. En meşhur apolojetik eserler­den birisi Augustin’in Tanrı Devleti'dir.

Apoloji (Apolojetik):

Yunanca. “savunma”. Hıristiyan geleneğinde ilahiyat bilimle­rinin bir dalı olarak kabul edilen ve Hı­ristiyanlığın savunulmasını konu edi­nen öğreti. Yeni Katolik apolojısine “Temel İlahiyat”, Protestan apolojisine ise “Prensipler öğretisi” adı verilir.

Apolojist:

İnanç esaslarını makul bir şe­kilde savunmak ve diğer kimseleri kendi inançlarına çekmek için eserle­rini kaleme alan Hıristiyan yazarlara verilen ad. Aristidas, Justin Martyr, Tatian ve Tertullian gibi yazarlar bu kategoriye girer.

Apostazi (Apostasie):

Yunanca. “Düşme, irtidat”. Hıristiyan inancından çıkma, irtidat etme. Hıristiyanlık tarihinde en meşhur Apostat olarak Roma impara­toru Julian (ö. 363) gösterilir. O, bir Hıristiyanken Roma dinine dönmüş ve bu dini tekrar canlandırabilmek ve Hı­ristiyanlığı önleyebilmek için mücadele etmiştir.

Apostel:

Bakınız: Havari.

Apostolik Babalar:

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde yaşayan ve çalışmaları kısmen ya da tamamen günümüze kadar ulaşan Hıristiyan yasarlar. Roma'lı Clement, Ignatius, Hermas, Polycarp ve Papias gibi yazarlar bunlar arasında yer alır. Apostolik Babalar terimi ilk kez 6.yy'da kullanılmaya başlanmıştır.

Apostolikum (Apostolicus):

Hıristiyan­lıkta “Havariler iman öğretisi” diye adlandırılan amentü. “Baba olan tanrıya ...” diye başlayan ve hemen hemen bü­tün kiliselerce kabul edilen bu İman formülünün en eski şekli 2.yy'da Roma'da, bugünkü bilinen şekli ise 5.yy'da Güney Galya'da ortaya çıkmıştır. Bakınız: Kredo.

Apoteose (Apotheose):

Bir insanın yücel­tilmesi, İlahlaştırıIması ve putlaştırılması. Eski Yunanlılar, Romalılar ve di­ğer birçok toplumda başta krallar ve imparatorlar olmak üzere bazı yönetici­ler, askerler, zenginler ve diğer çeşitli ileri gelenler hayatlarında veya ölüm­leri sonrası ilahlaştırılmışlar, bunlara tazim bir devlet kültü haline getirilmiş­tir. Bakınız: Kral Tanrı kültü.

Apotropaik Ritüeller:

İnanan kişiyi kötü­lüğe karşı koruyucu olan dinsel ayin ve ibadetler.

Approbation:

Hıristiyanlıkta piskoposlarca verilen kitap basım izni; Katolîsizmde Papa X. Leo tarafından 1515'te ceza tehdidi ile verilmiştir.

Apsaralar:

Hint mitolojisinde, Gandharva adlı müzikçilerle birlikte tanrı İndra'nın cennetinde bulunan şarkıcı ve dansçılar.

Apsis:

Özellikle dinsel mimaride ve yapı­larda, yapının ucunda yer alan yarım daire, yarım kubbe veya çokgen planlı bölüm. Pagan mabedlerinde putların durduğu genişletilmiş bir niş. Kilise­lerde ise doğu uçta akarın bulunduğu özenilmiş, gösterişli kısım.

Apsu:

Babil’in sonsuz çukuru; yeryüzünü kuşatan ve çevreleyen sular. Babil mito­lojisine göre tanrılar şeker, tuz ve kokulu suların karışımından meydana geldi. Yer altınıi saran Apsu ise dereler ve kaynak sular meydana getirerek yeri delmeyi başardı. Tanrıların doğuşu son­rası Apsu, onların ses ve gürültüsünden rahatsız oldu ve anneleri Tiamat'a şika­yet etti. Apsu'nun bu şikayeti sonrası tanrılar arasında birçok savaş çıktı ve sonunda bu savaş bizzat Tiamat'ın ölü­müyle sonuçlandı.

Aptallar Bayramı:

Ortaçağda Avrupa'da, özellikle Fransa'da 1 Haziran'da kutla­nan bir bayram. Çılgınlıklarla dolu tö­renlerle kutlanan bu bayram 16.yy'da kayboldu.

Aquialı Thomas (1225-1274):

1225 yılında Napoli bölgesinde Roccasecca'da doğmuştur. Beş yaşında Monte Cassino Benediktin başpiskoposuna teslim edil­miştir. Bu dönemde ailenin en büyük oğ­lunun böyle kiliseye adanması bir adetti. 1239'dan 1244'e kadar Napoli'de okumuş, Dominiken tarikatının disiplinine girmiş­tir. Ailesinin muhalefetine rağmen Dominiken olmuştur. 1245 yılında Paris'e ve Colognne'a gönderilmiş, büyük Albert’in 1248'den 1252 yılına kadar hoca­lığını yapmıştır. 1252'de Büyük Albert’in emriyle Paris'te öğretmen olmuştur. O andan itibaren hayatı dört döneme ayrıl­mıştır:

1- 1252-1260 yıllarında Pariste ikamet,

2- 1260-1268 yıllarında İtalya'da ikamet,

3- 1268-1272 yıllarında Paris'te ikamet

4- 1272 yılmda, İtalya'ya, Napoli'de ilahi­yat öğretimini organize etmek üzere dö­nüş. Papa X. Gregoire tarafından II. Lyon konsiline çağrılmış, bunun üzerine Napo­li'yi 1274 yılının şubatında terk etmiş ve yolda ölmüştür.

Thomas d'Aquin bütün üniversiter haya­tını kitab-ı mukaddes şerhine adamıştır. “Tartışılan sorular”la ilgili birçok risale yayınlamıştır. İki önemli eseri üzerinde uzun yıllar çalışmıştır: Bunlardan biri, 1259-1267 yılları arasında yazdığı “Contra Gentiles”, diğeri 1269'dan ölümüne ka­dar çalıştığı  “Somme theologîque”   adlı eseridir. Bu eseri, yarım kalmıştır. Thomas d'Aqum zamanının bütün entellektüel problemlerinin tartışmalarına katılmıştır. İbn Rüştçü teorilere karşı Aristoyu kararlı şekilde savunmuştur. Diğer taraftan Aquinah Thomas, akılla iman, teoloji ile filozof arasındaki ilişkileri yeniden ortaya koymuştur. Bunun en önemli şahidi “Somme theologique” isim­li eseridir.

Thomizm felsefesi, buna rağmen muhale­fetsiz olmamıştır, Paris piskopos Etienne Tempier 1277 yılından itibaren Aquinah Thomas'ın görüşlerini eleştirmiştir, özel­likle Thomas d'Aquinin, Dominiken tari­katına girişini ciddi şekilde muhalefetle karşılamıştır. 1323 yılında Papa XXII. Jean tarafından Thomas d'Aquin Hıristiyan azizleri arasına alınmıştır. 1567'de Papa V. Pie, Thomas d'Aquin'i “kilise dokto­ru” ilan etmiştir.

Böylece Aquinah Thomas'a birçok unvan tevdi edilmiştir. Bu unvanlar arasında “Doctor Angelicus” ve “Doctor Conımunis” ifadelerini görüyoruz. Aquinalı Thomas'ın Hıristiyan ilahiyatı ile ilgili düşünceleri, papalık tarafından daima onaylanmıştır. Vatikan tarafından 1567 yılından itibaren Augustin, Jerome, Ambroise gibi klasik bilginler arasına girmiştir. Katolik kilisesi, Aquinalı Thomas'i örnek ilahiyatçı olarak takdim etmektedir. Aquinah Thomas, Aristo fel­sefesine sıkıca bağlıdır. Ona göre metafi­zik, spekülatif ve pratik ilimleri savunma gereği vardır.

St. Thomas, “doktrin” olarak isim­lendirdiği teolojiyi, saf felsefeden ayırır ve ilahi bir hediye olan inanca dayandırır. Ona göre teoloji, tanrı tarafından vahyedilmiş sırları ihtiva ettiğinden. isbatı zordur. Ancak onlar açıklanabilir. Thomas teolojisinin kaynağını, “vulgate”, kilise hayatı ve pratiği ile lâtin ve yunan kilise babalarının latinceye tercü­me edilmiş eserleri teşkil etmektedir. Thomas'ın kullandığı bütün terminoloji gelenekseldir.

Thomas d'Aquinas, özellikle XIII. Yüzyı­lın sonunda Hıristiyan muhitlerde etkili olmaya başlamıştır. O, öldükten sonra daha da etkili olmuştur. Bilhassa, Dominiken tarikatı Thomas'ı bayraklaştırmıştır. Dominiken tarikatı, Thomas'ın kitaplarını okullarında ders kitabı olarak okutmuştur.

18 Temmuz 1323'de azizliği, papalık tara­fından resmen onaylanan Thomas'ın fikir­leri, evrensel bir boyutta kabul gördü. Reform kilisesinin oluşmasından sonra, protestan muhitlerde St. Thomas'a ilgi azaldı. Ancak Katolik muhitlerde, özellik­le XIX. yüzyılda İtalya'da ve İspanya'da St. Thomas'ın şöhreti zirveye ulaştı. Papa VI. Paul, XX. Yüzyılın örnek teologu ola­rak St. Thomas'ı gösterdi. 1974 yılında kutlanan St. Thomas'ın ölüm yıldönümünde papalık, St. Thomas'ın felsefesi, ilahiyatı ve metodolojisini örnek olarak gösterdi.

Araf:

Arapça. “yüksek yerler, burçlar”.

(1) İslamda öbür dünyaya ilişkin bir konak­lama mekanı; cennet ile cehennem arasında bir yer. Genel kanaata göre sevap ve günahı eşit olan kimseler Arafa giderler. Katolik inancına göre ise, tanrının inayetine ulaştıktan sonra ölen, ancak kötü alışkanlıklarından tam kurtulamamış ve dolayısıyla henüz affolunmamış kişilerin varacakları yer­dir. Zira günahlardan temizlenmeden kimse cennete giremez. Bakınız: Purgatory, Matarta.

(2) Kur'an'ın 7. suresi. Top­lam 206 ayet olan bu sure, Mekke'de nazil olmuştur.

Araf (Purgatoir):

Pourgatoir kelimesi, Lâtince temizlemek anlamına gelen purgare kelimesinden gelmektedir. Kato­lik kilisesinde Araf, ruhların, günahlardan arındıkları yerdir. Ölülerin cezalanıp ce­zalanmayacakları, günahlarının bağış­lanmasına bağlıdır. Çekilecek cezaların şekli ve süresi Hıristiyanlıkta izah edil­memiştir. Bu bedensel ceza, cennete gir­meden önce ateşle olacaktır. Ortodoks ki­lisesi, Araf mefhumu üzerinde ihtilaf et­mektedir. Bazıları, kutsal kitaba, bazıları da kilise babalarının bu konudaki açıkla­malarına bağlı kalmaktadırlar. Araf konu­su, Trente konsili tarafından tasdik edil­miştir. Kilise dualarıyla yaşayanların, ölü­lere şefaat edebileceklerini öğretmektedir. Araf'taki ruhlar için ayinler yapılmakta ve “ölüler günü” (Toussaint) törenleri kut­lanmaktadır. Bu günün sonunda, ölülerin “Azizler cemaatına” katıldıklarına ina­nılmaktadır.

Hıristiyanlıkta Âraf'daki ruhları teskin etmek için bir takım dernekler ve tarikat­lar vardır. Meselâ bu konuda bir kadın ta­rikatı 1856'da Eugenie Smet tarafından “Arafın yardımcıları” (Auxili-atrices du purgatoire) adı ile kurulmuştur. Bu tari­kat mensupları sosyal faaliyetlerle ve misyonerlik faaliyetleriyle meşgul olarak dualarını şefaatçi olarak Araf ruhlarına göndermektedirler.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:36

Arafat (Cebelu'r-Rahmet):

Mekke’nin 25 km güneydoğusunda bulunan tepe. Hac ibadetinin zorunlu şartlarından olan vakfe burada yapılır. Kurban bayramın­dan bir gün önce (9 Zilhicce) burada durulur. Rivayete göre, Adem ile Havva cennetten indirildikten sonra burada buluşmuşlardır.

Aramice:

Bu dil, İbranice ile yakın iliş­kisi olan bir dildir. Kare şeklindeki yazı karakterini İbraniceye borçludur. İlk Aramilerin, Mezopotamya'nın güney -doğusunda yani Ur'da yaşadıkları bilin­mektedir, Hz. İbrahimin ailesinin de Ur'da yaşadığı Tekvin ll/13de anlatıl­maktadır. Kasdim kabile ismi, Akkad dokümanlarında Aramileri belirtmekte­dir. Akkadca'da “Kaldou” daha sonra Kaldenilerin ismi haline gelmiştir. Yahu­dilerin ilk tapınakları döneminde Arami devleti, Zincirli'den Suriye'ye kadarki bölgede egemen olmuşlardır. Mezopo­tamya'da Aramice, tedrici şekilde yay­gınlaşmıştır. Çünkü onun kullandığı Al­fabe, kille kulanılması kolay bir alfabeydi. Zamanla Aramiler, Mezopotamya'nın çok lisanlı halklarıyla ilişkilerini genişletmiş­lerdi. Bunun için Aramice M.Ö. 38 yılında persler tarafından diplomatik haberleşmede kullanılmıştır. Tanah'da yer alan Daniel ve Ezra kitaplarının bir kısmı Aramice yazılmıştır.

Aramice, Yahudiler arasında, ikinci mabed döneminde milletlerarası bir dil olmuştur. Yahudilerin evlenme merasim­lerinde kullanılan Ketuba'da ve boşan­ma belgesi olan Get’lerde de Aramice kullanılmıştır. 1947 yılında bulunan “ölü deniz” yazıtlarının birçoğunun dili, Aramice'dir. Targum denilen Tanah’ın tercümelerinde Aramice önemli bir yer tutmaktadır. Milâdi tarihin başında Filis­tin'de Yahudilerin kullandığı ve konuştu­ğu dilin Aramice olduğu bilinmekte, Hz. İsa'nın da Aramice konuştuğu kabul edilmektedir. Bu tezi ileri süren Hıristiyan bilginleri, İncillerinde orijinal dilinin Aramice olduğunu ispat etmişlerdir. Bu bilginler bu görüşlerini “Ölü deniz” yazıtlarının Aramice olmasından hareketle is­patlamaya çalışmaktadırlar. Bunlara göre İsa Galile'de Aramice'yi öğrenmişti. İsa aynı zamanda Yahudi kutsal kitabını da iyi biliyordu. O halde İsa'nın İbraniceyi de bilmesi büyük bir olasılıktı. Targum, sinagoglarda, Yahudi kutsal kitabının Aramice tefsiri olarak takdim ediliyordu. Asırlarca, Targum şifahi ola­rak sinagoglarda nakledilmişti. Çünkü Rabbînik gelenek, Targum'u, Sinagoglar­da okumayı yasaklamıştı. Böylece, Kumran yazıtları ve Eyüb'ün bir targum tarihi, Aramice'nin kişisel etüdler için eski tarihlerde kullanıldığını göstermektedir. Aramice konusunda, farklı diyaleklor, Targumik, Talmudik ve Midrasik edebi­yatlarda görülmektedir. Yine milâdi asrın ilk başlarında Erets İsrael Sinagoglarının yazıtlarında Aramice dikat çekmektedir. Aramice, “Filistin” veya “Yahuda” Aramicesi olarak ikiye ayrılıyordu. TORAH'nın  tercümesi olan Onqelos'un Targum'u orijinal bir Aramice ile yazılmıştır. Bu bilgiler Kudüs Talmudu tarafından da doğrulanmıştır. Diğer yandan Babil Talmudu'nun dili, Doğu Aramicesi grubuna bağlı bulunmaktadır.

Aramice'nin Mezopotamya'da kulla­nılması, milâdi 600-1040 yılları olan Geonira çağında azalmıştır. Geonim dönemi, Talmud'un yazılmasından sonraki dönemde yetişen büyük bilginlere verilen isimdir. İslâm fütuhatından sonra Arapça, tedrici şekilde Aramice'nin yerine geçmiş­tir. Aramice dualar, bugüne kadar gelmiş­tir. Bunun en meşhur örneğini Kaddis teşkil etmektedir. Yom Kippur'a dahil edilen Kol Nidre, birçok cemaatte, Aramice söylenmektedir. Orta çağda Aramice'nin kullanıldığı en önemli alan Kabbala olmuştur. Yine birçok mistik eser, Aramice kaleme alınmıştır. Özellikle, Babil Talmudu, modern İbranice'nin kelime haznesinin gelişmesinde çok büyük rol oynamıştır.

Aramilerin Dinleri:

Tarihin en eski toplumlarından birisinin Aramiler olduğu kabul edilmektedir. Arami tarihinin M.Ö. ikinci bin yılına kadar çıktığı görülmekte­dir. Arami toplumu, Mezopotamya kral­lıklarının tesirinde kalan nadir toplumlardan birisidir. Aramiler, kendi kültürel değerlerini korumak için kentlerinde ka­palı bir kültür politikası izlemeye çok özen göstermişlerdir. Ancak yine de kül­türel etkileşimden uzak kalamadılar ve kültürel etkileşim Arami kültüründe ve dini hayatında kendini çabucak göster­miştir. M.Ö. VI. veya VII. yüzyılda Aramice birçok milletin dili haline gelmiştir. Hatta bu dönemde Aramice'nin bütün ortadoğunun ortak dili haline geldiğini söylemek mümkündür. Muhtemelen Arami kökenli olmayan halklar da Aramiceyi kullanmaya başlamışlardır. Aramiler yerleşik hayata geçtikten sonra, Mezopotamya, Fenike, Hitit ve Hurri halklarının din ve kültürlerinden etkilen­diklerini göstermişlerdir. Arami devletler arasmda, Samal krallığı­nı, başşehri Til-Barsib olan Bit-Adini Dev­letini, Fırat havzasındaki Bit-Aguşi bölge­si kentleri olan Halep ve Arpad'ı, Asi nehri üzerindeki Laaş ve Hamat krallığını ve Suriye'nin güneyindeki Sami krallığını sayabiliriz. M.Ö. IX. Yüzyılın ikinci yarı­sına kadar Arami krallıkları bölgede var­lıklarını hissettirmişlerdir. M.Ö. VIII. Yüzyıldan itibaren Asur krallığının baskılarına karşı dayanamayan Şam krallığı düşmüştür (M.Ö. 732). Aramilerin dinleri ile ilgili yegane kay­nak, Arami dilinde yazılan belgelerdir. Yine de Arami dini kültleri konusunda kesin bilgilere sahip değiliz. Arami yazıt­larında kullanılan Tanrı adlarının, Mezo­potamya ve Fenike kökenli olmaları, araş­tırıcıları genelde           düşünceye sevketmektedir. Yine de Arami kültlerinin baskın figür gibi görünen fırtına tanrısı­nın Hadad diye anıldığını görüyoruz. An­cak M.Ö. XIV. Yüzyılda Arami kökenli olmayan Ugaritliler, fırtına tanrıları olan Baal'ın yerine Hadad adını kullanı­yorlardı. Aramilerde, ikinci bin yılda Ha­lep kentinin ana Tanrısı olarak Hadad'ın çok iyi tanındığım biliyoruz. Türkiye'de Zincirli kral yazıtları, özel bir Aramiceyle yazılmışlardır. Bu yazıtlar göstermiştir ki, Hadad, Kilikya'daki Samal Krallığında M.Ö. VIII. Yüzyılda hüküm sürmüş olan yöresel hanedanlığın Tanrılar grubunun da başındadır. Fırtına Tanrısı Hadad, hüküm süren ana hane­danlığın kral adlarının da gösterdiği gibi Şam Krallığında da saygı görüyordu. Hama ve Laastakt krallıkları da, Kral Zâkir’in büyük Aramı mezar taşından da öğrendiğimiz gibi, kendisine yalvarı-lan büyük Tanrı Baal-Şamain (göğün efendisidir. Yine bu Tanrı, Kartaca-Fenike dünyasında, M.Ö. X. Yüzyılda Byblos'ta, Kıbrıs'ta, Sardunya'da, Kartaca'da ve Surr'da da biliniyordu. Diğer Fenike ve Kenan Tanrıları da Aramiîerde saygı görmektedir. Meselâ, Raşap (Reşef), Şamal krallığında; Feni­ke'nin Sur şehrinin Tanrısı olan Melqart ise, Şam krallığında saygı gö­rüyordu. Kitabede şöyle yazılmıştır: “Aram Kralı Barhadadtn Efen­disi Melqart İçin Diktiği Taş”. Bunlardan başka birçok belgede Mezopo­tamya Tanrıları zikredilmektedir. Meselâ, güneş Tanrısı Şamaş, ay Tanrısı Sin, Marduk, Nergal, Nikkal, Nuşku gibi... Aramice belgelerde verilen tanrılar­la ilgili sıralanma, şehirden şehire de fark­lılık gösteriyordu. Meselâ, Türkiye'de Zincirli'deki kral yazıtları, samal krallığı­nın tanrı pantheonunu şöyle vermektedir: Hadad, El- Rakib-el-Reşef, Şamaş. Dikkat edilirse bu listede hiçbir Tanrıça adına rastlanmamaktadır.

Aramiler hakkında Arkeolojik belgelere dayanarak elde ettiğimiz bu bölük pörçük bilgiler, çeşitli Arami kentlerindeki kültle­rin ve pantheonların çeşitliliğini ortaya koymaktadır. Bu yazıtlar resmi krallık ya­zıtları olduğu için resmî tanrı isimlerini ortaya koymaktadırlar. Diğer önemli bir husus, bulduğumuz bu Tanrıların görevleri hakkında geniş bir bilgiye sahip deği­liz.

Aramice belgeler, kültler ya da ritleıie il­gili sadece birkaç özelliği tanıtmaktadır bize. Hama ve Laaş kralı Zâkir’in yazıtı, on altı Aramı kralı ittifak yaparak başkent Kazrek'e saldırdığında,  kral Zâkir’in Tanrısı Baal-Şamain tarafından nasıl kur­tarıldığını şöyle anlatmaktadır:

“Tüm krallar Kazrek'i kuşattılar”

“Kazrek surlarından daha yüksek bir sur diktiler”

“Kazrekinden daha derin hendekler kaz­dılar.”

“O zaman ellerimi Baal-Şamain'e doğru kaldırdım.”

“Baal-Şamain dualarımı kabul etti.”

“Baal-Şamain kahinleri aracılığıyla be­nimle konuştu.”

“Baal-Şamain bana dedi.”

“Hiç korkma!”

“Çünkü seni hükümran kılacak olan be­nim.”

“Senin yanında ben olacağım.”

“Seni ben kurtaracağım.”

Bu yazıtta kralın duasına eşlik eden jesti görüyoruz. Kral kalkar ve yakardığı Tan­rıya, göklerin efendisine doğru ellerini kaldırır. Daha sonra metin, kahinlerin ve büyücülerin rolü hakkında bilgiler ver­mektedir. Tora'daki peygamberlerde ol­duğu gibi, Tanrı onların aracılığıyla ira­desini bildirmektedir. Yine burada anla­dığımız kadarıyla Tanrılar, antlaşmaların kefilidir. Antlaşmalar yapıldığı zaman, bir takım büyü merasimleri de yapılmakta­dır.

“Şu balmumu ateşte nasıl yanarsa, öyle yansın Arpad ve sayısı çok kızları... Şu balmumu ateşte nasıl yanarsa, öyle yansın ateşte matiel... Şu yay ve okları nasıl kırıyorsak öyle kırılsın Anahita ve Hadad, Matiel’in ve efendilerinin yayını!” Aramiler konusunda Kitab-ı Mukaddes'te kısmen verilen bilgilerde bu düşünceleri desteklemekedir. Tanah'ın, krallar bölü­münde, yahuda kralı Ahaz'ın (M.Ö. 736-716), Muhtemelen Şam'da, Hadad tapınağında gördüğü Sunağa benzeyen bir su­nağı, Kudüste inşa ettirmek istediğinden bahsedilmektedir.

Eski Azamilerin dini inançları ve cenaze törenleri hakkında fazla bilgiye sahip de­ğiliz. Birkaç mezar taşından öğrendiğimiz kadarıyla, Samiler gibi Aramilerin de ölü­lerin mutlak istirahate ihtiyaçları olduğu­na ve onların hiçbir zaman mezarlarında rahatsız edilmemeleri gerektiğine inan-dıkiarı bilinmektedir. Meselâ, Nerab'da bulunmuş ve ikisi de ay Tanrı Şahar'a ait olan iki mezar taşı yazıtından birinde şöyle yazılıdır: “Kim olursan ol, bu gö­rüntüye ve bu yatağa zarar verirsen, onu bir başka yere taşırsan Şahar ve Şamaş, Nikkal ve Nuşku senin adını ve yerini bu hayattan koparacaklar. Seni en kötü biçimde öldürecekler ve soyunu ku­rutacaklar. Eğer bu görüntüye ve yatağa dokunmazsan, onu korursan, senin ve sülaleninkiler de korunmuş olacak”. Mezar yazıtları, ölünün öteki dünyadaki hayatıyla ilgili bilgiler vermemekle bera­ber, kimi taşlarda, ölünün katıldığı bir şö­len tasvir edilmektedir. Bu da ölümden sonra hayatın tekrar başlayacağını hatır­latmaktadır. Ancak yine de, bu hayatın, mezarda mı veya yeraltında mı devam edeceği bilinmemektedir. Diğer yandan Sâmal kralı PanamuWa'nın anısına ya­zılan bir yazıtta (MÖ. VIII Yüzyıl), kral­dan sonra tahta geçecek oğullarından Hadad'a kurban sunmalarını ve babaları olarak kendisini sadakatle “hatırlamaları­nı” şu cümlelerle istemektedir: PanamuWa''nın ruhu Hadad'la yemek yesin, Panamuwa'nın ruhu Hadad'la iç­sin. “Bazıları bu sözleri, kralın öldükten sonra tannsallaşması şeklinde yorumla­mışlardır. Ancak bu bir zorlamadır. Bura­da önemli olanın ruh olduğu görülmekte­dir.

Aranyaka:

Sanskritçe. “ormana ait olan”. Eski Hindistan'da ormanda tanzim edilen ya da çalışılan dinsel kitaplar. 4 Aranyaka bilinmektedir. Bunlar Brihad, Taittiriya, Aîtareya ve Kaush*taki'dir.

Arap Dini (Cahiliye Dönemi Arap Dini):

Hz. Muhammed’in İslamı tebliği öncesi dönemde, Arabistan'da hakim olan dinsel yapı. Bu dinin temel karakteris­tikleri, yüce bir Allah inancına sahip olmakla birlikte ona bir çok konuda şirk koşulması, çeşitli gök cisimlerinin, tabii nesnelerin, melek ve cin gibi bazı metafizik varlıkların ve kabile reisleri, zenginler ve asiller gibi bazı kişilerin tanrılaştırılması ve bunlara dayalı bir paganizmin mevcut olmasıydı.

Arapaholar:

Amerika'da Platte ve Arkansas ırmakları boyunca yaşamış olan Arapaholar, zamanla batıya doğru göç etmişler ve iki kola ayrılarak yaşamaya devam etmişlerdir. Arapaholar, dinî inançlara göre hayat sürerlerdi. Din, onla­rın günlük hayatlarını düzenliyordu. Kul­landıkları eşyalar bile dinî bir anlam ta­şımaktaydı. Düz bir çubuğu çok kutsal sayarlardı. Onu bohçaların içinde saklı­yorlardı. Güneş dansı onların en önemli eğlenceleriydi. Şamanist örgütler vardı. Bu örgüt, sadece erkeklere tahsis edilmiş­ti.

Arayanlar (Seekers):

Hıristiyanlıkta 17. yy'da ortaya çıkan küçük bir mezhep. Puritanlar akımına bağlı olarak gelişen bu mezhep taraftarları, Antikrist ruhu­nun kiliseye hakim olmasından sonra gerçek bir kilisenin kalmadığını savun­dular ve tanrının yeni bir kilise kurmak üzere yeni havariler ya da resuller ata­yacağına inandılar. Bakınız: Puritanlar.

Arba Minim:

İbranice. “dört çeşit”. Yahudile­rin Sukot bayramının 7 günü süresince Suka (çardak) içerisinde bulundurul­ması gereken 4 bitki. Bunlar hurma dalı, ağaç kavunu, mersin dalı ve dere söğüdüdür. Bakınız: Sukot.

Arçdiakon (Archdeacon):

Anglikan kili­sesinde piskopos tarafından kendisine yöneticilik görevi verilen bir çeşit ra­hip; bir bölge diakonlarının başı ya da yöneticisi. Onun bölgesine ise Arçdîakonluk (Archdeaconary) denir.

Arçimandrit (Archimandrit):

Ortodoks kilisede manastır başkanı ve ruhaniler için kullanılan bir şeref unvanı.

Arefe:

Kurban bayramından bir önceki gün (Zilhiccenin dokuzuncu günü). Terim, hac sırasında vakfeye durulan Arafat'tan gelmektedir. Halk arasında hem kurban hem de Ramazan bayramı öncesindeki güne Arefe günü denir.

Ares:

Eski Yunan'da savaş tanrısı; Zeus ve Hera'nın oğlu. İnatçı, nefret eden, kötü ve güvenilmez bir kişiliğe sahip oldu­ğuna inanılırdı. Dolayısıyla onun kültü halk arasında fazla popüler değildi. O, şiddet ve kan dökme taraftarıydı. Ares için asil olan hiçbir şey yoktu. Hem tanrılar hem de insanlar ondan hoş­lanmazlardı; o, bizzat kendi kardeşi Hephaestus'a, Hephaestus'un karısı Afrodît'le ilişki kurmak suretiyle kötü­lük etmişti. Deimos (terör) ve Phobos (nefret)'un babası olan Ares’in Roma'daki karşılığı Mars'tı. Bakınız: Mars.

Arethusa:

Eski Yunan'ın su kaynaklan ve pınarlar tanrıçası.

Argos:

Eski Yunan mitolojisinde yer alan bir ilahi varlık. Argos'un 100 gözü ol­duğuna, bunların 50'si uyurken diğer 50'sinin gördüğüne inanılırdı. Bu ne­denle Hera onu, Zeus tarafından bir ineğe çevrilen rahibe İo'yıı korumakla görevlendirdi. Ancak Hermes, Argos­'un tamamen uyumasını sağladı ve sonra onun kafasını kesti.

Arhat:

Budizmde varlığın tabiatını kavrayarak Nirvana'ya ulaşmış ve tekrar tek­rar doğum-ölüm kısır döngüsünden kurtulmuş olan olgun kişi. Sadece kendini rahipliğe adayan kişilerin Arhatlığa ulaşabileceği vurgulanır. Ayrıca böylesi kişilerin Nirvana'ya ulaşıncaya kadar insanlara kurtuluş yolunu gösterdiği belirtilir.

Arianizm:

İsa Mesih’in uluhiyeti fikrini reddeden ve bu nedenle Hıristiyanlarca heretik bir hareket olarak değerlendiri­len önemli bir akım. Arius'un ismiyle anılan bu akım, tanrının oğlunun ezeli ve ebedi olmadığını, tanrı tarafından yaratıldığını ve dolayısıyla onun tabiatı itibarıyla tanrı olmadığını savunur, İz­nik Konsili’nin (MS 325) toplanma nedenlerinden en önemlisi bu hare­ketti. Athanasius liderliğindeki bu konsil, Arius'un fikirlerine karşı teslisi savundu ve Arianizmi aforoz etti. Ari­anizm akımı sonradan 3 kola ayrıldı: Baba ile Oğul arasındaki farkı vurgulayan Anomoeanlar; Oğul'un Baba'ya benzediğini söyleyen Homoeanlar; ve Baba ile Oğul'un hem benzerliğine hem de ayrılığına dikkat çeken Yarı Arianlar. Bakınız: Arius, Homoousion.

İskenderiyye piskoposu olan Arius, milâdi 320 yılına doğru İsa'nın Tanrısallığını tehlikeye sokan bir öğreti ortaya atmıştı. Arius'un bu öğretisi, “Yeni Eflâtuncu” fikirlerden etkilenmişti. Arius'a göre, sadece Baba ebediydi ve Tanrı olmaya da sadece o layıktı. Yoktan çıkmış olan, oğul ise ilkti. Yaratıkların en mükemmeliydi. O, Dünya'nın yaratılması için, Baba’nın âleti olmuştu. Oğul, İsa-mesihte bedenleşmişti. Bu fikirler, Mısırı karıştırmış ve Hıristi­yanlık âlemini tehlikeye sokmuştu. Bunun için imparator Konstantin, 325 yılında “İznik Konsilini” toplamıştı. Çünkü Konstantin, bu çalkantıya son vermek is­tiyordu. İznikte, Athanase’in savunmasıy­la, Arius'un fikirleri mahkum edilmişti.

Athanase, İznik'te belirlenen Hıristiyan Credosu'nun mimarı olmuştu. Fakat daha sonraki Roma imparatorlarından bazıları Arianizmi kayırmışlardı. Meselâ Constance bunlardan biriydi. Bu karışık­lık uzun müddet devam etmiş ve nihayet 381'de İstanbul'da toplanan konsüde “İz­nik Konsili” kararı yeniden yürürlüğe konmuştu.

Arianizm, doğuda pek taraftar bula­mazken, Batı'da taraftar bulmuştu. Goth’lar, piskopos Ulfila'nın vaazları sayesinde Arianizmi kabul etmişlerdi. Fakat daha sonra, Fransa'nın, Clotilde ve Clovis’in gayretleriyle katolik olmasıyla Batıda Arianizm iyice gözden düşmüştür. Aryanizmin Bazı Germen kabilelerinde VII. yüzyılın sonuna kadar yaşadığı ileri sürülmüştür. Günümüzde Uniteryenler, Arius'un görüşünü tekrar ettiklerine inanmaktadırlar. Yehova şahitleri de Arius'u mezheplerinin kurucusunun ön­cüsü olarak görürler.

Ariminum Konsili:

 Rimini konsili olarak da tanınan bu konsil, M.S. 359'da toplanmıştır. Konsilm toplanma hedefi, M.S. 325'de İznik'de mahkum edilen Arius'un görüşlerini desteklemekti. Rimini konsiline Batı kilisesi piskoposları katılırken, Doğulu piskoposlar, aynı anda Seleukeia'da toplandılar. Ariminum'daki piskoposların çoğunluğu İznik'de (325) kabul edilen esasları benimsemişlerdi. Ancak, Arius'un takipçileri, bu kararı ter­sine çevirmişlerdi. Ariminum'daki pisko­poslar, görüşlerini değiştirerek Ariusçu kredoya inanmaya zorlandılar. Papa Liberius, konsilin yetkisiz olduğunu be­yan ederek bu kredoyu reddetti. Böylece bir defa daha Batı Hıristiyan kiliselerince bu kredo sapık ilan edilmişti.

Arinna:

Hatti dilinde Vuruşemu. Hitit güneş tanrıçası; hava tanrısı Tarhun'un (Tam) eşi.

Hitit güneş tanrıçasının adıdır. Hitit İmparatorluğunun koruyucu Tanrısıdır. İkinci derecede bulunan Tanrı, Arinna'nın eşi olan Tarhun'du... Ana­dolu'daki toprak ve bereketin sembolü olan Ana Tanrıça fikri, Arinnadan önce bulunmaktadır. Bu Tanrı, doğruluk, acı­ma ve otoriteyi temsil etmektedir... Hitit kraliçesi, Puduhepa, Arinna'yı kendi ko­ruyucu Tanrıçalığına kabul etmiş ve krali­çenin mühründe de kendisi Tanrıçayla kucaklaşırken gösterilmiştir.

Aristaios:

Yunanca. “en iyi”. Eski Yunan tan­rılarından birisi; Apollo ile su perisi Kyrene’nin oğlu. Çobanların ve avcıların koruyucusu olan yardımsever bir tanrı olduğuna, üzüm ve zeytin yetiştirmeyi öğrettiğine inanılırdı. Sonradan Zeus, Apollo ve Dionysius ile özdeşleştirilmiştir.

Aristotelisme:

Aristo'nun eserleri Süryani ve Arap mütercimleri tarafından Arapçaya tercüme edilmiş ve bu tercüme­lerden Yahudiler de istifade etmiştir. Böy­lece Aristo'nun (M.Ö. IV. Yüzyıl) eserleri Yahudi düşüncesini XII. yüzyıldan itiba­ren etkilemeye başlamıştır. Bu etki XII. Yüzyılın ortalarından itibaren iyice belir­gin hale gelmiştir. Aristo'yu hem Yahudi­ler hem de müslümanlar gerçek bir filozof olarak kabul etmişlerdir. Meselâ Aris­to'yu, Maimonides şöyle tasvir etmekte­dir: “Aristo, zihinsel olgunluğa en üst derecede ulaşmıştır”. XII. Yüzyılda, Aristotelisme, Yahudi felsefi düşüncesini XVI. Yüzyıla kadar etkilemeye devam et­miştir. XIII. ve XIV. yüzyıjda, antientellektüel bir hareket ortaya çıkmıştır. IX. Asırdan itibaren ve İspanya Yahudili­ğinin altın çağı boyunca, kuzey-Afrika'da, müslüman Avrupada yaşayan Yahudiler, Arapçaya tercüme edilen Aristo'nun eser­leriyle karşılaşmışlardı. Bu Arapça tercü­meler, XII. Yüzyılda İbranice'ye çevrilme­ye başlanmıştır. Bu tercümeyi yapanlarda, Hıristiyan Avrupada yaşayan Yahudilerdi. Aristo'nun eserlerinin Arapçadan latinceye tercümesinde Yahudier de rol oynamışlardır. Genellikle Aristocu felsefe, ortaçağ yahudi düşünürleri tarafından tanrısal kavramı, antropomorfizm olma­yan saflığı ile kabul edilmiştir. Kainatın ve hareketsiz ilk motor olan Tanrı’nın ebediliği üzerindeki Aristocu teoriler, Ya-hudilerin aktif yaratıcı Tanrı anlayışıyla çeliştiği için reddedilmiştir. Farabi'nin, “Platonun ve Aristonun felse­fesi” isimli eseri X. Yüzyılda sadece müslüman ve Yahudileri etkilememiş, özellikle iki asır sonra Maimonides’in eserlerini de etkilemiştir. En önemli Aris­tocu Yahudi olan Maimonides, Aristotelizimle kitabi vahyi senteze teşeb­büs etmiştir. Aristo'nun muhakemeleri bi­limsel olarak, Allahın varlığı ve birliğinin dinî doktrinlerini kurmak için kullanıl­mışsa da, Maimonide şu kanaate varmış­tır: Yahudiliğin yoktan (ox nichilo) yaratı­lışı ilgilendiren geleneksel pozisyonu, ye­gane peygamberi inançtan çıkarılmıştır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn104" rel="no follow - Maimonides inanmıştırki mucizeler, dün­yanın orijinal Tanrısal düzeninin yazılma­sı ile mümkün olmaktadır. Maimonides, Aristo'nun dünyanın ebediliği kavramını reddetmiştir. Maimo-nide’in halefleri, din ile felsefeyi uzlaştırmaya çalışmışlardır. Böylece Maimonide üç asır boyunca ha­kimiyetini sürdürmüştür. İbn Rüşt'ün mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn105" rel="no follow - [105] Arapça tefsirlerinin çevirileri, XII. Yüzyıldan son­ra Aristocu Yahudi düşünürlerinin kay­nağı olmuştur. Aristo, yahudi efsanesinde yer alan yahudi olmayanlardan biridir. Joseph’in naklettiği geleneksel rivayetlere göre, Aristo Yahudilerden etkilenmiştir. Ortaçağın ve Rönesansın birçok Yahudi yazarı, Aristo'nun Yahudiliği kabul etti­ğini ve onun aslının Bünyamin kabilesin­den olduğunu kabul etmektedirler. Aristo'ya atfedilen birçok uydurma notlar, kabalistik dairelerin saygısını ona yükle­mektedirler.

Ariştanem (Neminantha):

Caynizmde 24 Tirtankara'dan yirmi ikincisi. Caynist efsaneye göre yirmi üçüncü Tirtankara 84000 yıl önce yaşamıştır.

Arius:

(Y. 250-336) Pavlusçu Hıristiyan­lığa karşı çıkan Hıristiyan heretik ekol­lerinin en önemlilerinden birisi olan Arianizmin lideri. Yaklaşık olarak 319'da İskenderiye'de görüşlerini ifade etmeye başladı. İsa'nın, Tanrı'nın ya­ratığı olan ilk varlık olduğunu, cevher olarak tanrıdan tamamıyla farklı oldu­ğunu ve dolayısıyla tanrı olmadığını sa­vundu, İskenderiye'de toplanan bir konsilde bu görüşünden dolayı mah­kum edildi. Daha sonra en önemli mu­arızı Athanasius'un öncülüğünde topla­nan 325 İznik Konsili'nde aforoz edildi. Bir müddet sürgün hayatı yaşadıktan sonra İstanbul'da şüpheli şekilde ani­den öldü.

Ariya-Puggala (Arya-Puggala, Ariya):

Pali dili. “soylu kişi”. Budizmin Seravada mezhebinde kutsallık mertebesinin dört kademesinden birine ulaşmış olan kişi.

Arkon (Archon):

“Yönetici, hakim” an­lamına gelen bu terim Gnostik düşünceye göre yeryüzünü çevreleyen semavi küreleri kontrol eden ruhsal varlıklar için kullanılan bir isimdir. Arkonlar, yeryüzündeki tutsak ruhların yüce tan­rıya yönelmelerini ve ona ulaşmalarını engellemeye çalışan kötü tabiatlı var­lıklardır. Genellikle onların 7 tane ol­duğu kabul edilir.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:49

 

Arles Konsili:

Constantinus Batı Ro­ma imparatoru olduğu zaman yaptığı iş­lerden birisi de Hıristiyanlığa serbestçe propaganda hakkı veren Milan Fermanı (312) olmuştur. Hıristiyanlar, bu serbest hareket izninden iki yıl sonra birçok problemle karşı karşıya kalmışlardı. Bunlar­dan biri, Kuzey Afrikadaki Donatizimciler problemiydi. Bu raftzî hareketi tesirsiz ha­le getirmek için Constantinus, Ağustos 314'de Arles'de bir konsil toplamıştı. Toplantıya 43 bölgeden gelen temsilciler katılmıştı. Afrika ve Roma'da toplanan daha önceki konsillerde Donatizmci gö­rüşler lanetlenmişti. Donatizmciler, “iş­kence sırasında imanı zaafiyet gösteren ve daha sonra bundan dolayı tövbe eden rahipleri ve piskoposları Hıristiyan ola­rak kabul etmiyorlardı”. Arles konsilinde, bir defa daha lanetlenen Donatisçiler, alman kararları reddederek, durumlarının yeniden gözden geçirilmesi için Constantinus'a müracaat etmişlerdir. Konstantin yazdığı mektupda bu konuyu şöyle açıklar: “Onlar, benim hükmüme başvurdular. Mesihin hükmünü bekleyen bana. Çünkü hakikatte piskoposların ka­rarı, mesihin şahsî kararı gibi alınmalıdır. Allah’ın hükmünü reddettikten sonra, be­nim hükmüme başvurmaya cesaret eden bu kanun müfterilerine ne demeli?”

 Armageddon:

Yeni Ahit’in Vahiy (Revelation) kitabına göre, iyilikle kötülük arasında vuku bulacak olan son ve nihai savaşın yeri; bu savaşa verilen ad. Armageddon savaşı, yüce Tanrının büyük gününde “bütün dünya ve yer­yüzü krallarının” katılacağı bir savaş olacaktır.

Armilus:

Yahudi efsanesine göre, gerçek mesih ya da tanrı tarafından yenilgiye uğratılıncaya kadar Yahudilere zulmedeceğine inanılan kişi. Yahudi literatü­ründe yarı sağır ve sakat birisi olarak tasvir edilir. Bakınız: Deccal, Antikrist, Yalancı Mesih.

Yahudi mitolojisinde Ku­düs'ü işgal ederek, Yahudi düşmanlığı yapan birisi olarak değerlendirilir: Neti­cede Armilus'u mesih mağlup edecektir. Hıristiyanlıktaki ve bazı İslâmî kaynaklar­daki Deccal inancı ile Armilus arasında çok sıkı bir ilişki görülmektedir.

Arminianizm:

Alman reform ilahiyatçısı olan Jacobus Arminius (1560-1609) tarafından geliştirilen kader doktrini. Arminius, Kalvinizmin determinist ka­der anlayışına karşı çıkarak ilahi ege­menliğin İnsanın özgür iradesiyle uyumlu olduğunu savundu. İsa Mesih’in sadece seçkinler için değil, bütün insan­lık için öldüğünü savundu. Arminianlar, Dört sinodunda (1618-19) mahkum edildiler ve böylelikle birçoğu cezalan­dırıldı. Kaivinizmden daha liberal bir çizgi izleyen Arninianlar, modern Pro­testan ilahiyatına etki ettiler.

Arminius Jacobus (1560-1609):

Hol­landa Reform kilisesine bağlı bir ilahiyat­çıdır. Kader konusunda özellikle, Calvin ile ters düşerek, kendine özgü Arminusçuluk isimli inanç sistemini kurmuştur. Arminus, öğrenimini, başka­larının desteğinde yapmıştır. Sırayla Leiden, Basele, Cenevre'de eğitimini sür­dürmüştür. 1588'de papaz olmuştur. 1603'de Leiden üniversitesine ilahiyat profesörü olarak atanmıştır. Ömrünün son zamanlarını ilahiyatçı Franciscus Gomarus ile giriştiği polemikle geçirmiş­tir. Önce, herşeyin önceden belirlendiğini ve buna göre, insanların davrandığını ileri süren Arminus, zamanla bu görüşünden ayrılarak, insanların iradelerinin de kur­tuluşlarında paylarının olduğu tezini ka­bule yönelmiştir. Buna göre Tanrı’nın kurtuluş vadine, imanla cevap verenlerin kurtuluşu hakettiklerinî kabul ediyordu. Arminius'un ölümünden sonra onun gö­rüşleri, Felemenk reform kilisesinin (1618-1619) Dordrech'te toplanan kon-silinde yeniden ele alınmıştır. Bu konsilde, Arminus'un görüşleri mahkum edilmiş­tir. Arminus'un eserleri “opera theologica” adı ile 1629'da Leiden'de ya­yınlanmıştır. 1795'de Arminusçuluk Felemenk'de resmen tanınmıştır.

Arminus'un görüşleri, protestan temayüllü metodizm hareketinde etkili olmuş­tur.

Arminusçuluk:

Arminius Jacobus'un öğretilerinden oluşan liberal bir ilahiyat akımıdır. Bu akıma göre, Allahın külli iradesi ile insanın hür iradesinin bağdaş­tırılması mümkündür. Arminius'a göre, Tanrının iradesi, insanın kaderiyle ilgili nihaî sözü söyleyen güçtür. Arminus'un görüşlerini destekleyen 45 kadar rahip tarafından hazırlanan Remonstrance = (İtiraz),   ilk defa Arminus'un görüşlerini toplu olarak yan­sıtıyordu. İtiraz’ın beş temel ilkesi vardı:

1- Ebedî kurtuluş, insanın akıl yolu ile iman etmesine veya etmemesine bağlıdır.

2- Bütün insanlar için mümkün olan keffaret yolu, gerçekte yalnızca inananla­ra yararlı olabilir.

3- Kutsal ruh, yardım elini uzatmadıkça kimse Tanrı’nın iradesine uygun davra­namaz.

4- Tanrı’nın inayeti zorlayıcı değildir.

5- İnananlar, günaha karşı koyabilir, fakat Tanrının inayetini yitirmeleride imkansız değildir.

Arminiusçuluk 1618-1619'da yapılan Dordrecht sinodunda mahkum edildikten sonra, 1630'da yasalar önünde hoşgörülü karşılandılar. Arminiusçuluk, hem metodistlere hem de Uniteryanizme tesir etmiştir.

Aron Aberit:

Hz. Musa'nın, Sina da­ğında vahiy olarak aldığı On Emir’in içinde saklandığı özel sandığa verilen isimdir. Bir anlamda Ahit Sandığı'dır. Tanrı Yehova’nın emriyle Bezalel tarafın­dan yapılan, Yehova ile İsrailoğulları arasındaki “kutsal akdi” ihtiva eden tablet, bu sandıkta saklanmaktadır. Bu sandık, İsrailoğullarının en kutsal varlıklarından biridir. İlk dönemlerde Mişkan'da, daha sonraları da Bet ha-Mikdaş'da “kutsal­ların kutsalı” bölümünde sak­lanmaktadır.

Aron Aberit, savaşta ve sefer halinde Levililer tarafından taşınmıştır. Tora'da Çıkış bölümünde belirtildiği üzere Aron Aberit 1.1 metre uzunluğunda 70 cm. eninde ve yüksekliğinde, akasya ağacından, üstü altınla kaplı bir sandık olan Aron Aberit’in üstünde altından bir ka­pak bulunmaktadır. İçinde iki taş tablet bulunan Aron Alberit'e saygı gösterilirdi, ancak tapılmazdı. Aron Aberit’in fonksi­yonu, Tanrı Yehova ile yapılan sözleşme­yi hatırlatmaktır.

Aron Aberit'e dokunmak, ilahî gazaba uğramayı gerektirir. Bunun için ona do­kunmak günahtır. Nitekim rivayetlere gö­re, Piliştilerle yapılan bir savaşta Aron Aberit bu kavmin eline geçince, kentleri­ne felaketler yağmış, İsrailoğulları, Ahit Sandığını geri alınca Piliştiler’in yenilmesi mümkün olmuştur. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn106" rel="no follow - [106] Şelomo Ameleh’in yaptırdığı Bethamikdaş'ran sonra Aron Aberit hakkında fazla bilgi yoktur.

M.O. VII. yüzyılda Yoşiau zamanındaki Aron Aberit'e yapılan atıflar son atıflar olarak kabul edilir, mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn107" rel="no follow - [107] Aron Aberit’in, peygamber Yeremya tara­fından saklandığı veya Babil'e O'nun sür­günü ile beraber götürüldüğü kabul edilmektedir. Sinagoglarda bulunan Aron Akodeş, Aron Aberit'ten ilham alı­narak yapılmıştır.

 Aron Akodeş:

Sinagoglarda Tora'nın tomarlarının saklandığı yerdir. Aron Akodeş’in yönü, Kudüs'e doğ­rudur. Sinagoglarda Dua edilirken yüz­ler, Aron Akodeş 'e dönülerek yapıl­maktadır. Bunun diğer bir -adı da Ehal'dir.

Aron Akodeş, Mişna döneminde Teva adını alıyordu. Bu dönemde Teva, Sina­gogun en kutsal bölümünü teşkil ediyor­du. Hatta bu dönemde Aron Akodeş’in seyyar olduğu görülmektedir. Geleneksel olarak Sefer Tora'lar, Aron Akodeş’in içi­ne konmaktadır. Aron Akodeş’in içinde işlemeli “Parohet” bir perde bulunmakta­dır. Aron Akodeş XVI. Yüzyıldan itibaren mimari özelliklere kavuşmuştur. Aron Akodeş’in kapıları daima açıktır. Orada bazı dualar okunur ve Tora tomarları zi­yaret için çıkartılır ve sinagogda dolaştırı­lır.

 Arrâf:

Gelecekten haber veren kahin; zan yoluyla yapılan işlerden haberdar olduğunu iddia eden kişi. Bakınız: Kahin.

Arş:

Kainatı kuşatan, akılla kavranama­yan ve varlık ve mahiyetinin yalnızca tanrı tarafından bilindiğine inanılan yüce makam. Kur'an'da arş terimi, yü­celik, üstünlük, hüküm, yönetim ve ta­sarruf makamı anlamlarına da kullanı­lır.

Kur'an-ı Kerim'de Allah, Arşın sa­hibi olarak bildirilir. Araf 54, Yunus 3'de Allah'ın yeri ve göğü yarattıktan sonra, Arşa istiva ettiği belirtilmektedir. Buna göre Arş, Allah'ın makamı, tahtı olarak düşünülmüştür. Bazan da kürsî olarak düşünülmüştür. Kur'anî bilgiye göre Arş, meleklerle çevrilmiştir. Bazı müfessirler Arşı, değişik şekilde yo­rumlamışlardır. Bazıları arşı “ilim ma­kamı”, bazıları Allah’ın kudreti, yüceliği ve saltanatı ile açıklamışlardır. Bazı bil­ginler de bu ayetin müteşabih ayetlerden olduğunu, arş kelimesi üzerinde yorum yapılmaması gerektiğini belirtmişlerdir. Bu ayetin, yorumlanması halinde İslâm itikadına göre şirke düşülmeden yapılma­sı gerektirdiğini de İslâm bilginleri belirtmişlerdir. Arşı, fiziki bir mekan olarak kabul edip; Allah'ın oraya çekilmesini dü­şünmek, İslâm inancına göre insanı şirke götürür. Çünkü Allah'ın bir mekana ihti­yacı yoktur.

Artaxerxes  (Artaxerxes Longimanus):

MÖ 464-424 yılları arasında hüküm sü­ren Pers kralı. Yahudilik tarihi açısın­dan önemli bir yere sahip olan bu kral, Babil'de sürgün hayatı yaşayan İsrailoğullarının Filistin'e dönmeleri ve orada cemaatlarını yeniden oluşturmaları için önce katip Ezra'yı görevlendirmiş, on­dan 13 yıl sonra da Nehemya'yı Kudü­s'e göndermiştir. Bakınız: Ezra, Nehemya.

Artemis (Diana):

Eski Yunan'da verimli­lik tanrıçası; Zeus ve Leto'nun kızı ve Apollo'nun kız kardeşi; genç kızların hamisi, vahşi şeylerin sahibesi ve bakire avcı olan ilahi varlık. Aynı samanda bir ay tanrıçası olan Artemis’in doğum sı­rasında kadınlara yardımcı olduğuna inanılırdı. Elinde ok ve yay tutan çok göğüslü atletik bir genç kadın şeklinde tasvir edilen ve genellikle iyi tabiatlı olduğu düşünülen Artemis, inanışa göre, bazen ani yıkım ve tahribata da neden olabilirdi. Dolayısıyla o, aynı zamanda tehlikeli bir tanrıçaydı. Ona doğrudan bakmak bile kişiye ölüm geti­rirdi. Ayrıca o, küçük hataların ceza­landırılmasından da sorumlu idi.

Yunan mitolojisinde bereket, av ve doğurganlık Tanrıçası olarak kabul edilmiştir. Avcılıkla ve vahşi hayvanlarla karşılaşılan kırsal kesimlerde rağbette olan bir Tanrıdır. Bazı bölgelerde, Artemis, doğa tanrıları ile özdeşleşmiştir. Avcı kültürlerde Artemis ön plandadır. Artemis bir yandan av hayvanlarının öldü­rülmesine yardımcı olurken, diğer yan­dan da av hayvanlarının yavrularına hi­maye göstermektedir; Kendisine ait okları olduğu için, kadınlara ani ölüm okları günderirdi. Erkeklerin ölümünden ise kardeşi Apollon sorumluydu. Artemis ile ilgili dinî pratikler, özellikle kültlerle meydana gelmiştir. Artemis, ağaç kültünün tanrıçası olarak külte mu­hatap olmuştur. Diğer yandan Artemis, su perileri ile de birlikte tapınma konusu olmuştur. Ege adalarının bazı bölgelerin­de Artemis dansları vahşilik ve seksle do­lu olarak icra ediliyordu. Artemis hayvanların anası olarak da ta­pınma konusu olmuştur. Onun heykelleri genelde geyik ve av köpeği ile birlikte tasvir edilmiştir.

Ana Britannica’nın verdiği bilgiye göre Artemis, Gritte tapınılan ve Asya'daki Magna Materi andıran dağların anasın­dan türemiş bir Ana Tanrıçadır. Doğur­ganlık Tanrıçası olarak Artemis, sık sık Eileithyia ile özdeşleştirilmiştir. Artemis’in su perilerinin gönül serüvenlerine ilişkin pek çok öyküsü vardır. Bazı araştırmacılara göre bu öyküler, ana tanrıça sıfatı ile Artemis’in kendi başından geçen­lerdir.

Efes'de bulunan, dünyanın yedi harika­sından birisi olarak kabul edilen Artemis Tapınağı’nın kalıntıları, günümüze kadar gelmiştir. M.Ö. 560-550 yıllarında Lidya kralı Kroisos tarafından yaptırılan bu tapınak, M.Ö, 334-250 yıllarında yeniden inşa edilmiştir.

Artemon (Artemas):

MS 3. yy'da yaşayan Hıristiyan heretîk. İsa'nın sadece bir İnsan olduğunu; ancak önceki bütün peygamberlerden üstün olduğunu sa­vunmaktaydı.

Arzı Mevûd (Vaat Edilen Toprak):

Yahudidüşüncesinde, tanrı Yahve’nin kendile­rine vermeyi vaat ettiği topraklar. Eski Ahit'te mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn108" rel="no follow - - [108] , Kenan diyarı­nın İbrahim ve soyundan gelenlere vaat edildiği belirtilir.

Aruru:

 Sümerlerin yaratıcı tanrıçası. Gılgamış destanının Akadça versiyonuna göre Aruru, ilk vahşi insan olan Enkidu'yu çamurdan yaratır. Güçlü ve kuv­vetli bir yaratık olan Enkidu ot yer ve vahşi hayvanlarla birlikte göletlerden su içer. Enkidu, daha sonra yarı tanrısal varlık olan Gılgamış'a eşlik etmek üzere ona yönelir.

Arya Samay:

 Sanskritçe. “Arya cemaatı”. 1875'te Brahmanlardan Dayananda Sarasvatî (1824-1883) tarafından kurulan reformist Hindu akımı. Bu hareketin temel hedefi, Hindu kutsal kitaplarının en eskisi olan Vedalara dönerek bu metinlerde belirtilen gerçeği yeniden ortaya çıkarmaktı. Sarasvati, ebedi ha­kikati Vedalarda görür ve idollere tazimi reddeden bir çeşit monoteizmi sa­vunur. Ayrıca o, diğer dinleri Veda di­ninin bozulmuş şekilleri olarak görür. Bu cemaat Hindu-Hıristiyan karışımı olan Brahma Samay ekolüne muhalefet olarak ortaya çıkmıştır. Bakınız: Brahma Samay.

Arya Samaj:

XIX. yüzyılın sonunda Hindistan'da Dayanan'da Sarasvati (1824-1887) tarafından kurulmuş olan bir mez­heptir. Sarasvati'nin hedefi, Hindu kutsal kitabı olan Veda'lara sonradan ilave edi­len şeyleri temizlemektir. Ancak, karma ve tenasüh konularının yorumuna çokça yer vermiştir. Bu hareket, Hıristiyanlığa ve Batı hümanizmasına karşı “saf veda doktrinini” savunmaktadır. Bunlara göre, dört veda, bütün dinî hakikati ve bütün ilmi en azından tohum halinde ihtiva et­mektedir.

Arya Samaj hareketi Batı ve Kuzey Hin­distan'da taraftar bulmuştur. Bu hareket, bütün Hindistan'da dernekler şeklinde teşkilatlanmıştır. Bölge dernek başkanları (şamaca başkanı) demokratik usullerle se­çilmektedir.

Arya Samaj, kast sisteminin yeteneğe de­ğil, doğuma dayanmasına, kurban kes­meye, atalara ibadete, küçük yaşta evlilik­lere, ruhbaniyete ve tapınaklara takdime sunmaya karşı çıkmıştır. Veda metinleri­nin yanılmazlığını, ineğin kutsallığını, ferdi ibadetlerin önemini Arya Samaj, da­ima savunmuştur. Kadınların eğitil­mesini, farklı kasttan insanların evlenme­lerini istemiştir. Misyoner teşkilatları ku­rarak, görüşlerini yaymaya çalışmıştır. Sosyal hizmetlere çok önem vermiş, ye­timler ve dullar için yurtlar açmış, açlara yardım etmiş, sağlık hizmetleri yürütmüştür.

Arya Samaj eğitime de çok önem vermiş­tir. Bu amaçla okullar ve üniversiteler açmıştır. Mensuplarının diğer dinlere kar­şı fanatik tutumları Müslüman ve Hıristıyanlarla kavgalara neden olmuştur. Arya Samac taraftarlarının bu tavrı, eleştiri ko­nusu olmuştur. Arya-Samaj hareketi, Hind entellektüelleri üzerinde önemli bir tesire sahip olmuştur. Arya-Samaj hareke­ti, bugünde Hindistan'da aktif bir hareket olarak varlığını sürdürmektedir.

Aryenler:

 Hindî-Avrupâî denilen kül­tür ve dil topluluklarına verilen bir isim­dir. Çünkü bu toplulukların göçleri onları, Hindin en ücra yerlerine kadar götürmüştür. (Bengal ve Seylan'a kadar) Avrupada da İspanya'ya ve İrlanda'ya kadar sevketmiştir. Kelime, İran ismine olduğu kadar İrlanda ismine de ait görünmekte­dir. Dar manada Aryen kelimesi, daha çok bugünkü Türkistan'da M.Ö. üçüncü bin yılda yaşamış olan Aryenleri ifade etmektedir. Daha sonra bunlar, iki gruba bölünmüş olup, bir grup İran'ı diğeri de Hindistan'ı işgal etmişlerdir. Dinî plânda, Hindî - Avrupailerin ideolojik birliği çok dikkat çekiciydi: Üçlü yapı, cemiyette (entellektüeller - savaşçılar - üreticiler arasında iş bölümü vardı) olduğu kadar ilâhlar panteonunda da vardı. (Tanrının üç fonksiyonu vardı: hukukî, sihirsel ha­kimiyet - kozmik kuvveti koruyan, dün­yevi iktidar - zenginliklerin dağılımı). Bu sıfatla, Aryen ideolojisinin damgası o ka­dar güçlü olmuş ki meselâ Fransa'da 1789 Fransız ihtilâline kadar devam etmiştir. Hind kastları, felsefî manada, Varna'ya referansla Sanskritçe metinlerde kendini temize çıkarmıştır. Bunun için Hind'de, Yüce Tanrı, bir Teslis içinde ifade edilmiş­se bu tesadüf eseri olmamıştır: Brahma (rahip), Visrınu (Dharma’nın bekçisi), Shiva (Ebedî hayatın bolluğunu sağla­yan).

Asa:

Maddi ve manevi güç ve yetkinliğin sembolü, olarak yöneticiler, askerler, rahipler veya bilginlerce taşınan ağaç ya da herhangi bir metalden yapılmış sopa, değnek. Hz. Musa ve Hz. Süley­man'ın peygamberlik alameti olarak ta­şıdıkları asaları meşhurdur.

Asalluhe:

Eski Mezopotamya'nın güney­doğu bataklık bölgelerinde yer alan Kuer kentinin Sümer kaynaklı tanrısı.

Asana:

Sanskritçe. “oturma hali”. Yoga siste­minde zihnin vücud faaliyetleri üze-rinde odaklaşmasını önlemek amacıyla, bedenin aldığı hareketsiz oturuş biçimi. Bakınız: Yoga.

Sanskritçede “oturma hali” an­lamına gelmektedir. Yoğa ekser sizlerinde, zihni, bedensel hareketler üzerinde odak­laşmaktan uzaklaştırmak gayesi ile bede­nin aldığı hareketsiz duruşa verilen isim­dir. Yogi'ye ulaşmak için geçilmesi ge­reken sekiz aşamadan üçüncüsüdür. Yogi adayı, doğal olmayan bu bükülmez duruş biçimini güçlük çekmeden sürdürmeyi yaptığı anda, bedenini yoğunlaştırmış olur. En az otuz iki değişik Asana var­dır.

Ascension:

Bakınız: Yükseliş.

Asclepius:

Eski Yunan'da şifa tanrısı. Apollo ve Coronis’in oğlu olan Asclepius'un kültü Bergama ve Kos adası gibi yerlerde yaygındı. Ondan şifa bekleyen­ler tapınağında uyurlar, böylelikle tan­rının kendilerini rüyalarında ziyaret edeceğine ve yapmaları gereken teda­viyi onlara söyleyeceğine inanırlardı. Minnettar hastalar tapmaktaki su kaynağına altın atarlardı.

Asen:

Ataları Odin olduğuna inanılan eski Cermen ilahlarının toplu ismi.

Asena (Aşine):

Eski Türk mitolojisinde Türklerin kendisinden türediği düşünü­len dişi kurt. Bundan dolayı eski Türk­ler arasında bozkurtlara büyük saygı du­yulmakta ve Türk hakanları kendilerini Asena soyuna bağlamaktaydılar.

Ashâb:

Arapçada sahabinin çoğulu; Hz. Muhammed'i gören ve onun sohbe­tinde bulunan Müslümanlara verilen ad. Bunlar Ashabı Kiram (yüce sahabiler) olarak da adlandırılırlar. Bakınız: Sahabi.

 

Ashabı Kehf:

Kur'an'ın Kehf Suresinde kendilerinden genişçe bahsedilen kim­seler. Burada, bunların içinde yaşadık­ları toplumun zulmünden kaçarak bir mağaraya saklanan mümin kişiler ol­dukları belirtilir. Saklandıkları bu yerde Allah, onları müşrik toplumun şerrin­den koruyarak onları 309 yıl uyutur. Uyandıklarında onlar, bu kadar uzun süre mağarada kalmış olduklarının far­kında değildirler. Dışarı çıkarlar ve top­lumun değişmiş olduğuna tanık olurlar. Bakınız: Yedi Uyuyanlar.

Ashabı Suffa:

Hz. Muhammed’in Medi­ne'ye hicretinden sonra Medine'de inşa edilen Mescidü'n-Nebi çevresindeki mİsafirhanede (Suffa) barınan ve genellikle Hz. Peygamber’in ve diğer Müs­lümanların yardımlarıyla geçimlerini sağlayan Müslümanlar.

Ashabı Uhdûd:

Kur'an'da Buruc Sure­sinde kendilerinden bahsedilen bir zalim topluluk. “Hendek (ateş hendek­leri) topluluğu” anlamına gelen Ashabı Uhdûd, yalnızca Allah'a iman ettikle­rinden dolayı inanan insanları ateş çu­kurlarına atan bir müşrik gruptu.

Ashâbu'r-Res:

Kur'an'da helak edildiği belirtilen bir topluluk mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn109" rel="no follow - [109] Bazı müfessirler, bunun Hz. Şuayb’ın kavmi olduğunu ve bu kavim mensup­larının peygamberlerini yalanladıkları için çöken bir kuyuda boğulup gittikle­rini söylerler. Bir diğer yoruma göre ise bunlar, Semad kavminden arta kalan­lardır; kendilerini uyaran peygamberi öldürdükleri için helak edilmişlerdir.

Âshram:

Sanskritçe bir kelimedir. Şey­hin ve müritlerin cemaat halinde, mane­viyat ve derûnî bağımsızlık aramaya gö­nüllü olarak kendilerini verdikleri bir in­ziva yeridir. Sulh, murakabe, çile, manevi egzersizlerin mekanı olan Ashram, genel olarak sadece benliğin değişimini hedef almaz. Aynı şekilde o, yegane kuvvet olan şuur ve merkezîleşmeyle, dünyanın deği­şimini hedef almaktadır. Böylece, mistik tecrübe, sosyal ve kozmik tecrübe halinde genişlemeye yönelmiştir.

Askenazimler (Ashkenazimes):

Baş­langıçta bu kelime, sadece Rhin bölgesine yerlemiş olan Yahudilere isim olarak ve­rilmiştir. Daha sonra, kuzey-batı, orta ve doğu Avrupa Yahudileri için de kullanıl­maya başlamıştır. Bu kelime özellikle Al­manya Yahudileri ve onların nesilleri için kullanılmıştır. Zaten Askenazi kelimesi Almanyalı anlamına gelmektedir. Bunlar dil bakımından ve âdetleri yönünden Seferad Yahudilerinden ayrılırlar. Bunlar, Yiddish denilen İbranice ve Almanca ka­rışımı bir dil kullanırlar.

Asketizm:

Dinsel anlamda kendini inkar; yeryüzünden el etek çekmek; yeme içme ve diğer dünyevi şeylerden uzak durarak dinsel disiplini sağlama me­todu. Asketizm birçok dini sistemde mevcuttur. Hinduizmde kutsal kişiler yeme İçmeden elden geldiğince uzak dururlar ve böylelikle vücuda işkence ederek onu eğitmeye çalışırlar. Caynist rahipler ağızlarına örtü örterler ve yü­rürken böceklere zarar vermemek için önlerini süpürürler. Yine bazı Caynistler hiç elbise giymezler. Ajivika mez­hebi taraftarları ise çırılçıplak gezer ve çöp yerler. İslami gelenekte de bazı ta­rikat mensupları yeme içmeden, cinsel münasebetten, uykudan ve konuşma­dan elden geldiğince uzak durmak sure­tiyle nefis eğitimine önem verirler.

Asklepius: 

Apollon'un oğlu olan bu Tanrı, tedavi edici bir özelliğe sahiptir. Asklepius, başarıyla, milletlerde ölümsüz­lük sınavı olarak anılan ateş sınavını ge­çer. Yaşamın ve ölümün yollarını tersine çevirerek cenaze ateşinden çıkar. Apollon, çocuğunu yarı insan yarı at olan Kheiron'a emanet eder. Asklepius, Kheiron'un okulunda, büyülü sözler söy­lemeyi, büyülü ilaçlan ve melhemleri ve cerrahlığı öğrenir. Artık Asklepius, “sağ­lığın becerikli ustasıdır”. Asklepius hakkındaki bilgiler onun, bilgi­sini insanların hizmetine sunduğunu an­latmaktadır. Apollodoros, Asklepius'un Athena'da öğrendiği şeyin büyülü bir iksır olduğunu söylemektedir. Hatta anla­tıldığına göre Asklepius, insanları teda­viye başladığından beri, Hades'de ölüler azalmıştır.

Asklepius'un Hephaistos ateşinde başla­yan mesleği, Zeus'un cezalandıran ama aynı zamanda ölümsüzleştiren ateşinde son bulur. Asklepius Tanrısal güce karşı suç işleyenlerin cehennemine gitmeyecek­tir. Asklepius'un Tanrılığı farklıdır. O, bir kahramandır. O, yalnızca iyilik yapan bir Tanrıdır. O, insanların hataları karşısında hoşgörülüdür, insanların acıları karşısın­da merhametlidir.

Ancak bazan Asklepius'un bu iyilik ka­rakteri değişmekte ve kötülükle bütün­leşmektedir. Böylece Asklepius, babası Apollon'un savaştığı karanlık güçlere bağlı bir zebani tanrı görünümüne dönü­şür. Onun en sevdiği hayvan, bastonuna sarılı olan yılandır. Bazan Asklepius'un toprakla sıkı ilişkisi vardır. Bunun nedeni, Antikçağ’ın sonuna kadar tüm büyük ta­pınaklarda uygulanan kuluçkadır. Hasta­nın iyileştirilmesi dinsel bir vahye bağlı­dır. Hastalıklarının iyi edilmesi için baş­vuranların, kendilerini dinsel arınmaya ulaştıracak bazı şeyleri yerine getirmesi gerekecektir. Bunlar, cinsel ilişkiden sa­kınma, oruç, bazı yiyeceklerin yenmeme­si, gibi şeylerdir. Bunları yapanlar Epidauros'a özgü ve tamamen zararsız yı­lanların dolaştığı, Tanrının heykeliyle süs­lü bir yatakhaneye, yani “yasak yer” e ka­bul edilirlerdi. Burada hastalar, düşlerin taşıyıcısı olan toprağa dokunacak biçimde yere uzanırlar. Uyurlarken Tanrı onları ziyaret eder ve düş görürlerken onları iyi­leştirir. Hastalar, sabah olduğunda kesin­likle iyileşmişlerdir veya düşlerinde bir tedavi yöntemi öğrenmişlerdir. Epidauros yazıtları, Asklepius'un sürekli hastası ve tutkusu Melius Aristides’in tanıklığı bizi tanrının bu iki tıbbi işlemi hakkında bilgi­lendirir: Bir gözünün yerinde bir delikten başka hiçbir şey olmayan tek gözlünün görmeye başlaması ya da beş yıldan beri hamile olan kadının doğum yapması gibi mucizevi tedaviler, Askle-pius'a atfedil­mektedir.

Asli Günah (İlk Günah):

Hıristiyan te­olojisine göre tüm insanlığın tutsak ol­duğu günahkarlığın prototipi; insanın ilahi alemden düşüşüne neden olan şey. Hıristiyanlığın teorisyeni Pavlus'un “bir kişi (Adem) vasıtasıyla günah dünyaya girdi” ve “birisinin günahıyla birçokları öldü” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn110" rel="no follow - - [110] sözlerinde tam ifadesini bulan asli günah tasavvurunagöre Adem’in cennette kendisine ko­nan yasağı çiğnemesi ve bu nedenle cennetten kovulmasıyla insanlık günah ve ölüm çarkına tabi olan bu yeryüzü yaşantısına mahkum olmuştur. Doğan her kişi Adem’in bu günahını miras olarak taşımakta ve dolayısıyla günah­kar olarak doğmaktadır. Thomas Aquinas ise asli günahın kişilere Adem’in kişisel günahını üstlenme şeklinde de­ğil, insanlık tabiatına sahip olma şek­linde geçtiğini savunur. Bakınız: Ruwa.

Aslî Suç:

Bu ifade, St. Paul'un Romalı­lara Mektup 7/7-25 metnine dayanarak St. Augustin tarafından uydurulmuştur. Çünkü Romalılara Mektup 7/14'de: “Her insan dünyaya günahın gücüne satılmış olarak gelir” denmiştir. Hıristiyan ilahi­yatçıları Ataların günahını “suçluluk va­risi” olarak düşünmemekle beraber, insa­nın bir suçluluk halinde bulunduğunu kabul etmektedirler. Bu durum, buluğ ça­ğma erse de ermemişse de aynıdır. Bunun için her insanın İsa'nın kurtarıcı inayetine ihtiyacı vardır. St. Paul'e göre bu durum, günahın dünyaya girişinden beri devam etmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn111" rel="no follow - [111] Yani, insanlı­ğın başlangıcından beri... Son dönem Hı­ristiyan ilahiyatçıları “peche originel” (Asli günah) kavramından çok “peche des origines” (Aslî suç) kavramı üzerinde durmaktadırlar. Böylece onlar, “peche originel” ile “peche des origines” arasını ayırmışlardır. Birinci “bu dünyadaki gü­nahın menşeini meydana getirmekte”, ikincide, doğan her insanın durumunu etkileyen günah olarak telâkki edilmektedir.

Fakat bu ayırımın çoğu zaman üzerinde durulmamıştır. Bu konuda hakim olan görüş “Adem’in suçluluğunun” mirası olarak “peche originel”in kabul edilmesi şeklindeki görüştür. St. Augustin, Tanrı­nın inayeti olmaksızın, kurtuluşun mümkün olmadığını belirtmiştir. Aynı görüşü XVI. Yüzyılda Luther savunmuştur.

Asmoi:

Eski Ahit’in Tobit kitabında ve Talmud'da rastlanan şeytan.

Aspendos:

Bugün Antalya il hudutları içinde bulunan antik bir kenttir. Tarihi, MÖ. 5 ve 4. yüzyıllara kadar inmektedir. Antik çağda şehrin adının primupolis ol­duğu sanılmaktadır. Yapılan kazılarda ele geçen gümüş sikkeler, kentin M.Ö. 5. yüzyıl ve sonrasında kendi adına para bastığını göstermektedir. Aspendos, He­lenistik ve Roma dönemlerinde ticaret yo­lu sayesinde zenginleşmiştir. Aynı za­manda o dönemde önemli bir kültür mer­kezidir. Aspendos tiyatrosunun büyüklü­ğü bu dönemdeki kültürü yansıtmaktadır. Kentin su kemerleri de Roma sanatını yansıtmaktadır.

Asperges:

Batı kiliselerinde Pazar ayininde üzerinde evharist objeleri bulu­nan masanın ve ayine katılanların üze­rine kutsanmış suyun serpilmesi sere­monisi.

Astruc Lunelli:

Abba Man Ben Moses Ben Joseph Don Astruc'un 1250 yıllarında Lunel'de doğduğu ve 1306 yı­lında öldüğü kabul edimektedir. Astruc, Yahudi akidesi ile Aristo felsefesini uzlaş­tırmaya çalışan İbn Meymun'a (Maimonides) ve yandaşlarına muhalefet etmiştir. Yahudi muhitlerde felsefe eğiti­mine karşı, şiddetle karşı çıkan Astruc, Haham Adret'e bu konuda bir bildiri ya­yınlatmaya muvaffak olmuştur. Böyiece felsefe taraftarları ile felsefe karşıtları iki ayrı gruba ayrılarak Fransa ile İspanya'da yaşıyan Yahudiler arasında ciddi bir bö­lünme meydana getirmişlerdir. Bölünme­nin tehlikeli boyutu 13 06'da IV. Philippe’in Fransadan Yahudileri kovma­sı ile sona ermiştir. Bu olaydan sonra Astruc, Mayorka krallığının başkenti olan Prepignan'a yerleşmiş, sakin bir hayat sürmüştür.

Asr:

Kur'an'ın 103. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure yalnızca 3 ayetten ibaret­tir.

Assumptionistler:

1843'te aktif dinsel ya­şamı güçlendirmek için Nimes'de kuru­lan bir Hıristiyan ekol mensupları. Hı­ristiyanlık monastisizmindeki Agustinian kurallarını esas alan bu hareket mensuplarının faaliyetleri içerisinde, okullar ve kolejlerde dinsel yaşamın ya­yılmasına dikkat etmek ve dinsel yayın ve literatür yoluyla misyonerlik çalış­malarını yürütmek sayılabilir.

Astarte (Aştoreth, Aştart):

Fenikeliler ve Kenanilerin yüce verimlilik tanrıçaları; tanrı Baal'ın eşi ve güçlü bir seksüel ka­rakter; İştar-Venüs'ün Filistin'deki kar­şılığı. İki boynuzlu bir kadın şeklinde tasvir edilen bu tanrıça sürülerin artıp çoğalmasıyla ilişkili olarak görülüyordu. Astarte kültü, Filistin'den Mısır'a götü­rüldü ve orada tanrı Ra veya Ptah'ın kızı olan şifa tanrıçası olarak tapıldı. Kartaca'da ise ona Tanit adı altında tapılmıştır.

Astral Dînler:

Eski Babil dini gibi yıldız ve gezegenlere tapınmayı ön plana çı­karan dinler. Bu dinlerde gezegensel tanrı ve tanrıçalara tapınmanın yanı sıra, astroloji, sihir ve kehanet de ol­dukça yaygındır.

Astroloji Gök cisimlerini, yıldız ve geze­genleri inceleyerek insan kaderi, mev­simler, olaylar vb. şeylerle ilgili yorum­larda bulunma bilimi.

Astruc:

(Jean Astruc, 1684-1766) Ünlü Kitabı Mukaddes tenkitçisi. Torah’ın metodolojik olarak incelenme çalışma­larına onun öncülük ettiği düşünülür. Astruc, çalışmalarında Torah'da tanrıyla ilgili kullanılan Yahve ve Elohim terimlerinin geçtiği ifadelere dikkat çekmiş ve Torah'ın 4 ayrı kaynağa da­yandığını ileri sürmüştür. Bu kaynakları o, A B C D şeklinde sınırlamıştır.

Asur-Babil Dini:

Akkad İmpa­ratorluğu (M.Ö. 2370-2230) ülkede semit hakimiyetini belirlemektedir. Aynı za­manda bu hakimiyet, bütün yakın doğu­daki bir tesiri de ortaya koymaktadır. Bu tesir, kuvvet kullanarak istilayı değil; da­imi şekildeki bir nüfuzu belirtmektedir. Bu Semit'ler, Batıdan geliyorlardı. Orada Mari ve Ebla gibi büyük siteler tesis etmişlerdi. Sümer rönesansmdan üç asır sonra (III. Hanedanlık), üçüncü dalga Amarit'lerin dalgası olmuştur. Bunlar, Halep'te, Mari'de, Ashshour'da ve Babil'de bir takım devletler kurmuşlardır. Bunlar, Mezopotamya'yı semttik kültüre doyurmuştu. Nihayet XII. Yüzyıldan iti­baren Ara-miler, Şam'da bir takım krallık­lar ve prenslikler kurmuşlardır. Böylece Ara-miler, Asurlularla mücadeleye girmiş oldular. Arâmiler, kültürsüz bedevilerdi. Dil hariç, bölgede hiçbir nüfuzları olma­mıştı...

Amorite'lerin akınları proto-semitik dün­ya ile olan köprüleri koparmıştı. Akkadlıların getirdikleri dinler, Sümer dini üzerine iki veya üç asırdan fazla te­sirli olmuştur. Böylece, şehir, (akım) ateş, (isum), ırmak (narum) tannlaşmıştı. Fakat bu isimler çabucak kaybolmuştu. Buna karşılık, “Güneş” ve “Ay” kutsallaşmıştı. Böylece, Shamash ve Sin, Akkad impara­torluğunda sayısız figürler altında görül­müştü. Daha sonra Sin, Nanna tarafından yutulacaktır. İshtar, İnanna ile aynı kabul edilmiştir. Daha sonraki yüzyıllarda İshtar çok önemli bir yer işgal edecek ve Babil dininin büyük Tanrıçalarından biri olacaktır. Ea, Enki'ye denk olacaktır. Bu Tanrı özellikle büyücülükte dikkat çeke­cektir.

Tanrı Adad, daha az açıktır. Bu fırtına ve bora Tanrısıdır.

Tanrı  İlum/el'e  gelince,  bu belkide, bir Tanrıyı belirtmek için kullanılmış bir “cins isim”.

Tanrı Mardouk, Paleo-Babil döneminin tarihini taşımaktadır...

Asur-Babil dini, Sümer mirasına sahip olmuştur. Fakat o, bu mirası kendi karak­teriyle meze etmiştir. M.Ö. II. ve I. bin yıl­larında, Mezopotamyada yaşayan din, belli başlı aşağıdaki özelliklerle tanınmak­tadır:

1- Babil’in birinci hanedanlığı zamanında kullanılan liturjik metinlerin dili Sümerce idi. Daha sonra rahipler, bu dile hakimi­yeti kaybetmişlerdir. Eski Metinler, titiz şekilde muhafaza edilmişler ve çoğaltıl­mışlardır. Bazan      da  bu metinler, Akkadcaya tercüme edilmişlerdir. Fakat Sümerlilerin büyük mitolojileri ikisi müs­tesna, bu şerefe mazhar olamamışlardır. Bunların yerine Gıkla-mış ve Enuma Eliş mitolojileri kaim olmuştur. Böylece, “İnanna'nin, cehennemlere inişi” dü­zeltilmiş, özetlenmiş ve bütün anlamını kaybetmiştir. Dualar, ilahiler, dini mera­simler hep Akkadca kaleme alınmışlardır. Bütün bu literatür, önceki geleneğe saygı göstermiştir.

2- Babilliler ve Asurlular, iki disiplin ge­liştirmişlerdir: Tanrılaşma ve Büyücülük, Her ikisi de M.Ö. 2000 yılından önce tat­bik edilmemiştir. Daha doğrusu yazı ile veya yazısız sistemleştirilrniş değildi. Bunlar, Sümer'den çok, Akkad zihniyet yapısına uygun düşmekteydi,

3- Mabedler, rahipler ve bayramlar Akkadlaşmışlardır. Meselâ, Sâ şeklindeki takdime Sattukku, En şeklindeki rahip Enu (Dişisi Entu); Es, şeklindeki bayram Essesu ve akitu şekline dönüşmüştür. Yi­ne Tanrı An, şimdi Anu şeklinde adlan­dırılmaktadır. Babilliler, dinî terimleri şöyle tercüme etmişlerdir: Me'yi parşu ile, siskur veya sudu'yu ikribu ile..

4- Babil'de Tanrılarla ilişki, Sümerlerden daha az açıktır. Bu özellikle ibadetlerde görülmektedir. Dindarlar kendilerini, ta-biatüstü güçlerin önünde, kaygılı, suçlu, korkmuş olarak hissetmektedirler. Kral ve tebası, sıkı bir yasaklar ağının önünde bu­lunmaktadır. Bunlar fertleri, günlük ha­yatlarının en küçük detayına kadar etkilemektedir. Şeytanla ilgili şeyler, mümin­leri korkuya sevketmektedir.

5- Tarihi gelişmeler, özellikle politeizmin tesirini zayıflatmış, mahalli tanrılardan bazıları pantheonun tepesine yükselmiş­tir. Meselâ Marduk ve Aşhour gibi. Bu durum bazı ilahiyatçıları, görülen birçok Tanrıyı Marduk'un tecellileri olarak dü­şünmeye götürmüştür.

Asuralar:

Sanskritcede “ruhsal, tanrısal” anlamına gelen bu terim erken donem Hinduizminde, Eski İran geleneğindeki Asuralara benzer şekilde genellikle tanrıları ya da yüce ilahi varlıkları ifade eden bir ad olarak kullanıldı. Ancak daha sonraları Asuralar, yaratıcının nefesinden yaratılan aşağı varlıklar ola­rak görüldü ve nihayet genelde tanrının düşmanları ve şeytanlar olarak değer­lendirildiler. Hind mitolojisine göre Süt Denizini çırpan Devalara (tanrısal varlıklara) yardım eder gözükerek bu denizden çıkan ölümsüzlük içeceğini kapıp ele geçiren Asuralar bunu içme­den önce, tanrı Vişnu güzel bir kadın suretine girerek onları oyalar ve birden ellerindeki sıvıyı kapıp tekrar Devalara verir. Bunu içen Devalar ise yeniden güç kazanır ve Asuralara karşı başarılı olurlar. Diğer taraftan Eski iran'da ön­celeri Hind kültürünün bir etkisi olarak Asuralar şeytani varlıklar olarak kabul edilirken sonradan (Zerdüşt sonrası) bu terim, kötü varlıklar olan devalara karşı savaşan iyi ruhları ifade etmek için kullanılmaya başlandı.

Asurbanipal:

Ünlü Asur kralı (MÖ 668-626) Kendisine kadar gelen yazılı eser­leri ve kitabeleri Ninova saray kütüp­hanesi için kopya ettirdi.

Asuri Kilisesi:

Diyofizit Nasturi kilisesi içerisinde yer alan ve Roma kilisesiyle birleşmeyi reddederek eski yapılarını devam ettiren Nasturi Hıristiyanlar. Asurluların soyundan geldikleri iddi­asıyla onlara bu adın verildiği ileri sürü­lür. Asuriler günümüzde genellikle Su­riye, Irak, Lübnan ve ABD'de yaşamak­tadırlar. Bakınız: Nasturilik.

Asvinler:

Hinduizmin şifa tanrıları. Hem insanları hem de tanrıları yönettikle­rine inanılan Asvinler altın renkli ikizlerdir; körlük, dilsizlik ve yaşlılığı iyileştirirler. Ayrıca onlar sevgi ve evli­liğin koruyucusudurlar. Asvinler sabah ve akşam yıldızlarının kişileştirilmiş ha­lidir.

Aşera:

Eski Ahit'te sık sık zikredilen ve mihrapta duran kutsal direk.

Aşerat (Asherah):

Finikelilerin deniz tanrıçası; bir ana tanrıça. Ugarit metin­lerine göre Aşerat, Baal Haddad’ın (Addad) ve diğer birçok tanrının annesidir. Aştart, Astarte, İştar, İsis ve Aşto­reth gibi bölgedeki birçok ana tanrıça, yüce tanrı El’in eşi olan Aşerat'la ilişki­lidir. Bakınız: Astarte, Iştar.

Aşere-i Mübeşşere:

Hz. Muhammed tara­fından henüz hayatlarındayken cennet­lik oldukları konusunda müjdelenen on sahabi. Dört halife olan Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali yanı sıra Talha ibn Ubeydullah, Zübeyr ibn Avvam, Abdurrahman ibn Avf, Ebû Ubeyde ibn el-Cerrah, Saad ibn Ebi Vakkas ve Said ibn Zeyd de Aşere-i Mübeşşere arasındadırlar.

Aşganda (Şganda):

Sabiiliğin rahiplik teşkilatında bir görev; yardımcı rahip­lik. Rahipliğe hazırlanan çocuk ya da genç. Aşgandanın görevi ayinlerde ra­hiplere yardımcı olmaktır.

Aşima:

Eski Suriye tanrılarından birisi. Kitabı Mukaddes'te mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn112" rel="no follow - [112] onun MÖ 8. yy'da Hama'nın tanrısı ol­duğu söylenir.

Aşir:

İslamda Kur'an'ın 10 ayetlik kİsa bölümlerine verilen ad. Kur'an'dan kİsa bölümler okumaya “aşir okumak” denilir.

Aşk (Amour): 

En evrensel insanî gerçek­lerden biri olan aşk, az çok bencil olan ba­sit fizikî aşktan tutun da, kendinden fera­gat yeteneğine kadar, çok değişik şekiller altında var olabilir. Aşk konularının çok­luğu, aşkın çeşitlerini artırıyor. Bizi bura­da ilgilendiren, insanın gelişmesi ile aşk arasındaki ilişki içinde kökleşen dinî aş­kın anlamıdır. İnsan şahsiyeti esas olarak, ilişkileri olan bir varlıktır, (Onun sözü de jestleri gibi bir anlam ifade eder). Yani in­sanın kendini ortaya koyabilmesi için, çok sayıda nimetlere, her türlü mübadelede özellikle temayül, başkalarıyla bir araya gelip onlardan ayru zamanda hem şefkat, hem de anlayış bulmak ve kendisini de diğer insanlara iyilik ve sevinç sunmaya adamaktır. Başka şahıslarla buluşmada ve yeni arkadaşlarla karşılamada sevinci, mutluluğu, refahı arama şeklindeki bu köklü itiş, en geniş anlamıyla, aşktır. Böy­le bir aşk, bazan maddî bir hüviyete bütünebilir. Böylece bu, sekse ve evliliğe has bir aşktır. Yahutta bu aşk, dostluk seviye­sinde kalır.

Nihayet aşkı, derinliği az da olsa; kişiler arası münasebetlerin menşeinde ve özel­likle tüm cemaat gerçeğini oluşturan existansiyalist payın kaynağında, bir çi­mento özelliğinde görmekteyiz. Şahsiyetin gelişmesinde aşkın önemi, onun dinî saha ile bütünleşmesini izah eder. Gerçekte tüm dinlerde aşk, imtiyazlı bir yer tutar. Hatta İlkel dinlerde bile, Tanrısal münasebetler içinde ona çoğu de­fa korku ile karışık bir halde rastlanır. Aşk, her toplumun temelinde bulundu­ğundan dolayı, özellikle dinî cemaatlerde Allah'la olsun, grupların üyeleri arasında olsun bir hayat şartı olarak onun varlığı zaruridir.

Hıristiyanlıkta aşk; çok önemli bir yer tutar. O halde aşk, Tanrı sevgisi anlamına gelen charite'nin sinonimidir. Her insanı değiştirmeyi hedef alan böyle bir aşk, hem insana teslisin uknumlarının arasın­da aşk hayatı olan ilâhî hayatı ulaştırır (Bunun zirvesini İsa Mesih’in Çarmıh'ta ölümü teşkil eder) ve hem de insanın bu ihsana ve Allah aşkına mukabil bir aşkla cevabını teşkil eder. Her insanın davet edildiği ilâhî aşk Communication'u, Allah için olan aşka benzer aynı aşkla, hemcins­leri tarafından sevilmesi gereken her in­san varlığından, bir AllahTnoğlu meyda­na getirir. O halde Hıristiyan aşkı, insanî duygu olarak insanlara bağlanır. Hakikat­te bu kardeş aşkı tesirli olması için, şartla­rın bize yakınlaştırdığı insanlara dayan­ması gerekir.

O halde bu kardeş aşkı, Allah için olan Aşk gerçeğinin bir alâmetidir. Biri Eros ki, yüce bir birlik içinde bir takım varlıkların karşılıklı birleşmeye can atmalarıdır. Orada farklı şahıslar, silikleşmeye, mükemmelleşmeye, meze olmaya yönelmiş­lerdir. Diğeri Agape'dir ki o, sadece ka­rakter, mizaç, davranış uzaklığı noktasın­dan değil, aynı zamanda şahsiyetteki de­rin ayrılıklarda da birleşme yerine farklı­lığa saygı gösterir ve onu geliştirir. Agape aşkına verilmiş mutlak bir öncelik içinde Hıristiyanlık, İsa tarafından yayıl­mış ve bildirilmiş olan Allah aşkı içinde, tüm insanlığın yeniden toplanmasına yardımı, kendine vazife bilir. Şüphesiz bu aşk, insan ilişkilerinde çok çeşitli şekiller alabilir. Meselâ, evlenmede cinsiyeti hiz­mete sokan evlilik, hu şekillerin en önemlisidir. Böyece o, kendiliğinden tüm sınır­ları aşmaya yöneliyor ve tanrı aşkı ile de­ğişmiş, uzlaşmış yeni bir insanlıkta, tüm insanların toplanması için en büyük fak­tör oluyor.

Aşkenaz:

Tevrat'taki milletler listesin­deki bilinmeyen halk mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn113" rel="no follow - - [113]

Aşkenazim:

Yahudilikte Filistin Geonimlerine bağlı olan Yahudilere verilen ad; Yahudi literatüründe Orta ve Doğu Avrupa Yahudileri ve şiveleri için kul­lanılan isim; Sefardim’in zıttı. Aşkenazi teriminin aslında “Alman” anlamına geldiği iddia edilir. Aşkenazi Yahudi­leri, Sefardim Yahudilerine göre kültü­rel açıdan daha dar kalıplar içinde kal­mışlardır. Bunlar sonraları Yiddiş lehçe­sini geliştirmişlerdir. Günümüzde Ya­hudiler genellikle Aşkenazim ekolü içerisinde yer alırlar. Bakınız: Sefardim, Geonim.

Aşoka:

MÖ 272-232 yılları arasında Hin­distan'a hakim olan ve Buddha’nın öğ­retisini halka yaymaya çalışan hüküm­dar. Onun kitabeleri Budizmin ilk ta­rihsel dokümanları olarak kabul edilir.

M.Ö. 265-238 yılları arasında Hind hanedanlığının başına geç­tiği ve Budizme çok önem verdiği bilin­mektedir. Budizm, onun döneminde Hin­distan'da çok önemli bir yayılma göster­miştir. Fetih hareketlerinde şiddet kullanmamayı kendine düstur edinmiştir. Aşoka döneminde, geniş halk kitlelerine hitap etmiştir. Ayrıca, Aşoka kaya ve sü­tün fermanları da diktirmiş ve kayalara yazılar yazdırarak, halkı aydınlatmıştır. Aşoka’nın bütün hedefi Dharmayı (Budist Şeriatını) yaşamaktı.

Dharmadan şu prensipleri çıkararak, ha­yat düsturu haline getirmiştir:

1- Doğruluk,

2- Dürüstlük,

3- Sevgi ile yaklaşım,

4- İyilikseverlik,

5- Şiddetten kaçınma,

6- Herkese saygılı olma,

7- Az günah işleme,

 8- Hayvanlara kötü dav­ranmama.

Budizmin en önemli manastırları onun zamanında yapılmaya başlamıştır. Bu­dizm'deki iç bölünmeleri önlemek için konsiller toplamıştır. İlk Budist misyoner­leri onun zamanında teşkilatlı şekilde gönderilmeye başlamıştır. Onun zama­nında Budizmin yayılmasının temel ne­deni bu misyonerlik çalışmalarıdır.

Aşram:

Hinduizmde geçici keşişlik yaşan­tısı; çeşitli Hindu mezheplerinin ma­nastırı. Bakınız: Samnyasin.

Aşur (Ashur):

Asurluların milli tanrısı. Babil ya da Sümer tanrısı Anşar (Anshar) ile özleştirilebilir. Verimlilik ve savaş tanrısı olan Aşur, bir disk, boğa üzerindeki bir kral ya da dişi bir keçi ve çeşitli bitkilerle çevrili bir adam şeklinde tasvir edilirdi. Aşur'un eşi Ninlil idi.

Aşure:

İslami geleneğe göre Hicrî takvi­min ilk ayı olan Muharrem’in onuncu günü tutulan bir oruç. Bu terim muhtemelen İbrancada onuncu anlamına gelen “asor” teriminden gelmektedir. Geleneksel inanca göre Hz, Nuh, bu günde gemisini inşa etmiştir. Sünniler bu günü bir oruç günü olarak kabul ederken, şiiler bu günü Hz. Hüseyin'i anma günü olarak kutlarlar. Aşure gü­nünde, çeşitli yiyeceklerle pişirilen tatlı (aşure) yapılır ve dağıtılır.

Hz. Peygamberin 622'de Mek­ke'den, Medine'ye hicreti ile birlikte baş­layan Hicri takvimin birinci ayı olan Muharrem ayının Onuncu gününe aşure gü­nü denmiştir. Yahudiler de kendi kullan­dıkları kameri-güneş takvimine göre Tişri ayının Onuncu gününü Yom Kippur (Ke­faret Günü) olarak kutluyorlar ve o günü kendi usullerine göre, oruçlu geçiriyorlardı. Müslümanlar da aynı gün oruç tutmak isteyince Peygamberimiz Yahudilere benzememek için isteyenlerin muhar­remin dokuz, on ve onbirinci günleri oruç tutmalarını söylemiştir. Aşure gününü Yahudi geleneğine bağlı olarak izah eden­lerin yanında, Aşure'nin Hz. Nuh'tan iti­baren bütün Sami dînlerde mevcut oldu­ğunu ve İslâm Öncesi Arap putperestli­ğinde de Aşurenin olduğunu bazı kay­naklar bildirmektedir. Hz. Aişe ile Abdul­lah b. Ömer’in rivayetine göre Kureyş, Aşure günü oruç tutuyordu. Peygambe­rimiz de Medine'ye Hicret edince bu oru­cu tutmuş ve başkalarının da tutmasını tavsiye etmiştir. Fakat Ramazan orucun­dan sonra Aşure orucu önemini kaybet­miş ancak dileyen müslümanlar bu orucu tutmaya devam etmiştir. Netice olarak Aşure orucunun iki önemli kaynağı dikkat çekmektedir. Birincisi, yahudi geleneği içindeki kefaret gününü teşkil etmesi. İkincisi de Hz. Nuh'tan iti­baren devam eden ve Hz. İbrahim'den beri önemli bir gün olarak aşure orucunun tutulması.

Aşure günü olan on muharrem 680'de Hz. Hüseyin’in Kerbela'da şehit edilmesiyle birlikte Şia camiası için siyasi bir gün ol­ma özelliği kazanmıştır. Her yıl bu tarih, Şia tarafından Hz. Hüseyin’in intikamını almak için icra edilen bir yas ve kin hava­sı içinde kutlanmaya başlamıştır. Bugün İslâm dünyasında on muharrem hâlâ çok önemli bir gündür. Bu gün vesi­lesi ile aşure denen bir çorba pişirilmek­tedir. Özellikle bu Anadolu'da ve Şia dünyasında çok önem arzetmektedir. Türkler bu tatlı çorbaya çok önem vermiş­ler ve Osmanlılar sarayda Aşure çorbası pişirmeye itina göstermişlerdir.

Ataentsic:

Kuzey Amerika'da İroguois ve Huron kabilelerinin ana tanrıçası. Gü­neş ve ayı onun yarattığına inanılmak­tadır.

Atalar Kültü:

Birçok inanç sisteminde varlığı gözlemlenen atalara tazim ve onların tanrılaştırılması fikri. Çin ve Japon geleneksel dinlerinden eski Orta­doğu dinlerine kadar birçok dini sis­temde yer verilen bu külte göre ölmüş ataların ruhlarının varlıklarını sürdür­düğü ve geride kalan akrabaları, yakın­ları ve bütün toplum için tasarruf yetki­sini devam ettirdiği düşünülür. Bu ne­denle onların mezarlarını ya da yeryü­zündeki varlıklarını simgeleyen kalıntı­larını bir dua ve tazim yeri haline ge­tirmek, bu külte yer veren bütün dinsel geleneklerde görülen ortak bir özellik­tir. Ayrıca onların resim, kabartma ya da sembolik suretlerini yaparak onlara tazimde bulunmaya da sıklıkla rastlanır. Azizler ve ermişler kültü de atalar kül­tünün bir başka uzantısını oluşturur. Bakınız: Aziz, Ermiş.

Birçok tarihçi “Atalar kültünü” dinlerin kaynağı olarak gösterir. Herbert Spencer'de bunlardan biridir. Frazer’in detaylı şekilde belirttiği gibi “Ölülerden korkmanın” ilkel dinin men­şei olduğundan ve yaşayanların ölüler ruhunun sürekli baskısı altında olduğun­dan şüphe edilmiştir. Diğer bazı bilginler ise, korkuların ölülerden olmadığına, bi­lakis yaşayanların kötü hareketlerine kar­şı ölülerin ortaya koyduğu müeyyideler­den korkulduğuna işaret etmişlerdir. Bu atalardan korku değil, yüce bir hakimin fikrinde kökleşmiş olan adalet duygusu­dur. Bu yüce hâkim, atalar kültünü mey­dana getirmiştir. Hakikaten bu kült, özel­likle Afrika'da, görünmez, her yerde hazır ve nazır, herşeye kadir fakat ecdadın ara­cılığı ile davranan yüce bir Tanrı inancı ile birlikte bulunmaktadır. Allah korkusu mu yoksa Allah’ın varlığı mı öncedir? G. Mensching'e göre, önce korkulacak var­lıkları tanımak gerekir. “Şeytanlar, şey­tanların korkusundan öncedir...” Bazılarına göre ise, korku hayaletlerin ya­ratığıdır. Bu öncelik ve sonralık tartışması çözülememiştir.

Ataokoloinona:

Madagakar yerlilerinin yüce tanrısının (Ndriananahary) oğlu. İsmi “su ilginçtir” anlamına gelen bu tanrısal varlık, inanışa göre babası tara­fından yeryüzünü denetlemek ve bu­nunla ilgili rapor hazırlamak üzere gönderilmiştir.

Atar:

Zerdüştlükte tapınmanın merkezini oluşturan gerçeklik sembolü ateş; ateş kültü tanrısı. Mazdeizmde Atar’ın, yüce tanrı Ahura Mazda'nın oğlu olduğuna inanılırdı. Ayrıca onun insanlığa hayat ve rahatlık getirdiği, dünyayı kötülüğe karşı koruduğu ve günlük seyahatinde güneşin arabasını muhafaza ettiği kabul edilirdi. Ateş bugün de Parsi ateş tapı­naklarında merkezi bir işleve sahiptir. Krş. Agni.

Atargatis:

Bir Eski Suriye verimlilik tan­rıçası; İştar-Venüs'ün Suriye'deki karşı­lığı. O, aynı zamanda Derceto olarak da adlandırılır ve yüce Tanrı Adad’ın eşi olarak kabul edilirdi. Atargatis, 'Askalon'da yarı balık yarı kadın olarak tasvir edilmiştir. Balık ve güvercinin onun kutsal hayvanları olduğuna inanılırdı. Eski Yunanlılar Atargatis'i Afrodit'le özdeşleştirmişlerdir. Atargatis, Eski Suriye'de Tar'ata, Atrat, Tarat ve Tirrata gibi isimlerle de anılmaktaydı. Bakınız: İştar, Azzûz.

Ataş Behrâm:

Parsilerin ateş tapınakları. Ayrıca Dar-ı Meher (Mitra’nın Kapısı) olarak da adlandırılmaktadır. Ateş, Hindulara ve diğer birçok halka olduğu gibi Parsilere de kutsaldır. Parsi tapınaklarında herhangi bir suret bulunmaz. Ancak merkezi kubbenin al­tında bir taş parçası bulunur ve buna bir metal tepsi asılır. Buna kutsal ateşin tacı denilir. Taş parçasında bulunan bir buhurdanlıkta yanan ateşe kokulu bit­kiler atılır. Kutsal ateş, görünmez tanrı Ahura Mazda'nın en iyi sembolü olarak görülür ve onun oğlu Atar olarak ad­landırılır.

Ate:

Eski Yunan'da zarar, kötülük ve çıl­gınlık tanrıçası; ahlaki zayıflığın sem­bolü. Hesoid'e göre tanrı Zeus ve tan­rıça Eris’in kızı olan Ate, kıskançlık ve bozgunculuğa yol açtığı için ilahi alem­den kovulmuştur.

Ateizm:

Tanrı ya da tanrıların varlığının reddedilmesi, yalanlanması. Ateist aynı zamanda tanrısız anlamını da ifade eder. Yaygın kullanımında bu terim

(1) Felsefi anlamda tanrının varlığını red­deden ya da tanrının yokluğunu ortaya koymaya çalışan kişileri ve

(2) Tanrı ve onun emirlerine ilgisiz kalanları kas­tetmektedir. Hinduizmde “na astı” te­rimi Vedalardaki vahyi inkar etme İçin kullanıldığı gibi, ateist olan ya da din­dar olmayan için de kullanılır. Aynı şekilde İslamda kafir terimi hem tanrıyı reddeden herhangi bir kişi için hem de İslam'a inanmayan birisi için kullanıl­maktadır.

Allah’ın varlığını inkar eden veya teizmin zıddını savunan doktrindir. Ateizm, karşı çıktığı tanrı kavramlarına göre çeşitlilik göstermektedir. Meselâ, ki­şisel bir Tanrıyı inkar eden fakat bununla birlikte orijinal bir enerjiyi kabul eden bi­risi, bu enerjiye kişisel vasıflar atfeden bi­rine göre Ateisttr; Aşkın fikrini kabul et­meyen birisi için de böyle bir kimse, teist sayılmaktadır. Gayr-i müşahhas bir pren­sibi kabul eden dinlerde, bazılarına göre Ateist sayılmaktadır. Agnostikin, Ateist'den farkı; Tanrının varlığının bilinme­sini inkar etmiş olması noktasındadır. Bunun için Agnostik, Tanrının varlığının bilinmesi mümkün olmadığı gibi inkarı da mümkün değildir görüşündedir. Kut­salın anlamından yoksun olmayan Ate­izm şekilleri de vardır. Bu durumda kut­sal, esrarlı bir tabiat okuyucusu ile karış­mış durumdadır. Diğer Ateizm şekilleri ise, kutsalın bütün izlerini silmeye yö­nelmiş olup, hiçbir zaman tam olarak bi­linmeyen ve değişen bir dünyada ilişkiler bütünü, devlet, tarih ve akıl gibi açıklayıcı ve axiolojik bir prensibi mutlak olarak kurmaya çalışmaktadır. Nietzsche, modern Ateizme şu formülünü vermiştir: “Tanrı ölmüştür”. Bu formül, dinî muhitler içine kadar canlılık göster­miştir. Bu tür ateizm materyalist ve tabiatçı bir felsefeden ziyade, bugünün ahlâki şuurunda kabul edilemeyen antropo-morfik veya baskıcı Allah karikatürlerini empoze eden kiliselere karşı bir isyandan kaynaklanmaktadır. Nietzsche'den beri, Dinî kurumların sosyal baskılan zayıfla­dıkça ve cemiyetin dünyevileşmesi tamamlandıkça modern ateizm ilerlemek­tedir.

Marx'a göre “Allah fikri”, bir sınıfın güç iradesini ve kapitalist sömürüsünü, üze­rine kurduğu bir ideolojinin saldırı araçla­rına ait bulunmaktadır. Bilimsel ve tekno­lojik gelişmelere ilaveten özellikle seksüel tabulardan kurtulma, endüstriyel cemi­yet, iletişimdeki hızlılık, şehirlerin artan nüfusuna bağlı olan sayısız sosyal değişmeler, çağdaş düşüncenin hemen hemen yapısı olan ateizm için tabii bir atmosfer meydana getirmiştir.

Böylece Ateizm, bir kültür şekli, zihni bir alışkanlık ve evrimci bir mayalanma hali­ne gelmiştir.

Bu ateizmin karşısında “evrensel düş kı­rıklığının Ateizmi”, Exisransiyel pessimizm, “Kaygı felsefesi” “Dini ümitsizlik” gibi ateizmler gelişmiştir. Bu tür ateizm gittikçe nihilist bir şekil almaya doğru yönelmiş bulunmaktadır. Şayet teorik Ateizm bir doktrin ise, buna göre, Allah’ın varlığı, yakın bir bilgi ile kabul edilemez. Ateizmi, dogmatik veya objektif olarak ayırabiliriz ki bu tür Ate­izm, Allah’ın varlığını kategorik olarak in­kar etmektedir. Agnostik Ateizm ise, Allah’ın varlığı proplemini çözülemez olarak kabul eder. Semantik Ateizm'e göre, Al­lah problemi anlamdan yoksundur. Se­mantik Ateizmin durumu dil, yapı ve yo­rum üzerindeki en yeni polemiklere bağlı bulunmaktadır.

Ateizmin Müphemliği:

Bazı filozof­lar da sahte bir Ateizmden bahsetmekte­dirler. Bu ateizm, Allaha inanmayıp, ger­çekte bilinçsiz olarak ona inananların ate­izmidir. Çünkü onların inkar ettikleri Tanrı değil, bir başka şeydir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn114" rel="no follow - [114]   Burada belirli bir doktrinden ziyade, psikolojik düzeyde bir durum söz konusudur. Aynı şekilde belli bir ahlâki gidiş de pratik ateizmle karışmaktadır. “Bütün kalblerde gizli bir Ateizm var ki bu, bütün hareketlere yayılmıştır. Allahı boşuna hesaba katıyoruz” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn115" rel="no follow - Ateizm problemi en kompleks problem­lerden biridir. II. Vatikan konsilinin bu problemi yeniden tanıması onun en önemli özelliklerinden birini teşkil eder. Yine yararlı bir ateizmden de bahse­debiliriz. Bu ateizm de, 11. yüzyılın kilise babası, aziz Justin’in ateizmidir. “Bizi ate­ist olarak isimlendiriyorlar pekala evet. Biz onu ilân ediyoruz. Biz ateistiz. Allahı ileri sürenlerin ateisti”. Bugün yalnız Allah konusundaki yanlış fikirler değil, bizzat Allah fikri inkar edilmektedir. Maeterlinck şöyle demekte­dir: “Şimdiye kadar insanlar bir dinden, bir başka dine girmek için çıkıyorlardı. Şimdi ise, bir dinden, hiçbirine girmemek için çıkıyorlar”. Biribirinden ayrılan çok sayıda Ateizm tipi vardır: İnanmayanlar Ateizmi mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn116" rel="no follow - - [117] , savaşçı ve genel bir ideolojinin ateizmi, dünyevileşme ve kutsallıktan uzaklaşma ateizmi.

Ateş:

Keşfi insanlığın gelişimi açısından çok önemli bir adım olan ateş birçok kültürde kutsal sayılmaktadır. Yunan mitolojisine göre Prometheus, insanlara vermek İçin ateşi Zeus'tan çalmıştır. Zerdüştlükte ateş (Atar), kültün merke­zinde bulunur ve Parsi ateş tapmakla­rında tapınmanın odağını oluşturur. Hindistan'da ateş tanrısı Agni, Rig Veda şiirlerinde en popüler uluhiyetlerden biriydi; hem bir tanrı olarak hem de bütün tanrılara kurban elçisi olarak görülürdü. Çin'de ise mutfak tanrısı çok popülerdi ve her ocakta resmi bulu­nurdu. Bakınız: Prometheus, Atar, Agni.

Hinduizme ve Buddizme göre ka­inatı oluşturan beş elemandan birisidir Ateş. Ayrıca ateş, çok sayıda mitolojinin de kaynağı olmuştur. Soğuğa karşı ve be­sinlerin pişirilmesi için kullanılmasından dolayı ateş, Tanrının bir bağışı veya bir Tanrı olarak telâkki edilmesine yolaçmıştır. Sıcağın ve ışığın kaynağı ola­rak ateş, güneşle mukayese edilmiştir. Ateşi elde etme güçlüğü, yanan ateşi mu­hafazaya götürmüştür. İşte onun aile ve milli ocaklardaki önemi de buradan ileri gelmiştir. Kutsal ocaklarda ona kült icra edilmiş ve orada ateşe ihtimam gösteril­miştir. Yunan sitelerindeki kutsal ateş ka­dar, Romalılarda da Vestallar tarafından vesta mabedinin ateşi sıkı şekilde muha­faza edilmiştir. Aile Tanrılarına tahsis edi­len bu ateş kültleri, eski Hindî-Avrupaî kültün izlerini taşımaktadır. Çünkü Aryenlerde ateş Tanrısı Agni'ye, Jermenlerde ise Wotan ve Loki'ye rastla­maktayız. Eski İranlılar, ateşe tapıcılardı. Onu günümüze kadar Parsi kültü devam ettirmiştir. Mısırlılar ise ateş kültünü güneş kültünde eritmişlerdir. Çinde'de bir Ateş Tanrısı vardı. Onun sembolleri güney istikameti, yaz mevsimi ve kırmızı renkdi.

Japonya'da ateş daima saygm ve korkunç bir Kami'dir. Özellikle volkanik görü­nümü altında. Hâlâ birçok pasifik ve Hind bölgelerinde ateş ordalies, sanığın temize çıkarılması için yapılmaktadır. İnka'larda kutsal ateş, büyük rahip tara­fından yakılmış ve “güneşin bakirelerine” emanet edilmiştir. Doğu mil­letlerinin birçoklarında ateşle ilgili şeyler tebcil edilmiştir.

Yahudiler, Holocaustes'ların mihrabı üze­rinde titiz şekilde muhafaza edilen muci­zevi ateşe inanmaktadırlar. “Ateş ağacı”, kutsal ateşi hatırlatmaktadır. Diğer taraf­tan “ateşle temizlenme” inancı, temel bir inançtır. Ortaçağ Avrupası onu muhtelif şekillerde tatbik etmiştir. Ordalie'ler, Tanrının yargılaması, ateşte yakmalar gibi şeyler bunun delilleri olmuştur. Vaktiyle saint-jean ateşlerindeki durum da böy­leydi. Şeytanî kabul edilen hayvanlar bu ateşlerin içine atılıyorlardı. XI ve XII. Yüzyıllarda kemikler yakılıyordu. Kemik ateşlerinin kalın dumanı veba ejderhala­rını kovuyordu.

Ateş sembolü evrenseldi, o, genel olarak ruhun sembolü şeklinde telâkki edilmişti. İşte bundan dolayı Budda ikonunun çene­sinden bazan bir alev çıkmaktadır. Ateş, daima “yakıcılık”, iman ve ibadet sembolünü muhafaza etmiştir. (Mabed lambaları, adak mumlarının ateşi gibi). Katolik kilisesi, “Yeni Ateşi” (paskalya mumu) halâ takdis etmektedir. Tibet mabetlerinde sayısız yağ lambaları, Tanrılara saygı görevini yerine getirmek­tedirler.

Ateşgede (Ateşgâh):

Mecusilerin tapın­dıkları özel yapı veya açık alan. İçin­deki özel kapalı mekanda kutsal ateş yandığı için bu isim verilmiştir.

Ateş Kültü:

En eski kültlerden birisi Ateş kültüdür. Bunun için birçok milletin kültüründe ateş kültü ile ilgili birçok un­sur bulunmaktadır. Hatta bazı dinlerde Ateş ilahı vardır. Meselâ, Agni, Hindis­tan'da Ateş ilahıdır. Agni, Ateşle ilgili tüm faaliyetlerin merkezinde bulunmak­tadır. Hind kültüründe Agni, ocak ateşi ile ilgili bir kutsallık arzederken, büyüye karşı da koruyucu bir özelliği dikkati çekmiştir. Din adamları, günün belli saatlerinde, Agni'ye sunulmak üzere, ateşe te­reyağı ve bazı yiyecekler atmaktadırlar. Bunun için Hinduîzm'de Ateş kültü canlı­lığını korumaktadır. Ateşin, tedavi edici gücüne daima inanılmıştır. Düğünlerde ateş yakılmakta ve en önemlisi ölüler ya­kılmaktadır. Ölü yakma merasiminde Brahman üç ayrı yerden odunları tutuştu­rur. Ölü ruhunun yanmayan iskelete bü­rünmüş olarak dumanla birlite göğe yük­seldiğine inanılmaktadır. Eski İran'da da ateş kültü önem arzeder. İran mecusiliği ateş kültünün üstünde yükseliyordu. Eski İran'da ateşgede deni­len tapınaklar vardı. Burada ateş söndü­rülmeden sürekli yanmaktaydı. Ateş, İran dinî inancında çok önemli bir yeri olan Ahuramazda’nın nuru olarak kabul edil­miştir. Bunun için iyilik ilahı Ahura Mazda’nın ışığıdır ateş. Zerdüşt'ün dinî prensiplerindeki Ahiret inancında kötüler ateşle cezalandırılacaklardır. Ateşle te­mizlenenler, Ahura Mazda’nın ülkesine gideceklerdir. Sasaniler döneminde de ateş İran milli birliğinin sembolü olarak düşünülmüştür. İran kökenli olup da bu­gün Hindistanda yaşayan Parsiler de ateş mabedlerine çok önem vermişlerdir. Ateş mabedlerindc günde beş defa ayin yapıl­maktadır. Günlük geçimlerini daha çok tarımla sağlayan parsiler için kutsal değer taşıyan ateşin, endüstride kullanılması da problem olmaktan çıkmıştır. Eski Yunan ve Roma'da kutsal ateş fikri ve kültü vardı. Yunanda, Hestin kutsal ateşin korunduğu yerdi. Romada ise Vestiya aynı görevi yerine getiriyordu. Bu mabedde hizmeti, kutsal bakireler yü­rütmekteydi. Eski Yunan ve Roma'da her evde kutsal bir ocak bulunmaktaydı, bu ocakta sürekli ateşler yakılıyordu. Bu ocağın o toplumun güvenliğini sağladığı­na, askeri koruduğuna inanılıyordu. Ocak etrafında yemek yenirdi; ateşe yağlar, çi­çekler atılırdı. Bu inançlar, Anadolu'da da görülmektedir. Frigya kalıntısı olan hey­kellerin ellerinde aydınlık tanrıçası olarak meşaleler bulunmaktadır. Eski Yunanda, olimpiyat ateşi ve onunla yakılan meşale kutsal bir anlam taşıyordu. Eski Mısır'da ve Babil'de de Ateş kültü vardı. Bu medeniyetlerde de ateş iki önemli özellik arzediyordu: Cezalandır­ma ve temizleyicilik, Bunun için işkence genelde ateşle yapılıyordu. Hz. İbra­him’in, kavmi tarafından ateşe atıldığını, ve ateşle cezalandırılmak istendiğini Kur'an-ı Kerim'den öğreniyoruz. Sibirya bölgesinde Koryak, Çuki ve Buryat'larda, ateşi ve ocağı temiz tutmak için, pislikleri uzaklaştırırlardı. Böylece, Ateşin kirlenmesini önlüyorlardı. Aztek ve İnka medeniyetlerinde de Ateş tanrı­larına tapınmak için, Ateşler yakılıyordu.” Orta Asya Türk boylarında da Ateşle ilgili birçok inanç ve geleneğin yer aldığını gö­rüyoruz. Yakutlar, Başkırtlar, Kırgızlar bu konuda önemli bir yer tutmaktadırlar. Tanrı Ülgen, yeryüzüne gönderdiği elçisine ateş yakmayı ve ateşte eti pişirmeyi öğrettiği anlatılmaktadır. Ateşle yakın ilişkisi ocak, Türk efsanelerinde Altay ve Yakutlarda bir saygı unsuru olmuştur. Ateşin su ile söndürülmemesi, tükürülnemesi gibi kurallar Altay boylarında önem arzetmiştir. Yine Göktürk ve Moğollara gelen elçilerin iki ateş arasından geçirilerek temizlendirildikleri görülmek­tedir.

Anadolu'da yayan Müslüman Türkler hâlâ ocak konuşanda saygılı davranmak­tadırlar. Her evin ocağının yanması, bacasının tütmesi, Ata saygısının bir ifadesi olarak kabul edilmektedir. En kötü bed­dualardan biri, “ocağın sönsün” şeklin­deki bedduadır. Bu neslin kuruması ve soyunun devanı etmemesi şeklindeki bir temenninin ifadesi olarak kabul edilmek­tedir. Anadoluda yaygın olan “Alazlama” âdeti de, hastalıkların ateşle temizlenmesi amacını güden, Baş-kırtlardaki ve Kırgızlardaki “Alazlama”nm bir uzantısı olarak görülmektedir. Yine bazı Türk boyları, yemin merasimlerinde ateşi kullanırlardı. Kesilen kurbandan bir parçanın ateşe atılması ve ateşle fala bakma âdeti Yakut Türklerinde görülmektedir. Eski Türk boylarında yas günü de ateş yakılırdı. Ateşin yanışı ile ilgili, gelecek hakkında tahminler yapılıyordu. Ateşten yükselen alevlerin, bu konuda önemli mesajlar verdiğine inanılıyordu. Anadoluda hâlâ, akşam evden eve ateş verilmemekte, eğ­lence günlerinde ateşin üzerinden atla­nılmakta, hastaların ve yeni doğan çocuk­ların ateş karşısında tutulma âdetlerinin devam ettiği görülmektedir. İlâhi dinlerde ateşle ilgili bazı unsurlar dikkatimizi çekmektedir. Yahudiler Tanrı Yehova'ya        sunulan takdimelerin mezbahta sunulmasına özen gösterirler. Çünkü mezbahadaki ateş, gökten inmiş­tir. Yahudi kutsal kitabı Tevrat'ta mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn118" rel="no follow - - [119]

Yahudilikte kurbanların taş üzerinde ya­kılması gerekir. Çünkü Rab onun koku­sundan hoşlanmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn120" rel="no follow - [120] Hıristiyanlıkta da ateşin kutsallığının izleri vardır. Hz. İsa, kendinden sonra onları vaftiz edecek olanın Ruhu'l-Kudüs ile ve Ateş ile vaftiz edeceğini hatırlatmaktadır. Hıristiyan kültüründe ölülere mum yak­mak ateş kültü ile alakalı bir unsur olarak düşünülebilir.

Yine Matta'da, cehennem ateşinden bah­sedilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn121" rel="no follow - [121]

İslâm dininde ateş genelde cehennemle ilgili olarak kullanılmıştır. İsla miy ette ateş, bir kült konusu olmamıştır. Ancak, müslüman halk kesimi, sık sık, ateşle ilgili kült kalıntılarını kullanmaktadır. Meselâ, Hıdırellez kültünde, üç ayların girişinin tebcilinde, Nevruz'da ateş mutlak mana­da halkın kullandığı bir malzeme haline gelmiştir.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 17:59

Ateşperest:

Mecusiler için kullanılan po­püler bir terim. Mecusilerde Ahura Mazda'nın sembolü olan ateş, daha zi­yade bir temizlenme unsuru olarak gö­rülür. Milattan önceki yıllardan beri bi­linen ateş törenlerinde kutsal kitap Avesta'dan bölümler okunmakta ve ateş, rahipler tarafından takdis edilmek­teydi. Bu esnada nefesle ateşi kirletmemek için ağız bağı ve eldiven kulla­nılmaktaydı. Bakınız: Mecusilik.

Athanasian Akidesi (Athanasian Creed):

Batı Hıristiyanlığında yaygın olarak kullanılan bir iman formülasyonu. St. Athanasius'a atfen böyle adlandırılan bu akide, teslis ve inkarnasyon doktri­nini, İsa Mesih’in yaşamındaki çeşitli önemli olayları ve bütün bunlara inanmayanların dışlanıp aforoz edilme­sini içerir.

Athanasius:

(St. Athanasius, 296-373)

Hıristiyan ilahiyatın babası sayılan İs­kenderiye patriği. İsa'nın uluhiyeti fik­rine karşı çıkan Arius'a karşı, İsa'nın tam bir uluhiyet taşıdığını, ezelden beri varlığının tanrıyla aynı olduğu görü­şünü savunmuştur. 325 İznik Konsili'nde onun görüşleri doğrultusunda karar alınmıştır. Bakınız: Arius, İznik Konsili.

Mısırlı pisko­pos ve Hıristiyan” bilgini. İsa'nın Tanrıyla aynı özden olmadığım ileri süren bir gö­rüşün sahibidir. Ona göre İsa, Tanrıya benzemektedir. Fakat ondan farklı bir cevherden yaratılmıştır. Milâdi 325 İznik konsilindc, Ariusculuğa karşı geleneksel Hıristiyan ilahiyatını savunmuştur. Hatta bu konuda eserler meydana getirmiştir. Meselâ, “Aziz Antonius'un yaşamı ve Ariusçulara karşı dört söylev” bu eserler arasında sayılabilir.

Athanasios, İskenderiyye'de felsefe ve te­oloji eğitimi almıştır. 325 de İznik konsili sırasında henüz Diyakozken, konsil top­lantısına katılmıştır. Konsilde, İskenderiyye piskoposu Aleksandros'a eş­lik etmiştir. O yıllarda İskenderiyyede çok tanınmış bir ilahiyatçıydı. 328 de piskopos Aleksandros ölmüştü ve onun yerine Athanasios piskopos olmuştu. Piskopos­luğunun ilk yıllarını Mısır’ı ve Libya’yı ge­zerek geçirdi. Böylece, İskenderiyye piskoposluğuna bağlı bölgeler hakkında bil­gi sahibi oldu. Bu sürede yukarı Mısır'da yaşayan Kıptî keşişleri ve önderleri Pakhomios'la önemli ilişkiler kurmuştur. Ariusçu zihniyetle ciddi bir münakaşaya girdi. İznik konsilinde alman birleşme ka­rarından dönerek ayrılıkçı bir politika iz­leyen Lykopolis piskoposu Meletios yanlılarına karşı siyasal nüfuzunu kul­lanmıştır.

Milâdi 335'de Lübnan'da (Sur'da) topla­nan konsili genel konsil olarak kabul et­meyen Athanasios, karşıtlarının ağırlıkta olduğu bu toplantıda, Arius ve Meletios yanlılarına karşı çok sert davrandığı iddi­alarının gerçek dışı olduğunu ortaya koy­muştur. Athanasios ve karşıtları, milâdı: 336 yılında İstanbulda imparator I. Constantinus’la görüşmüşlerdir. Burada, Athanasios, Mısırdaki tahıl ürünlerini dı­şarıya çıkarmama tehdidinde bulununca, I. Constantinus, Athanasios'u Ren bölge­sine sürgün etmiştir.

337'de imparator ölünce Athanasios yeni­den İskenderiyye'ye dönmeye hazırlanmışsa da I. Constantinus'un oğlu, II. Constantinus 338'de Athanasios'un sür­gün kararını yenilemiştir. Athanasios, Constantin’in kardeşi Batı Roma İmpara­toru I. Constans’ın himayesi altında Roma'ya sığınmıştır.

Bu dönemde İskenderiyye pisko­posluğuna Ariusçu Gregorios getiril­miştir. Bu yeni piskoposa karşı Athanasios ve taraftarları mücadeleye de­vam ettiler. Papa I. Julius, Athanasios'un affı için çok çaba sarfettiyse de başarılı olamadı. Hatta bu konuda 343'de bir konsil bile toplandı, fakat başarılı olunamadı. Sardica'da (Sofya) toplanan Batılı ve Mısırlı piskoposlardan da sonuç alınamadı. Ancak 346 da 1. Constans’ın nüfuzuyla Athanasios Mısır'a geri döndü. Mısırda Athanasios, bir halk kahramanı olarak karşılandı. Bu dönem Athanasios için altın dönem oldu. Bu dönemde “Ariusçulara Karşı Savunma” adı altında o güne kadaı yaptığı mücade­leleri kitap haline getirmiştir. II. Constantinus, Arhısçulardan yana tavır almıştı. Bu dönemde Athanasios yeniden sürgün edildi. Ancak Athanasios, yukarı Mısır'a kaçarak manastıra kapandı. Bu dönemde “Ariusçulara karşı dört söylev” isimli çalışmasını bitirdi. “Constantinus'a karşı savunma” ve “Kaçışın savunması” isimli kitaplarında hep kendini savundu. Daha sonra Ariusçularla mücadeleye de­vam etti. Sonunda “Ariusçuların Tarihi” isimli bir kitap yazdı. Athanasios bu kitapta, Constantinus'u Deccal’ın habercisi olarak vasıf ladı. 361'de Ariusçu piskopos Gregorius'un ölümünden sonra, Athanasios yeniden makamına döndü. 362'de İskenderiyyede bir konsil topladı. Böylece, aynı inancı paylaşanları bir çatı altında toplamayı ba­şardı.

Yeni Roma imparatoru Julianus, Athanasios'u yeniden İskenderiyye'den ayrılmaya zorladı. Athanasios tekrar yukarı Mısır'a gitti, orada 363 yılına kadar kaldı. 365'de Ariusçu Roma imparatoru Valensius, Athanasios'u bir kez daha sür­güne gönderdi. Ancak Athanasios taraf­tarları, Athanasios'u savundular ve sak­ladılar.

Athanasios hayatı boyunca Hıristiyan ila­hiyatına çok önemli eserler ka­zandırmıştır. Milâdi 335 yılında tamamladığı iki ciltlik savunma (Apoloji) kitabı “putperestlere karşı ve Tanrı sözünün insan bedenine bürünmesi” isimli eseri, Rum-Ortodoks ilahiyatının en önemli klasiği sayılmaktadır.

Athanasios'a göre Tanrının oğlu, Tanrının dünyayı yaratmasına aracı olan ebedî “Kelâm = Söz = Logos” insanları, uzak­laştıkları ilk uyuma yeniden götürmek için insan bedenine bürünerek yeryüzüne inmiştir. Athanasios, oğul'a baba'dan da­ha az önem veren Ariusçulara karşı şid­detle mücadele açmış, 325 İznik konsili kararlarını daima savunmuştur. Böylece Athanasios, “Oğulla Baba'nın aynı cev­herden olduğunu” daima savunmuştur. Athanasios, kutsal-ruhun da, Tanrının üç kişiliğinden biri olduğunu savunmuştur. Bu görüşlerini “Sa-Rapion'a Mektup­lar” isimli eserinde açıklamıştır. Korinthos piskoposu Epikte-Tos'a “yaz­dığı mektupta, İsa'nın aynı zamanda ek­siksiz bir insan olduğunu savunmuştur. Athanasios açıkladığı Hıristiyan fikirlerini çok berrak bir üslup içinde ortaya koy­muştur, Athanasios, vatanperver ve ilahi­yatçı kimliği ile kilise de çok önemli bir yer işgal etmiştir.

Atharva Veda:

Hinduizmin en eski dinsel metinlerini oluşturan Vedaların dör­düncüsü. Bir rahip olan Atharvan tara­fından derlendiği söylenir. Tarih olarak diğer üç Veda'dan daha sonraya aittir. Yaklaşık 760 ilahiyi içeren Atharva Veda, popüler Hind dinini yansıtır ve içeriğinde tanrı Brahman, ruh Atman ve zamanla ilgili kozmik güç düşünce­sine yer verilir.

Athena (Athene):

Eski Yunan'ın savaş tanrıçası; Atinalıların koruyucusu; mi­marlar, heykeltıraşlar, at, sığır ve zey­tinlik sahiplerinin tanrıçası. Athenaayrıca ihtiyat ve bilgeliğin de tanrıçasıydı. Saldırgan olmaktan ziyade sa­vunmacı bir karaktere sahip olan bu tanrıça, miğfer, kalkan ve mızrak taşı­yan bir savaşçı şeklinde tasvir edilmek­tedir. Mitolojiye göre ilk karısı Metis'ten, kendisinden daha bilge bir çocuğu olacağını öğrenen büyük tanrı Zeus, karısı hamile kaldığında onu yutar. Ancak dayanılmaz bir baş ağrısıyla yüz yüze kalır. Sonunda Hephaestus ağrıyı önlemek için Zeus'un kafasını yarar ve içinden Athena çıkar. Sonradan Athena, babası Zeus'un çok sevdiği birisi olur. Trojan savaşında Athena Yunan­lıların tarafını tutar ve Odysseus ve Herkül gibi kahramanlara yardım eder. Athena'nın savaş kadar sanatta da ma­haretli olduğuna inanılırdı. O, Romalılarca Minerva ile özdeşleştirilmiştir.

Athos (Aynaroz):

Yunanistan'ın kuze­yinde Ege denizine doğru uzanan üç bo­yutlu bir yarım ada vardır. 60 km. Uzun­luğunda, 10 km. Genişliğinde olan doğu uzantısı ucunda, ismini taşıdığı Athos (2034 m.) dağı ile sona ermektedir. Ol­dukça yüksek manastırlar, kuzeyin ağaç­lıklı tepelerinde teşbih tanesi gibi dizil­mişlerdir. Güneyde, yüksek tepelerin eteğinde zahitlerin sığındığı çakıllı çöl var­dır.

Athos kutsal dağı, Hıristiyan manastır gruplarının sonuncusudur. Şimdi burası, Yunanistan'ın himayesi altında hür bir zahitler cumhuriyetidir. Sadece erkeklerden oluşan, daha doğrusu “Meryem Bah­çesi” olan Cumhuriyet başka kadının orada varlığını yasaklamıştır. Genelde Ortodoks zahitlik olarak Athonite keşişliği, serapa murakabeye dayanır. Fakat orada, el işinde birleşmiş olan murakabe, en yüksek aksiyon olarak tasarlanmıştır. Bu murakabe dünyayı ko­ruyor ve onun şekil değiştirmesini hazır­lıyor,

Athos'daki manastır hayatı, birinden di­ğerine yükselmenin mümkün olduğu üç kısma ayrılmıştır:

1- İdioritmik Manastır­ları (Les Manasteres İdiorytmi-ques): Bu manastırlarda her keşiş “kendi özel gidi­şini” takip eder ve ayrı yaşar. Sadece belli başlı ibadetler cemaat halinde icra edilir.

2-  Cenobitler Manastırı (Les Monasteres Cenobitique): Bu manastırlarda daha çok itaata ve çok uzun ibadetlere önem veril­miştir.

3- Hesychaste hayatı (La Vie hesychaste): Bu hayat, hür bir şekilde seçilmiş, manevî bir babanın etrafındaki müritler,  küçük gruplar ve çoğu zaman keşişlerden oluşan cemaatlerin içinde yaşanır.

X. asırdan beri Athonite zahitliği, Orto­doks dünyanın bütün milletlerinden tale­beler alarak, Hıristiyan doğuda bir dinî hizmet birliği ve evrenselliği teşekkül et­tirmiştir. Biri 1300, diğeri 1800 yıllarında Ortodoks Kilisesini kurtaran iki yenilik hareketi de, Athoscul ardan çıkmıştır. Onun çağdaş krizi ise herşeyden önce bi­yolojiktir: XX. Yüzyıl ihtilalleri, Slav ve Rumen mensubiyetini kurutmuş ve bu sayısal güçsüzlük (1912'de 7000 keşiş, 1970'de 1300 keşiş) sert olaylarla ve bazan da ahlâk bozucu olaylarla kendini gös­termiştir. Fakat yine de kriz, tarımsal gele­neksel bir cemiyete bağlı olan zahitliğin artan uyumsuzluğu ile psiko-sosyal bir görünümdedir. Tehdit altında olan Athos, dünyanın karşısında çoğu defa kaygı ve inkâr ile tepki göstermiştir. Yine de yeni­leşmeyi ve hesychaste (iffet) geleneğini kabul eden birkaç Yunan manastırı, “Çöl­de” devam etmektedir. XX. Yüzyıl Ortodoksluğunun en büyük ruhanilerin­den biri olan Hakîm Sylvain (öl. 1938) bir Athonit'dir.

Atlas:

Yunan mitolojisinde Olimpus tan­rılarına karşı yapılan bir başkaldırı ha­reketinde yer alan ve ceza olarak dünyanın ucunda ebediyen dikilerek sema­ları sırtında taşımak zorunda bırakılan bir titan (dev), Hesperides’in babası. Onun kızı Maia’nın, tanrı Hermes’in annesi olduğuna inanılır. Sihirli elma­ları almaya geldiğinde Herkül'e yardım ederken, kısa bir müddet semaları sırt­lama işini Atlas'ın yerine Herkül'ün yaptığına inanılır.

Atman:

Sanskritçe. “nefes”, “ruh”. Hint felsefe­sinde kainat ruhu İçin kullanılan bir terim.

Veda dinî, hayvan veya insan, bütün canlılarda ölümsüz bir prensibin varlığını öğretmektedir. Bu prensip, fer­din ölümünden sonra, onun bu dünyada­ki hayatı boyunca yaşadığı olaylara bağlı olarak bir kadere maruz kalmaktadır. (Meselâ, kesilen bir kurbanın ruhu, onu kesenin ruhu ile birlikte cenneti elde et­mektedir.) Upanişâd’ların bulunuşundan beri Atman mefhumu yeni bir metafizik boyut kazanmıştır. Şöyle ki, Ruh, mutlakla (Brahman) aynı olarak ilân edilmiştir, işte bu doktrine karşı, Budizm oluşacak­tır. Buda şöyle der: “Herşey geçicidir ve cevherden yoksundur. Orada ne Atman vardır, ne de Brahman vardır. Dünya, boş bir fenomenal hayaldir (mâya)”. Brahmanik ilâhiyatçılar, neye karşı kulla­nırsa kullansınlar, olaylar, geçici şekillerin bir görüntüsüdür. Bu şekiller yine de ger­çekten yoksun değillerdir. Onlar, bir tek prensip olan ruhun (Atman) veya mutlak'ın (Brahman) elbiseleri oiarak var ol­maktadırlar. Birçok Hinduya göre, ruhun (Atman) Tanrısal cevherle benzer yanı vardır ve onun kaderi, cennette ebedî mutluluktan yararlanmak için, iyi ameller sayesinde Allaha dönmektir. Bazı Hindulara göre de ruh (Atman), göç eden bir varlıktır, sonsuza dek doğum çemberinin mahkumudur  (samsâra).  Bunun farkına varan ferd, bundan kurtulmak için uğ­raşmalıdır. Buna ise, ya bilgi ile (vedânta tezi) ya da özel bir çile ile (yoga) ulaşıl­maktadır. Tantrısme ise insanda iki temel prensip kabul etmektedir: Atman (erkek) Shiva'yı temsil etmektedir. Shakti (Dişi-Tanrısal güç) ise Pârvatî'nin şeklidir. İşte ebedî mutlu­luğun kaynağı olan (Ananda), yani kurtu­luş, bu iki unsurun birleşmesiyle gerçek­leşmektedir.

Aton (Aten):

İknaton (IV. Amenofis) tarafından kültü Eski Mısır'da hakim hale getirilen güneş kültü, iknaton, po­püler Amun kültüne karşı çıkarak Amun'un ismini kitabelerden sildirdi ve onun yerine yüce güneş tanrısı Ra ile yakın ilişkili olan Aton kültünü yer­leştirmeye çalıştı. Aton, herşeyin hakimi, ezel ve ebedin rabbi ve iyi ve yüce tanrı olarak adlandırıldı. İknaton'un ölümü sonrası Amun rahiplerinin yo­ğun faaliyetleri sonucu Aton kültü terk edilerek tekrar Amun kültüne dö­nüldü. Önceki dönemlerde başı üze­rinde kırmızı bir disk bulunan şahin başlı bir adam şeklinde tasvir edilirken, sonradan ışınlar saçan kırmızı bir disk Şeklinde tasavvur edildi. Teli el-Amarna'da bulunan bazı kaya mezarlarında Aton için yazılan ilahi ve dualar günü­müze kadar gelmiştir.

Atos (Athos, Aynoroz):

Makedonya'da Khalkîdiki yarımadasındaki Akti bur­nunda yer alan manastırlarıyla ünlü kutsal dağ. Ortaçağ başlarından beri ortodoks rahiplerin yerleşik olduğu bu bölgeye kadınların girmesi yasaktır. Yan bağımsız olan bu bölgenin keşişler­den oluşan cemaatını 4 Epistat idare eder.

Attis:

Eski Yunan'da bir bitki tanrısı olan Attis’in İştar ya da Cybele’nin oğlu ol­duğu söylenir. Frigyalılar onu “Papa” olarak adlandırır ve ona bir bitki tanrısı olarak taparlardı. Mitolojiye göre anne­sinin çılgınca sevgisi yüzünden Attis delirdi ve bir çam ağacının altında kendisini iğdiş etti. Onun için düzenle­nen yıllık törenlerde bu durum, bir çam ağacını süslemek ve sonra da kesmekle temsil edilirdi.

Anadoluda Ana Tanrıça Kybele'nin eşi olarak bilinir. Frigyahlar ve Roma'da güneş tanrısı olarak tapılmıştır. Attis ve Kybele'ye yapılan kült, ilkbahar şenlikleri ile bütünleşmiştir. İlkbaharda yapılan sır dinleri şenliklerinde Attis ve Kybele önemli bir yer işgal eder. Frigya efsanesine göre, Attis, Irmak Tanrısı Şangarios'un kızı Nana'dan doğma güzel bir delikanlı şeklinde tasavvur edil­mektedir...

Yine efsaneye göre Attis bir Bitki Tanrısıdır, ölmesi ve yemden doğması ile kış mevsiminde yok olarak ilk baharda yeni­den ortaya çıkan tabiatı simgeler. Attis Frigya başlıklı ve elbiseli bir genç olarak tasvir edilir.

Atum (Tum, Tem):

Eski Mısır'da güneş tanrısı Ra’nın bir lakabı. Atum'un kut­sal hayvanı boğaydı ve kült merkezi Heliopolis şehriydi. Onun insan ırkının atası olduğuna ve bir erkek kedi kılı­ğına girerek büyük yeraltı ejderhası Apep ile savaştığına inanılırdı. Bakınız: Ra.

Auf (Efu Ra):

Eski Mısır'ın Güneş tanrısı Ra'nın bir diğer ismi; koçbaşlı tanrı.Auf geceleyin yeraltı aleminin sularında ertesi gün doğuya ulaşmak için seyahat eder ve bu esnada yeraltı ale­minin kötü varlıklarıyla savaşırdı. Bakınız:Ra

Augsburg İtikadnamesi (Confessio Augustana):

Melanchthon (1497-1560) tarafından kaleme alınan ve Augsburg Meclisi'nde 1530'da imparator V. Karl'a sunulan, Luthercilerin inanç esasları. İki bölümden oluşan bu itikadnamenin ilk bölümünde Protestan iman ve öğretisi, İkinci bölümünde ise Pro­testanlığın reddettiği Katolik kilise adetleri yer alır.

Augur:

Latince. Augere, “çoğaltmak”. Makam işareti olarak eğri bir baston taşıyan Roma rahiplerinin verimliliği artırma ayini.

Auguste Comte:

(1798-1857) Fransız fel­sefeci. Pozitivizmin hem kurucusu hem de doğal bilimlerdeki işleyişinin sosyal bilimlere de uyarlanabileceğim sistema­tik biçimde ilk formüle eden kişi. Din­ler tarihine ilişkin yaklaşımı, onun, dini insanlığın geçirdiği merhalelerden biri olarak almasına dayanır. . Ona göre in­sanlık üç ana merhaleden geçmiştir: teolojik, metafizik ve pozitivist. Gelişme­nin ilk iki aşamasında insan aklı, hadi­seleri açıklamak için” dinsel veya meta­fizik (doğaüstü) bir neden ya da cevher arar; ancak üçüncüsünde ya da pozitivist safhada açıklama bir bilimsel ne­denselliğin kuralları içerisinde keşfedi­lir. Comte, tanrının yerine insanlığı ge­çiren bir din tasavvuru geliştirmeye ça­lışmış; bu amaçla çok fantazik gibi gö­rünen bir “insanlık dini”ni, dine ait tüm özellikleri (cennet, cehennem, şe­hitlik, hisap günü vs.) de uyarlayarak formüle etmeye çalışmıştır. Dinler tari­hini çok tanrılı dinlerden tek tanrılıdinlere, oradan da dine gerek kalmaya­cak şekilde akıl ve bilimin geliştiği bir duruma doğru bir evrim olarak okumak onun pozitivizmininin yol açtığı bir akımdır.

Augustin:

(Aziz Augustin, Aurelius Augustinus, 354-430)

“Kilise Doktoru” olarak da anılan ünlü Hıristiyan yazar ve piskopos; en önemli kilise babala­rından birisi. Kuzey Afrika doğumlu olan Augustin, bir müddet Maniheizme tabi olduktan sonra Roma'ya göç etti ve Aziz Ambrose’nin etkisi altına girdi. Önce Neoplatonist doktrinlere yakınlık duydu, ancak yavaş yavaş Hıristiyanlığa yaklaştı. 387'de Hıristiyan olarak vaftiz edildikten sonra tekrar Kuzey Afrika'ya döndü. Augustin, çalışmalarında üç önemli ekole, yani Maniheizme, Donatizme ve sonraki dönemlerde asli gü­nah, kader ve insanın düşüşü konula­rındaki öğretilerini savunduğu Pelagianizme karşı mücadele etti. Onun ça­lışmalarının büyük bölümü bu gruplara karşı Hıristiyan öğretilerini savunmayla ilgilidir. Bu arada bazı felsefi çalışmaları da mevcuttur. O, kurtuluş için ilahî rahmet ve hidayetin esas olduğunu vur­guladı. Augustin, bir yandan Ortaçağ skolastiğinin atası sayılırken, öte yan­dan Luther ve bazı reformatörlerin de ilham kaynağı oldu.

Augustinus (Hippolu Aziz):

Asıl adı latince olarak Aurelius Augus-tinus'dur. 13 KASIM 354 yılında Tagas'ta doğmuş ve 28 Ağustos 430 tarihinde Hippo'da öl­müştür. Batı kilisesinin bünyesinde çok büyük bir saygı gören St. Augustinus, mi­ladi 396-430 yıllarında Hippo'da piskopos olarak görev yapmıştır. İlk çağ Hıristiyan­lığının en büyük ilahiyatçılarından biridir. Yunan felsefesiyle, Hıristiyan inanç dokt­rinini belli bir senteze ulaştırmaya gayret etmiştir. St. Augustinus'un aile hayatı karışık bir durum sergilemiştir. Babası putperest, annesi koyu bir Hıristiyandı. Genç yaşta felsefe eğitimi aldı.  Gençliğinde Hıristi­yanlıktan çok, Maniheist öğretiye ilgi duydu. Manihaizm, dünya'nın yaratılışı­nın, aydınlık ile karanlık arasındaki ça­tışmanın bir sonucu olduğunu; insan ru­hunun ise karanlığa karışmış aydınlığın bir öğesi olduğunu savunuyordu. İsa, ka­ranlığa yakalanmış olan ışık     parçacıklarının  kurtulup   gerçek yurtlarına dönmesini sağlayan bir kurtarıcıydı. Gü­nahın tesirinden ancak, çileciliğe girmekle kurtulanacağına inanan St. Augustinus, bu yolda eğilim göstermiştir, çünkü maniheist çileciler, her türlü fiziksel ço­ğalmaya karşı çıkmışlar ve çileciliğin er­demine dikkat çekmişlerdi. “İtiraflar”  isimli eserinde günahkar bir hayat yaşadığına dikkat çekmiştir. Şehvet düşkünü bir insan olduğunu sık sık dile getiren St. Augustinus, bundan dolayı da üzüntü duymakta olduğunu açıkça be­lirtmiştir. Belki de bundan kurtulmak için Maniheizme ilgi duyduğu söylenebilir. Ancak Maniheizme St. Augustinus'un duyduğu ilgi çok sürmemiştir, çünkü bir müddet sonra, Maniheizm de St. Augustinus'u tatmin edememiştir. Yirmi sekiz yaşındayken Kartaca'dan ayrılarak Roma'ya gitmiş, oradan da hitabet eğitimi almak üzere Milano'ya geçmiştir. Milano'da St. Augustinus'un hayatı, Mi­lano piskoposu St. Ambroise ile tanıştık­tan sonra köklü değişikliğe uğramıştır. Özellikle Hıristiyanlığa karşı ilgisi artmış ve beslediği ön yargıları büyük ölçüde terk etmiştir. St. Augustinus, Allah’ın var­lığı ve kötülüğün kaynağı konularındaki şüphelerini devam ettirmekle beraber, Hı­ristiyanlığa karşı iyi niyetle yaklaşmaya başlamıştır.

St. Augustinus'ın Yeni-Eflâtuncu felsefe ile tanışması bu sıralarda olmuştur, Plotinus'un temsilcisi olan yeni platonculuğun ruhçu monizmine göre, kainat, mutlak ve aşkın Bir'den sudur etmişti. Madde bu sudur basamağının en düşüğüydü. Mutlak Bir, hem gerçek hem de iyi olduğuna göre, kötülük olasılığı, Bir'den en uzak'da yer alan, şekillenme­miş maddeden kaynaklanıyordu. Dolayı­sıyla kötülük, iyiliğin yokluğuydu. Yeni-Eflatuııcu mistik düşüncede bâtın, zahir­den daima üstündü. İyilik bâtının sonu­cunda elde edilebilirdi. Bunun için insan, kendine dönmeli ve kendini tanımalıydı. St. Augustinus bu içe bakış hadisesini Confessiones (itiraflar) isimli kitabında derinleştirmektedir, Burada St. Augustinus'un ulaştığı sonuç şuydu: Tanrı ışıktı; kötülük, karanlıktı. Ancak ikisi de maddi birşey değildi. Tanrının değişmeyen ışığı, Ruhsal varlıktı. Haya­tında sürekli nedamete götüren cinselliğe olan bağımlılığının boyutları “itiraflar” da anlatılmaktadır. 386 yılında Hıristiyan­lığı yaşamaya karar vererek, kötülük ve şehvetin pençesinden kesin olarak kur­tulmaya niyet etmiştir. İncil'de Romalılara XIII/14'deki şu cümle St. Augustinus'un hayatını değiştirmiştir: “Rab İsa Mesihi Giyinin Ve Şehvetler için Bede­nin Tedarikini Görmeyin”. Bu cümleyi okuduktan sonra Milano pisko­posu Ambroise'a giderek vaftiz olmuştur. Hıristiyanlığı benimsedikten sonra bir müddet Milano'da kalan St. Augustinus daha sonra Kartaca'ya dönmüştür. Artık bundan sonraki hayatı günahtan uzak, te­fekkürle geçiyordu. Hatta kendisi gibi dü­şünen küçük bir topluluğun basma bile geçmişti.

391 yılında Hippo piskoposu Valerius'un yardımcılığına getirildi. 396 yı­lında Valerius ölünce St. Augustinus Hippo Piskoposluğuna getirilmişti. Artık Augustinus kilisenin başında ve dini me­tinlerle başbaşa kalmıştı. St. Paul'un şekil­lendirdiği Hıristiyanlıkla Yeni-Eflatuncu düşünceler arasındaki farkın bilincinde olan St. Augustinus bu konuda yeni bir tavır sergilemek istiyordu. Bunun için kendisine, kutsal metinlerde yer alan vahye dayanarak, insan ruhundaki Tanrı­yı kavramayı hedef olarak seçmiştir. Bu amaçla “De Trinitate” (410-416) (üçleme üzerine) isimli eserini yazmıştı. Ona göre, Ruhun özbilinci, birlik içindeki bir üçlü­nün bilinci demekti. Bu üçlü birlik, yaratı­cının üçlü varlığının bir yansımasıydı. St. Augustinus'a göre yaratılışın kaynağı “iyi bir Tanrının iyi şeylerin var olması­nı istemesiydi.” Tanrının yaratma isteği­nin dışında hiçbir şey yaratılmadığına gö­re, var olan herşey iyiydi, madde bile Tanrı tarafından yaratıldığına göre iyiydi. St. Augustinus, insan davranışını belirle­mek için sevgi kelimesini kullanır. Sevgi, insanı işe yönelten anlaki itilimdir; yön­lendirme iyi olduğu zaman insan hiçbir zaman daha düşük bir değeri daha üstün bir değere tercih edemez. St. Augustinus, Afrikada Hippo piskopo­su olduktan sonra hayatının büyük bir kısmını Heretiklerle mücadeleye ayırmış­tı. Donatusçu heretiklerle uzlaşmaya va­ramadı. Ancak Pelagiusçulara karşı girişi­len mücadelede ise resmi kilisenin sözcü­sü oldu, Pelagius'a göre Tanrı her insanı, iyiyi seçmede özgür bırakmıştı. Bu öz­gürlük olmasaydı, Tanrının cezalandırması ve ödüllendirmesi de adil olmazdi. Böylece, Pelagius'un taraftarları, resmi kilisenin ilk günah öğretisine açıkça karşı çıkıyordu. St. Augustinus ise bunun, Tan­rı insan ilişkisini çarpıtmak olduğunu ileri sürerek tenkid ediyordu. Yine St. Augustinus, günahların ancak vaftizle bağışlandığını kabul ediyordu. Ona göre, insan kendi çabasıyla doğruluğa ulaşa­mazdı. Ulaşabilirliği kabul etmek, her tür­lü iyiliğin Tanrıdan geldiğini inkar etmek­ti. Yine O, Âdemin Tanrının kurduğu düzende insana verilen makama razı olmayarak günah işlediğine ve böylece tabiatını bozduğuna inanıyordu, insan neslinin çoğalmak için cinsel bağımlılı­ğa mahkum olması. Ademin işlediği gü­nahtan kaynaklanmaktadır. Yine St. Augustinus'a göre insan, kendi iradesiyle günahkâr olmuştu, yine kendi iradesiyle bu günahtan kurtulabilirdi. Bunun da yo­lu, Tanrı sevgisini kazanmaktı. Tanrı sev­gisi, ancak Kutsal-Ruhun bir bağışı olarak insan yüreğine yerleşebilirdi. St. Augustinus'a göre kainattaki hiçbir olay, ezelî iradeyi değiştiremez. Tanrının seçkin kulları, dünya yaratılmadan belir­lenmişti. St. Augustinus, De Civitate Dei (413-426) (Tanrı Devleti) isimli eserinde “Tanrıyı hor görmeye kadar varan ben­lik sevgisi ile benliği hor görmeye kadar varan Tanrı sevgisi” arasındaki gerilimin, seçkin kullarla bayağı kullar arasındaki toplum biçimini simgelediğini dile getir­mektedir.

Bugün Paris'teki St. Augustin Araştırma­ları Enstitüsü, Augustind Hıristiyanlığın yorumlarını incelemekle meşgul olmak­tadır. Augustinus daima Hıristiyan mu­hitlerde bir model olmaya devam etmek­tedir.

Augsburg Barışı:

Roma-Germen imparatorluğu meclisi 25 Eylül 1555'de toplanarak, Katolikliğin  yanında Lutherciliğin de varlığını yasal olarak ka­bul etmiştir. Buna Augsburg Barışı adı ve­rilmiştir. İmparator V. Karl’ın dinsel uyuşmazlıklar için uyguladığı “Augsburg İnterimi” 1548'de Saksonyah Protestan Moritz ve taraftarlarının ayaklanması ile 1552'de geçerliliğini kaybetmiştir. Bunun üzerine aradan üç yıl geçtikten sonra 5 Şubat 1555'de Augsburg'da top­lanan meclis, imparator V. Karl tarafından açılmıştır. Meclis, imparatorluğun hiçbir üyesinin dini sebeplerle, başka bir üye ile çatışmaya girmemesini ve mezheplerin birleşmesini kararlaştırmıştı. Meclis aldığı kararla, katolikleri ve Augsburg itikatnamesini benimseyen Luthercileri resmen tanıyordu. Burada alınan diğer önemli bir karar da, halkın, prenslerinin benimsediği mezhebi kabul etmelerinin zorunda oldukları hususuydu. Diğer yandan, imparatorluğun her bölgesinde sadece bir tek mezhep varlığını sürdü­rebilecekti. Öteki mezhepten olanların, mülklerini satarak, bağlı oldukları mez­hebin tanındığı bölgeye gitmesi isteniyor­du. Ancak bu kararlar mezhep taraftarla­rını tatmin etmemişti. Yirmi altı madde­den oluşan Augsburg interimi, daha çok Katolik eğilimi yansıtıyordu. Ancak, pa­pazların evlenmesine de izin veriyordu. Katolik ve Protestanlar arasındaki anlaş­mazlık 1555'de Augsburg Barışı ile sona ermiştir.

Augsburg İtikatnamesi: Buna, Lutherci kiliselerin ana inançları beyannamesi de denebilir. Lutherci yedi prens ile kutsal Roma-Germen imparatorluğuna bağlı iki bağımsız şehir tarafından 25 Haziran 1530'da Augsburg Meclisi'nde V. Karl'a takdim edilmiştir.

Bu İtikatname Almanca ve Lâtince kale­me alınmıştır. Metni, Reformcu Philipp Melanchthon hazırlarken Lutherci iman esaslarından yararlanmıştır.

İtikatnamenin amacı, Luthercileri yanlış anlamalara karşı korumak ve kutsal Roma-Germen imparatorluğunda yaşayan katoliklerin kabul edebileceği bir dille Lutherci inanç ilkelerini açıklamaktı. Bu­na rağmen Katolikler bu metni beğen­meyerek reddiye yazmışlardır. Reddiyeyi (Confutation) kendi görüşlerine de uygun bulan V, Kari, Luthercilerin 22 Eylül'de sunduğu karşı-yanıtı almayı kabul etme­miş ise de Philipp Mclanchton, 1531'de Augsburg itikatnarnesinin savunmasını hazırlarken bu karşı-yanıt metnini de dikkate almıştır. 1530'da kaleme alınan bu metin, her zaman Luthercileri bağlamıştır. İtikatnamenin ilk yirmi bir maddesi, Lutherci öğretiyi genel olarak açık­lamıştır. Sonraki maddeler, Katolik kilise­sindeki Reform öncesi bozulmaları yan­sıtmaktadır. Bu yozlaşmalar şunlardır:

1- Evharistiyada ekmek-şarap yerine hal­ka yalnızca ekmek verilmesi,

2- Papazların bekarlığa zorlanması,

3- Ekmek-şarap takdisinin bir keffaret olarak görülmesi,

4- Günah çıkarmanın zorunlu tutulması,

5- Tanrının rızasını kazanmak için insan eliyle kurumlar düzenlenmesi,

6- Manastır sisteminin yozlaşması,

7- Piskoposların geniş yetkiler istemesi. Daha sonraki dini cereyanlarda Augsburg itikatnameşinin tesiri görülmektedir. Bun­lar arasında Anglikanları ve Metodistleri sayabiliriz.

Aulanerk:

Eskimolara göre iyi tabiatlı bir tanrı. Çıplak olarak denizde yaşadığına, hareketleriyle dalgaların oluşmasına neden olduğuna ve insanlığa neşe ve huzur verdiğine inanılır.

Aumanil:

Eskimo inancına göre balinala­rın hareketlerini kontrol ettiğine inanı­lan iyi bir ruh.

Aurobin: 

(Sri Aurobin, 1872-1950)

Asıl adı Aurobibdo Ghose olan şair ve mil­liyetçi Hint peygamberi; ruhsal gelişme yoluyla kozmik kurtuluş felsefesinin ku­rucusu.

Aurobindo:

Aurobindo, 15 Ağustos 1872'de oldukça İngilizleşmiş bir aileden, Kalkuta'da doğmuş bir Hind düşünürü ve mistiğidir. Beş yaşında Darjeeling İngi­liz okuluna verilmiştir. Yedi yaşında, çok parlak bir tahsil yaptığı İngitere'ye gönde­rilmiştir. Orada, İngilizce, Fransızca, Lâ­tince, Yunanca öğrenmiştir. Aynı zaman­da İngiltere'de fakirliğin ne demek oldu­ğunu da öğrenmiştir, Yirmi iki yaşında, batı kültürü ile dolu olarak Hindistan'a döndüğü zaman, ülkesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. O, profesör, gazeteci, Maharadjah’ın sekreteri olarak Hindin bağımsızlık savaşına katılmakta gecik­memiştir. Yirmi sekiz yaşında iken evlen­diği kadından, aksiyon hayatına katılma­dığı için beş yıl sonra ayrılmıştır. Bir yogi onu, derûnî hayattan haberdar etmiştir. 4 Mayıs 1908'de İngilizler tarafından tutuk­lanmış ve Alipore'da bir yıl hapis yatmış­tır. Hapishanede, Hinduizm’in dini kay­nakları olan Veda ve Upanişadları oku­muştur. Diğer yandan, can çekişen karde­şinin aniden iyileşmesi karşısında birden bir iç aydınlığına şahit olmuştur. Bunun üzerine, kendini ruhî araştırmaya vak­fetmek için ihtilâlci çalışmalardan vaz geçmiştir. Neticede, Fransa'da Pondichery'ye gelmiş ve orada ölümüne kadar kalmıştır. Kırk yıl boyunca o, dost­larının yanında okumuş, tefekkür etmiş, yazmış ve yoga'yı tatbik etmiştir. 1914 Ağustosunda, pastör Paul Richard ve ka­rısı Mira ile belli başlı eserlerini ve yoga­larının sentezini neşrettiği Arya dergisi­ni çıkarmaya başlamıştır. 1920 yılında Mi­ra yeniden ortaya çıkmıştır. O vakit onun yaşı 42'dir. Madam Alfassa adı altında onun eserine ortak olmuştur. Artık o, an­nedir. Birtakım dostlar ve talebeler onla­rın etafmda topanırlar. Nihayet 24 Kasım 1926'da Âshram, annenin idaresi altmda kurulur. Sulh ve murakabe, zühd ve ruhi egzersizler barınağı olan Aurobindo'nun Âshramı, sadece vicdanî kuvvetle değiştirmek istediği topluma açık kalmıştır. İşte bunun içindir ki, Aurobindo dünyayı değiştirmek endişe­sinden, mistik tecrübesini hiçbir zaman ayırmayacaktır. O, Gandhi'nin aksine 1939'da Nazizme karşı savaşın lehinde bulunmuştur. 15 Ağustos 1947'de 75. yaş gününde Hindistan'ın bağımsızlığının ilânını işitmekle mutlu olmuştur. 5 Aralık 1950'de ölmüştür.

Aurobindo'nun Âshram’ında büyük bir dogmatik hürriyet saltanat sürmektedir. O, onu, manevî hayatın direkt tecrübesi olarak isimlendirir. Onun öğretisi, tecrü­besinin bir tercümesidir. O, onu bizzat Hindin kutsal metinlerinde ifade edilmiş bulmakta; bütün sosyal kaygıları ile onu zenginleştirmektedir. Ona göre, dünyayı değiştirme gücünü elde edemezse; bilgi, boş bir raftan başka birşey değildir. Onun mesajı bu topyekün değişikliğe yönelmiş derûnî bir maceraya davettir. Onun til­mizleri için hiçbir şey, onu bizzat tecrübe etmek kadar değerli değildir. Bunun için o, onları daima uzaklara gitmeye, bütün yollan geçmeye, bütün geçmişten kurtulmaya davet etmiştir. Çünkü bugün kullanılan, yarın için faydasızdır. Bu, üstad, yol, din için de geçerlidir demekte­dir. O, müesseseleşmiş bütün dinlere kar­şıdır. Ona göre gerçek demokrasi, papa­nın, kilisenin, kutsal bir sınıfın insandaki hakimiyeti değil; Allah'ın krallığının in­sanda hakim oluşudur. O birgün keşifler âleminde iken şöyle der; Öngördüğümüz İhtilal, ruhî ihtilaldir. Maddi ihtilâl ise ancak bir gölge ve akisdir. Ruh, insan öncesi bir geçmişe ve insan üstü bir geleceğe sahiptir.

Autocephalous:

Erken dönem kilisede hem metropolit hem de patriklikten bağımsız olan piskoposlar için kullanı­lan bu terim, doğrudan patrikliğe bağlı olanlar için de kullanılırdı. Halihazırda Ortodoks Kilisesinin ulusal kiliselerindeki piskoposlar için de kullanılmakta­dır.

Autodafe:

Por. “iman eylemi”. İspanyol engizisyonunun verdiği cezaları ilan ederken yapılan, halka açık tören. İlk kez 1481'de Sevilla'da, sonuncusu ise 1850'de Meksika'da yapıldı. İspanya'da böylelikle yaklaşık 40000 kişinin İdam cezasına çarptırıldığı, 300000'den fazla kişinin de zindanlara atıldığı söylenir.

Av Büyüsü:

Çeşitli dinsel geleneklerde görülen büyüsel tesirle avda başarıya ulaşmaya çalışma adeti.

Avalokiteşvara:

Sanskritçe. “İyilikle bakan rabb”. Mahayana Budizminde, Buddha'nın koruyucusu ve dindarların yardım­cısı. Guatama Buddha'nın yeryüzünden ayrılışı ile gelecekteki Buddha Maitraya'nın ortaya çıkışı arasında geçecek sü­rede dünyayı gözettiğine ve İnsanları çeşitli kötülüklerden koruduğuna inanılır. Çin'de merhametli Bodhisattva ve şefkat tanrıçası Kuanyin (Japonya'da Kwannon) sayılır. Tibet'te ise Dalay Lama, Avalokiteşvara'nın inkarnasyonu olarak kabul edilir. Bakınız: Tara.

Avatamsaka-Sutra:

Mahayana Budiz­minde öğretinin en saf anlatımı sayılan eser.

Avatara:

Sanskritçe. “İniş”. Hinduizme göre bir tanrının (özellikle Vişnu'nun) zaman zaman çeşitli nedenlerle insan veya hayvan şeklindeki bir dünyevi varlık suretinde bedenleşerek yeryüzüne inmesi. Örneğin Krişna ve kahraman Rama, Vişnu'nun Avataraları olarak kabul edilir. Genellikle Vişnu'nun 10 Avatarasından bahsedilmekle birlikte, bu sayıyı bazı kaynaklar 22'ye kadar çı­karırlar.

Sanskritçede Avatara, tenzil anlamına gelmektedir. Klâsik Hinduizm, Brahma tarafından yaratılan kâinatın, bizzat varlığının sebep olduğu değişken bir denge içinde olduğunu düşünür. Buna göre Kainat, durmadan değerini kaybet­mekte ve nihayet bir gün, nihai yıkım içinde yok olmaya doğru gitmektedir. Hind teslisinin (trinite) üç uknumundan biri olan Vishnu, kainatın düzeni nihâî yıkımdan önce bozulma tehlikesiyle karşı karşıya geldiğinde derhal müdahale et­mektedir. İşte bu müdahaleler, Allah'ın yeryüzüne inişi demek olan Avatara adını almaktadır. Geleneksel olarak Vishnu, sekiz defa aşağıdaki şekiller al­tında bedenleşmiştir:

1- Tufan sırasında” yeryüzünde bulunan tek doğru kişi olan Manu'yu kurtarmak için balık şeklinde bedenleşmiştir.

2- Dünyayı desteklemek için atlas şeklin­de bir eğri olarak bedenleşmiştir.

3- Okyanusun tabanına batmış olan yer­yüzünü yerine getirmek için bir yaban domuzu şekline girmiştir.

4- Uğursuz bir titanı yenmek için İnsan-Allah şeklinde bedenleşmiştir.

5- Dev boylu bir şeytanî kralı öldürmek için cüce şeklinde bedenleşmiştir.

6- Cismanî iktidarın asalet sarhoşu haline gelmiş olmaktan rahipler sınıfını kurtar­mak için Parashu-Râma kılığında bir kah­raman olarak bedenleşmiştir.

7- Râvana şeytanını devirmek için Rama şeklinde bedenleşmiştir.

8- Bhârata’ların iktidarını Hindde kurma­larına yardım için Krishna şeklinde be­denleşmiştir.

Yine de bu liste sınırlayıcı değildir. Çün­kü herhangi bir mezhep kurucusu Vishnu'nun hulûluna sahip olabilir. Yine Hindular, diğer din kurucularını da (Zer­düşt, İsa, Hz. Muhammed v.s.) Vishnu'nun bedenleşmesi olarak telakki etmektedirler. Bazıları Vishnu'nun, Buda şeklinde, Mü’minleri sapık bir doktrinle denemek için yeryüzüne inmiş biri oldu­ğunu kabul etmektedirler. Yine bazı gele­neklere göre Vishnu, bir defa daha yakın bir gelecekte Kalki şeklinde bedenleşecektir. Apokaliptik bir savaşçı olan bu şahıs, bütün kötüleri yok ederek kainatın sonunu belirleyecektir.

Avataralama:

Lamaizme göre bazı Bodhisattva ya da tanrıların bedenleşmiş hali olarak kabul edilen kişilere verilen un­van.

Ave Maria:

Latince. “selam sana Meryem”. Luka l:28'e göre Cebrail’in Meryem'e selamı; Papa XII. Johannes tarafından düzenlenen bir ferman ile 1326 tarihin­den itibaren Katoliklerin sabah, öğle ve akşam ibadetlerinde okumaları gereken dua.

“Selâm sana Meryem” demek olan bu ifade, Katolik kilisesinin benimsediği önemli dualardan biridir. Bu dua üç bölümde ifadesini bulmaktadır:

I. Bölüm: “Selam, ey nimete eren, Rab seninledir”. Bu bölüm, Kutsal-Ruhun sözle­ri olarak kabul edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn122" rel="no follow - II. Bölüm: “Sen, kadınlar arasında müba­reksin “Karnı'nın semeresi İsa'da mübarektir.” Bu bölümün de Elizabetin sözleri olduğu söylenmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn123" rel="no follow - III. Bölüm:  “Kutlu Meryem, Tanrının anası, biz günahkarlar için şimdi ve ölüm anımızda dua et. Amin” Bu bölüm ise, XIV. ve XV. Asırlarda benimsenmiş olup, 1568'de Papa V. Pius'un yayınladığı dua kitabında resmen yer almıştır.

Avera (Averah):

Günah. Tanrıya veya İnsana yönelik bir kuralın ihlali; günah İşleme.

Averroes:

İbn Rüşt'e (1126-1198) batılılarca verilen isim. Bakınız: İbn Rüşt.

Avesta:

Pehl. “Apastak”. Mecusilerin kutsal kitabı. Avesta dili diye de adlan­dırılan eski Iran diliyle yazılı olan Avesta, genellikle Zend-Avesta diye adlandırılır. Oysa Zend, sonraki dö­nemlerde Avesta'ya yapılan yorumlar­dan oluşmaktadır. Avesta 3 kitaptan oluşur: Yasna, Yaşt, Videvdat (Vendidat). Bunlardan yalnızca Yasna'nın 28-34 ve 43-51. bölümlerinden oluşan Gataların, Zerdüşt'e verilen va­hiyleri içerdiği ifade edilir. Bakınız: Gatalar.

Avicenna:

İbn Sina'ya (980-1037) batılılarca verilen isim. Bakınız: ibn Sina.

Avidya:

Sanskritçe. “bilmemek”. Budizme göre, ıstırapla dolu insan varlığının sebebi.

Avignon Papalığı:

Roma'daki çal­kantılar ve imparatorluğun papalık dev­letlerine olan baskıları sonucu, papalar, ikametlerini geçici olarak Roma’nın dışına taşımak yolunu tercih etmişlerdir. Papa XI. Benoit (1303-1304)’nın kısa papalığı Perouse'da cereyan etmiştir. Avignon'un, Hıristiyanlığın merkezi olarak seçilmesi, beklenmedik ve tartışma şartlarının empoze ettiği bir olay oldu. Avignon papala­rının büyük ideali, haçlı seferlerine yeni­den başlamaktı. Çünkü St. Jean d'Acre 1291'de düştüğü zaman, Doğu imparator­luğu üzerindeki Türklerin yaptığı baskı­nın tehlikesine işaret etmişti. Papa II. Urbain’in, Haçlı ruhunun yenilenmesi için yaptığı çağrı, pek ilgi uyandırmamış­tı. Çünkü İngiltere ve Fransa bu seferlerde çok asker kaybetmişti... Alplerin ötesinde papaların ikametini sağ­lamak papa V. Clement (1305-1314) tara­fından gerekli görüldü. Clement eski Bordeaux piskoposuydu. Papalık meclisi­nin hizmetlerini tedrici şekilde Carpentras'a getirtti, fakat kendisi; halefi XXII. Jean (1315-1334) gibi Avignon'da oturmayı tercih etti. XXII. Jean'ın uzun papalığı döneminde bir takım tecrübeler kazandı. Bu dönem, bir güven ve sükûnet dönemi oldu. Diğer taraftan Hıristiyanla­rın idaresi içinde parlak bir dönem oldu. Çünkü bu dönemde Osmanlı imparator­luğu Orta Asya'ya doğru yönelen mis­yoner akımlarına mani olmuş ve Hıristi­yanlığın batıda ağırlık kazanmasını sağ­lamıştı.

Papa XII. Benoit (1334-1342) döneminde Roma'ya dönüşün imkansızlığı bilinçli bir şekilde anlaşılınca, ilk papalık sarayı in­şaatı Avignon'da yaptırılmıştı. Böylece, Avignon, papalığın normal ikamet mer­kezi haline geldi. Papa VI. Clement (1342-1352) de, selefleri gibi İngiltere - Fransa anlaşmazlığının ve papalığın üzerinde baskı oluşturan İtalyanların önünde bu­lunuyordu. Bunun için Avignon'da ikinci bir saray inşa ettirmişti. Avignon papalığının en parlak dönemi 1350 yılında yapılan jübilede kendini gös­teriyordu. Bu jübile Roma'da yapılmıştı.

Havarilerin Roma'daki mezarlarına hac kafileleri akın etmişti. Jübile için İsveç'ten Brigitte gelmişti. Roma'ya yerleşmişti. Bu ikamet, Hıristiyanlığın merkezi olarak Roma'nın terkinin kaygılı ruhlardaki mis­tik ümidini sembolize ediyordu. Yine Papa VI. İnnocent (1352-1362) bütün güçlerini ve otoritesini İtalya'nın şehirle­rinde merkezileştirmişti. Onun halefi olan Papa V. Ürbain (1362-1370), haçlı seferleri fikrini yeniden ele alıyordu. 1360'da ya­pılmış olan Bretignu barış antlaşması ona, Batı kuvvetleriyle, Bizarısın yardımına koşmak ve kutsal yerleri kurtarmak im­kanını sağladığını düşündürmüştü. Bu durumda bu politikanın sürdürülmesi için Roma en elverişli yerdi. Böylece o, 1367 yılında yeniden Roma'ya dönmek için projeler yapmıştı. Ancak, Fransa-İngiltere çekişmesi onu tekrar Avignon'a dön-dermişti.

Papa XI. Gregoire (1371-1378), ilk görev olarak haçlı seferlerini yeniden başlatma­yı, kiliseleri birleştirmeyi, Romaya yeni­den dönmeyi, görmüştü. Belki böylece, Romalılar bir ikinci papa bulma fikrinden de vazgeçebilirdi. Böylece XI. Gregoire, Romaya 1377 yılında girmiş ve bir yıl son­ra da ölmüştür.

Papa V. Urbain’in geçici olarak dönüş tec­rübesi, İtalyan bir papanın başa geçebil­mesi için Romalıları Konklav'a baskı yapmaya sevketmiştir. Bunun üzerine halkın baskısı altında Papa VI. Urbain’in seçilmesi karşısında VII. Clement’in de Avignon'da papa olması, Hıristiyanlığı büyük ve acı bir bölünmenin içine sürük­ledi. Bu durumda iki papa vardı: Biri Ro­ma'da diğeri Avig-non'da... VII. Clement, Avignon'da, Papalığın bütün işlerini sür­dürecek bir teşkilata sahipti. Bunun için papalık sarayına çok önem vermişti: Şüp­hesiz Avignon papalık sarayı, VI. Urbain’in sarayından farklıydı. Çok sert mizaçlı bir papa olan Urbain, etrafındakileri kaçırmıştı. VII. Clement’in ölümün­den sonra, mezarı birçok hastalıklar için şifa dağıtmıştı. Bu da onun Roma karşı­sındaki meşruiyetini ifade ediyordu. Ancak, yine de Roma'daki bir başka Papa'da kendini meşru papa olarak görüyordu. Bunun için Avignon, hararetli şekilde Roma'ya yerleşmek istiyordu. Çünkü Hı­ristiyanlığın başkenti Roma idi. Papalık sarayının çevresindeki sur, papa XIII. Benoit’in (1394-1422), dünyevi iktidarların baskısına karşı canlı bir mukavemet sem­bolü olmuştu. Bunun için G. De Boucicaut'nun orduları tarafından kuşatılmış olarak XIII. Benoit papalık sarayında kal­mış ve kimliğini gizleyerek 1403'de provence komptunun topraklarına iltica etmiştir. Ondan sonra da bu şehirde hiç­bir papa oturmamıştır. Katolik kilisesinin merkeziyetçiliği, XIII. Yüzyıl papalarından itibaren parçalan­maya başlamıştı. Özellikle mistik V. Celestin için kilise, çok ağır bir makine gi­bi görünüyordu. özellikle bu durum, Avignon papaları yönetiminde doruk noktaya ulaşmıştı. Avignon'un ikliminin ve güvenliğinin sağlamlığı, papalık gö­revlilerinin buraya yerleşmesinde etkili olmuştur.

1311 yılında yapılan Viyana konsili, V. Clement’in bu konsilin mutlak ve yegane şefi olarak hareket etmesine izin vermiş­tir. Fakat Avignon'un diğer papaları, bir başka konsil toplama fikrini muhafaza etmişlerdir.

Awonawilona:

Kuzey Amerika'da Zuni yerlilerinin çift cinsiyete sahip olan yüce tanrısı; her şeyin yaratıcısı.

Ay Ata:

Eski Türk yaratılış mitolojisindeyaratılan ilk insan. Onun eşi ise Ayva idi.

Aya:

Bakınız: Ea.

Ayak Öpme:

Hıristiyanlıkta Papa'ya biat şekillerinden biri. Papa VIL Gregor'un tesbit ettiği bir yöntem olan ayak öpme, papalık ayakkabısı üzerindeki haçı öpme suretiyle yapılır.

Ayak Yıkama:

Eski doğuda misafirperver­lik gösterisi olarak yapılan bu davranış, Hıristiyan geleneğine göre İsa tarafın­dan akşam yemeğinde fazilet işareti ve iç temizliğinin sembolü olarak yapılmış­tır. Katolik kilisesince ayak yıkama bir sakrament olarak muhafaza edilir. Benediktin tarikatı bunu bir fazilet olarak görür. Öte yandan Doğu kiliselerinde de özellikle manastırlarda Paskalya ön­cesi Perşembe günü ruhanilerce fakirle­rin ayaklarını yıkama törenleri yapılır.

Ayasofya (Santa Sophia, “Kutsal Hik­met”):

 İstanbul'daki ünlü yapı. İmpara­tor Justinian tarafından İsa Mesih'e at­fen bir kilise olarak yaptırılan bu gör­kemli yapı, 538'de kutsanmıştır. 558'de orijinal kubbesinin çökmesi sonucu 562'de bazilikayı tamamlayan günümüzdeki büyük kubbe inşa edilmiştir. 1453'te İstanbul'un Fatih tarafından feth edilmesi üzerine Ayasofya, camiye dönüştürülürmüş ve iç duvarlarında bulunan kabartma ve mozaiklerin üzeri sıvanarak kapatılmıştır. Türkiye cum­huriyeti dönemine kadar camii olarak kullanımını sürdüren Ayasofya, Cum­huriyet döneminde müzeye dönüştü­rülmüştür

Ayasofya Kilisesi:

Yunanca Hagia Sophia (kutsal hikmet) anlamına gelmektedir. Kutsal hikmeti temsil eden İsa Me­sih adına inşa edilmiştir. Yanındaki Aya İrini kilisesi ve Megale Ekklesia ile bir bütünlük arz ediyordu. Roma İmparatoru Constantin (324-337) zamanında yapılma­ya başlanmış, oğlu Constantinus (337-361) zamanında bitirilmiş ve 15 Şubat 360'da hizmete açılmıştır. 404'de bir ayaklanma sırasında kilise yanınca, II. Thedosios 415'de yeni bir kilise yaptırmıştır. Bu kili­se de Nika ayaklanmasında yanmıştır. İmparator Justinianos,  iktidarı temin edince Ayasofya kilisesini yeniden yap­tırmaya karar vermiş ve Trallesli Anthemios'la Miletoslu İsidoros'u mimar olarak seçmiştir. Yeni kilisenin İnşaatı 27 Aralık 537'de bitmiş ve kilise hizmete açılmıştır. 558'de kubbesi çöken kilisenin genç mimarı İsidoros, yeniden kemerli bir kubbe yapmış ve bu yapı 562'de tamam­lanmıştır, işte bugün Ayasofya'da görülen kubbe bu kubbedir.

Ayasofya, İstanbul'un fethinden sonra camiye çevrilmiştir. Fatih, güney­doğusuna bir minare yaptırmıştır. II. Bayezid ise kuzeydoğusuna bir minare yaptırmış; II. Selim ise, batıdaki minarele­ri eklemiştir. Diğer Osmanlı Sultanlarıda birer ikişer yapı ilave etmişlerdir: Müez­zin mahfilleri, kütüphane, şadırvan, hün­kar mahfili... Ayasofya'da çağdaş anlam­da ilk onarım, 1847-1849 yılları arasında İsviçreli mimar kardeşler olan Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından- yapılmıştır. Bu onarımda kubbe demir kuşaklarla pe­kiştirilmiş olup, sütunlar  düzeltilmiştir. 1935'de Ayasofya Müze haline getirilmiş­tir. Tamirler onarım çalışmaları da o gün­den beri devam etmektedir. Osmanlı sa­natındaki  mekan  gelişmesini, Ayasof­ya'da ve daha sonraki Bizans mimarisinde göremiyoruz. Bizans sanatı Ayasofyayı hep aşılmaz olarak görmüş ve san'atı dondurmuştur. Bunun için Ayasofya bir anıt olarak kalmıştır. Osmanlı sanatında ise mekan gelişimini Mimar Sinan Edirne Selimiye'de taçlandırmış ve o zamana ka­dar sürekli mekan gelişimi dikkat çekmiş­tir. Bunun için Ayasofya, Bizans mimarlı­ğı tarihinde bir sürecin başlangıcı olama­mıştır.

Ay'a Tapma:

Birçok kültürlerde Ay'a tapınma hadisesi görünmektedir. Ay'ın kutsal sayılması, insanoğlunun evrendeki düzene duyduğu saygıdan dolayıdır. Ay ritmik evren düzeninin bir parçası olarak ve hayatın değişik özelliklerinin kaynağı olarak düşünülmüştür. Bazan da hayatı ve yaşamı onun yönettiğine inanılmıştır. Ay, doğup batarken, insanoğlu tarafından saygıya mazhar olmuş,   yeryüzündeki olağan üstü şeylerin sahibi olarak kabul edilmiştir. Hatta bazan Ay ile kadercilik arasında bağ kurulmuştur. Ay tutulma­larının, felaketi haber verdiği kabul edil­miş, bu felaketi gidermek için birçok ritüeller yapılmıştır; silah atma bunlardan bi­ridir. Ay'a kötülük yapanı, yok etmek için bazan gürültü çıkarılmaktadır. Bazan ay'a karşı rakip durumunda olan bir ejderha motifi ay'a tapınmaya dahil olmaktadır. Ay'ın gözden kaybolduğu veya tutulma anında Ay'ın, bu ejderha tarafından tutulduğu ve sonra karnından tekrar ayı çı­kardığına inanılmaktadır. Ay'ın kayıp ol­duğu dönemlerde, ayın yeni bir yaratıcı işe koyulduğuna inanılmaktadır. İlkel kültürlerde Ay, çoğunlukla erkek sa­yılmaktadır. Özellikle kadınlar için kötü ve tehlikeli sayılmaktadır. Ziraatçı top­lumlarda Ay, dişi sayılmaktadır. Bu kül­türde Ay, bitki dünyasının koruyucusudur.

Ayazma:

Yunanca. “kutsal”. Hıristiyanlıkta İsa Mesih’in vaftizinin hatırasına adanan su veya su kaynağı. Bazı yörelerde bu suyu içmekle veya vücuda sürmekle hastaların iyileşeceğine inanılmaktadır

Aydınlanma:

Avrupa'da reformasyon ve rönesans dönemlerine kadar uzanan ve 17 ve 18. yy'larda zirvesine çıkan dü­şünce hareketi. Aydınlanma döneminin karakteristik özelliği, rasyonalizme ve liberalizme ağırlıklı yer vermesidir.

Ayet:

(l) Kur'an surelerini oluşturan cümle ve cümlelerin her birine verilen ad.

(2) Belirti, işaret veya iz anlamla­rına gelen ayet terimi Kur'an'da ka­inatta Allah'ın varlığına işaret eden her şey için de kullanılmaktadır.

Arapçada delil, işaret, alamet an­lamlarına gelmektedir. Istılahta, Allah’ın kelamına verilen bir isimdir. Kur'an-ı Kerim'de geçen müstakil cümleye bir ayet denmiştir. Kur'an-ı Kerimde tekil ve ço­ğul şeklinde birçok defa ayet ve ayât ke­limesi geçmektedir. Kur'an-ı Kerimde 6.666 ayetin olduğunu söyleyenler olduğu gibi; 6.600 veya 6.236 ayetin olduğunu söyleyenler de vardır. Kur'an-ı Kerim'deki ayetler, muhtelif şe­killerde tasnif edilmiştir: Muhkem ve muteşabih ayetler, mücmel veya mübeyyen, müfesser ayetler gibi. Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri, nazil oldukları yere göre de tasnif etmek mümkündür. Mekki ayetler, medeni ayetleri. Hicretten önce gelen ayetlere Mekki; hicretten sonra ge­len ayetlere de Medeni ayetler denmiştir. Ayetlere indirildiği mekana göre de isim­ler verilmiştir: Hazarda nazil olanlara Hazarı, seferde nazil olanlarada Sefe­ri, gündüz nazil olanara Neharî, gece nazil olanlara Leylî kışın nazil olanlara Şitâî, yazın nazil olanlara Sayfi, yatakta nazil olanlara Fıraşî, uykuda nazil olan­lara Nevmî ayetler denmiştir. Ayrıca nâsih-mensuh ayetlerin de olduğu kabul edilmiştir.

Kur'an-ı Kerim’in Mekki sürelerindeki ayetlerin daha çok imana davet ettikleri, Medeni sürelerdeki ayetlerin de daha çok aksiyon ve pratiğe yönelik olduğu görül­mektedir.

Ayetül Kürsi:

Kur'an'ın Bakara Suresinin 255. ayeti. Allah'ın birliğinden ve hakimiyetinden bahseden bu ayet, içinde kürsi terimi geçtiği için bu adla adlan­dırılır ve sıklıkla panolara yazılarak ev­lerde görünür yerlere asılır.

Ayısıt:

Yakut mitolojisinde ruhsal varlık­lar.

Ayida:

Haiti’nin gökkuşağı tanrıçası; Damballah'ın dişi karşılığı.

Âyin (Messe):

Dinsel bir amaçla; günahlardan sıy­rılmak, sevap elde etmek, kötü güçleri kovmak, ilahi güçleri yardıma çağırmak vb., gayelerle münferit ya da toplu şe­kilde yapılan ibadet; ritüel. Ayinler dinsel geleneklerin temel özelliklerin­den birisidir. Gelenekten geleneğe farklı ayin şekilleri olabileceği gibi bir­çok dinde görülebilen ortak ayinler de vardır. Bakınız: Ritüel, ibadet, Sakrament.

Messe, lâtince gönderilmiş anlamına gelen missa kelimesinden gel­mektedir. Messe, Eucharistie'nin toplu olarak kutlanmasıdır. Onun bir kurban ve hatırlama veçhesi vardır. Böylece o ekmek ve şarabın takdisi ile haç üzerinde ölen İsa-Mesih’in kurban oluşuna bağlanır. Hem Aîlah'a hamd, hem de insanın ruhî gıdası olan Eucharistie âyininin bir sır veçhesi vardır. İsa'nın bir takım insanla­rın ve onların mallarının kurban olmala­rına karşılık, Allah ona (İsa'ya), Kutlu inayeti ihsan ederek onun ilâhî mutluluğa iştirakini temin eder.

Messe (Âyin), İsa'nın havarilerle yediği son yemek olan müşterek yemek esnasın­da bizzat İsa tarafından ortaya konmuş­tur. Bu Pavlos ve İncil yazarları tarafın­dan nakledilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn124" rel="no follow - [124]

Katolik doktrini, II. Vatikan Konsili ile 4 Aralık 1963'de neşredilen Kutsal Âyin konusundaki kuralların, özellikle II. Bö­lümünde Eucharisti'nin cemaat olarak ic­rasını yeniden kabul etmiştir. Dar anlam­da, o zamandan beri geleneksel âyin, önemli ölçüde değişmiş, neticede ilâhî ke­lâm âyinine önemli bir yer vermek ve Mü’minlerin daha canlı bir şekilde âyine iştirakini sağlamak için uğraşılmıştır. Ta­biî bu da bir kısım Mü’minleri hayrete düşürmüştür.

Caz müzikleri, modern ritmler, şarkılar, danslar elele tutuşmalar gibi yeni bir ta­kım şenliklerin âyine dahil edilmesi, Mü’minleri tabiilikten kurtarmaya ve ger­çekten Hıristiyan kültürünün en manidar olan bu âyinine bir bayram karakteri ka­zandırmaya matuf bir hareket olarak gö­rülüyor. Ayrıca çok düzenli olan bir âyi­nin içindeki bu ifade hürriyeti, çoktandır formalite içinde donmuş olan bir âyine değişken ve farklı zihniyetlere uymaya ve böylece farklı zihniyet sahiplerinin bu âyine iştirakine imkân veriyor. Fakat bu hürriyet, az çok ifrata kaçmadan mümkün olmuyor, çoğu defa alışılmış geleneklere ters düşüyor.

Hıristiyanlıkta ve diğer çe­şitli dinlerde yapılan ayinler esnasında cemaatın okuması için hazırlanmış olan dua ve ilahilerden oluşan kitap.

Ayrılmış Doğu Kiliseleri:

5. yüzyılda Hı­ristiyanlıktaki ana kütleden ilk büyük kopuş olayını gerçekleştiren doğu kili­seleri. Bunlar Diyofîzit akideyi benim­seyen ve 431'deki Efes Konsilinde dış­lanan Nesturilerle, monofizit akideyi benimseyen ve 451'deki Kadıköy Kon­silinde dışlanan Süryaniler, Ermeniler, Kıptîler ve bunlara tabi olan Habeş ki­lisesini içerir.

Ayşe, Hz.:

(Aişe binti Ebubekr)

Yaklaşık MS 678'de vefat eden Hz. Muhammed’in ikinci eşi. Çok genç yaşta Peygamber'le evlenen Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşlarından ve ilk Müslümanlardan olan Ebubekir’in kı­zıydı. Gerdanlık hadisesi diye bilinen olayda kendisine münafıklarca bir iftira atılmış, ancak Kur'an ayetleriyle onun masumluğu teyit edilmişti. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn125" rel="no follow - [125] Birçok konuda bilgili olduğu belirtilen Hz. Ayşe, Peygamber'den çeşitli hadis­ler de rivayet etmiştir.

Azacca:

Haiti tarım tanrısı. Tanrı Ghede’nin küçük kardeşi olduğuna inanılır.

Azer:

Kur'an'da Hz. İbrahim’in babasına verilen isim. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn126" rel="no follow - [126] Kur'an, Azer’in bir müşrik olduğunu ve oğlu İbrahim’in onun müşrik olduğunu anlayınca onun için dua etmekten vaz geçtiğini belirtir. Bakınız: Terah.

Aziz (Saint, St.):

Hıristiyan geleneğinde kilise tarihinde önemli bir yere sahip olan ermiş kişi. Azizler kültü, Hıristi­yanlıkta oldukça önemli bir yer tutar. Özellikle Ortodoks Kilisesi'nde azizlerin resim ve kabartmalarından oluşan iko­nalar dua etmek ve tapınmak amacıyla da kullanılır. İkonalara tapınma kabul edilmemekle birlikte Katolisizmde de azizleri tazim etmeye dayalı azizler kül­tüne yer verilir. Hıristiyanlıkta aziz, kutsallığından dolayı tanrıya yakın olan kişi ve kişinin duasına icabet eden bir figür, bir başka deyimle bir çeşit aracı varlık olarak görülür. Hıristiyanlık tari­hinde ilk dönemlerde yalnızca inancı uğruna ölen ya da öldürülen kişiler aziz olarak görülürken, 4. yy'dan itibaren çeşitli Hıristiyan asketikler (Anthony gibi) ve kilise yazarları da (Augustine gibi) azizleştirilmeye başlandı. Reform döneminde bazı reformistler (özellikle bazı Calvinistler ve Zwinglianistler) azizler kültüne karşı çıktılar. Bakınız: Kanonizasyon.

Sâf ve mükemmel anlamına gelen lâtince Sanctus kelimesinden gelmekte­dir. Bu kelime, bir yere, bir şahsa kutsal bir karakter vermektedir. Bunun için kut­sal bir yerden, kutsal bir hayattan bahse­dilmiştir. Her dinde kutsal yerler vardır. Birçok mabedde en kutsal bir yer vardır. Meselâ Yahudilerde bu yer, “ahit sandığı­nın” konduğu yerdir. Hıristiyanlık  “aziz”  kelimesini, özel bir ismin önüne koymak suretiyle o ismi tak­dis etmektedir; Aziz Paul gibi. Yine Hıris­tiyanlıkta, Paskalya'dan önceki haftaya “Kutsal hafta” denmiştir. Bu hafta Pazar günü  başlar  cumartesiye  kadar  devam eder. “Kutsal makam”   Roma'da, Vati­kan'daki papanın makamıdır. Orası, yüce piskopos olan papanın ikamet ettiği yer­dir. Bunun için Papa'ya “Kutsal Peder” de denmiştir.

Bir Kasım günü azizler günü olarak kut­lanmaktadır. Buna Toussaint den­mektedir. Her dinde Tanrıya yakın olanlar vardır. Bunlara İslâm dininde “Veli'ler denmiştir. Yahudilikte'de “Azizler olunuz, çünkü ben azizim” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn127" rel="no follow - [127] denmiştir,

Azizler Cemaatı (Communio Sanctorum):

Hıristiyanlıkta kilise için kullanı­lan bir terim.

Azizler Günü (Ali Saint's Day):

Bilinen ya da bilinmeyen bütün Hıristiyan aziz­ler için kutlanan gün. Batı kiliselerinde 835 yılından beri 1 Kasım'da kutlanan bu gün, Doğu kiliselerinde ise 4. yy'dan beri -hâlâ uygulandığı gibi- Pantekost sonrası ilk pazar günü kutlanmaktadır. Bakınız: Kırmızı harf günü.

Aziz Bonaventur:

Onun esas ismi, Jean Fidanza'dır (1221-1274). Orta İtal­ya'da Bagnorea'da doğmuştur. Çocuklu­ğu boyunca falcı ofan Jean, aziz François tarafından tedavi edilmiştir. Daha sonra da Fransisken olmuştur. Thomas d'Aquin'le birlikte Sorbon'da profesörlük yapmıştır. Üniveriteye profesör olarak kabul edilir edilmez dilenci tarikatlarını lâik papazların hücumlarına karşı savun­muştur. Daha sonra tarikatının üstadı olmuş ve uzlaştırıcı bir rol oynamıştır. “Aziz François'nin hayatı”nı ve “Frer Minörlerin yasaları”nı kaleme alarak ya­yınlamıştır.

Aziz Jorj (Saint George):

Birçok aziz bu ismi taşımasına rağmen en meşhurları budur.  IV. Yüzyılın bir şehididir. Kapodokya'da      doğmuştur. İzmit'te, Diocletien’in saltanatı esnasında şehit edilmiştir. Cesedi Filistin'e taşınmış ve mezarının bulunduğu yere Constantin bir kilise yaptırmıştır. Yunanlıların yanında onun kültü çok çabuk şekilde popüler olmuştur. Ona Yunanlılar, Megalomartyr adını vermişlerdir. İstanbul'da onun adı­na altı kilise inşa edilmiştir, yine savaşla ilgili birçok yaldızlı efsane isnad edilmiş­tir. Fakat V. Asrın sonundan itibaren bu efsaneleri apokrif olarak ilân etmiştir. VI. Yüzyıldan beri o, Batı'da tebcil edilmiştir. Venedik'te kiliseler ve birçok dini toplu­luklar onun ismi altında toplanmışlardır. İngiltere de onu kendi azizi olarak kabul etmiş ve birçok şövalye tarikatlerinin mücahit azizi olarak sembolleştirilmiştir. Haçlı savaşları sırasında Hıristiyanları müslümanlara karşı korumuştur. İrlanda ve Portekiz'de ona sahip çıkmaktadırlar. O, karanlığın üzerine ışığın zaferini sem­bolize etmektedir.

Aziz Katrin (Catherine DeSienne):

Sienno'lu, kuru temizleyici Beninca-sa'nın yirmi üçüncü çocuğudur. 1347 yılında Sienne'de doğmuştur ve Romada 1380'de ölmüştür. O, çok yüksek derecede mistik eğitim görmüş ve passion izlerine sahip olmuştur. Onun manevi doktrini, vecd esnasında iken diyaloglara kaydedilmiş­tir. Papa XI. Gregoire tarafından Avignon'dan Roma'ya (1378) getirilerek kilise tarihinde çok önemli rol oynamıştır.

O, aziz Therese d'Avila ile “Kilise Dokto­ru” ilân edilen tek kadındır.

Azrail:

İslami gelenekte ölüm meleğine verilen ad. Azrail’in, zamanı geldiğinde kainattaki tüm canlı varlıkların yaşam­larına son vermekle görevli olduğu dü­şünülür. Kur'an'da yalnızca “ölüm me­leği” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn128" rel="no follow - [128] kavramı geçmektedir. Kur'an’ın birçok ayetinde zamanı geldi­ğinde meleklerin insanların canlarını almak üzere gönderildikleri vurgulanır. Bazı kişiler ise Naziat suresinin ilk iki ayetinden hareketle inananların canla­rını Neşîtat isimli meleğin hiç acı ver­meden alacağını, buna karşın Nâziat denilen meleğin ise inanmayanların canlarını büyük bir acıyla alacağını İfade ederler.

İslâm inancında dört büyük me­lekten biridir. Ancak Kur'an-ı Kerim'de Azrail ismi geçmez. Kur'an-ı Kerimde “Meleku'1-Mevt” diye geçmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn129" rel="no follow - [129] Bu da ölüm meleği demektir. Kur'an-ı Kerim'den öğrendiğimize göre ölüm meleği, can almakla görevlidir. Ibn Mâce'nin rivayet ettiği bir hadise göre ölüm meleği, bütün ruhları almakla gö­revlendirilmiştir mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn130" rel="no follow - [130] . İyi amel işleyen Mü’minlerin ruhlarını alan ölüm meleğinin, bu işi yaparken şefkatle yaptığı ve kendilerine selâm verdiklerini, Kur'an-ı Kerim'den öğreniyoruz mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn131" rel="no follow - [131] . Kötülük işleyenlerin de canlarını alırken, onlara karşı sert davranmaktadır­lar. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn132" rel="no follow - [132]

Yahudilikte de ölüm meleği konusu iş­lenmektedir. Yehova ile İsrailoğulları ara­sındaki diyalogu sağlayan “Rabbin Me­leği” ölümle ilgilenmektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn133" rel="no follow - [133] Bu melek bazan da helak edicidir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/01-A.htm#_ftn134" rel="no follow - [134] Yahudi hahamları “ölüm meleği” kavramını Mezmurlar (89/48), daki cümle ile deliüendirmektedirler. Yahudi bilgin­lerinin kitaplarında Ölüm meleği ifadesi­nin yanında Azrael kelimesi de kul­lanılmıştır. Yahudi inancında ölüm mele­ği çok eski bir varlığa sahiptir. Mekanının göklerde olduğu ve on iki kanadının ol­duğuna inanılmaktadır. Ölüm anında kı­lıcını çekerek ölünün başucuna gelmekte­dir. Onun sonunu Mesih getirecektir. Hıristiyanlıkta da ölüm meleği fikri vardır. Ölüm meleğine Hıristiyanlıkta yükle­nen anlam, Yahudiliğinkine yakındır. So­nuç olarak İslâmiyet, Hıristiyanlık ve Ya­hudiliğin,  ölüm meleğine yüklediği anlamlarda yakınlık vardır. Bu ise normal­dir. Çünkü her üç dinin de kaynağı ilâhi­dir.

Azrakiyye:

 Adını Nafi ibn el-Azrak'tan alan bir Harici akım. Hz. Ali'ye uyan­ları kafir sayan bu grup MS 696'dan iti­baren tarih sahnesinden silinmişlerdir.

Aztekler:

XV. ve XVI. Yüzyıl başların­da Meksika'nın orta ve güney kesimlerin­de büyük bir imparatorluk kurmuş olan Azteklerin adı, beyaz ülke adını alan Aztlan'dan gelmektedir. Azteklerin köke­ni, kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Meksika platosunda avcılık ve toplayıcı­lıkla geçinen bir kabile olduğu kabul edilmektedir. Texcoco gölündeki adalara yerleşen Aztekler, Tenochtitlan ken­tini 1325 yılında kurmuşlardır. Tenochtitlan, komşu Texcoco ve Tlacopan devletleri ile yapılan ittifaklar sonunda orta Meksika'da çok Önemli bir güç haline gelmiştir. Daha sonra 5 milyonluk büyük bir devlet olmuştur. 1519'da 207.200 km'lik bir alana yayılmıştır. Aztek impa­ratorluğu askeri disipline dayalı bir impa­ratorluktu. Savaştaki başarı, sosyal hayat­ta yükselmenin temelini oluşturuyordu. Devlet işleri, memurlar ve din adamları tarafından yürütülüyordu. Azteklerin dini hayatı, kompleks bir yapı ihtiva ediyordu. Eski halkların dini inan­cını kendinde özümlemiş, dini bir senkre­tizmi ihtiva ediyordu. Aztek dini, kozmo­lojik bir dindi. Dünyanın 13 gök, 9 yeraltı dünyasına sahip olduğuna inanılıyordu. Bu inanç Maya inancı adını alıyordu. Azteklerin, başlıca Tanrıları, Savaş ve Güneş Tanrısı Huitzilopochtli idi. Yağ­mur Tanrısı Tlaloc ve yarı Tanrı-yarı kah­raman tüylü yılan Quetzalcoatl idi. İnsan kurban etme töreninde, kurbanın yüreği, Güneş Tanrısına sunulurdu. Kurban tö­renleri de vardı. Aztek Takvimi daha çok rahiplerin işlerini planlayan bir rehberdi. Azteklerin dini metinleri geyik derisine yazılmıştı. Bunlar tapınaklarda korunurdu. Bugüne kadar intikal eden yazma me­tinleri anlamak çok zordur. Arkeolojik ka­lıntılar arasında Tanrı heykelleri, dinsel taş kabartmalar ve duvar resimleri, kilden yapılmış insan heykelleri taş ve ahşap maskeler bulunmaktadır.

Azteklerin Dini:

Amerika yerli din­leri arasında en iyi bilinen Azteklerin di­nidir. Aztek devleti, Meksika'nın büyük bir kısmına hakim olmuştu. Azteklerin dini, senkretik bir karakter taşımaktadır. Bu dini oluşturan unsurları şöylece sıralayabiliriz:

1- Kuzeyin savaşçı ve göçebe top­lumlarına  özgü olan “yıldız   kültleri” mevcuttu. İşte güneş Tanrısı Uitzilo-pochtlinin oynadığı rol buradan kaynak­lanmaktadır,

2- Orta platonun yerli halklarının ziraatle İlgili Tanrılara olan iançları ve ayinleri, dikkat çekmektedir.

3- Hikmet ve sanat Tanrısı olarak, tüylü yılana saygı duyulmaktadır.

4- Bunlardan ayrı olarak bir takım yaban­cı Tanrılar da vardır: Meselâ aşk Tanrıçası Tlazolteotl ve Yopi’lerin   Tanrısı Xipe Totec gibi...

Kutsal şehir Mexico'nun merkezinde, bü­tün yabancı Tanrıları karşılamaya yönelen bir pantheon mabedi yükselmektedir. Azteklerin kullandıkları kozmolojik kav­ramlar geniş ölçüde daha önceki yerli medeniyetlerden gelmiştir. Kutsal kitap­ları, rahiplerin teolojik spekülasyonlarını yansıtmaktadır. Kutsal takvim, müşterek modele uygun düşmektedir. Dini merasimler, oldukça komplekstirler. Bazı merasimler, Aztek olmayan yerliler tarafından konmuştur. Dini merasimlerde insan kurbanı geniş yer tutmaktadır. Ayrıca ilâhiler de önem taşımaktadır. Mabedlerin dışında evlerde de kutlanan birçok merasim vardır. Her evde putlar­dan meydana gelen bir mekan vardır. Dağ ve yağmur Tanrılarına özellikle 13. ve 16. aylarda saygı gösteriliyordu. Her evde bu Tanrıların hamurdan şekilleri yapılıyordu ve onlar ayinde yeniyordu. Din, Azteklerin bütün hayatına nüfuz etmesine, rahiplerin çoğalmasına ve büyük bir nüfuza sahip olmalarına rağmen, Aztek devleti teokratik bir devlet değildi. Kral, Tanrılar tarafından korunmasına rağmen kendini, İnkalarda olduğu gibi, Tanrısal menşeli görmüyordu.

 Azymitler:

Ortodoks Hıristiyanların 11.yy'dan itibaren Katolikler için kul­landıkları bir isim. Azyma, Yunancada “mayasız” anlamına gelmektedir. 9.yy'dan beri ayinlerinde mayasız ek­mek kullanan Katoliklerden, mayalı ekmek kullanan Ortodokslar bu alaycı lakapla bahsederler. Bakınız: Katolik Ki­lise.

Azzûz:

Harranlı Bâbâ tarafından varlığın­dan bahsedilen Harranilerin bir tapı­nağı, içinde tanrılar için kurban tören­lerinin yapıldığı belirtilen Azzûz, Orta­çağda Harranilerin tanrıça Atargatis (Venüs) adına yaptıkları bir tapınak olmalıdır. Zira Venüs (Zühre), Ortaçağ Harranilerince Baltî ve Tar'ata isim­leri yanı sıra Uzuz olarak da adlandırıl­maktadır.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 22:49
B

 

Ba:

(1) Sabiilikte masiqta töreni öncesi kurban edilen güvercine verilen ad. Bunun etinin bir kısmı yenir, kalanı ise tören sırasında yapılan özel ekmeklerle (Fatiri) birlikte tören sonrası kült kulü­besi avlusuna gömülür.

(2) Eski Mısır dininde ruhun başlıca görünümlerinden birisi; can. Ruh, kuş şeklinde düşünülür ve onun göğe çıkabileceğine, mezardaki mumyaları ziyaret edebileceğine ve çe­şitli suretlere girebileceğine inanılırdı. Bakınız: Ka

Ba Neb Tetet (Banebdedet, Baned Djedet, Banaded):

Eski Mısır dininde barış­çıl ve üstün bir karaktere sahip oldu­ğuna inanılan koç tanrı. Kült merkezi Mendes'ti.

Baal:

Aramca “efendi, sahip, rab”. Sami toplumlarca tarımsal ve hayvansal ve­rimlilikle ilişkili görülen tanrısal varlık; birçok tanrının lakabı. Çoğu tanrının gerçek isminin bir sır olduğuna inanıl­dığından, Fenikeliler yerel tanrılarının çoğunu Baal lakabıyla adlandırırlardı. Bu tanrıların gerçek isimlerinin bir sır olduğu inancı, yabancıların o tanrılara yönelerek onlara tapınanlara üstünlük kurmalarını engellemek düşüncesinden kaynaklanmış olabilir. En önemli olan Baal; Mot, Aleyin ve Anat'ın babası olan Baal Tsafon (kuzeyin sahibi) ya da Baal Lübnan'dır. Yüce tanrı El’in düş­manı olan ve gerçek adının Addad (hava tanrısı) olduğu düşünülen Baal Tsefon, sonunda El tarafından öldü­rülmüştür. Diğer Baal’lar arasında Baal şamin (gökyüzünün efendisi) dikkati çeker. Kendisinden Kitab-ı Mukaddes'te de bahsedilen bu tanrı, güneş karak­terli bir uluhiyettir. Ayrıca Tyre'de ta­pınılan ve diğer ismi Melkart (şehrin kralı) veya Melech olan Baal da güneş karakterli bir tanrıydı. Sidon'da tapını­lan Baal, sağlık tanrısı Eşmun'dur. Kartaca'da tapınılan Baal Hammon ya da Baal Ammon ise bir gökyüzü ve ve­rimlilik tanrısıydı. Romalılar bunu son­radan Jüpiter Ammon ismiyle kendi panteonlarına kattılar. Kartacalıların bir başka tanrısı olan Tanit’in de lakabı “Baal'ın yüzü” idi. Bunlardan başka Baal ismiyle bilinen tanrılar arasında Baal Gad, Baal Hermon ve Zebulan kabilelerinin tanrısı Baal Zebulon vardı.

Filistin bölgesinde Hz. İbrahim’in göçünden önce yaşayan yerli halk olan Kenanlıların Tanrılarına verilen isimdir. Daha çok, bolluk ve bereket Tan­rısı olarak bilinen Baallar, Sami dillerinde “sahip” veya “Efendi” anlamına gelmek­tedir. Baal, kanatlı bir varlık olarak düşü­nülür, çoğulu Baalim'dir. Bazen bu keli­me “okların Efendisi” veya “okçular” an­lamında kullanılmıştır. Kenan bölgesinde Baal, toprağın verimi için suların efen­disi olarak da düşünülmüştür. Yağmurun onun hakimiyetinde olduğuna inanıl­mıştır. Eski İbranicede Baal, “Bulutlara Binen” anlamına geliyordu. Aramice “Baal Semin”, göklerin efendisi demekti, Kenanlılar, bereketin yedişer yıllık dö­nemler izlediğine inanıyorlardı. Bunun için Hayat ve Bereket Tanrısı Baal’in ölüm ve kısırlık Tanrısı Mot ile mücadele ha­linde olduğunu tasavvur ediyorlardı. Baal, galip gelirse, yedi yıl bolluk, Mot yenerse yedi yıl kıtlık oluyordu.

Diğer yandan Baat, sadece bereket Tanrısı değil, Tanrıların kralıydı. Baal'e, Mısır'da da yeni krallık döneminde tapınılmış ve onun adına birçok tapınak inşa edilmiştir. Yahudi Kutsal kitabı Eski Ahitte birçok yerde Baallerden bahsedilmiştir, İsrail oğullarının Filistin'e göçleri esnasında ve göçten sonra yerli halkın tapınakları olan Baallerden etkilendiklerini görüyoruz. Hâkim Gideon'un adı Yerubbaal idi. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn1" rel="no follow - [1] Baal adı M.Ö. IX. yüzyıldan sonra lanetlenmeye başlamıştı. Hoşea dönemine gelindiğinde (M.Ö. VII. yüzyıl) Baal kültüne karşı düşmanlık şiddetlenmişti.

Baal Şem:

İbranice “Adın Efendisi” demek olan bu kelime, Yahudilikte Tanrı­nın kutsal adlarının gizli bilgisi ile hasta­ları iyileştirdiğine inanılan kişiyi temsil ediyordu. Bunun için birçok Yahudi mis­tiğine Baal Şem denmiştir. Kutsal adm etkisine duyulan inancı sergileyen Yahudi şairlerine de Baal Şem denmiştir. Meselâ, Benyamin ben Zerah (XI. yüzyıl) bunlar­dan biridir. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Doğu Avrupa'da Baal Semlerin şifalı otlar ve koca karı ilaçları kullanarak Yhvh'nin ismini zikrederek hastaları iyileş­tirdiklerine inanılıyordu. Baal Şem'ler, Tanrının ismini taşıyan muskalar yazar­lardı. Bunlar, cincilikle de uğraşırlar ve cinleri kovduklarına inanılırdı. Bunların çalışma modeli, Manevi bir tedavi yolu açmıştı. Diğer hekimlerle rekabete giri­yorlardı. Baal Şem'lerin en ünlülerinden birisi, Hassidi hareketinin kurucusu olan İsrael ben Eliezer idi. Eliezer etkileyici bir liderdi.

Baal şem tov

İbranice. “iyi ismin sahibi”. Hasidizmin kurucusu Israel ben Eliaser’in (1700-1760) lakabı. Ona bu laka­bın, tanrı ismi ile yazdığı muskalar ve şifalı otlar vasıtasıyla gösterdiği mucize­ler nedeniyle verildiği söylenir. Bakınız: Hasidizm.

İbranice “kutlu adm efendisi” anlamına gelmektedir. Asıl adı, İsrael ben Eliezer'dir. Hasidi hareketinin kurucusudur. Mistik eğilimler içinde ha­yata bakan Baal Şem Tov'un avamın ara­sına katılması, bedeni çileciliğe karşı çık­ması, bedenin kutsallığına inanması, Ya­hudi âlimler arasında büyük tartışmalara neden olmuştur, Kabalizm'deki katı çileci­liğe karşı çıkmış, tedaviyi daha çok doğal otlarla yapmış ve bu alanda büyük şöhret sahibi olmuştur.

Baal Şem Tov, basit kıyafetlerle Tanrı meczubu görüntüsü vererek halk içine karışmıştır. “Yükselmek için, alçalmak ge­rektiğini” savunmuştur. Şem Tovun öğre­tisi üç temele dayanıyordu:

1- Tanrı ile kaynaşmak,

2- Bedenin olağan biçimi ile ibadet, (Allah’ın rızası için yapılan her iş kutsaldır.)

3- Madde dünyasında esir olan ilâhi kıvıl­cımları kurtarmak.

Şem Tov'un yaşantısındaki hafif meşrep­lik, daima tenkid konusu olmuştur. Çün­kü o geleneklere karşı ilgisiz kalmıştır. Ancak Şem Tov yine de Yahudiliğe yeni bir dünya görüşü kazandırmıştır.

Baal Ve Astarte:

Baal ve Astarte, Kitab-ı Mukaddes'te sık sık zikredilen iki Kenaanlı Tanrıdır. Baal erkek Tanrı olarak görülmekte; Astarte ise onun eşi olarak kendini göstermektedir. Yine Güney-Arabistan'da Astar adı ile bir Tanrı bilin­mektedir. Mezopotamya'da ise, İsthar adında bir Tanrıça vardır. Kenan'da Astarte, özellikle hayvanlar için-bir verim­lilik tanrıçasıdır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn2" rel="no follow - [2] Bu Tanrıya özellikle Sidon'da ve Ascalon'da ibadet edilmektedir. Kudüs'te de ona tahsis edilen bir kült vardır. Baal kelimesi “sahip” ve “eş” anlamına gelmektedir. Babil'deki Bel de aynı isim­dir. Bel, Babil’in birçok yerinde verimlilik Tanrısı olarak tebcil edilmektedir. Tanrı Bel, şu isimlerle de anılmaktadır: Baal Peor, Baal Gad, Bal Perâcim. Büyük Fe­nike sitesinde yedi Baal biliniyordu. Bu Baallerin isimleri zikredilmez. Yine de Baal, Fırtına Tanrısı Hadad ile aynı sevi­yeye gelmiştir. Bu Tanrı, Temmuz sıcaklı­ğı ile kayboluyor ve sonbahar yağmurlan ile yeniden görülüyordu. Tyr'de onun uyanışının bayramı kutlanıyordu. Fenike­lilerin ve Aramilerin büyük Tanrıları ola­rak, göklerin Baal'i olan Baalshamem ta­nınmıştı. Onun belli başlı tapınaklarından biri Antakya yakınlarındaki Casios tapı­nağı idi. Bu tapınak, Baal saphon adı al­tında biliniyordu. Fenikeli denizciler Baal kültünü, Mısır'a kadar götürmüşlerdi. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn3" rel="no follow - [3]

Eski Ahit, Baal ve onun eşi olan Astarte'yi bazen tekil, bazen de çoğul olarak sık sık zikretmektedir. İsrailliler, Kenan ülkesini fethettikleri zaman, toprağı bereketlen­dirmek için Baallere ve Astartelere ibadet etmişlerdir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn4" rel="no follow - [4] Hakimler ve peygamberler, Yahve kültü ile Kenaan'ın tabiatçı Tanrılarına yapılan kült arasında­ki uyumsuzluğu tanıtmak için sürekli sa­vaşa girişmişlerdir. Baal'e karşı girişilen bu savaşta Elie'nin Karmeideki kurbanı, kesin bir tarihi belirlemektedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn5" rel="no follow - [5]

Baal-Zebub (Beelzebub):

Filistin'de eski Ekron şehrinin tanrısı. Daha sonraları Yahudiler ve Hıristiyanlarca baş şeyta­nın lakabı olarak kullanıldı. Ayrıca Ortaçağda paganizmin ve büyücülüğün patronu sayıldı.

Baalat:

Ugr. “hanımefendi”. Biblos'un baş tanrıçası olan Baalat, Mısır'da Hator'la, Eski Yunan'da ise Astarte ile özdeşleştirilmiştir.

Baalim (Baal):

Filistin-Ürdün bölgesin­deki yerel Baal kültü. Kitab-ı Mukaddes'te İbrani peygamberler sürekli ola­rak, Yahve'ye tapınmayla yerel Baalim kültünü karıştırmaya çalışanları uyardı­lar ve buna karşı çıktılar.

Baalith:

Eski Mezopotamya aşk, ay ve ye­raltı dünyası tanrıçası; aynı zamanda ağaçlar, su kaynakları ve kuyular tanrı­çası; Tammuz, Dumuzi ve Adonis’in kız kardeşi ve metresi olarak kabul edilen İştar’in eski bir görünümü. Baalith, bü­yük tanrıçanın bir lakabıdır.

Bâb:

Arapça. “kapı”. Bâbiliğin kurucusu ve Bahâiliğin üç büyüğünden birisi olan Mirza Ali-Muhammed’in (1819-1850) unvanı, Şiraz'da doğan Ali Muhammed, 1840'ta şeyhîlîk tarikatı mensubu Seyyid  Kazım  Rüşdî’nin  talebesi  oldu. 1844'te Kazım Rüşdî’nin ölümü sonrası Mirza Ali, kendisini geleneksel şii inancına göre beklenen 12. imama açı­lan kapı anlamına, Bâb ilan etti. Kendi­sine has görüşleriyle etrafına müritler topladı. Hurufu'1-hayy ismi verilen 18 müridini görüşlerini yaymak üzere İran'ın çeşitli eyaletlerine gönderdi. Bu sebeple kendisiyle birlikte 19 olan sayı, kutsal kabul edilmektedir. Halkın des­teğini de kaşanan Mirza Ali, resmen Bâb olarak tanınmak istedi. Yaptığı mücadeleler sonunda tutuklanarak Mahku kalesine kapatıldı (1847). Bir yıl sonra bir başka yere nakledilen Ali Muhammed,  1850'de Tebriz'de idam edildi. Kemikleri birkaç yıl sonra Bahailer tarafından Filistin'de Karmel da­ğında yaptırılan bir türbeye gömüldü. Tutuklanma öncesi, önce kendisinin 12. imam olan İmam Mehdi olduğunu, sonra da tanrının yeryüzüne inmiş gö­rüntüsü olduğunu ileri sürmüştür. Bakınız: Babîlik.

Bâb-ı Fetva (Bâb-ı Meşihat):

“Şeyhul-islamlık kapısı” olarak da bilinir. Osman­lılarda şeyhülislamlık makamına ve fetva dairesine verilen ad. Bakınız: şeyhü­lislam.

Baba:

Bektaşilik, Haydarilik ve Kalenderilik tarikatlarında şeyh yerine kullanı­lan tabir. Baba unvanlı sûfîler 10. yy'dan itibaren görülmektedir. Baba Kûhî (ö. 1050) ile Baba Tahir Uryân (ö. 1055) bu unvanla meşhur olan sufilerdendir. Bektaşîlikte Babalar, Hacıbek­taş'taki Pir Evi’nin Eyvallah Kapısı'nda yetiştirilirlerdi. Burada Baba adayı Dede baba tarafından belirli bir tarikat disiplini altında yetiştirilirdi. Baba olan derviş ya halihazırdaki bir tekkenin şeyhliğine getirilir ya da yeni bir tekke açmaya hak kazanmış olurdu.

Bâbâ (Mâbâ):

Kaynaklarda “Harranlı Bâbâ” ya da “Harran'ın tanrısı Bâbâ” olarak bahsedilen Bâbâ, yaşadığı zaman tam olarak bilinemeyen ancak MS 4. yy'da yaşamış olabileceği tahmin edilen ve Harranîlerce peygamber olarak kabul edilen bir kişidir. Bâbâ tarafından yazılan ve “Bâbâ'nın Kehaneti” ve “Bâbâ’nın Kitabı” diye isimlendirilen kitap, Harranilerin dinî literatürleri arasında önemli bir yere sahiptir. Bu ki­taptan bazı fragmentler Süryani yazar Dionysius bar Salibi ile Arap yazar İbn el-Adîm’in eserlerinde günümüze kadar ulaşmıştır.

Babaîlik:

Anadolu'da 13. yy'da Baba İlyas (ö. 1240) tarafından kumlan ve Türk­menler arasında yayılan bir tarikat. Babaîlik, adını daha ziyade yaptığı ayak­lanma ile duyurmuştur. Baba İlyas'ın halifesi Baba İshak tarafından başlatılan ayaklanma 124O'ta şiddetli bir şekilde bastırıldı ve önce Baba İlyas, sonra da Baba İshak öldürüldüler. Baba İshak’ın peygamberliğini iddia eden bu tarikat daha sonra Bektaşîlik içinde erimiştir



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 22:52

Bâbek:

(ö. 838) Hürremiye ekolü içeri­sinde yetişen ve merkez edindiği Bazz'da çeşitli isyan hareketlerine önderlik eden bir kişi. Hürremilerden Cavidan ibn Sehl’in taraftan olan Bâbek, onun ölümü üzerine Cavidan'ın ruhunun kendisine geçtiğini iddia ederek cema­atın başına geçmiş ve sonra Abbasi ha­lifesi Me’mun'a karşı ayaklanmıştır. Bazz'daki bu isyanı bastırmak üzere Me’mun'un gönderdiği güçler başarılı olamamışlar ve halife Mutasım döne­mine kadar Bâbek’in hareketi varlığım sürdürmüştür. Sonunda Afşin’in komu­tasındaki güçler Bâbek’in isyanını bas­tırmış ve onu yakalayarak idam etmiş­lerdir. Bakınız: Bâbekîlik.

Bâbekîlik:

Bâbek ve ona uyan grupların temsil ettikleri sapkın bir akım. Sahip olunan mal ve kadınların ortak kulla­nımını kabul etmeleri ve tenasühe inanmaları en çarpıcı özellikleri olarak bilinir. Ayrıca İslam'ın haram saydığı birçok davranışı helal kabul etmesiyle de tanınan bu hareket, bası İslam mez­hepler tarihçilerince İbâhiye ve Hürremiye mezhepleri içerisinde değerlen­dirilir.

Babil:

Mezopotamya bölgesine Kitab-ı Mukaddes'te verilen isim; Babil devle­tinin başkenti. Kitab-ı Mukaddes metinlerinde Babil, kötülük ve putperest­liğin merkezi olarak görülür.

İbranice Bavel veya Babel ola­rak adlandırılır. Babil'i şöhrete ulaştıran 3. Ur hanedanının çöküşünden sonra, Amori hükümdarı Sumu Abum olmuş­tur. Onun kurduğu devletin çekirdeğini Babil oluşturmuştur. Dönemin en tanın­mış hükümdarı olan Hamurabi (M.Ö. 1792-1750) bölgede üstün bir egemenlik kurmuştur. Babil, Hamubari krallığının başkenti olmuştur. Bu dönemde Babil, hem siyasi hem de ekonomik yönden güç­lü bir duruma gelmiştir. M.Ö. 1595'de kent, Kassitlere geçmiş ve dörtyüz yılı aşkın bir süre bunların elinde kalmıştır. Babil’in en büyük Tanrısı Marduk, Mezopotamya'da en önemli tanrı olarak kabul görmüştür. Bu, Babil’in saygınlığını gösterir. Babil, Elamlıların yağlamadığı M.Ö. 1158 tarihine kadar Kassitlerin elinde kalmıştır. M.Ö. 1124-1103'de I. Nabukadnezar ve hanedanı Babil'i başkent yapmıştır. Bu hanedanlık bir asra yakın sürmüştür. M.Ö. 1000 yılından önce Arami göçü Babil'deki dengeyi bozmuştur. Bu tarihten itibaren Asur devletinin yıkıldığı VII. yüzyıla kadar Aramilerle işbirliği yapan Keldanİler de işin içine girerek Arami-Asur mücadelesi başlamıştır. Babil M.Ö. IX. yüzyıldan VII. yüzyılın sonuna kadar kesintisiz Asur hakimiyetinde kalmıştır. Daha sonra Kaideli Nabopolassar, M.Ö. 626'da bir hükümdarlık kurarak Babil'i başkent yapmıştır. Onun oğlu II. Nabukadnezar bu devleti büyük bir im­paratorluk haline getirmiştir. Yahudileri Babile sürgün etmiştir. Bu arada kent nü­fusu iyice karışmıştır. Onun halefi Nabunaid, oğlu Belşazarı Babil'de vekil olarak bırakıp Arabistan'da on yıl boyun­ca savaş yapmıştır. Kyros komutasındaki Persler (M.Ö. 539) Babil'i işgal ederek, Kaide hakimiyetine son vermişlerdir. Pers yönetimi altındaki Babil, kurumlarının büyük bir çoğunluğunu korumuştur. Herodot, bu dönemde Babil’in çok gör­kemli bir şehir olduğunu yazmaktadır. M.Ö. 331'de Büyük İskender, Babil'i işgal etmiş ve kenti yeniden onanmıştır. İsken­der, Babil'i, imparatorluğunun başkenti yapmak istiyordu, ancak M.Ö. 323'de öldü. İskender’in fethi ile Babil bu defa da Yunan kültürünün etkisi altına girmiştir. Babil'de Helenistik kültür oldukça geliş­miştir.

M.Ö. 312'de Babil Selevkos hanedanının yönetimine girmiştir. Yeni kurulan Seleukeia şehri başkent yapılmıştır. Babil Nabukadnezar’ın döneminde dünyanın en büyük kenti olarak kendini gösteriyor­du. En önemli olan yapı, Marduk'un büyük tapınağı Esagila ve yanındaki zigurattı. Yaygın olarak Babil kulesi adıy­la bilinen zigurat 91 metreyi bulmaktadır. Tepesinde bir tapınağın bulunduğu ve te­raslar halinde yedi kat yükseldiği görül­mektedir. Eski Yunan kaynakları, Babil’ın asma bahçelerinden söz eder. Bugün Babil, Irak'ın orta kesiminde bir il­dir. Irak'ın üçüncü küçük ilidir. İl merkezi el-Hille, Bağdat'a giden kara ve demir yo­lu üzerinde bulunmaktadır.

Babil-Asur Dinî:

MÖ 4000 yıllarından itibaren Mezopotamya'da yerleşik olan Sümerliler,  Akadlar,  Amoritler ve Asurluların çok yönlü inançlarından kaynaklanan dinsel yapı. Genellikle gök cisimlerine dayalı politeist tanrı ta­savvuru yanı sıra birçok yerel kült de dikkat çekicidir. An, Enlil ve Ea üçlüsü yanı sıra şamaş, Sin ve İştar en meşhur ilahlar arasındaydı. Mabetlerde tanrılar için kurban törenleri düzenlenir ve tanrıların oturduğuna inanılan yüksek kuleler yapılırdı. Bu kuleler arasında en önemli olanı yaklaşık 90 metre yüksek­liğindeki ünlü Babîl kulesidir. Astro­loji, büyü, sihir ve kehanet Babil-Asur dininin önemli özellikleri arasındadır.

Babil Kulesi:

Tekvin. ll:l-9'a göre, göğe kadar ulaşan kule. Buradaki kıssaya göre kulenin yapımından hoşlanmayan tanrı, bunu İnşa edenlerin dillerini ka­rıştırdı. Böylelikle onlar arasında ileti­şim sorunu yaşandı ve kulenin yapımı durduruldu.

Kitab-ı Mukaddes'te Babil kulesi efsanesi, Tekvin kitabında an­latılmaktadır. Tekvin 11/1-9'a göre Babilliler “başı göğe değen” bir kule ya­parak meşhur olmak istemişlerdir. Tanrı, işçilerin lisanlarını, birbirlerini anlayamayacakları kadar karıştırarak kulenin ya­pımını durdurmuştur. Böylece kule bitiri­lememiş ve halk dört bir tarafa dağılmış­tır. Bu kulenin, Babel veya Bavel olarak bilinen zigurattan esinlenerek yapıldığı da söylenir. Ancak Babil kulesinin bu zigurat olması ihtimali de vardır. Babil, Kitab-ı Mukaddeste menfi bir anlamda “Dünyanın bütün dillerinin karıştırıldı­ğı bir yer” olarak anlatılmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn6" rel="no follow -

Babil Sürgünü:

MÖ 586'da Babillilerin Yahuda krallığına saldırması ve Kudü­s'ü yakıp yıkmalarıyla burada yaşayan Yahudiler için esaret ve diaspora dö­nemi başladı. Zira Babilliler, işgal ettik­leri yöreyi yakıp yıkmakla kalmadılar, buradaki halkı esir alarak Babil'e götür­düler. Bu esaret ve sürgün hayatı, MÖ 538'de Pers kralı Kurus'un (Cyrus) Babil'i fethine kadar sürdü. Kuruş, Yahu­dilerin ülkelerine dönmelerine izin verdi. Bir kısmı katiplerden Ezra (Uzeyr) ve Nehemya öncülüğünde Fi­listin'e dönerken, buraya yerleşmiş ve yerli halkla kaynaşmış olan bazı Ya­hudiler ise burada ikamet etmeyi tercih etti. Babil Sürgünü, Yahudilerin çeşitli Mezopotamya kültlerinden etkilenme­leri, mehdilik düşüncesini geliştirmeleri ve inançlarında ırka dayalı milliyetçilik düşüncesine yer vermeleri açısından önemlidir.

Yahudilerin M.Ö. 586 yılında Yahudi krallığının düşmesinden sonra Babil'e sürülmeleri ile başlayan, M.Ö. 539'da Pers hükümdarı II. Kyros'un dönme izni ile sona ermiş olan dönem, Yahudi tarihinde Babil sürgünü olarak bi­linmektedir. Babil sürgünü Yahudi tarihi ve kültürü için çok önem taşımaktadır. Yahudiler Babil'de İran kültürü ve yerli Mezopotamya kültürü ile haşir neşir ol­muşlar ve İran kültürünün tesirinde kal­mışlardır. Yarım asra yakın bir zaman Babil'de kalan Yahudilerin bir kısmı M.Ö. 539'da Filistin'e dönmeyi kabul ettikleri halde bir kısmı Babil'de kalmayı tercih etmişlerdir. Yahudiler ilk Diasporayı bu­rada yaşamışlar. Sinagog kültürünü burada geliştirmişlerdir. Burada kalan Ya­hudiler, Mişna yorumunu kendilerine gö­re geliştirerek, Babil Talmud okulunu kurmuşlardır. Babil sürgününde Yahudi­ler, dini kimliklerini korumak için büyük mücadele vermişlerdir. Bu sürgün döne­minin süresi konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları sürgünün M.Ö. 608-538 yıllarında olduğunu ileri sürerken bazıları, M.Ö. 586-516 yıllarında olduğunu ileri sürmek­tedirler. Babil sürgününün en önemli meyvesi Babil Talmududur. Babil Talmudunun Filistin Talmudundan bir­çok yorumda ayrıldığı görülmektedir. Babil sürgünü döneminde Yahudilere di­ni kimlik veren unsurlardan biri de sün­net olayıdır. Yahudiler Babil'de sünnete milli bir unsur olarak sarılmışlardır.

Babil Talmudu (Talmud Bavli):

Yüzyıllar boyu sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarıldıktan sonra Babil bölgesindeki Yahudi bilginlerince yazıya geçirilen ve yaklaşık 6.000 sayfadan oluşan Yahudi öğreti ve yorumlar ansiklopedisi; Mişna ve Mişna'nın Babil bölgesindeki yo­rumu olan Babil Gemarasi’nın birleş­mesinden oluşan eser. Bakınız: Talmud.

Babîlik:

1844'te Mirza Ali Muhammed tarafından kurulan mezhep. Kendisine “Bâb” unvanını veren ve görüşleri nedeniyle 1850'de idam edilen Mirza Ali, tanrı ile mistik birleşmeyi ve şer'i sınır­lamalara karşı ahlakî serbestliği sa­vundu. İran hükümetinin takibatı üze­rine taraftarları İran dışına kaçtı. Babi­lik sonradan Bahailik içinde varlığını sürdürdü. Babîliğe göre peygamberlik, Hz. Muhammed sonrası da onun soyu yoluyla devam etmiş ancak 12. İmam’ın gizlenmesiyle 1000 yıllık bir kesinti dö­nemine girmiştir. Nihayet zamanı gel­diğinde önce Ahmed el-Ahsai (ö. 1826), sonra Kazım Rüşdî (ö. 1844) ile devam etmiş ve onun ölümüyle de Mirza Ali Muhammed peygamber ol­muştur. Ali Muhammed, el-Beyân isimli kitabının kendisine gelen vahiy­leri ihtiva ettiğini söyler. Bakınız: Bâb.

XIX. yüzyılın çok önemli dini cereyanlarından birisi de Babilik'dir. Bahailiğin başlangıcını temsil eden Babiliğin kurucusu 1819 yılında Şiraz'da doğmuş olan Mirza Ali Muhammed'dir. 1849 yılında idam edilmiştir. Mirza Ali Necef'e gelmiş, Seyyit Kazım Reşti'den ders almıştır. Kazım Reşti'den sonra onun yerine geçmiştir. Mirza Ali, Mehdiliğini ilân için Mekke'ye gitmiştir. Mirza Ali, Babilik davetine ilk defa 1844'de Şiraz'da başlamıştır. Mirza Ali Muhammed, ken­disinin beklenen imama açılan bir Bab ol­duğunu iddia etmiştir. Daha sonra bizzat imamın kendisi olduğunu beyan etmiştir. Babiliğin temel prensipleri şunlardır:

1- Allah birdir ve Mirza Ali Muhammed Bab, içinde Tanrının göründüğü aynadır. Ona bakan Tanrıyı görür.

2- Hz. Muhammed, son peygamber değil­dir.

3- Bab, bütün peygamberlerin gerçek tem­silcisidir. Ve bütün peygamberler onun kişiliğinde birleşmişlerdir.

4- Babilik bütün dinleri içine almaktadır.

5- Babilikte namaz kişinin isteğine bağlı­dır.

6- Yılda ondokuz gün, güneşin doğuşu ile batışı arasında oruç tutulur. 11-42 yaş ara­sındakiler oruç tutabilir.

7- Her yıl sahip olunan malların beşte biri vergi olarak verilmelidir.

8- Bütün insanlar eşittir. Erkek kadın eşit­liğine de inanırlar. Dul kalan kadın ve er­kek evlenmek zorundadır.

9- Boşanma durumunda 19 defa daha bo­şanmış eşlerin birlikte olma hakları var­dır.

10- Kadınlar için tesettür şart değildir. Er­keklerle birarada oturabilirler.

11- Din yönünden pis diye birşey yoktur. Dine girenler bütün pislikten temizlen­mişlerdir.

12- Babiliğin kutsal kitabı el-Beyan'dır. Mirza Ali Muhammed, İlâhi irade tara­fından el-Beyan'ın kendisine nazil oldu­ğunu söylemektedir. El-Beyan, onlara gö­re Kur'an-ı Kerim'i hükümsüz bırakmış­tır.

Yapılan araştırmalar el-Beyan'ın dil ve gramer yönünden bozuk olduğunu ortaya koymuştur. El-Beyan'daki düşünce sevi­yesi çok düşüktür. Mantıksızlık ve tutar­sızlıklar vardır.

Mirza Ali Muhammed’in öldürülmesin­den sonra Bahaullah ile Subh-i Ezel’in li­derliğinde Babilik iki önemli kola ayrıl­mıştır. Babilerin yönetimi 19 kişilik bir grup tarafından yapılmaktadır.

Bacchus (Bakhus):

Dionysus ile özdeşleş­tirilen bir Frigya bitki tanrısı. Ona özellikle bir şarap tanrısı olarak tazim edilirdi.

Badessy:

Haiti dininde Damballah ile öz­deşleştirilen ikinci dereceden bir gök tanrısı.

el-Bağdadî:

(Ebû Mansur Abdulkâhir El-Bağdadî, ö. 1037)

İslam dünyasında dinler tarihine ilişkin ilk önemli eser verenlerden birisi. Onun tarafından yazılan el-Fark beyne'l-Fırak, İslam kül­türü içerisinden kaynaklanan çeşitli sapkın mezheplerin yanı sıra İslam dışı birçok dinsel gelenek hakkında da önemli bilgiler ihtiva etmektedir.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 22:59

Bağışlama (Absolution):

Hıristi­yanlıkta bir tövbe sakramentidir. Bununla rahip, katolik kilisesinin açıkladığı şartlar içinde tövbekara, günahlarının Allah tara­fından affedildiğini ifade etmektedir. Lâtince, çözmek, ayırmak anlamına gelen Absolvere kelimesinden gelen Bağışlama, Hakarete uğramış birine yöneltilen hata­ların bağışlanmasıdır. Bağışlama, yöneltilen suçlu tarafından hatanın itirafım ve tekrar işlenmemesini gerekli kılmaktadır. Şüphesiz bu itiraf açık veya özel olarak yapılmalıdır.

Bağışlanma Günü (Keffaret Günü, Yom Kippur):

Yahudi takvimindeki en kutsal gün olan, yılın ilk ayı Tişri’nin 10. günü. Bir gün önceki akşamdan 10. gü­nün akşamına kadar oruç tutulur. Eski­den bunun başrahip tarafından tapı­nakta yapıldığı söylenir. Bu günü Ya­hudiler genellikle sinagoglarda ibadetle geçirirler. Bu günde günahların bağış­lanması için topluca dua edilir. Bağış­lanma Günü akşamında şofar (koçboynuzu) çalınmasıyla oruç sona erdirilir.

Bahailik:

Bâb Mirza Ali Muhammed’in müridi ve halefi Mirza Hüseyin Ali (1817-1892) tarafından kurulan dinsel akım.

Bahaullah lakabıyla anılan Hüse­yin Ali, 1852'de Bab Mirza Ali Mu­hammed’in müjdelediği kişinin kendisi olduğunu iddia ederek İslam, Hıristi­yanlık ve modern panteist görüşlerin sentezinden oluşan bir sosyal ahlak anlayışına dayalı bir öğretiyi savundu. Başta Kitabu'l'İkan ve Kitabu'l-Akdes olmak üzere yazdığı çeşitli kitapların kendisine gelen vahiyleri ihtiva ettiğini savundu. Evrensel barış, sevgi, tanrının birliği ve peygamberlerin gerçekliği dü­şüncesini ön plana çıkaran Bahailik, vahyin her çağda devam ettiğini ve dinler arası harmoniyi savunur. Hayfa'daki büyük Bahai tapınağında her dinin sembolüne yer verilir. Bakınız: Bahaullah.

Bahailik, Bahaullah olarak bilinen Mirza Hüseyin Ali tarafından tesis edilen dini bir cereyandır. Bazı kaynakların, Bahailiği bir din olarak takdim etme­sine karşılık, Bahailik bir din değildir. Ba­hailik İslâmiyeti yozlaştıran bir reform hareketidir. Bu durumda olsa olsa, İslâmiyetten uzaklaşan sapık bir mezhep hareketidir.

Bahaullah, Babiliğin kurucusu olan Şirazh Ali Muhammed Bâb'ın müritlerindendir. Daha sonra Babilik içinde bir grubun lide­ri olmuştur. İşte bu hareket, daha sonra Bahailiğin doğuşunu hazırlamıştır. Bahaullah, XIX. yüzyılın sonlarına doğru “Tanrının kendisinde zuhur edeceği Kutsal Ruh olduğunu” ilân etmiştir.

Bahaullah, Tanrının kendisinde zuhur edeceği son kişi olduğunu da söylemiştir. Kendisi el-Akdes adını verdiği bir kitap yazmıştır. 28 Mayıs 1892'de ölen Mirza Hüseyin Ali'nin yerine “Abdül-Baha” di­ye tanınan oğlu geçmiştir. Bahailik hare­keti canlı şekilde faaliyetlerine devam et­mektedir. Amerika'da, Hindistan'da ve İngiltere'de bir hayli mensubu bulun­maktadır. Bahailer Türkiye'de de faaliyet göstermektedirler. Bahailer, Bahailiğin din olduğunu savunmaktadırlar. Çünkü Bahailiğin din olarak kabulünün lâik sis­temde diğer dinlere verilen dini hürriyeti kazandıracağına inanmaktadırlar. Ba­hailik, emperyalist güçlerin desteğinde halâ İslâm alemini itikadi yönden tehdit eden ciddi tehlikelerden biridir. Bahailiğin prensiplerine göre, Bahaullah'ın yazdığı yazılar, Tanrısal vahiydir. Bu öğretilerin, çağımızın birçok proble­mini çözeceğine inanılmaktadır. Bahailik hareketi, dinlerin birliği üzerinde ciddi şekilde durmaktadır. Zaten Bahaullah’ın özel görevi, dinlerdeki ayrılığı kaldırarak evrensel bir inanç meydana getirmektir. Bahaullah’ın öğretilerini kabul edenler, Bahai cemaatine kabul edilmektedirler. Her bahai, hergün dua etmek, yılda 19 gün oruç tutmak, alkol kullanmamak, tek evliliğe riayet etmek, evlenirken ebevey­nin rızasını almak, her ayın ilk gününde 19 gün ziyafetine katılmak zorundadır. Bu yemekte dua, dini metinleri okuma, taşı­ma ve günlük hayatın problemlerini dile getirme gibi konular gündeme getirilmek­tedir. Dünyanın birçok yerinde Bahai mabedleri bulunmaktadır. Amerika'da, İllinois eyaletindeki Wilmet’te, Alman­ya'da Frankfurt'ta, Uganda'da, Kompala'da, Sidney'de ve Panama City'de Bahailerin ibadet evleri vardır. Bahai cemaatinin yönetimi dokuz kişilik yerel ruhani komisyonun seçimiyle yapılmaktadır. Bu komisyon, Bahai cemaa­tinin tüm problemleri ile ilgilenir. Bir ül­kede yaşayan bütün Bahailer, temsilcile­rini seçerek, bu temsilcilerden oluşan bir meclis daha meydana gelmektedir. Bu meclis, tüm ülke çapında dokuz kişilik milli ruhanî meclisi seçer. Dünyadaki mil­li ruhanî meclisler, ara ara uluslararası bir toplantı yaparak, dokuz kişilik en yüksek evrensel adalet meclisini seçerler. Evren­sel adalet meclisi, Bahaullah'ın öğretileri doğrultusunda, dünya Banallerini idare eder. Bu meclis en yüksek seviyede Bahai­lerin problemlerinin çözüm yeridir. Ev­rensel Adalet meclisi, İsrail Hayfa'da Bab'ın ve Abdülbaha'nın türbelerinin ya­kınında Akka'da Bahci'deki Bahaullah türbesinin yanındadır.

Bahaullah: (1817-1892):

Arapça. “Allah'ın ihtişamı”. Bahaîliğin kurucusu Mirza Hüseyin Ali’nin lakabı. Bâbîliğin kurucusu olan Bâb Mirza Ali Muhammed’in müridi olan Hüseyin Ali, Bâb’ın ölümü üzerine ce­maatın başına geçen üvey kardeşi Mirza Yahya'nın yanına gitti. Onun gözden düşmesi üzerine taraftarlarıyla birlikte Bağdat'a yerleşti. Ancak Osmanlı hü­kümetinin şüphesi üzerine İstanbul ve Edirne'ye sürgün edildi. Kendisinin beklenen mehdi olduğunu iddia eden Hüseyin Ali, sonradan Akka'ya sürüldü ve burada öldü. Kendisinden sonra ye­rine geçen oğlu Abbas Efendi, 1920'deki ölümüne kadar Bahailerin ruhani lideri olarak yaşadı. Bakınız: Abbas Efendi.

Mirza Ali Muhammed’in yani Bâb'ın müridi olan Bahaullah, (Mirza Hüseyin Ali Nuri) Bâb'ın İran'da idam edilmesinden sonra, Babî hareketinin başı olan üvey kardeşi Mirza Yahya'nın yanma gitmiştir. Daha sonra Bahaullah, adamları ile birlikte Bağ­dat'a gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu yönetiminin dikkatini çeken Bahaullah, 1863'de İstanbul'a, 1864'de de Edirne'ye sürgün edilmiştir. Edirne'de -kendisinin mehdi olduğunu iddia edince, yönetim Bahaullah'ı Akka'ya sürgün etmiştir. Akka'da Bahailiği teşkilatlandırmış, daha çok evrensel kardeşlik konusu üzerinde durmaya başlamıştır. İbadetten çok sosyal ahlak üzerinde durmuştur. Onun yaşadığı ev, bugün Akka'da çok önemli bir ziyaret yeridir.

Bahaullah birçok eser yazmıştır. Bunlar­dan başlıcaları şunlardır;

1- Kitabül'l-Akdes (Koyduğu yasaları içi­ne alıyor).

2- Kitabü'1-İkan (Kesin bilgiler kitabı).

3- Kelimat-ı Meknune (Gizli kelimeler).

4- Vadiu's-Seb'a (Yedi Vadi=insan ruhu­nun geçmesi gereken yedi safhayı açık­lar).

Bahira:

Güvenilirliği şüpheli olan bazı ri­vayetlere göre mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn7" rel="no follow -

Bahşî:

Çeşitli Türk lehçelerinde bahşı, bağşî, bakşı, baksı ya da baksa şeklinde de telaffuz edilen ve “ruhani”, “rahip” anlamına gelen sözcük. Sonradan kâtip, kâm ve büyücü anlamlarına da kulla­nılmıştır.

Baisakhi:

Sihizmde dine giriş töreninin (Khalsa'nın) ilk yapıldığı gün anısına kutlanan bayram; 13 Nisan'da kutlanan yeni yıl bayramı. Bu bayram esnasında tapınakta kutsal kitap baştan sona oku­nur, ayrıca diğer bazı seremoniler düzenlenir.

Baitylos (Baetulus):

Kutsal taş veya sü­tun; tanrı sembolü; put.

Bakara:

Arapça. “inek”. Kur'an'ın 2. suresi. 286 ayetten oluşan bu sure Medine dö­neminde nazil olmuştur. Bazı ayetlerinde İsrailoğullarından boğazlamaları istenen inekten bahsettiği için Bakara adıyla adlandırılmıştır. Kur'an'ın en uzun süresidir.

Bakillânî:

(Ebu Bekir Muhammed Bakıllânî, ö. 1013)

El-Kâzî unvanıyla da bi­linen ünlü kelamcı Bakillânî, yaşadığı dönemde Bağdat'ta meşhur olmuş ve birçok talebe yetiştirmiştir. Onun ça­lışmaları kelam biliminin sistemleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Önemli eserleri arasında Kitâb fi İcâzi'l-Kur'ân sayılabilir. Ayrıca milel-nihal geleneği doğrultusunda kaleme aldığı, çeşitli mezhepler ve dinleri konu edi­nen eseri de oldukça önemlidir.

Bakire’nin Doğumu Bayramı:

(Bakire Meryem’in Doğumu Bayramı)

Hıristi­yan geleneğinde Meryem’in doğumu anısına 8 Eylül'de kutlanan bayram. Doğu kilisesinde 8. yy'dan itibaren kutlanan bu bayram, Batı'da 11. yy sonrası kutlanmaya başlanmıştır.

Balarama:

Hint mitolojisinde Krişna’nın birçok serüvenini paylaşan üvey kar­deşi.

Balbal:

Eski Türklerde ölen kahramanın mezarı etrafına dikilen taş. Kahramanın hayatta iken öldürdüğü her düşman için ayrı bir balbal dikilirdi. Oğuzların balbalları ise yontulmuş ağaçtan yapı­lırdı.

Eski Türklerde mezarlara diki­len taşa verilen isimdir. Alpin hayatta iken öldürdüğü her düşman için ayrı bir Balbal dikme âdeti vardı. Balballar, ölen kişinin büyüklüğünü yansıtır ve ona göre şekil alırdı. Daha çok Gök türk mezarla­rında Balballara rastlanmaktadır. Bilge Kağan yazıtında, İlteriş Kağan için Balbal dikildiği belirtilmektedir. Balballar bazen oyulmuş ağaçtan yapılmaktaydı. Bu özel­likle Oğuzlarda görülmektedir. Balballar, mezarın doğusuna dikilirdi. Öbür dünya­da ölene yardım edeceğine inanılırdı. Bal­bal, canlı bir insanmış gibi kabul edilirdi.

Baldr (Balder):

 İskandinav mitolojisinde tanrıların en güzeli ve en bilgesi; üstün varlık Odin ile eşi Frigg’in oğlu. Mito­lojiye göre kör tanrı Hödr tarafından bir Ökseotu dalıyla öldürülen Baldr ölü­ler aleminden çıkarılmak istenir. Ölüler tanrıçası bunun gerçekleşebilmesi için bütün varlıkların Baldr'a ağıt yakmasını şart koşar. Herkes onun için ağlar, an­cak kötü tanrıça Loki ağlamaz. Bu nedenle Baldr ölüler aleminde kalır.

Balık:

 Balık, Hıristiyan sanatında bazen İsa Mesih’in bazen de yeni vaftiz olmuş kişinin ya da evharist ayininin sembolü olarak resmedilir.

Baltasar (Belsazar):

(1) Eski Ahit'te mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn8" rel="no follow - - [8] son Babil kralı Nabunaid’in oğlu. Baltasar, rivayete göre, bir ziyafet esnasında peygamber Danyal’in duvar­daki el yazmasını yorumlayarak, Babil’in MÖ 539'da çökeceğini önceden ha­ber vermiştir.

(2) Efsaneye göre mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn9" rel="no follow - - [9] doğudan gelen üç hakimden birisi.

Balubaale:

Uganda'nın yeryüzü, ölüm, gökkuşağı, şimşek ve salgın hastalık tanrılarına verilen ortak ad.

Bama:

İbranice. “yüksek yer”. İsrail veya Kenan geleneklerine göre yüksek bir yere ku­rulan açık hava mabedi.

Baptist Kilise (Vaftizci Kilise):

En büyük Protestan kiliselerinden birisi. Bunlar, kökenlerini John Smyth'e kadar götü­rürler. Smyth, 1609'daki bir kilise top­lantısında, bilinçli inananların yeniden vaftiz olmalarını savunmuştu. Günü­müzde birçok vaftizci kilise mevcuttur. Bunların ortak görüşleri vaftizin ergen­lik çağında yapılması gerektiği, dolayı­sıyla çocukların vaftizinin gereksizliği düşüncesidir.

Bar Daisan:

(154-222)

Urfalı bir Hıristi­yan heretik. 179'da Hıristiyan oldu; daha sonra tanrı ve karanlık arasındaki dualizm ve dünyaya pesimistik bir yak­laşımı esas alan Gnostik düşünceleri nedeniyle toplumdan ihraç edildi ve Ermenistan'a kaçtı. Bir çeşit astrolojik fatalizmi savundu. Günümüze kadar gelen önemli eseri Ülkelerin Hukuk Kitabı başlığını taşımaktadır.

Bar Hebraeus:

(Ebu'l-Ferec, 1226-1286)

Yakubî patriği ve filozofu. Bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Bar Hebra­eus, sonradan Hıristiyan oldu ve tarih ve benzeri konularda Arapça ve Süryanca birçok eser yazdı. Önemli eserleri arasında Tarihu Muhtasar ed-Düvel ve The Chronography sayılabilir.

Bar Kochba (Simeon Bar Kohba):

MS 132-135 yıllarında mehdiliğini (mesihliğini) ilan ederek Romalılara karşı ayaklanan ve Rabbi Akiba tarafından övülen Ya­hudi lider Simon bar Kozeba. Kendisine Bar Kochba (yıldızın oğlu) lakabı veri­len Simon'un Hadrian'ın sünneti ya­saklaması üzerine başlattığı isyanı Romalılarca çok sert bir şekilde bastırıldı. Son çatışma Masada'da oldu ve so­nunda Bar Kochba öldürüldü. Daha sonra Kudüs, Romalılarca Aelia Capitolina olarak adlandırıldı, tapınağın bu­lunduğu yere bir Zeus türbesi yapıldı ve Yahudiler Filistin'den sürüldü.

Ro­ma İmparatorluğunun Filistin bölgesin­deki işgaline daha fazla dayanamayarak, Yahudileri isyana götüren liderdir. Roma İmparatorluğunun bölgede yürüttüğü po­litik, ekonomik ve dini politikaya dayana­mayarak halkı isyana sevketmiş ve isyanı bizzat idare etmiştir. Roma’nın helenleştirme politikası, Yahudilere çok ağır gelmiştir. Kudüs mabedinin yerine jupiter tapınağı yapılmış ve çocukların sünnet edilmesi yasaklanmıştır. Roma'ya karşı yapılan bu başkaldırı hare­keti önce başarılı olmuşsa da daha sonra bastırılmıştır. Böylece Bar Kohba’nın ba­şarısı fazla uzun sürmemiştir. Direnişin uzamasına sinirlenen Hadrien, takviye güçleri göndererek   Bar Kohba'yı Kudüs'ün güney batısında Bethar'da öldürt­müştür (135). Bar Kohba ordusu, kent gö­lü yakınlarında direnmişse de başarılı olamamıştır. Sonunda Hadrien, Yahudile­ri Filistin'den sürmüş, Yahudiler böylece yeni bir sürgün hayatı yaşamaya başlamış ve bu Yahudilerin bütün dünyaya yayıl­malarının başlangıcı olmuştur.

Bar Mitzva:

“Emir çocuğu” veya “emrin oğlu” anlamlarına gelen bu terim, Ya­hudilikte çocukların ergenlik çağına ulaştıklarında onlar için yapılan dine giriş töreninin adıdır (kızlar için yapı­lana Bat mitzva denilir). Erkek çocuklar için 13 yaşında, kızlar için ise 12 yaşında bu tören düzenlenir. Bu törenin iki önemli unsuru Bar (ya da Bat) mitzva adayının Torah okuması ve Tefillin takmasıdır.

Bu kelime İbranice'de “Emirlerin oğlu” anlamına gelmektedir. Yahudi erkek çocukları 13 yaşından bir gün aldığında Bar mitzva törenine katıl­mayı hak ermektedirler. Yahudilikte 13 yaş erkek çocuklarının buluğa erme yaşı olarak kabul edilmektedir. Yahudi bilgini Raşi, Bar mitzvanm tarihinin çok eskilere ve hatta Sina dağında verilen emirlere kadar dayandığını ileri sürmektedir. Yahudi kültüründe 13 yaşın, çok önemli hatıraları vardır. Meselâ Hz. İbrahim, put­ları 13 yaşında kırmıştır. Yaakov ile Esav’ın yolları 13 yaşında ayrılmıştır. 13 yaşına girmiş olan bir Yahudi erkek çocuğu, küçük bir merasimle Tora okumaya, tefilin takmaya ve tallit kuşan­maya davet edilir. Yahudilikte Bar Mitzva törenleri bir nevi giriş törenleridir. Artık gençliğe adım atmış olan genç, Yahudi cemaati içine kabul edilmiş olmaktadır. Bar Mitzva törenleri, dünyanın farklı böl­gelerinde farklı şekillerde kutlanmak­tadır. Eski dönemlerde Bar-Mitzva genel­de pazartesi-perşembe günleri yani Tora’nın okunduğu sabahlar yapılırdı. Bazı yerlerde Bar Mitzva, cumartesi günü kalabalık cemaatlerin huzurunda yapılırdı. Batı ve Doğu Avrupa'da Bar Mitzva törenleri Yahudi toplumunda çok önemli bir gelenek olarak kabul edilmektedir. Bar Mitzva törenlerinde güzel sesli çocuklar tarafından Tora okunmaktadır. Cumartesi kutlanan Bar Mitzva törenlerinde haham, Bar Mitzva’nın önemini anlatan bir ko­nuşma yapmaktadır. Bar Mitzva törenlerinden sonra Kiduş denilen bir merasim yapılmaktadır.

Bar Mitzva törenine katılan Yahudi ço­cuklarının yeterli dini bilgilerle mücehhez olmaları gerekmektedir. Hatta cumartesi günü Sinagog'daki törene gitmeden önce perşembe sabahı Bar Mitzva olacak olan çocuğun evinde toplanılmakta, çocuğun koluna dua eşliğinde tefilin takılmaktadır. Bu esnada orada bulunan davetliler “kuvvetli ol kutsal ol. Tora'yı güçlendir ve yayarak geliştir” cümlelerini tekrar ederler. Gelecek cumartesi günü sinagoga gelmek üzere çocuğu davet ederler. Türkiye'de Bar Mitzva uygulamaları bü­yük ölçüde diğer ülkelerdeki uygulamala­ra benzemektedir. Çocuklar, dini bilgiler­le mücehhez hale getirilmektedir. Bar Mitzva olacak çocuğun ailesi, Bar Mitzva törenlerine hazırlanmaktadır. Pazartesi -perşembe sabahlan Tefilin takılır. Aile fertleri ve akrabalar evde toplanırlar. Bazan tören sonrası bir yemek daveti veri­lir. Cumartesi sabahı ise, daha kalabalık bir davetli kitlesi eve veya sinagoga çağrı­lır. Bar Mitzva, anne-babasına ve diğer ai­le büyüklerine teşekkür eder.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 23:02

Barabudur:

Endonezya'da M.S. 800 yıllarında Şailendra hanedanlığı zama­nında inşa edilen dünyanın en büyük Bu­dist tapınaklarından birisidir. Jakarta’nın kuzeyindeki bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. XX. yüzyılın başına kadar ih­mal edilen tapınak 1907-1911 yıllarında ve 1980 yıllarında olmak üzere iki defa tamir görmüştür.

Geniş bir kaide üzerinde oturan yapının her bir kenarının ortasındaki merdivenlerle en üst terasa çıkılmaktadır. Kare te­raslar, yüksek duvarlarla çevrilmiştir. Duvarlarda bulunan Nişler'de beş Bu­da figürü bulunur.

Yuvarlak planlı teras katlarının kenarları açıktır. Üstlerinde 72 adet stupa durmak­tadır. Delikli taşlar ile örülmüş stupalann içine Buda heykelleri konmuştur. Budizme göre, yeniden doğuşun gerçek­leştiği üç varoluş dünyası vardır: Birinci­si, Kama-Loka (Duygular Dünyası); İkincisi, Rupa-Loka (Biçimler dünyası), Üçüncüsü de Arupa-Loka (Madde dı­şındaki dünyalar).

Duvarlarda Nirvanayı simgeleyen ay­dınlanma basamakları vardır. Ba-Rabudur'da, Budda'nın çektiği sıkıntı­lar ve Mahayana Budacılığının kutsal me­tinlerini izah çeden açıklamalar görül­mektedir.

Barak Baba:

Literatüre Barak Baba olarak geçen ve San Saltuk'a mürit olan bu genç dervişin kimliği hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Barak Baba değişik vesilelerle Anadolu'da dolaşmış, hatta İran'a kadar gitmiştir. Kendisinin saçlarının uzun olmasından dolayı, San Saltuk'un ona, “köpeğim” an­lamına gelen “Barağum” dediği nakledilmektedir.

İlhanlı hükümdarları üzerinde önemli nü­fuz sahibi olan Barak Baba'yi Gajan Han, Sultaniye'ye davet etmiştir. Ölcaytu dö­neminde daha da itibar kazanan Barak Baba, birçok yere elçi olarak gitmiştir. Elçi olarak gittiği Gilân bölgesinde Gilânlıların şefi Topaç, Barak Baha'yı cemaati ile bir­likle öldürtmüştür. İlhanlı sultanını bu durum çok üzmüş ve bunun üzerine Gilânlıların üstüne bir ordu göndermiştir.

Olcaytu Sultaniye'de onun adına bir türbe yaptırmıştır.

Barak Baba ve müritleri başlarına keçe kü­lah giyerek ve boyunlarına çan takarak, saçlarını kazıyarak, bıyıklarını uzatarak dolaşıyorlardı. Bunların davul çaldığı da söylenmektedir.

Barak Baba'nın müritlerinin XIV. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu ve İran'da var­lıklarını sürdürdüklerini bazı kaynaklar nakletmektedir. Ancak daha sonraki dö­nemlerde Barak Baba taraftarlarının Bek­taşilik hareketinin içinde eridiği tahmin edilmektedir. Barak Baba'nın “Kelimat-ı Barak Baba” isimli bir risalesi vardır. Bu risaleyi A. Baki Gölpınarlı Yunus Emre ve Tasavvuf mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn10" rel="no follow -

Barlaam Ve Josaphat Hikayesi:

Putperest iken Hıristiyanlığı kabul ederek tahtını bırakan ve rahiplik elbisesini giyen bir kral ile oğlunu konu edinen, Ortaçağa ait bir Hıristiyan hikayesi. Muhtemelen Buddha ile ilgili efsanenin Hıristiyan­lığa uyarlanmış bir şekli. Bakınız: Gautama Buddha.

Bârî:

Kur'an'da Allah'ın isimlerinden bi­risi; “seçkin, mükemmel ve kusursuz olan”.

Barnaba:

Hz. İsa'nın 12 havarisinden bi­risi. Hıristiyan geleneğine göre Pavlus dine girdikten sonra onu diğer havari­lere takdim eden Barnaba'ydı. Ayrıca o, Pavlus ile birlikte misyonerlik amacıyla Anadolu'ya seyahat etmişti. Ancak daha sonra, geleneğe göre, John Mark konusunda bir tartışma nedeniyle Pavlus'la yolları ayrıldı ve Barnaba Kıbrıs'a gitti. 61'de Salamis'te öldürüldüğüne inanılan Barnaba, geleneksel Kıbrıs ki­lisesinin kurucusu olarak da kabul edilir.

Özellikle Hz. İsa'nın çarmı­hından sonraki dönemde ismi geçen Barnabas’ın havariliği kesin değildir. Luka tarafından “Ruhu' 1-Kudüsle dolu iyi bir adam” mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn11" rel="no follow - - [12] Bir müddet, St. Paul ile birlikte, Tarsus'ta ve Antakya'da faaliyet gösterir­ler. Barnabas, Pavlus ile birlikte önce Kıb­rıs'a, sonra Konya'ya kadar gitmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn13" rel="no follow - - [14] Bu toplantıya Hz. İsa'nın teyzesinin oğlu Yakub ve havariler katılır. Yeni Hıristiyanların sünnet olma zorunluluğunun olmadığını savunan St. Paul ile Havariler arasında ciddi tartışma­lar olmuştur. Muhtemelen Barnabas’ın, Kudüs meclisindeki tartışmadan sonra, St. Paul'e güveni azalmıştır. Barnabas ile Paulus'un arasının açılmasının gerçek ne­deni pek bilinmiyor. Resullerin işleri,  Barnaba ile Pavlus arasındaki anlaşmazlı­ğın Barnaba’nın yeğeni oian Markos yü­zünden çıktığını yazarsa da mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn15" rel="no follow - - [16] Fakat St. Pierre’in daha sonraki yıllard  Roma'da, Pavlus'la birlikte olduğunu göreceğiz. Bu da muhtemelen, St. Pierre’in önceki fik­rinden döndüğü veya bu konuda yumu­şamış olduğu şeklindeki yaklaşımla çö­züme ulaştırılabilir. Sünnet olmanın dı­şındaki “Nuhî kanunlara uyan putperest­lerin, Hıristiyanlığa girmelerini St. Pierre'inde benimsediği de burada düşü­nülebilir. Bunun için Pavlus'un hararetle savunduğu putperestlerin “sünnet olma­dan” da Hıristiyan olabilecekleri düşüncesine, St. Pierre’inde yumuşak yaklaştığı düşünülebilir.

Barnabas’ın daha sonraki hayatı konu­sunda bilgiye sahip değiliz. Pavlus, Barnabas'ı havarilerden saymakta mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn17" rel="no follow -

Barnaba İncili:

Batılıların, Hıristiyanlık­tan İslama geçen bir İtalyan tarafından 15. yy'da yazıldığını iddia ettikleri İtal­yanca bir İncil. Apokrif İnciller ara­sında yer alır. Teslisi reddetmesi, İsa'­nın sadece bir peygamber olduğuna vurgulaması ve Kur'an'la yakın benzer­liği dikkat çekici karakteristikleri ara­sındadır. Ayrıca Hz. Muhammed’in tebşiratı ile ilgili Kur'an ayetlerini des­tekler tarzda ifadelerin bulunması da bir diğer özelliğidir.

Barnaba İncili olarak bilinen İncil, İtalyanca yazma olarak Vi-yana'da, Avusturya milli kütüphanesinde bulunmaktadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn18" rel="no follow - Barnaba İncilinin XVIII. yüzyılda yazılmış İspanyolca bir nüshasının olduğu ve bu nüshanın kaybolduğu bilinmektedir.  Bu nüshaya Adriaan Reeland atıfta bulun­maktadır. Bu nüshanın 1734'de mevcut olduğunu Georges Sale'ın 1734'de yayın­ladığı Kur'an tercümesinden öğrenmekte­yiz. Sale “the koran” adlı eserinde Barnaba İncilinin İspanyolca nüshasından bazı pasajlar nakletmektedir. Barnaba İn­cili 1908'de Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu tercümeyi gerçekleştiren Dr. Halil Seâde'dir. Tercümenin başında M. Reşid Rıza’nın yazdığı bir önsöz bulunmaktadır. Barnaba İncili daha sonra 1908'de Murtazâ Kerim Kirmâni tarafından Fransızca'ya da tercüme edilmiştir. Hıristiyan dünyada Barnaba İncili hak­kında birçok çalışma yapılmıştır. Vatikan, Barnabas İnciline hiçbir zaman iyi niyetle yaklaşmamış ve Barnaba İncilini daima Apokrif kitaplar arasında saymıştır. Ancak Papalığın Apokrİf saydığı Barnaba İn­cili ile bugünkü Barnaba İncilinin hiçbir alakası yoktur. Eski kitaplarda zikredilen Barnaba İncili, Grekçe yazılmıştır. Lâtince kataloglarda geçen bu İncil'dir. Ancak bu İncilden bugün iz kalmamıştır. Batı kaynaklarında Barnaba İncili ilk defa 1703 ve 1719'da basılan code pocryphus Novi Testamenti'nde geçmektedir. 1715'de Menagiana adlı eserinde Bernard de la Monnoyeda Barnaba İncili hakkında bilgi vermektedir. 1718 yılında Londra'da John Toland, Barnaba İncili'nden bahse­der. Bu tarihten sonra Batı dünyasında Barnaba İncili hakkında çok şey yazılma­ya başlamıştır. Gerek Arap dünyasında ve gerekse Türkiye'de Barnaba ve Barnaba İncili hakkında yazılar yazılmış ve halâ da Barnaba   İncili Türkhalkının dikkatini çekmeye devam etmektedir. Barnaba İncilinin müslümanlar tarafından dikkate alınmasının nedeni, bu İncilin tes­lise yer vermeyişi, Hz. Muhammed’in ge­leceğinin haber verilmesi ve diğer yandan, Hz. İsa'nın bir peygamber olduğu­nun bildirilmesidir. Kur'an-ı Kerim ruhu ile uyuşan bu İncil’in müslümanlar tara­fından kabul görmesinin başlıca sebebi bu önemli noktalardır.

Baron Samedi:

Bakınız: Ghede.

Bartolomeus:

Hz. İsa'nın 12 havarisinden birisi. Rivayetlere göre tebliğ amacıyla Ermenistan ve Hindistan'a gitmiş ve sonunda öldürülmüştür.

Baruch Kitabı:

Yeremya'nın (Jeremiah) talebesi Baruch tarafından yazıldığına inanılan çeşitli apokrif metinler. Ba­ruch I, Baruch II, Baruch III ve Baruch IV şeklinde adlandırılan bu metinlerin MS 1. ve 2. yy'lara ait olduğu ifade edi­lir.

Ba's Bade'l-Mevt:

Arapça. “ölümden sonra dirilme”. Bu dünya yaşamının bir hedef ve bir son olmadığı, öldükten sonra dirilerek dünyada yapılanların hesabının verileceği inancı, İslamın temel inanç esasları arasında yer alır. Kur'an'da bu husus sıklıkla vurgulanır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn19" rel="no follow -

Basîr:

Kur'an'da geçen Allah'ın güzel isimlerinden birisi; “kusursuz, eksiksiz ve tam gören” anlamına gelen bir isim.

Basilides:

MS 2. yy'da yaşayan Gnostik eğilimli bir Hıristiyan teolog. Eserlerin­den sadece bazı fragmentler günümüze kadar ulaşmıştır. Taraftarları sonradan ayrı bir ekol oluşturmuşlardır.

Basilius:

Arius'un muarızlarından olan ve ortodoks rahipliğinin babası sayılan Hıristiyan Basilius'un (330-379) ma­nastır kuralları, Basiliuscu doğu ve batı manastırlarında geçerlidir. Onun kız kardeşi Macrina’nın ise Basiliuscu rahibeliğin kurucusu oluğu kabul edilir.

Basit Realizm (Naive Realizm):

Felsefeci­lerin bir çeşit basitleştirilmiş realizmi' ifade etmede kullandıkları bir terim. Buna göre dış dünyadaki nesnelerde fark ettiğimiz nitelikler (örneğin balın tatlılığı ve sigaranın kokusu gibi) as­lında onları tecrübe etmemizle vardır­lar.

Basle Konsili:

1431-1449 yılları arasında kilise reformları ve sapkın akımlara (John Huss) karşı alınacak tedbirleri belirlemek amacıyla yapılan toplantı. Papalık yetkileri sınırlanmak istenmiş ve Lozan'da bir karşıt papa seçimiyle son bulmuştur. Ayrılık V. Nikolaus'un af fermanıyla kapanmıştır. Karşıt papa V. Felix, bu makamdan vaz geçerek kardinal olmuştur.

Bastet-(Bast, Ubasti):

Eski Mısır'da kedi başlı güneş tanrıçası. Kült yeri Bubastis olan Bastet, kedi başlı bir kadın veya bir kedi şeklinde temsil edilirdi. O, hem Mut, hem de aslan başlı tanrıça Sekhmet ile karıştırılıp özdeşleştirildi. Oldukça popüler bir mutluluk tanrıçası olan Bastet’in tapınağında kediler bu­lundurulur ve bunlar tanrıçanın inkarnasyonu olarak görülürdü. Bu kediler öldüklerinde ise mumyalanırlardı.

Başpiskopos (Archbishop):

MS 4. ve 5. yy'larda kullanılmaya başlanan ve kilise hiyerarşisi içinde bir mertebeyi ifade eden isim; bir metropolitan bölgede ki­liseler üzerinde otorite sahibi olan pat­riklere verilen ad.

Birçok piskoposluklar üzerinde yönetim yetkisi olan piskoposa verilen unvandır. Belirli sınırlar içindeki piskoposlukların yönetimine nezaret eden bir birimdir. Başpiskoposun yetkisi ile metropolitin yetkisi aynı düzeydedir. Başpiskoposluk, aslında bir metrqpolitlik makamıdır. Eskiden metropolit unvanı kullanılırken şimdi başpiskopos unvanı kullanılmaktadır. Bu metropolit unvanı ilk defa IV. asırda Doğu kilisesi mensup­larına bir şeref unvanı olarak verilmiştir.

Bunun için Doğu kiliselerinde metropolit unvanı daha çok kullanılmıştır.  Bu unvanın Batı kilisesi çevresinde VII. yüz­yıldan sonra kullanıldığı görülmektedir. Ancak, metropolit ünvanından daha çok “Başpiskopos” unvanı Batı kilisesi muhi­tinde tercih edilmiştir. Orta çağda Başpiskoposluk büyük yetki­lere sahipken Trente kansilinde (155-1563) bu yetkiler daraltılmıştır. Katolik kilisesi hâlâ başpiskopos unvanını kullanmakta­dır. Doğu kiliselerinde hem başpiskopos hem de metropolit unvanı kullanılmakta­dır.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 23:10

Başrahip (Archpriest):

Erken dönemler Hıristiyan geleneğinde piskoposun yok­luğu esnasında onun yerine ayinleri yürüten rahip. Bakınız: Ganzibra.

Bâtıl:

Arapça. “yanlış, doğru olmayan, boş olan ya da geçersiz olan”, İslamda hak­kın karşıtı olan bâtıl, Allah'ın dininin dışında veya ona muhalif olan her şey için kullanılır. Kur'an'da, Hakk'ın ya­nında bâtılın hiçbir yerinin olamayacağı, zira Hakk'ın gelmesiyle bâtılın ortadan kalkacağı ve bâtılın zaten yok olmaya mahkum olduğu belirtilir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn20" rel="no follow -

Bâtıl İnanç:

Doğru olmayan, dinin temel yapısının dışında olan ve genellikle eski geleneklerin veya diğer inanç sistemle­rinin bir uzantısı olarak kabul edilen şey. Sık sık bâtıl inançların temelinde yanlış tabiat bilgileri, mantık dışı dü­şünceler, korkular ve büyülü güçlerin tesiri kanaatları bulunur. Falcılık, yıldız veya rüya yorumları, kehanette bulunma, gizemli tedavi biçimleri, cin korkusu, büyü, sihir ve sayı sembolleri bâtıl inancın tipik tezahürleridir. Gerçek dînî inancın kaybolduğu yerde bâtıl inanç bunun yerine geçer.

Bâtın:

Kur'an'da Allah'ın isimlerinden bi­risi olarak zikredilen Bâtın, “anlaşılamayan, sır olan” anlamlarına gelir.

Bâtınî Tefsir:

Dinsel bir metnin görünür anlamının ötesinde gizil anlamlarını açığa çıkarma gayesiyle yapılan açıklama ve yorumlar. Bu tefsir metodunda genellikle metindeki kelimelerin harf­lerine yüklenen sayısal ve simgesel değerlere dayalı açıklamalara yer verilir.

Bâtınîlik:

Kur'an'ın gizli yorumuna, bâtınî açıklamasına dayalı inanç ve dü­şünce sistemlerinin ortak adı. İsmailiyye, İbâhiye, Karmatîlik, Bâbekîlik ve Sabbahiye mezhepleri belli başlı bâtını akımlardır. Bâtinîlere göre önemli olan derece derece öğrenmeyle Kur'an'ın gizil anlamlarına vakıf olmaktır. Bu şe­kilde bâtını bilgiye ulaşan kişinin ise artık Kur'an'ın zahirine uyma gereği or­tadan kalkar. Bâtınîlik akımının genel­likle MS 9. yy'da yaşayan Meymun İbn Deysan tarafından başlatıldığı söylenir. Bâtınî akımlar, İslam tarihinde önemli iç karışıklıklara ve ayaklanmalara ne­den olmuştur. Bu karışıklık ve isyanları önlemek ya da bastırmak için uzun sü­ren çabalar gösterilmiş, bu arada birçok İslam alimi, Bâtınî öğretileri tenkit eden çeşitli eserler kaleme almışlardır.

Bat-Mitzva:   

XIX. yüzyılda özellikle Fransa ve İtalya'da kutlanan Bat-Mitzva törenleri, daha sonra bütün Ya­hudi cemaatleri  tarafından kutlanmaya başlanmıştır. Bat-Mitzva törenleri de Bar-Mitzva törenleri gibi, ülkeden ülkeye değişmektedir. Kızlar 12 yaşından bir gün alınca, Bat-Mitzva törenlerine alınmakta­dır. Bu, kızlar için bulûğ yaşının 12 yaşını bitirdiği gün başladığını göstermektedir. Kızların da Bat-Mitzva törenleri evde ve­ya dini bir okulda yapılmaktadır, Sina­gogda yapılmaması manidardır. Bat-Mitzva törenleri bazen toplu halde kutla­nır. Bazı yerlerde Bat-Mitzva törenleri si­nagoglarda yapılmaktadır. Ancak kızın babası ve kardeşleri sinagoga davet edilmektedir.

Son yıllarda Bat-Mitzva bir doğum günü niteliğinde kullanılmaya başlamıştır. Aile­lerin bir araya gelmesiyle evde kutlan­maktadır.

Türkiye'de de yer yer Bat-Mitzva törenleri kutlanır. Bu tören çok yaygın değildir. Türkiye'de, aynı yıl doğumlu kızlar, bir cumartesi sabahı beyazlar içinde sinagog­da kısa birer konuşma yaparlar ve böylece cemaate katılımları gerçekleşir. Tören sonrası bir davet yapılmaktadır.

Baur:

(F.C. Baur, 1792-1860)

Tübingen ekolünün kurucusu ve önde gelen şah­siyeti olarak tanınan ünlü Alman Pro­testan ilahiyatçı ve Kitabı Mukaddes eleştirmeni. Özelikle Yeni Ahit üzerine çalışmalarıyla dikkatleri üzerinde topla­yan Baur, kutsal metinleri yorumla­mada rasyonalist yaklaşımıyla ilgi çe­ker. Hegel’in tez-antitez-sentez teorisini hareket noktası olarak alan Baur, bir bütün olarak Yeni Ahit’in kendi derleniş zamanının kültürel konteksini yan­sıttığını savunur. Yeni Ahit metinle­rinden Resullerin İşleri ve Pavlus'un Mektupları gibi metinlerin ise Petrinistler adını verdiği Yahudi-Hıristiyanlarla Paulinistler dediği Pavluscu Hıris­tiyanlar arasındaki tarihsel mücadele­nin bir ifadesi olduğunu ileri sürer. Baur'un Pavlus'la ve Kilise tarihiyle ilgili yazdığı eserler oldukça önemlidir. Bakınız: Tübingen Okulu.

Bay Ülgen:

“Ulu zengin”. Altay Türkle­rinde yüce tanrıya verilen ad. Onun, sekizinci semavi alemde yaşadığına ve yedi ya da dokuz oğlu dokuz da kızı ol­duğuna inanılırdı. Karşıt, Pura Kan, Yayık Kan, Burca Kan, Karakuş, Paktı Kan ve Erkan, Bay Ülgen’in oğulları arasındaydılar. Onun kızları ise Ak Kız­lar diye adlandırılırlardı.

Bayezid Bistâmî:

Asıl adı Tayfur olan Horasan'lı ünlü sufî (ö. 848 veya 874). Önce fıkıhla uğraşan Bayezid, daha sonra Ebu Ali el-Sindî'den tasavvuf öğ­rendi. Miraç iddiasında bulunması ve vahdet-i vücud öğretisi doğrultusunda, vecd ve manevi sarhoşluk halinde iken kullandığı ifadeler (şathiyye) İslam alimlerinin büyük tepkisini çekti. Yaz­dığı herhangi bir eser olmamakla bir­likte onun bazı sözlerinden derlenen mecmualar vardır.

Bayram:

Dinsel açıdan ayrı bir öneme sahip olan ve bu nedenle inananlarca özel bir takım ayin ve ritüellerle kutla­nan gün veya günler. Hemen hemen tüm dinsel geleneklerde var olan bay­ramlar, ya önemli bir olay veya döne­min anısına ya da ürün, hasat, sağlık ve benzeri çeşitli şeyler için bir şükran ifa­desi olarak kutlanır. Bakınız: Heartoloji, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı, Easter, Pesah.

Bayramîlik:

15. yy'da Hacı Bayram Velî’nin (ö. 1430) kurduğu bir tarikat. İlk Türk tarikatı olma özelliğini de taşıyan Bayramîlik, Nakşibendîlik ve Halvetiye arası bir yapıya sahiptir. Diğer birçok tarikatın olduğu gibi, Bayramîliğin te­mel özelliği de ilme'l-yakîn, ayne'1-yakîn ve hakka'l-yakîn kavramlarına da­yalı düşünce tanıdır. Bayram Velî bun­ları “bilmek, bulmak ve olmak” şek­linde tarif eder. Hacı Bayram Velî’nin ölümü sonrası tarikat üç kola ayrılmış­tır. Bursalı Ömer Dede (ö. 1475) Melâmiyye-i Bayramiyye ekolünü gelişti­rirken, Ak şemseddin (ö. 1459) Bayramiyye-i şemsiyye'yi. Aziz Mahmud Hüdayi (ö. 1628) ise Celvetiyye'yi kur­muşlardır. Ayrıca sonraları Tennuriyye, Himmetiyye ve İseviyye gibi ekoller tü­remiştir.

Bayramiye:

Hacı Bayram Veli'nin kur­duğu tarikatın adına Bayramilik veya Bayramiye denmektedir. Bayramiye tari­katı özü itibariyle bir Türk tarikatıdır. Ha­cı Bayram Veli'den sonra, tarikat iki kola ayrılmış olup, Akşemsiddin'e (öl:1459) nisbet edilen kol, Şemsiyye; Ömer Sikkini'ye (öl:1457) nisbet edilen kol da Melâmiyye adını almıştır. Bayramiye ta­rikatını, Akşemseddin'e nispet edilen Şemsiyye tarikatı devam ettirmiştir. Bayramilik tarikatının, Halvetilik ve Nak­şibendilik arası bir tarikat olduğu görül­mektedir.

Hacı Bayram Veli'nin şeyhi Hamidüddin, Aksaray'da vefat edince, Hacı Bayram Ankara'ya dönmüş ve irşat faaliyetine başlamıştır. Bu tarih muhtemelen 1412 yı­lıdır. Hacı Bayram’ın Ankara'da irşada başladığı bu tarihi Bayramiye'nin kuruluş yılı olarak görmek mümkündür. Hacı Bayram Veli, bir müddet Edirne'de kal­dıktan sonra tekrar Ankara'ya gelmiş ve hatta II. Murad, Bayramiye tarikatı men­suplarından vergi alınmamasını emret­miştir. Böylece Bayramiye tarikatı men­suplarının devlet nezdinde bir itibara sa­hip olduğu görülmektedir. 1430 yılında Hacı Bayram Veli, Ankara'da vefat ettiği zaman, Bayramiye Ankara dı­şında yayılmış ve çok önemli mürşitlere sahip olmuştur. Meselâ, Göynük'te Akşemseddin, Gelibolu'da Yazıcıoğlu Mehmed, Balıkesir'de Şeyh Lutfullah ve Bursa'da Akbıyık, Bayramiye'yi temsil eden önemli kişilerdendi. Hacı Bayram'dan sonra Bayramiye'yi Akşemseddin gö­türmüştür. Bu tarikatın adı, Bayrami-Şemsilik olmuştur.  Daha sonra Bayramiye, muhtelif kollara ayrılmıştır. Hatta bu kol­lardan bazısı müstakil tarikat haline bile gelmiştir. Meselâ Hacı Bayram Veli'nin halifelerinden Hızır Dede'nin müritlerin­den Üftade (1580) hazretlerinin halifesi, Aziz Mahmud Hudayi'nin (1628) kurdu­ğu tarikat, Bayramiye'nin bir kolu olmakla birlikte müstakil bir tarikat olarak gelişmiştir.

Melâmilik de, Bayramiye ile ilişkili bir ta­rikat olarak zikredilmektedir. Ömer Sikkini'nin temsil ettiği Melâmilik hareke­ti başlangıç itibarı ile Hacı Bayram Veli ile ilişkisi olmakla birlikte, daha sonraki ge­lişmelerde pek ilişkisi kaldığı söylenemez. Bayrami-Melâmiler, daha serbest bir ya­şayışı, aşk, cezbe ve sohbete önem veren bir eğitimi, Vahdet-i vücudu benimseyen ve Ehl-i beyte aşırı muhabbeti sergileyen bir görüntü ortaya koymuşlardır. İkinci devre Melâmileri denilen Bayrami-Melâ­miler, Hacı Bayram Veli'nin çizgisinden uzak, daha değişik bir hayat tarzı ve ya­şama biçimi sergilemişlerdir. Hacı Bayram Veli'nin tarikatı ile ilgili özel bir eseri yoktur. Bunun için onun tarikatı­nın prensiplerini ortaya koymak mümkün değildir. Hacı Bayram Veli'nin çiftçilikle meşgul olması, halk içinde yaşaması, ze­kat toplayarak müridlerini gözetmesi, onun melâmi meşrep olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Bayramiye tarikatı da­ha çok köylü ve esnaf kesiminde yayıl­mıştır. Bayramiye mürşitlerinin, Anado­lu'daki birlik ve beraberliğin oluşumunda çok önemli rol oynadıklarını müşahede ediyoruz. Hacı Bayram Veli, Sünni İslamı temsil eden devletin resmi politikasına ters düşmemiş, bilakis sünni İslâmın pro­pagandasını yapmıştır. Akşemseddin gibi Bayramiye şeyhlerinin İstanbul'un fethine Fatihle birlikte iştirak etmeleri Bayramiyelerin devlet ricali nezdindeki itibarını göstermektedir.

Hacı Bayram Veli'nin tarikat adabını, Hü­seyin Enisi, Menakib-ı Akşemseddin isim­li kitabında, Akşemseddin’in, Hacı Bay­ram’ın irşad usûlünü bir kitabın arkasına kaydettiğini bildirir. Enisi'nin nakline gö­re, Hacı Bayram'ın uyguladığı irşad usulü şöyledir:

1- On iki rekat teheccüd namazı kılınır.

2- Bayramiye Virdinde Bakara, Secde, Yâsîn, Duhân, Feth, Vakıa, Mülk ve Amme sureleri okunur.

3- Kelime-i tevhid zikri çekilir.

4- Kainattaki olağan üstü şeyler dü­şünülür.

5- “Allahümme ya nure kulle şey” diye başlayan bir münacaat okunmaktadır.

1- Halvetin ilk gecesi 1000 salavat, 1000 kelime-i tevhid okunur. İki rekat namaz kılınır. (Hz peygamberin   şefaatına  nail olma amacı ile).

2- İkinci gece,  1000 kelime-i tevhid, iki rek'at namaz (Allahı görme dileği ile).

3- Üçüncü gece, 1000 felâk süresi, 1000 kelime-i tevhid, iki rekat namaz (Kalbteki perdelerin kalkması için).

4- Dördüncü gece/1000 Nas süresi, 1000 kelime-i tevhid. İki rekat  namaz. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn21" rel="no follow - Hacı Bayram'ın esma zikrine dayanan bu irşad usulü, Bayrami-Şemsiler tarafından uygulanmıştır. Bayramiye tarikatının tacı, başlangıçta on iki terkli iken, Hacı Bayram tarafından altı terkli beyaz çuhaya dönüş­türülmüştür.

Hacı Bayram Veli'den sonra, Anado­lu'nun birçok yerinde Bayramiye tekkeleri meydana gelmiştir. Bugün halâ tekkelerin birçoğu halkın ziyaret yeri olarak varlığı­nı devam ettirmektedir.

Bayramlar:

1- Yunan Bayram­ları: Yunan dininde “bayram” mefhu­mu, heterojen bir kalabalığı içermektedir. Yunan dininde bayramın yerini birkaç temel ve özel çizgilerle ifade etmek müm­kündür.

Önce tarihi dönemde bayramların çok ol­duğunu söyleyebiliriz. Bu bayramların birçoğu, devlet hayatına bağlı bayramlar­dı. Gerçekten bayramların, aynı duygu­ları taşıyan insanları toplamada önemli bir rolü vardır. İkinci önemli nokta, Grek dini bayramları çoğu zaman ayin kuralla­rına bakıldığı zaman, resmen tebcil ettik­leri Tanrılardan daha eskiyi göstermekte­dir. Grek bayramlarının çoğu, mevsim ritmlerine sıkıca bağlı bulunuyordu. Me­selâ Dionysos bayramı bağ bozumunu; Dinietez bayramları ise buğday mevsimi­ni gösteriyordu. Üçüncü olarak Grek bay­ramları, toplumda belirgin bir bölünmeyi belirli hale getiriyordu. Meselâ bu bay­ramlardan bazıları tamamen kadınlara tahsis edilmiştir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn22" rel="no follow - 2- Hind Bayramları: Hindu bay­ramları da çoktur. Bu arada bu bayramlar güneş ve özellikle aya göre tesbit edilmiş­tir, itina ile bu tespitlere riayet edilmiştir. Hindistan'da bayramlar bir halk tezahüra­tı şeklindedir. Bu bayramların çoğu dini­dir. Bir mevsimden diğerine geçiş veya hasat sonu sırasında büyük Tanrının bay­ramı    kutlanmaktadır. Bunlara mahalli bayramları da ilave edebiliriz. Bu bayram­lar, özellikle birer festivaldirler. Tanrıların resimleri, bu bayramlarda mabedden dışarda dolaştırılmaktadır. Bu dolaşma­lar, arabaların ve tahtların üzerinde yapıl­maktadır. Yine Hindistan'da köy bay­ramları ve bazı kastlara özgü bayramlar da vardır. Bu bayramlarda herkes kendi Tanrısını kutlamaktadır. Bu bayramların arasında en popüler ola­nı, ilkbaharda kutlanan Holi bayramıdır. Bu bayram Şubat-Mart aylarında dolu­nayda kutlanmaktadır. Bu bayramda her­kes bol su ile ıslatılmaktadır. Temmuz -Ağustos ayında kutlanan Krişna'nın do­ğum bayramı, bütün Hindistan'da ve özellikle Bengladeş'te Vişnuistlerce kut­lanmaktadır. Bengladcş'te, Krişna sofula­rı, bu bayramda caddelerde şarkı söyleye­rek ve dans ederek dolaşmaktadırlar. Yine Hindistan'da görülen dini bayramlardan biri Saravasti veya Dourga'ya ithaf edilen dokuz gece bayramıdır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn23" rel="no follow - 3- Hitit Bayramları: Hitit toplum yapısında bayramların çok canlı bir yeri vardır. Çünkü Hititlerin yılları, bayram­larla belirginlik kazanmıştır. Bu bayram­lardan bazıları resmi, bazıları da mahalli bayramlardır. Hititlerin birleşmesi sonu­cu, resmi bayramlar kendini göstermiştir. Bu resmi bayramların belli başlı kutlama yeri de başkent Hattusa'dır. Resmi bayramlara genelde kraliyetin çiftleri veya bir prens başkanlık etmektedir. Mesela, Kral IV. Tudhaliya dönemine ait bir bay­ram listesi bulunmuştur. Buna göre on sekiz bayram tesbit edilmiştir. Boğazköy tabletleriyle bilinen bayramların iyi bir tahlili bir takım konularda dikkat çekici bilgiler verecektir:

1- Ezen Zenandes Veya Nuntarriyashas Bayramı: Buna son bahar bayramı adı ve­rilmektedir. Bu bayram,   kral, askeri kamplarından döndüğü zaman, son ba­harda kutlanmaktadır. Büyük bayram­lardan birisidir. Bu bayram vesilesi ile ya­pılan festivaller yirmi bir gün sürmekte­dir. Bu zaman zarfında kraliyet çifti bera­berce veya ayrı olarak belli başlı Hatti si­telerini ziyaret etmektedir. Bunların ba­şında Arinna, Ankuwa, Kaştapa ve Tawiniya gelmektedir. Dini merasim, şeh­rin büyük tapınağında icra edilmektedir.

2- Ezen Hameshandas: Buna ilkbahar bayramı adı verilmektedir. Bu bayram, ilk baharın başlangıcından  itibaren kutlan­maktadır. Tahminen otuz sekiz gün sür­mektedir. Bu bayramda da Hatti'de bir kült seyahati yapılmaktadır. Bunun için kraliyet çifti, özellikle Zippalan'da, Matilla, Arinna, Towrisa gibi yerleri ziya­ret etmektedir. Bütün merasimlerin hede­fi, geçmiş yılı toprağa gömmek ve tabiatın yenilenmesini tebcil etmektir.

3- Ezen İsuWas: Bu bayrama isuWa bay­ramı denmektedir. Bu bayramın amacı, kralın ve kraliyet ailesinin temizlenmesi­dir. Böylece, kraliyet ailesinin mutluluğu sağlanmaktadır. Bu bayram, gencide Hattusa'da kutlanmaktadır.

Diğer önemli bayramlarda da kraliyet ai­lesi hazır bulunuyordu. Bu bayramlar şunlardı:

1- Purilli Bayramı: Bu bayram, ilkbahar­da kral tarafından kutlanıyordu. Tabiatın yenilenmesine, Fırtına    Tanrısı Nerik'e bağlı olarak  yapılıyordu. Önceleri baş­kentte kutlanırken, daha sonra Nerik'te kutlanmaya başlamıştır.

2- Çarşı Bayramı: Hitit döneminden kal­ma birtakım tabletler,  kraliyet ailesinin Haiki Tanrıça mabedine, araba ile gittiklerini tasvir etmektedir. Oraya Abarakku'lar, şehirlerinin mahsûllerini takdim etmek için gelerek bir kalabalık oluşturuyorlardı. Bu bir nevi panayır bay­ramını andırıyordu. Bayramın kutlama zamanı genelde ilkbahardı.

3- Ezen Hassumas; Prenslerin ergenlik çağında geçirdikleri bir seksüel giriş bay­ramıdır. Bunlardan ayrı daha birçok Hitit bayramı daha vardır. Bu bayramlar da III. Hattusili ve IV. Tudhaliya tarafından meydana getirilmişlerdir.

4- Yahudi Bayramları: Bugün kut­lanan birçok Yahudi bayramı, muhtelif vesilelerle, farklı tarihi dönemlerde mey­dana getirilmiştir. Yahudi bayramları üç kategoride incelenebilir: Kİtab-ı Mukad­des bayramları, Sonbahar   bayramları, ikinci derecedeki bayramlar:

I. Kitab-ı Mukaddes'e Özgü Bayramlar:

1- Pessah-Paskalya Bayramı: Nisan ayı ile birlikte başlayan Yahudi bayramlar tak­viminin ilkini paskalya bayramı olarak kutlanan pessah bayramı teşkil eder. Di­ğer bayramlarda olduğu gibi bu bayram­da da her erkek mabede gitmek zorunda­dır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn24" rel="no follow - 2- Pentakot (shavuot)  Bayramı: Önemli Yahudi bayramlarından biridir. Paskalya bayramından elli gün sonra kutlanmakta­dır. Kutlama süresi bir gündür. Yahudi takvimine göre, siWân ayının altısında kutlanmaktadır. Bu  bayrama, paskalya devresini sona erdirdiği için “Bitirme” anlamında Atse'ret de denmiştir. Tevratta bu bayramın adı bazen Hag ha-qatsir şek­linde geçmektedir. Bu da “Hasat Bayra­mı”   demektir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn25" rel="no follow - - [26]   veya  Yom habikkürim yani “İlkler Bayramı” şeklinde geçmektedir. Çünkü Yahudiler pentakot bayramından itibaren mahsûllerinden el­de ettikleri ilk ürünü mabede takdim ediyorlardı. Sinagoglarda yapılan dualarda bu bayrama “Tevratımızın bağış bayra­mı” denmektedir. Bu bayramın bir özelli­ği de o gün sinagogların yeşille süslenmesidir.

3-  Kaban Bayramı: (Çadırlar Bayramı) Kitab-ı Mukaddes'te zikredilen en eski bayramlardan biridir. 15 Tishri'den itiba­ren sekiz gün kutlanmaktadır. Buna Levililer'de Haymeler Bayramı denmek­tedir. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn27" rel="no follow - - [28] Hag hasükkot (Çadırlar Bayramı) Levililer 23/34'de anlatılmaktadır. Aynı babın 40. cümlesinde “Bayram buketlerini” oluş­turan bitkilere işaret edilmiştir. 42. cüm­lede çadırlarda yedi gün nasıl oturulacağı anlatılmaktadır. 43. cümlede de bayramın nedeni şöyle açıklanmaktadır: “Taki, İsrail oğullarını Mısır diyarından çıkardığım zaman, onları haymelerde oturttuğumu nesilleriniz bilsinler. Ben Allahınız Rabbim.”

II. Sonbahar Bayramları:

1- Yeni Yıl Bayramı (Rosh ha-shanah): 1. ve 2. Tishri'de kutlanan iki günlük bay­ramdır.

2-  Büyük  Afv Bayramı  (Yom ha-kippürim): Tishiri'nin onuncu günü, bir günlük kutlanan bayramdır.

III. İkinci Derecede Kutlanan Bayramlar:

1- Neomenie: Kutsal kitabın bayram sevi­yesine çıkardığı kutlamalardan biridir. Bu bayram, ek bir kurbanla belirginlik ka­zanmıştır. Bu gün aynı isimde bir dua ve mezmurların (113-118) ilâhi olarak okun­masıyla bu bayram kutlanmaktadır.

2- Purim: Ester kitabında nakledilen olay­ların hatırasına kutlanan bir bayramdır. Bayram vesilesi ile Ester kitabı okunur. Ester kitabının 9/22'deki cümlesine uygun olarak karşılıklı hediye alışverişi yapılır ve sevinç içinde yenilen bir yemek şenliği ile bayram sona erer.

3- Hannukkha: Bu bayram Kisleu ayının 25’inden itibaren kutlanır. Yudas Makkabeus, Kudüs mabedini   yeniden ibadete açmak için gerekli merasime başlamış ve bu bir hafta sürmüştür. İşte bu bayramı Yahudiler bu günün hatırasına kutlamaktadırlar. Hannuka bayramında sekiz kollu bir şamdan kullanılır. Her ge­ce biri yakılarak sekiz gün kutlanır. Ge­nelde bu bayram evlerde kutlanmaktadır.

4- Shevat: (Tü bi-shevat): Meyve ağaçla­rından verilen öşür bayramıdır. Bu öşür (1/10) meyvaları, fakirlere verilmek üzere sinagoglara getirilmekte veya fakirlere verilmektedir. Bu vesile ile evlerde onbeş ayrı cins meyve yenir. İsrail devleti bu bayramı,  özellikle ağaç dikmeye çıkan grup halindeki çocuklara tahsis etmiştir.

5- Lağ-ba-Omer: Yas dönemine son verme bayramıdır. Kabbala'dan etkilenen çevre­lerde bu bayram, “ölüler günü” olarak kutlanmıştır.

Yahudilikte Oruç Günleri: Yahudilikteki oruç günlerini aşağıdaki ka­tegorilerde belirtebiliriz:

1- Tevrat tarafından empoze edilen veya Kitab-ı Mukaddes'te geçen olayları hatır­latan oruçlar.

2- Hahamlar tarafından konulan oruçlar.

3- Özel karakteri olan oruçlar.

Kutsal kitap tarafından empoze edilen tek oruç Kippur günü tutulan oruçtur. Dieer oruçlar bazı şeylerin hatırlanması için tu­tulmaktadır:

1- Ab'da Tutulan Oruç: I. ve II. Mabedin tahribini hatırlatan yas orucudur.

2- 17 Temmuz'da Tutulan Oruç: Babilliler tarafından Kudüs'ün işgalini hatırlatmak­tadır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn29" rel="no follow - 3- 10 Tebet'de Tutulan Oruç:   Nabu-kadnezar’ın Kudüs'ü kuşatmasını hatırla­tan oruç. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn30" rel="no follow - 4- 3 Tishri'de Tutulan Oruç: Bu oruca Guedalyah orucu da denmektedir. Vali Guedalyah’ın katlinin hatırasına oruç tu­tulmaktadır.

5- Ester Orucu: Purim bayramı arefesinde 13 Adar'da tutulan oruçtur.

5- Hristiyan Bayramları Hıristiyanlıkta da yıllık bayramlar dikkat çekici boyuttadır.

1- Bakire Meryem Bayramı: İsa-Mesih’in annesi Meryem'e saygı bayramıdır.

2-  Noel Bayramı: İsa'nın doğum bayramı­dır. Bu bayram milâdî IV. yüzyıldan itiba­ren kutlanmaya başlamıştır. Noel bayramı Doğu kiliselerinde 6 Ocak'ta, Batı kilisele­rinde ise 25 Aralık'ta kutlanır. Her iki halde, Hıristiyanlığın başlangıcında kut­lanmayan bu bayram, bir putperest bay­ramı kalıntısı olarak görünmektedir.

3- Paskalya Bayramı: Paskalya bayramı İsa'nın kabirden dirilişinin bayramıdır. Başlangıçta Hıristiyanların paskalya bay­ramı, Yahudilerin paskalya bayramına uygun düşüyordu. Daha sonra Hıristiyan paskalya bayramının tarihi değişti ve Ya­hudilerden ayrı kutlanmaya başlandı. Ancak bu konuda iki ayrı yol tutuldu. Küçük Asya Hıristiyanları, Yahudiler gi­bi paskalyayı 14 Nisan'da kutlamaya de­vam etmişlerdir. Diğer Hıristiyanlar ise ilkbaharda dolunayı takip eden ilk pazar paskalyayı kutlamışlardır. Bu konu bu­güne kadar Doğu kiliseleri ile Batı kilise­leri arasında ihtilaflı bir konu olarak kal­maya devam etmiştir.

4- Pentakot Bayramı: Bu bayram Kutsal-Ruhun havarilere inişinin hatıra bayramı­dır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn31" rel="no follow - 6- Müslüman Bayramları: İslâmiyette başlıca iki bayram vardır.

1- Ramazan Bayramı: Ramazan orucundan çıktıktan sonra kutlanır. Bu bayram müslümanlann maddi ve manevi temizlenme bayramıdır. Üç gün kutlanır.

2- Kurban Bayramı: Zilhicce'de kutlan­maktadır. Bu bayram aynı zamanda bir hac bayramıdır. Ekonomik yönden iyi du­rumda olan müslümanlar, Hacca giderek kurbanlarını Mekke'de kesmektedirler. Böylece hem Hac vazifesini ifâ etmekte, hem de kurban bayramım kutlamaktadır­lar. Hacca gidemeyen müslümanlardan kurban kesecek kadar ekonomik yönden iyi olanlar, kurban bayramında kurban kesmektedirler. Kurban bayramı dört gündür.

Her iki bayramda da ikişer rekatlık bay­ram namazı kılınmaktadır. Bu namaz ca­milerde cemaatle kılınmaktadır.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 23:13

Bazilik-Bazilika:

Aynı adla anılan bir Roma yapı­sından adını alan erken dönemlerin mimarisine sahip kilise şekli; belirli bir mimari tarzında inşa edilen kiliseler. Günümüzde Bazilika terimi, Papa tara­fından belirli özel kiliselere unvan ola­rak verilmektedir.

Roma imparatorlarının ika­metgahları model alınarak yapılmış olan kült yerlerine verilen addır. Yuvarlak bir şekilde son bulan bir köşe ile yapılmış dikdörtgen yapılardır. Mihrap veya taht bu yuvarlak yere konmaktadır. Bugün Bazilik ismi, bazı kiliseleri şereflendirmek için verilmektedir. Fakat bizzat Bazilik olarak yapılan kiliseler de vardır. Meselâ Romadaki, Saint-Jean-de-Latran, Saint Pierre ve Saint Paolo Fuori Le Mura Bazi­likaları bunlardandır. Özellikle bu ilk ba­zilikalar 313 yılından sonra Constantinus'un emri ile yapılmaya baş­lanmıştır.

Eski Bazilika planlarına, orta nefi apsisin önünde dikine keserek plana Hac şekli kazandıran ve transept adı verilen yeni bir öğe ilave edilmiştir. Bu plan, ortaçağ boyunca bütün Avrupa kiliselerine hâkim olmuştur.

Beddua:

Bir kişinin aleyhine yapılan dua; yakardan kişiden bir diğeri için felaket ya da kötülük dileme; olumsuz dua. Bakınız: Dua.

Bedeviye:

Şeyh Ahmed Bedevi (1200-1276) tarafından kurulan bir tarikat. Rıfâî veya şazelî tarikatlarının bir kolu olarak da görülen bu tarikat, başta Mısır olmak üzere özellikle Kuzey Afrika'da yaygındır. Ahmed Bedevî’nin halifesi Abdulâl, tarikatın ilkelerini sistemleştirmiştir. Bedeviyye tarikatı sonradan birçok kola ayrılmıştır.

Bedî':

Kur'an'da yer alan Allah'ın güzel isimlerinden birisi; yaratan, hiçbir örneği olmadan yaratan.

Bedir Savaşı:

Hicret sonrası dönemde Hz. Muhammed liderliğinde Müslümanla­rın müşriklere karşı yaptığı ilk büyük savaş. 624'te yapılan ve kazanılan bu savaş, Müslümanların Medine'deki varlığını güçlendirirken, Mekkelilerin itibarını sarstı. Bu savaşta 300 kişilik bir Müslüman ordu yaklaşık 1000 kişi­lik Mekke kuvvetini bozguna uğrattı ve müşriklerin ileri gelenlerinden birçoğu öldürüldü. Bedir kuyuları yanında yapı­lan bu savaşa Bedir Savaşı adı verildi.

Bedreddin:

(Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, 1358-1420)

Ortak mülki­yeti savunan görüşleriyle ve İsyan hare­ketiyle dikkati çeken ünlü mutasavvıf. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in 1416'da Manisa dolay­larında ayaklanması üzerine Kırım'a ge­çen Bedreddin, Eflak beyinin yardı­mıyla asker toplamaya başladı. Ancak müritlerinin isyanının bastırılmasıyla Deliorman'da saklandı; fakat yakalana­rak yargılandı ve idam edildi. Muhyiddin Arabî'den oldukça etkilenmiş olan şeyh Bedreddin, Vahdet-i Vücud fik­rine karşı Vahdet-i Mevcud'u savundu; tanrı ile doğanın ayniliğini vurguladı. Bundan başka Bedreddin, kıyameti ve 'cennet cehennem İnancını simgesel olarak açıklamaya çalıştı; Kur'an'ın bâ­tını yorumunu tercih etti.

Şeyh Bedreddin’in hayatı ile ilgili çok değişik rivayetler vardır. Kendi soyundan Halil b. İsmail’in kaleme aldığı Menakıb'da Bedreddin’in, Simavna kadısı İsrail’in oğ­lu olduğu kaydedilmektedir. Annesi, bir muhtedi olan Melek Hatundur. Bedreddin ilk bilgilerini, Edirne'de babası Molla Yusuf'tan almıştır. Daha sonra, Bursa ve Konya gibi önemli ilim mer­kezlerine giderek fıkıh, mantık ve astro­nomi dersleri okumuştur. Daha sonra tahsiline Kahire'de devam etmiştir. Şeyh Hüseyin Ahlatı ile tanışmış, dost olmuşlar ve tasavvufla ilgilenmeye baş­lamıştır. Daha sonra Kahire'de Ahlati'nin halifesi olmuş, onun ölümünden sonra şeyh olmuştur.

1405 yılına doğru Mısır'dan ayrılarak Konya, Aydın ve İzmir'den Edirne'ye dönmüştür. Bir müddet sakin bir hayat sürmüş, devrin siyasi karışıklığından ya­rarlanarak Musa Çelebi tarafında yer al­mış ve kazasker olmuştur. Üç yıl devam eden bu görev sırasında Rumeli'de görüş­lerini yayarak önemli sayıda mürit ka­zanmıştır. Musa Çelebi, kardeşi Mehmet Çelebi'ye mağlup olmasından sonra 1413'de İznik'e sürgün edilmiştir. Şeyh Bedreddin’in müritlerinden Börklüce Mustafa Aydın'da, Torlak Kemal de Manisa dolaylarında ayaklanınca (1416 yı­lında), Şeyh Bedreddin, İznik'ten kaçarak İsfendiyaroğullarına sığınmış, oradan da Kırım'a kaçmıştır. Eflak beyi Mircea’nın desteği ile Silistre'de yeniden teşkilatmaya başlamış ve etrafına derviş­ler, sipahiler, medrese öğrencileri ve akın­cılardan önemli bir grup toplamıştır. Ay­dın ve Manisa ayaklanmaları bastırılmış ve   Anadolu sükunete ermiştir. Bunun üzerine Şeyh Bedreddin Deliorman'a sak­lanmış, yakalanarak muhakeme edilmiş ve 1420'de Serez'de idam edilmiştir. Kemikleri 1924'de Serez'den İstanbul'a ge­tirilmiş, birçok yerde muhafaza edildikten sonra, 1961'de Sultan Mahmud'un Divanyolu'ndaki türbe haznesine gö­mülmüştür.

Şeyh Bedreddin, Muhiddin Arabi'nin et­kisinde kalmış büyük bir din alimidir. Muhiddin Arabi'nin vahdet-i vucüd (var­lığın birliği) düşüncesine karşı, vahdet-i mevcut düşüncesini geliştirmekte, vah­det-i vücudu bir başka yolla açıklamaya çalışmaktadır. Ona göre tabiattaki varlık­larla, Allah bir ve aynı şeydir. Farklılıkla­rın, çelişkilerin ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık, birlik olarak Allah, çokluk olarak da doğa ya da kainattır. Mutlak varlık, madde ve ruh şekillerinde ortaya çıkmakta ve birbirinden ayırmak imkansız hale gelmektedir. Şeyh Bedreddin, ruh ve maddeyi aynı düzeyde gördüğü için, birçok mutasavvıftan ay­rılmaktadır.

Şeyh Bedreddin, bedenlerin yeniden di­rilmesi inancını da farklı açıklamaktadır. Beden toprağa karıştıktan sonra, insan bedeni latifleşir ve Allahla bir olur. Ona göre, ölümden sonraki haşr imkansız gö­rünmektedir.

Şeyh Bedreddin’in cennet ve cehennem anlayışı da farklıdır. Yaygın olan cennet ve cehennem inancına fazla önem ver­memektedir.

Şeyh Bedreddin monoteist dinlerin asıl kaynağının bir olduğunu ve ahiret yö­nünden tümünün aynı yola çıktığını söy­lemektedir.

Şeyh Bedreddin'e nisbet edilen düşünce­lerden biri de “ortak mülkiyet” meselesidir. Şeyh Bedreddin’in eserlerinde doğru­dan doğruya bu konuda bilgi olmamakla beraber, müridi olan Börklüce Mustafa ve taraftarları bu fikirleri yaymışlar ve erkek-kadın birarada sazlı içkili ayinler icra et­mişlerdir.

Türk marksistleri, bu tür fikirleri şeyh Bedreddin'e atfederek, Anadolu'da onun müritlerinin başlattığı isyan hareketlerini bir halk devrimi olarak yorumlamışlardır. Şeyh Bedreddin birçok eser vermiştir.

1- Letaifü'l-işârât (Fıkıhla ilgili)

2- Câmi'ul-Fusüleyn (Muamelata dair fı­kıhla ilgili)

3- Varidat (Felsefe, kelâm, tasavvuf ve di­ğer fikri konularla ilgili) bu eserlerin en önemlileridir.

Sonuç olarak Şeyh Bedreddin, iyi bir İslâmi eğitim görmekle beraber, tasavvuf ve kelam konularında Batıniliğin tesirinde kalmış ve ehl-i sünnet düşüncesinin dışı­na çıkmıştır.

Beel Zebul:

İncillerde adı geçen şeytan­lar prensidir. Baal-Zebub veya Beel-Zebub olarak da bilinir. Eski Ahid'de Filistin’in Tanrısı Ekron'un tanrısına verilen addır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn32" rel="no follow -

Beg-Tse:

Tibet Budizminde Dharmapala adı verilen koruyucu bir tanrı.

Beguine:

Adakta bulunmadan kendini manastıra kapatan ve kendisini hasta bakımıyla kızların yetiştirilmesine has­reden kadın keşiş. Terim, ilk kez 11. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Bu tür keşişlik, Belçika ve Hollanda'da ya­kın zamanlara kadar sürdürülmüştür.

Behlül Dânâ:

Asıl adı Ebû Vüheyb ibn Amr Say'afî (ö. 799 veya 805) olan ünlü sufi. Özellikle Abbasi halifesi Ha­run Reşid'le ilgili fıkraları ve bilge söz­leriyle tanınır.

Bektaşîlik:

Hacı Bektaş Velî’nin düşün­celeri çerçevesinde oluşan ve senkretist bir yapı arz eden bir tarikat. 13. yüzyılda Anadolu'ya geldiği sanılan Hacı Bektaş, birçok şii ve Bâtınî kesimi bir araya ge­tirerek Bektaşîliğin temellerini atmıştır. Bektaşîlik, özellikle Yeniçeriler ara­sında taraftar bulmuş ve Yeniçeriler vasıtasıyla Rumeli'ye de yayılmıştır. 15. yy sonlarında ise tarikatta ikinci pîr olarak kabul edilen Balim Sultan (ö. 1516), Bektaşîliği sistemli bir tarikat haline sokmuştur, ilk dönemlerine na­zaran Bektaşîlik sonraları Bâtınîlik ve Hurufîliğe ait çeşitli öğeleri adapte ede­rek bir değişim göstermiştir. II. Mah­mud devrinde Yeniçeri Ocağı’nın kaldı­rılmasıyla (1826) bu tarikat, devletteki egemenliğini yitirmiştir. Dört kapı ve dört inanç tasavvurları Bektaşîliğin te­mel özellikleri arasındadır. Dört kapı şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapı­larıdır, şeriat, İslamın ve Ehli Beyt’in yoluna uymaktır, şeriat kapısından gi­ren kişiye Bel Oğlu denir. Tarikat ise bir şeyhe bağlanmadır; buna bağlanana da Yol Oğlu denir. Hakikat kapısından giren İl Oğlu ise tanrıyı tanıyan kişi olarak görülür. Marifet kapısı ise dervişi ayne'l-yakîn, ilme'l-yakîn. ve hakka'l-yakîn safhalarından geçirerek tanrı bilgisine ulaştırır. Bektaşîlikteki dört inanç ise ibadet, niyaz, adak ve vuslat­tır. Ayrıca Tevella (ehli beyti ve 12 imamı sevmek) ve Teberra (Yezid ve diğer ehli beyt düşmanlarından yüz çevirmek) düşünceleri oldukça önemlidir, bektaşîlerin adet ve uygulamaları arasında şarap içmek, İslamda günah ola­rak sayılan birçok davranışı günah say­mamak ve üçleme gibi hususlar dikkat çekicidir.

XIII. yüzyılın başı ile so­nuna doğru yaşamış olan Hacı Bektaş Ve­li, Bektaşilik hareketinin şeyhi kabul edilmiştir. Hayatı hakkında fazla bilgi sa­hibi olamadığımız Hacı Bektaş Veli, Sünni islâm çizgisinde yetişen çok önemli bir Türk mutasavvıfıdır. Anadolunun türkleşmesi ve İslâmlaşması konusunda önemli hizmetleri olmuştur. Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi'nin yolunda giden göçebe derviş geleneği içinde yetişmiş, XIII. yüzyılda Anadolu'ya gelerek Sivas'a yer­leşmiştir. O sıralarda Amasya'da bulunan baba İlyas'la görüşmüş, oradan Kayseri'ye geçmiştir. Baba İlyas’ın etkisi ile başlayan Babaî isyanı sırasında kardeşi Menteş öl­dürülmüş, Hacı Bektaş ise olaydan kurtulmuştur. Bu çalkantılı dönemde bugün­kü Hacı Bektaş'a (Sulu-cakarahöyük) yer­leşmiştir.

Hacı Bektaş’ın fikirleri Veiayetname-i Ha­cı Bektaş Veli isimli menakibnamede anla­tılmaktadır. Birçok kerametlerin ser­gilendiği menakibnamede Hacı Bektaş hakkında birçok bilgi verilmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda Bektaşilik adı ile or­taya çıkan tarikatın Hacı Bektaş'ın fikirle­rinden ilham aldığı söylenmekle beraber Bektaşilik zaman zaman Şii-Batini çizgide kendini göstermiştir.

Hacı Bektaş'a ait olduğu söylenen eserler şunlardır:

1- Makalat (1954)

2- Kitabü'l-Fevaid

3- Fatiha suresi tefsiri

4- Sathiye

5- Makalat-i Gaybiyye ve Kelamat-ı Ayniyye

Bu eserlerden anlaşılan, Hacı Bektaş’ın temsil ettiği Bektaşilik hareketi, sünni islâm çizgisinde bir harekettir. 1516 yılın­da Balım Sultan’in teşkilatlandırdığı Bek­taşilik, daha çok Şii-Batini geleneği içine alarak gelişme göstermiş olup, Hacı Bektaş'ın fikirlerine ters istikamette görü­nüm arzetmiştir.

XV. yüzyıl sonlarına doğru Balım Sultan'ın, Bektaşiliği bir tarikat modeline sokması ile Osmanlı resmi yönetiminden destek görmüştür. Osmanlı yönetimi sünni İslamı savunduğu için, Bektaşilik devlete karşı mesafeli davranmaya ve devlet desteğini yitirmeye yönelmiştir. Diğer yandan Osmanlı devlet yapısı için­de Yeniçerilerin Bektaşiliği benimseme­lerinin nedenleri de tam olarak bilinme­mektedir. Osmanlı Devletinin gerileme ve çöküş dönemlerinde Yeniçeriler devlete karşı ciddi problemler meydana getirmiş­tir. Nihayet II. Mahmud l826'da Yeniçeri ocağını kaldırmış ve Bektaşi tarikatını ya­saklamıştır. Neticede Osmanlı Devleti Bektaşiliğe baskı uygulamış ve takibi altı­na almıştır. Abdülmecid döneminde Bek­taşi tekkesi yeniden açılmış, Abdülaziz döneminde ve II. Abdulhamid dönemin­de yeniden güçlenmişlerdir. 30 Kasım 1925'de çıkarılan kanunla Türkiye'de tek­ke, zaviye ve türbeler kapatılmış ve Bektaşilikde resmen son bulmuştur. Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve inanç yapısı ile hiç alakası olmayan birçok dü­şünce ve inanan zaman içinde Bektaşilerde yaşadığı görülmektedir. Şamanist, Maniheist ve Budizmin etkisinde birçok yapancı inanca sahip olan Bektaşilik, Ana­dolu'nun birçok yerli inancını da bünye­sine almıştır. Balım Sultan'dan sonra, Ba­tini, Şii ve hulul gibi birçok inancın dahil olduğu Bektaşilik, Anadolu'da Sünni müslümanlar tarafından dışlanmıştır. İslâmi kurallara karşı laubali bir yaşam tar­zı sergileyen Bektaşilik, içki ve bekar kal­ma gibi konularda toplum içinde yönlen­dirmeli bir hayat tarzı sergilemiştir. Hacı Bektaş Veli'nin eserlerindeki fikirlere göre gelişme gösteren Bektaşilik'te, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapısı çok önemlidir. Bektaşiler, şeriat kapısına “Bel oğlu”, tarikat kapısına “yol oğlu”, hakikat kapısına “il oğlu”, marifet kapısına “Atam gök, Anam yer” demektedirler. Bektaşilikte tevella ve teberra önemlidir. Tevella, Hz. Muhammed’in soyunu sev­mektir. Teberra ise, Yezid ve taraftarları­na düşman olmaktır.

Zaman içinde gelişen geleneğe göre, Bek­taşi babaları 12 dilimli taç giymeye baş­lamışlardır. Göğüslerine “teslim taşı” de­dikleri 12 köşeli bir taş takıyorlardı. Ken­dilerine özgü, hırka ve kemer gibi şeyler de giyerlerdi. Bektaşilerin önem verdiği şeylerden birisi de, eş tutma anlamına ge­len Musahiblik'dir. Bunlar, ölünceye kadar birbirlerine destek olmaktadırlar. Bektaşilik zaman içinde değişik kollara ayrılmış olup, çok değişik isimler altında yaşamaya devam etmiştir. Bugün Balkan­larda, özellikle Arnavutluk'ta Bektaşi tek­keleri dikkat çekici bir boyuttadır. Arna­vutluk'tan Amerika'ya göç eden Bektaşi­ler Amerika'da faaliyet göstermeye de­vam etmektedirler. Türk Bektaşileri ve Bektaşi tekkeleri milli mücadelede çok önemli rol oynamışlar ve Türk İstiklâl mücadelesine destek vermişlerdir.

Bel:

Önemli bir Babil tanrısı; Enlil’in bir versiyonu. Bel, “rab, efendi” anlamla­rına gelir. Bakınız: Baal.

Belam (Balam):

Eski Ahit'te mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn33" rel="no follow - - [34] ismi verilmeden bahsedilen kişinin de Be­lam olduğu söylenir. Kur'an'a göre bu kişi, Allah kendisine ilim ve ayetlerini vermişken bunlardan yüz çeviren ve şeytanın peşine takılan sapkın bir kimse olarak anlatılır. Onun durumu­nun dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzediği vurgulanır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 13-Ekim-2008 Saat 23:21

Belçika İtikatnamesi (Confessio Belgica):

Kuzey Fransa'da etkili olan re­formcu Guido de Pres’in kaleme aldığı 37 maddelik reform bildirisi. İlk kez 1561'de Rouen'de yayınlanmıştır.

Beldei Tayyibe:

Medine şehrine verilen bir isim. Bakınız: Medine.

Beled:

Kur'an'da yer alan bir sure. Mekke­'de nazil olmuştur ve 20 ayettir.

Beledü’l-Emîn:

Arapça. “güvenilir belde”. Kur'an'da Mekke şehri için kullanılan bir isim.

Belial:

İbranice. “faydasız”, şeytana verilen bir lakap.

Belit-İlli:

“Tanrıların hanımefendisi”. Eski Mezopotamya'nın doğum tanrıçası olan Nintu'ya verilen bir diğer ad.

Belit-Şeri:

Gılgamış Destanı'nda ismi ge­çen, Eski Mezopotamya yeraltı dünyası tanrılarının dişi katip ve arşivcisi.

Belitis (Ninlil):

Eski Mezopotamya'nın verimlilik tanrıçası. İsmi “hanımefendi” anlamına gelen Belitis, Enlil ya da Bel’in eşiydi.

Belkıs:

Hz. Süleyman'ın davetine karşılık vererek Müslüman olan Sebe melikesi. Kur'an'da onunla Hz. Süleyman arasındaki ilişki uzun uzadıya anlatılır. mk:@MSITStore:E:\Darul%20kitab\Tarih\Ansiklopedik%20Dinler%20sözlüğü.chm::/02-B.htm#_ftn35" rel="no follow -

Bema:

Ortodoks kilisesinde ruhaniler için yükseltilerek çevrilmiş olan yer. İlk çağda taştan yapıldığı sanılan Bema, günümüzde genellikle dikdörtgen biçi­minde basamakla çıkılan tahtadan bir yükselti şeklindedir.

Bema Festivali:

Maniheistlerce bir bay­ramdan ziyade yıllık bir anma töreni görünümünde kutlanan festival. Mani’nin şubat ya da Martta ıstırap çekerek öldürülmesi anısına, oruç ve yıllık tövbe ayı olan yılın 12. ayının nihaye­tinde bu seremoni düzenlenir. Bu tören için bir bakıma ışık elçisi Mani'yi temsil eden beş basamaklı bir kürsü (Bema) hazırlanır ve üzerine Mani’nin resmi asılır. Daha sonra Manî için çeşitli ilahiler, dualar ve methiyeler okunur. Bundan başka musafaha yapma ve kut­sama törenleri de yapılır.

Benares (Varanasi, Kaşi):

Ganj nehri ke­narında kurulu olan, Hinduların şiva mabetleriyle ünlü en kutsal şehri; yedi kutsal şehirden birisi ve Önemli bir hac merkezi, şiva kültünün kuzeydeki mer­kezi olan Benares, özellikle altın tapınaklarıyla ünlüdür. Her yıl milyonlarca Hindu burayı ziyaret eder ve kutsal Ganj nehri sularında yıkanır. Ayrıca burada ölmenin kişiyi doğrudan cen­nete ulaştıracağı inancıyla, birçok kişi buraya ölmek umuduyla gelir.

Hindistan'ın en eski hac şehir­lerinden birisidir. 1669 yılında Aurangzeb tarafından yıkılan şehir, Maratheslar tara­fından yeniden yapılmış ve Sikh'ler tara­fından zenginleştirilmiştir. 1780 yılında İngilizler tarafından yeniden yağmalanmıştır. Benares’in eski ismi Kâshi'dir. Bu­rası, can çekişen insanın Vishvanâth şekli altında Shiva ile karşılaştığı imtiyazlı yer­dir. Her yıl binlerce hacı buraya, kuzey Hindistan'da Nepal'e kadar bütün bölge­de yaygın olan “Dom” kastının insanla­rına kendilerini yaktırmak için gelmekte­dir. Benares, Hindistandaki Sanskritçe öğrenme yerlerinden en önemlisidir. Ayrıca klasik müzik için de merkezler vardır.

Benedictus VIII:

Asıl adı Teofilatto'dur. 1012-1024 yılları arasında papa olmuştur. Benedictus'un papalığı döne­minde Roma valisi Benedictus'un kardeşi Romanus idi. O da daha sonra XIX. Yuhanna adı ile papa seçilmiştir. 1012 yılında papa olan Benedictus, kutsal Roma Germen İmparatoru II. Heinrich'e taç giydirmişim Benedictus, âdeta bir Ba­ron gibi hareket ederek Papalığın iktida­rını zorla tesis etmiş, Müslümanları, kuzey İtalya'ya karşı verdikleri savaşta mağlup etmiştir (1016-1017). Kilise Reformu için çaba sarfetmiş. Benediktin keşişlerince yürütülen manastır reformunu destek­lemiştir. 1022'de Lambardiya Pavia'da topladığı konsildc, rahiplerin ve rahibele­rin evlenmelerini ve kilise görevlerinin alınıp satılmasını yasaklamıştır.

Benedictus IX:

Asıl adı Teofılatto'dur. Tusculani ailesinden gel­mektedir ve bu ailenin son papasıdır. 1032-1048 yılları arasında üç defa papalık makamına gelmiştir. Genç yaşta papa olan IX. Benedictus, kilisedeki muhalifle­rini aforoz etmiştir. Ahlak dışı ve şiddete dayalı yönetiminden dolayı Romalılar is­yan etmiş o da Roma'yı terk etmiştir. Daha sonra tekrar Roma'ya gelerek 8 Kasım 1048'de kendisini papa ilan etmiştir. An­cak 17 Temmuz 1048'de kral Heinrich’in emriyle Roma'dan yeniden uzaklaş­tırılmış, yerine Brixcn piskoposu Poppo II. Damasus adı ile papa olmuştur. Benedictus daha sonra, Grottaferata ma­nastırında ömrünü geçirmiştir. 1055 yılla­rında öldüğü sanılmaktadır.

Benedictus XII:

Asıl adı, Jaques Fournier'dir. 1334-42 yıllan arasında papa olmuştur. Papalığa geldikten sonra, kilise ve dini tarikatler konusunda reform te­şebbüsünde bulunmuştur. Boulbonne'de Ciscerdum tarikatına gir­miştir. Paris'te İlahiyat tahsili yapmış, Mirepoix'de (1326) piskoposluk görevinde bulunmuştur. 1327 Aralığında kardinal olmuş, 20 Aralık 1334'de XXII. Johannes’in yerine papa olmuştur. Allah’ın görülüp görülemiyeceğî konu­sunda çıkan bir tartışmada XII. Benedictus, Tanrının ancak kıyamet gü­nünden sonra görülebileceği tezini sa­vunmuştur. Bunun için bir papalık fer­manı çıkarmıştır. Papalığı Avignon'dan Roma'ya taşımak istememiş, Avignon'da lüks bir papalık sarayı yaptırmıştır. Benedictus tarikatı için giriştiği reform­larda başarılı olamamıştır. Kilise ve tarikatlar konusunda yaptığı reformlar, daha sonra gelen papalarca bozulmuştur.

Benedictus XIII:

Asıl adı Pedro De Lima'dır. 1394-1423 yıllan arasındaki karşı-papa mücadelesi döneminde papalık yapmış; 1378-1417 yılları arasında Katolik kilisesinde büyük tefrika döneminde Roma'da bulunan papalar karşısında Avignon'da papalık makamında bu­lunmuştur.

1375'de kardinal olmuştur. Daha önce, Mont Pellier üniversitesinde kilise huku­ku hocası olarak çalışmıştır. Avignon kili­sesini destekleyen kardinaller Benedictus'u papa seçmişlerdir. XIII. Benedictus, iki papalı bir Katolik kilisesi yapısından rahatsız oluyordu. Roma'dakı papalığın kabul edilmesi halinde, Avignon'da kendisinin başında bulundu­ğu papalık makamını gönüllü olarak terketme teklifinde bulundu. Ancak, Fransız prensleri bunu reddetti ve Avignon'daki papalık kuşatıldı. Benediktus Pronence'ye kaçtı. Kardinalle­rin desteği ile Fransa'nın kendisini yeni­den tanımasını sağladı. 1407'de papa XII. Gregorius'la uzlaşma niyetiyle görüş­meler yaptıysa da Katolik kilisesindeki bölünmeyi gidermek için çaba sarfetti. Ancak 1409'da toplanan Piza konsili Haziran 1409'da hem Roma, hem de Avignon'daki papayı görevden aldı ve V. Alexander'i papalığa getirdi. Benedictus, Piza Konsili kararlarını reddetti. 1415'de Peniscola şatosuna çekildi. 26 Temmuz 1417'de Konstance konsili Benedictus'u azletti. Ancak Benedictus hala meşru pa­pa olduğunu iddia ediyordu. Hatta 1422'de ölmeden önce papa sıfatı ile dört yeni kardinal atadı.

Benedictus XIII:

Asıl adı Pieto Francesco Vincenzo Maria'dır. 1667'de Dominiken tarikatına girmiş, 1672'de kardinalliğe yükselmiştir. 29 Ma­yıs 1724'de papa olmuştur. Sade bir ya­şam tarzı vardı. Jansencilik hareketine karşı çıktı; kilise adamlarının dünya işle­rine ağırlık vermesine karşı mücadele et­tiyse de başarılı olamadı. Hayatı boyunca birçok kilisede başpisko­posluk görevlerinde bulunan XIII. Benedictus'un ilahiyat alanında birçok eseri vardır. 21 Şubat 1730'da ölmüştür.

Benedictus XIV:

Asıl adı Bernard Garnier'dir. 1425-1433 yıllan arasında karşı papalık makamını işgal etti. 1417'de toplanan Konstance konsli V. Martinus'u papa seçerek Avignon ile Roma arasında 1378'den beri devam eden ayrılığa son vermiştir. Fakat Valenci'adaki Peniscola şatosun'da bulunan XIII. Benedictus 1423'e kadar papalıkta direndi. Bölünmenin devamını isteyen Aragon kralı V. Alfonso, 1423'de VIII. Clemens'i karşı papa seçtirdi. Clemens 1429'da görevden çekildi. Jean Carner, Peniscola şatosunda bir toplantı düzenleyerek 12 Kasım 1425'de Bernard Garnier'i papa seçtir­di. Böylece, Garnier de bir karşı papa ol­du. Ancak Roma'ya karşı papalık görevini gizli yürütüyordu. Bunun için adı “Gizli papa” olarak anılmıştır. Onun yerini, sa­dece Jean Carrier’in bildiği tahinin edil­mekteydi. Benedictus'un papalığı 1430'da sona erdi.

Benedictus XIV:

Gerçek adı, Prospero Lambertini'dir. 1740 -1758 yılları arasında papa olmuştur. Aydın­lanma filozofları bile, onun tutumundaki toleransı övmüşlerdir. Roma üniversite­sinde ilahiyat ve hukuk alanlarında dok­tora yapmıştır. 1728'de, papa XII. Clemens tarafından kardinalliğe yükseltilmiştir. 1731'de Bologna başpiskoposu olmuştur. Papalığı süresince, kilise ile iktidarlar ara­sındaki ilişkileri düzeltmiştir. Piskoposluk atamalarında, kilise dışı siya­si güçlere ödün vermiştir. 1742'de yayın­ladığı “Ex quo singulari” ve 1744'de ya­yınladığı “Omnium sollicitudinum” isimli fermanları ile cizvit misyonerleri­nin verdiği tavizleri yasaklamıştır. İyi bir ilâhiyatçı ve bilim adamı olan XIV. Benedictus, değişik bilim kurumlarına üye olmuş; bugünkü Vatikan müzesinin temellerini atmıştır. Dönemin ünlü fikir ve siyaset adamları ile yazışmıştır. Voltaire Mahomet adlı trajedisini XIV. Benedictus'a ithaf etmiştir. 3 Mayıs 1758'de ölmüştür.

Benedictus XV:  

Asıl adı Giacomo Della Chiesa'dır. 21 Kasım 1854'de doğmuş, 22 Ocak 1922'de ölmüştür. 1914-1922 yılları arasında papalık yapmıştır. Cenova üniversitesinden mezun olduktan sonra, Roma'daki Capranica ilahiyat okulunda papalık öğrenimi görmüştür. Papa­lığın diplomatik hizmetlerinde bulunmuş­tur. 1877'de dış işleri bakanlığında göreve başlamıştır. 1907'de Bologna başpiskopos­luğuna, 19î4'de kardinalliğe atanmıştır. Aynı yılda papa seçilmiştir. Birinci dünya savaşının yarattığı problemlerle meşgul olmuştur. Papalığı süresince tarafsız kalmaya çalışmıştır.

Savaş sonrası barış görüşmelerinde, papa­lık devre dışı bırakılarak, 1919'a gelindi­ğinde papalık etkisini iyice yitirmişti. Bu­nun üzerine papalığının son üç yılında, savaş sonrası coğrafyanın düzenlenmesi ve misyonerlik faaliyetlerinin gözden ge­çirilmesi ile ilgilenmiştir. İlk defa onun döneminde bir İngiliz temsilci, Vatikan'a güven mektubu sunmuştur.

Benedictus Ve Benediktenler:

Nursiali Aziz Benedictus, 480 yılında doğmuş, 547 yılında ölmüştür. Monte Cassiono'daki Benedikten tarikatının ku­rucusudur. Bunun için Batıdaki manastır hayatının öncülerinden sayılmaktadır. Çünkü onun koyduğu zahitlik kuralları, Batı manastır hayatını yönlendirmiş ve adetâ model olmuştur. Avrupada Hıristiyanlığın kökleşmesinde Benedikten keşiş­lerinin rolü çok büyük olduğu için 1964'de papa VI. Paul, Benedictus'u Avrupanın koruyucu azizi olarak ilân et­miştir.

İyi bir aile çocuğu olan Benedictus, Roma'da iik eğitimini görmüştür. Roma'nın değişik dönemlerdeki yozlaşmasına tanık olmuştur. Roma'daki ahlak dışı yaşayışlar Benedictus'u etkileyerek, Affile'ye çekilmesine neden olmuştur. Daha sonra Roma'dan 65 km. uzaklıkta bulunan bir ma­ğaraya çekilerek üç yıl yaşamıştır. Bu inziva hayatı ona çok önemli bir şöhret ka­zandırmıştır. Bu şöhret onu, Manastır başpiskoposluğuna kadar yükseltmiştir. Benedictus, 12 keşişin bulunduğu 12 Ma­nastır kurarak Manastır hayatını Batıda yerleştirmiştir. Roma ile Napoli arasında­ki Casinum yakınlarında tesis ettiği Ma­nastır, birçok putperest halkın Hıristiyan olmasını sağlamıştır.

Benedictus, otoriter, sevecen, bilge ve ol­gun bir kişiliğe sahiptir. Onun bu karakter yapısı, Benedikten tarikatının Batıda ya­yılmasını kolaylaştırmıştır. Benedikten tarikatının kuralları: Batıda Benedictus'un koyduğu dini pratikler, mantıksal açıdan övülmektedir. Onun di­ni pratiklerinin hedefi, olgun ve tecrübeli bir ruhi yapı meydana getirmektir. Onun dini pratiklerine talip olan kimsenin bir yıl boyunca bir sınama dönemi geçirmesi gerekmektedir. Bu sınamadan sonra, ha­yatı boyunca kalacağı Manastır başkeşişinin denetiminde törenle tarikat tüzüğüne bağlılık yemini eder. Benedictus Manastırının ortaya koyduğu en ciddi iş Manastırın yönetiminde madde ile manayı içine alan bir tüzük ve ya­şama modeli koymasıdır. Manastırın başkeşişi, kendi keşişleri tarafından se­çilmekte ve kimseye karşı sorumlu olma­maktadır. Başkeşiş, tüzüğe ve Allah’ın ya­sasına karşı sorumludur. Fakat Allah hu­zurunda bir gün hesap vereceği kendisine devamlı hatırlatılır. Manastır hayatının bütün safhaları başkeşiş tarafından denet­lenir. Maddi olarak hiç kimse birşeye sa­hip olmayacaktır. Manastırda görevli olan çömezler, konuklar, hastalar, duacılar, aşçılar, hizmetçiler ve kapıcılar için disiplin kuralları vardır. Bu  konudaki cezalar açıktır.

Ortaçağ Manastır sistemi içinde Benedictus'un Manastır disiplini çok önem arzetmektedir. Benedictus'un dini hayat çizgisinde dikkat çeken genel ruha­ni çizgiler tevazu, sessizlik ve itaattir. Aziz Benedictus, ılımlı bir insandır. Men­suplarının yeterince beslenme, istirahat ve giyinme gibi konularda ihtiyaçlarını kar­şılamalarına izin vermektedir. Günlük hayat Benediktenlerde üçe ayrılmı