Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

Cin ve Peri Nedir?

Nereden Yazdırıldığı: Kur'an Yolunda
Kategori: Kur'an-ı Hakim -Genel-
Forum Adı: Hurafeler-Dinde olmayanlar
Forum Tanımlaması: Kur'andaki Din'de olmayan, olmaması gereken hurafeler, inançlar, uygulamalar ve ilahlaştırılan şahsiyetler....vs
URL: http://www.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=6585
Tarih: 01-Ağustos-2014 Saat 04:39


Konu: Cin ve Peri Nedir?
Mesajı Yazan: Helen
Konu: Cin ve Peri Nedir?
Mesaj Tarihi: 25-Mayıs-2009 Saat 23:58

Cin ve Peri Nedir?


Cinler hacmi ve kütlesi olmayan, bu alemde bir başka boyutta bulunan (yaşayan) varlıklardır. Halk dilinde Cin erkek Peri de kadın olarak düşünülür. Gerçekte de durum farklı değildir. Cinler de erkekli dişili bir yaşam sürerler; doğarlar, yaşarlar, ürerler ve ölürler. İnançları ve idealleri vardır.

“CİN” adı geçtiği zaman, genelde hepimizin içine düştüğü büyük bir yanılgı vardır!.. Hemen aklımıza, kısa boylu, ayakları ters, kulakları uzunca, gözbebekleri dikine, seri hareket edebilen, her kılıkta görünebilen varlıklar gelir… Ya da beyninde belirli bozuklukları olan kişilerin görmüş olduğu halusünasyonlar.

Kuran-ı Kerim’de bildirildiği gibi cinler dumansız ateşten yaratılmıştır. Diğer bir deyişle bir enerji birikimidir. Yani şöyle tanımlayabiliriz.

Cinler hacmi ve kütlesi olmayan, bu alemde bir başka boyutta bulunan (yaşayan) varlıklardır.

‘BEN O CİNLERİ DE İNSANLARI DA ANCAK BANA KULLUK ETSİNLER DİYE YARATTIM.’ (Zâriyet surêsi ayêt: 56) Diyor ayeti-i Kerimin mealinde.

Bu arada cinlerin ilk atasının CANN isminde bir varlık olduğunu yine Kuran dan öğreniyoruz. ’CANN IDA YALIN BİR ATEŞTEN YARATTI’ (Rahman suresi ayet: 15)

Yine Kuran’ın bir çok Ayetinde Cinlerin; Ateş halinde bulunan dünyanın içine, merkezine kadar inmek, göklerde ışık hızında gezinmek ve benzeri işler yapabilmek için zorlanmadıkları anlatılıyor. Ama Dünya ve çevresinden ayrılamadıklarını da Kurandan öğreniyoruz.

Allah’ın cinleri yarattığını hepimiz biliyoruz.Bizlerin onlardan üstün olduğumuzu da biliyoruz.

Genelde insanları bilinç altına girerek etkilerler. Cinlerin daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi mantıkları yoktur. Değerlendirme yapamazlar. Sadece verilen görevleri yaparlar. İnsanlar gibi üstün duygu hisleri yoktur.Akıllarını tam olarak kullanamazlar. En iyi özellikleri çok hızlı hareket etme kabiliyetleri ve istedikleri insan ve nesnenin şekline girebilmeleridir.

Onlarda insanlar gibi ,yemek yerler, içerler, sarhoşu, uyuşturucu bağımlılıkları olanları, spor yapanları vardır. Nasıl insanlar yaşıyorsa, onlarında aynı şekilde yaşamlarını sürdürmeleri mümkündür.

Onlar da dünyadadırlar. Bizim bu dünyayı kullandığımız gibi onlar da bu dünyayı kullanırlar. Genelde düşünce yapıları ve inanışlarına göre yaşamları vardır. Gruplar halinde yaşarlar, kabileleri vardır. Kimi zaman onlarla bilmeden iç içe yaşarız, eski zamandan günümüze gelen bir çok tabir, bunlarla iç içe yaşamamızdan kaynaklanmaktadır.

Mesela ; karanlıkta yada yağmurlu bir havada destursuz yere basmamak, gece tırnak kesmemek, ıslık çalmamak, gibi.

Onlarında değişik yapıda olanları vardır. Kimileri evlerin banyolarında, samanlıklarda, helalarda, pisliğin içinde yaşayanlarla, odalarda, salonda, temiz yerlerde yaşayanlar da vardır.

Kabileleri 1 kabile 2 kabile 3 kabile diye sıralamak mümkündür.

Kendilerine ait şehirleri vardır. Köyleri vardır. Kısacası yaşantıları insanlarla benzerlik arz eder.

İyileri korkutmamak için insanlara pek fazla gözükmezler. Kötüleri de bir büyü sonucu yada onlara zarar verecek bir harekette korkutmak için size gözükebilirler. Bir yerlerden ses gelmesi, gece yatarken kapı çalması, ışıkların yanıp sönmesi, çeşmeden su akma sesinin gelmesi gibi buna benzer tepkiler gösterebilirler.

Sonuç olarak insanları öldürmek gibi bir hareket içinde olamazlar. Allah onlara bu izni vermemiştir.

Cinlerin daha üst kademelerine hüddam, ifrit gibi değişik isimlerde rütbeleri vardır. Bir bina yüksekliğinde daha büyüğü, kanatlısı,çift başlısı, yılan kafalısı gibi değişik şekillerde görmek mümkündür.

İnsanlara zarar vermeleri bir büyü sonucunda olur demiştik. O zaman bu durumda gösterecekleri etki yapılan büyünün durumuna bağlıdır. Müslüman bir cin, insana zarar vermez. Hayır işlerinde kullanılırlar, görev alırlar, zararsızlardır. Kendilerine zarar verildiğinde, rüyalarda neden zarar verildiğine dair hatırlatmalar yaparlar vede sizi korkutmadan olayı anlatmaya çalışırlar. Eğer anlamadığınız taktirde, en son yol olarak korkutarak anlatmaya başlarlar. Nedeni de, burada sizlerin ihmalciliğinizden kaynaklanmaktadır. Zamanında yapılan uyarıları dikkate almayıp yaparız gibi niyetlerde bulunmanızdan dolayıdır.

Evet bu bedensiz varlıklar gerçekte vardır. Onlarla bizim aramızda bir enerji yoğunluğu farklılığı vardır, bu yüzden onları göremeyiz fakat onlar bizleri görebilirler. Hareket kabiliyetleri çok fazladır, istedikleri şekilde bazı insanlara gözükebilirler ;onlar da bizim gibi inaçları olan (Müslüman, Hıristiyan, şeytana ve ateşe tapan vs. )kabileler guruplar şeklinde yaşarlar. Yerler, içerler, ibadet ederler. İnançsızları, alkolikleri, cinsel sapıklıkları olanlar vardır; düşünün ki insanın emrinde olan her şeyden onlarda nasibini almaktadır. İnsan olarak onlardan farkımız üstünlüğümüz irademizdir, mantığımızdır:burası çok önemli dikkat edilmesi lazım iradeye. Genelde insanları bilinç altına girerek etkilerler.

Kötü cinler ağaç altlarını, çöp kutularını, pisliğin olduğu yerleri, eğlence mekanlarını çok severler. Eskilerin dediği gibi destursuz geçmeyin, gece tırnak kesmeyin gibi bazı kelimeleri mutlaka duymuşunuzdur, bunlar birer anlama işaret eder genelde karanlık yerlerde gezerken yere tükürmemeye ve de elinizdeki çöpü yerlere atmamanızda fayda vardır.

Cinlerde kabileler vardır 3 kabile ye mensup 7 kabileye mensup diye her kabile bir farklı görevi vardır en kötüleri ise şeytana tapanlardır amaçları devamlı suretle kötülük

Bazı insanlara musallat olurlar onların başka karşı bir cinsle evlenmelerine izin vermezler kendileriyle cinsel ilişkiye zorlarlar zarar vermek isterlerse verebilirler fakat bunların şartları vardır .

Bazı zamanlar insanların rüya aleminde korkuturlar karabasanı buna bir örnek vermemiz mümkündür.ekil olarak en tehlikeli bazı insanlarında gördüğü yedi cücelere benziyen şekilde olanlar genelde uçan cinsi olup evlerde perde kenarlarında gözükürler ,hayvan şeklinde yılan olarak gözükenlerde tehlikeli olanlara örnek verebiliriz.

Özetle Cinlerin kalbi, gözü, kulağı, aklı, zekası, vardır. Kendilerinden gayrıya gizliler, ama birlikte yaşıyorlar. Nefisleri vardır, İsimleri vardır, beslenirler ve çok uzun yaşa salarda onlarda ölüyorlar diyebiliriz.

Cinlerin yaradılışı insanlardan öncedir. Bildiğimiz Şeytan lanetlenmeden önce cinlerin ileri gelenlerinden biriydi. Allah-ı Teala'nın emrine karşı gelen Şeytan sonsuza dek lanetlendi.

Şimdi diyeceksiniz ki madem bir başka boyut söz konusu cinler insanlara nasıl zarar verebiliyorlar? Evet haklısınız. Ancak bazı durumlarda bu boyutların kapısı açılıyor.

Aşırı korkuyla
Aşırı sevinçle
Cin ve Ruh daveti yapmakla
Mistizmi yanlış kullanmakla
Başkalarının size büyü yapmalarıyla

Bu ve bunun gibi durumlarda cinler yaşantımızı alt üst edebiliyorlar. Cinlerin verdiği zararlardan kurtulmak ve korunmak elbette mümkündür. Ancak yinede bilinçsiz yapılan korunma yarar yerine zarar verebilir.

Halk dilinde sara denilen hastalık, uyur gezerlik, zamanlı zamansız bayılmalar, Uykuda kabus görmek, sıçramak ve konuşmak, Yel de denilen vücutta gezen ağrılar, Sebepsiz asabiyet, hırçınlık, Ve daha birçok rahatsızlıklar, Tıp'bın çaresiz kaldığı bütün hastalıklar cinlerin eseridir.

Kaynaklar:

Video: http://www.mpltv.de/mpltv.php?action=arsiv&islem=izle&id=1025



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Cevaplar:
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 00:00
Batı İnançlarında Cinler

ESKİ YUNANDA CİNLER


Folklorik anlamda "cin" teriminin karşılığını, Eski Yunan mitolojisinde "daimon" olarak buluyoruz. İşler ve Günler adlı eserinin Soylar Efsanesi bölümünde (106-201), ölümsüz tanrıların peşpeşe beş insan soyunu yarattığını söyler Hesiodos. Titanların en ulusu olan tanrı Kronos, ilk insan soyunu topraktan değil de altın madeninden yaratmış. Bu ilk soy, tanrılar gibi dertsiz belasız, büyük bir mutluluk içinde uzun bir dönem yaşamışlar. Vakitleri tamam olunca da tatlı uykulara dalarak hu*zur içinde ölmüşler. İkinci soy ise altından daha az değerli olan gümüş madeninden yaratılmış. Fakat, ilk soy gibi değilmiş bunlar. Ergin çağa geldiklerinde taşkınlıklar yapmaya başlamışlar. Bu sırada babası Kronos'u tahtından devirip yerine geçen Olympos'daki tanrı Zeus, gümüş soylu insanların kendisine gereken saygıyı göstermemesine çok öfke*lenmiş ve hepsini yerin dibine gömmüş.

Zeus da babası gibi yeni bir soy yaratmak istemiş ve böylece üçüncü olarak tunçtan mamul insanlar çıkmış ortaya. Fakat, Zeus bu arada baş tanrı oluşundan önce yaratılan soyları da unutmamış. Altın çağın uyku*ya dalarak göçüp gitmiş insanlarının iyi birer cin (daimon) olmasını dilemiş Zeus. Ama, kendisine taşkınlık ettikleri için toprağa gömdüğü gümüş çağ soyundan olanları da yeraltı cinlerine dönüştürmüş.

Zeus'un yarattığı üçüncü soy ise, bir öncekinden de azılı çıkmış. Ara*larında savaşarak kendi kendilerini yok etmişler. Ama, Zeus bununla yetinmeyip dördüncü bir soy yaratmış. Yarı tanrı kahramanlar işte bu soydan meydana gelmişler. Dördüncü soyun devri tamamlandığında, tanrı Zeus, dünyanın sınırlarındaki adalarda ölümsüz bir hayat vermiş bu gözüpek kahramanlara. Ardından da beşinci soyu demirden yarat*mış.

Hesiodos eserinde, kendisinin demir soyundan biri olmasından dert yanar ve şöyle der: "Keşke bu soydakilerden biri olmasaydım ben. Keşke daha önce ölseydim veya daha doğmasaydım! Çünkü bu beşinci soy de*mir soyudur. Onlar, tanrıların yolladığı türlü dertlerle gündüzleri didi*nir, ezilirler. Geceleri de kıvranır dururlar. Bulabildikleri tek şey ise, be*lalarla karışık bir nebze sevinçtir."

Hesiodos'a göre, demir çağı insanlarının da sonu gelecektir. Fakat, Zeus'un yaratacağı altıncı aksaçlı insanlar soyunun manzarası, karam*sar yazarımıza göre hiç de içaçıcı değildir. Azra Erhat ve Sabahattin Eyuboğlu'nun dilimize büyük bir ustalıkla kazandırdığı "Hesiodos, Eseri ve Kaynakları" adlı değerli çalışmayı (TTK yayınları XX:5), erken dönem Yunan mitolojisindeki tanrıları ve cinleri merak edenlere tavsiye ederim. Konumuzun dışına taşmamak için, tarihçi Herodotos'dan muhtemelen dört asır önce yaşamış bu eski Anadolu ozanından, onun memleketlisi sayılan bir diğerine, Homeros'a geçiyoruz şimdi.

Hesiodos'tan bir-iki asır öncesinde, Homeros tarafından yazıldığı ka*bul edilen İliada ve Odysseia adlı destanlarda ise cin tanımı biraz farklıdır. Bu eserlerde "daimon" terimi, herhangi bir doğaüstü gücü ta*nımlamak için kullanılmıştır. Tanrının kişiliğinden söz ederken "theos", tanrının faaliyeti vurgulanırken de "daimon" teriminin seçilmesi ilginç*tir. Zeus'tan, Athena'dan bahsederken onları "theos" (tanrı) diye anan Homeros, insanlar üzerindeki tanrısal etkiyi ise başka türlü dile getirir: İliada 11:792 "tanrının (daimon) yardımıyla etkile onun yüreğini." 17:98 "insan tanrı yazgısına (daimon) karşı çıkarsa, büyük bela gelir başına." Odysseia 5:396 "kötülük dolu bir tanrının (daimon) hışmına uğramış." 16:64 "bir tanrı (daimon) vermiş ona bu kaderi, sürünmüş durmuş." 21:201 "keşke geri gelse o, getirse bir tanrı (daimon) onu."

Ünlü Yunan filozofu Platon (Eflatun) da "daimon" terimini, "theos" olarak bilinen ulu tanrılar ile "heros" denilen yarı tanrı kahramanlar ara*sında tasavvur ettiği alt seviyedeki tanrılar için kullanmıştır (Rep. 3:392a). Diğer bir eserinde ise, insanın öldükten sonraki yaşamında, ru*huna öte alemde yol gösteren varlıkları "daimon" olarak tanımla*maktadır (Phaedon 107). Platon'un hocası Sokrates, vaktiyle Atina tan*rılarını hiçe saymakla ve talebelerine başka kutsal varlıklardan söz ederek gençliği baştan çıkarmakla suçlanmış ve sonunda ölüme mahkum olmuştu. Kendisini daima bir daimon'un yönlendirdiğini ve ilham verdiğini söylemekten çekinmeyen Sokrates, ünlü savunmasında Platon'a gö*re şöyle der: Apol. 27d "Peki, daimonlara tanrı ya da tanrı oğulları gözüyle bakmıyor muyuz?" Diğer yandan, M.Ö. 5 yüzyılda doğan Pla*ton ile çağdaş sayılan Protagoras ise "görmediğim, hissetmediğim tanrılardan bana ne!" diyerek tam bir tanrı tanımaz olmasına rağmen, kendi bulduğu "insan her şeyin ölçüsüdür" kuralınca, daimon'ları da insanla olan ilişkilerine dayanarak gerçekten var sayıyordu.

Platon'un tanımlamalarına bakılırsa, Sokrates'in daimon'unu bugün*kü anlamıyla bir cin olarak damgalamak mümkün değildir. Nitekim, batı literatüründe önemli bir yeri olan Platon sayesinde, Ortadoğu'nun cin tasavvurundan farklı ve belirli bir sistematik içindeki anlamı ile çok bo*yutlu bir cin kavramı oluşmuştur Avrupa toplumlarında. Cinler hakkında veya diğer konularda ufkunu genişletmek isteyenlere, Platon'un (Efla*tun) bütün eserlerinin M.E.B. Batı Klasikleri dizisinde ve ayrıca bir kıs*mının da Remzi Kitabevi'nce yayınlandığını hatırlatırım.

Eski Yunan'da cinler kapsamına alınacak en önemli doğaüstü grup Keres'tir. M.Ö. 5. yüzyılda yapılmış vazo süslemelerinde, cüce yapılı ve kanatlı çirkin varlıklar olarak resmedilen bu yaratıklar, kötülüğün kay*nağı olmaktan ziyade insanlara bela getirenler olarak tanımlanmaktadır. Mesela bunlardan Hepialos, geceleri insanların kabus görmelerine se*bep olan bir cindi. Şimdi Berlin müzesinde duran iki kulplu bir vazoda, yarı tanrı kahraman Herakles'in boynundan yakaladığı resmedilen bir Ker de çirkin suratlı, ince iki kanatlı ve bir metre boyunda gösterilmiş*tir.

Porphyry'ye göre, insan temiz olmayan gıdalar yerse, ağzını açtığın*da içine hemen bir Ker girer ve hastalanmasına yol açarmış. Üstelik, bu cinler özellikle et gibi kanlı gıdalarda yuvalanırlarmış. O devirlerde mik*ropların başka türlü tanımlanmasına imkan olmadığını düşünürsek, bu açıklama hiç de mantıksız sayılmaz. Hesiodos bile Pandora Efsanesi'nde (Erg. 90) "Eskiden yeryüzündeki ölümlü insanlar dertsiz ve kay*gısız yaşarlardı, Ker'lerin getirdiği hastalıklara bulaşmadan." der. İhti*yarlığın da bir tür doğaüstü gücün etkisiyle meydana geldiğini düşünü*yordu Eski Yunanlılar. Louvre müzesindeki M.Ö. 5. yüzyıldan kalma kır*mızı bir amforun üzerinde, Herakles'in, kamburu çıkmış bitkin ve yaşlı bir adamı balyozu ile öldürürken resmedildiğini görüyoruz. İhtiyar figürünün yanında ise "Keras" yazısı vardır ve bu figür, Homeros'un Odysseia ll:398'de sözünü ettiği “Ölüm Ker’i” ile aynı anlamı taşır.

Ancak, Eski Yunan'daki "Ker" kavramını kapsamlı bir animizm için*de değerlendirmek gerektiğini unutmamalıyız. Hastalığın, belanın, kabu*sun, ölümün birer Ker olması, animist realite normlarına göre, henüz açıklanamamış doğa kanunlarının insanlar üzerinde nasıl çalıştığını gös*termesi ve antropomorfist bir ifade ile hangi aracın bu işlemde rol aldı*ğını tanımlaması açısından hiç de saçma sayılmaz. Fakat bu tür bir ta*nımlamanın, doğayı sadece belirli bir açıdan yorumlama ihtiyacından doğduğunu da unutmamak gerekir.

Bu kanatlı cinlerden bir kısmı dişi olup "Harpia" adıyla tanınırlardı. Şiddetli fırtına ile birlikte saldırdıklarında, Harpia'lar önlerine gelen her şeyi savurup mahveder, ölenlerin ruhlarını öte aleme taşırlardı. Aynı za*manda, doğumla birlikte gelen bebeğin ruhunu kapıp kaçıranlar da sivri pençeli, kanatlı dişi Harpia cinleriydi. Ruhun bir nefes gibi olduğu düşüncesi, ölen veya doğan bir insanın ruhunun da nefese benzer esinti ile taşınacağı inancına yol açmış ve sonunda bu taşıyıcı varlıkların fırtına veya rüzgarlarda bulundukları yorumunu yaratmıştı. Yani, insanlar önce bu tür bir cinin faaliyetini görüp daha sonra açıklamasını yapmak yeri*ne, nasıl olduğunu kavrayamadıkları bir doğa olayını önce kendilerine göre yorumlamış, daha sonra da bu yorumda yer alan doğaüstü güçleri kişileştirme yolunu seçmişlerdir. Fakat, 25 asır öncesine göre normal sayılan bu empirik olmayan akıl yürütme, günümüzün bilgi ve tecrübe birikiminde yaşayan bir insana göre hiç de mantıklı sayılmaz. Buna rağ*men, halk arasında hala aynı ilkel düşünce kalıplarının bulunması, cin*lerin gerçek olmasından çok ilkel seviyede düşünmekten öte bir faali*yette bulunamayan insanların ne kadar yaygın olduğunu göstermekte*dir.

Yüz ifadeleri ile meşhur cinler ise "Gorgon" sınıfına girerler. Bunla*rın içinde en tanınmışı, Perseus'un kafasını kopardığı Medusa adındaki dişi cindir. İnsanın kanını donduran bakışları, dışarı sarkık dilleri ve buz gibi bir ifade ile sırıtan korkunç yüzleri ile Gorgon'lar canavar ruhlu ya*ratıklar olarak düşünülmüşlerdir. Gorgon eğer kalbi temiz olmayan bir insana görünürse, onu anında taşa çevirerek öldürürmüş. Bu arada Si*ren türü cinleri de unutmamalıyız. Dilimizde "deniz kızı" denilen si*renler, belden aşağısı balık gibi olan ve güzelliği ile denizcilerin aklını başından alan yaratıklardır. Odysseia destanında (12. bölüm), büyücü Kirke tarafından önceden uyarılan kahraman Odysseus, Sirenlerin bulunduğu adaya geldiğinde, denizcileri tatlı sesleriyle büyüleyip gemile*rin kayalıklara çarpmasına sebep olan bu cinlerin şerrinden, arkadaşları*nın kulaklarını balmumu ile tıkamak suretiyle kurtulabilmiştir.

Erinys türü cinler ise daha çok öldürülmüş insanların intikamını alan dişi yaratıklardır. Erinys'leri diline dolamayı pek seven Aeschylos, Agamemnon - Khoephoroi - Eumenides trilogiasında, ana katili Orestes'in bu öç alan cinlerden neler çektiğini uzun uzadıya anlatmıştır. Çok sonraları ise, Erinys'ler cehennem zebanileri olarak düşünülmüş ve Tartaros'da (ölüler ülkesinin dibi) kamçılar ve yılanlarla ruhlara eziyet eden Erinys'ler, Latin şairi Virgilius'un Aeneis destanındaki ürkütücü manzaranın baş kahramanları olmuşlardır.

M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Trakya'dan Yunanistan'a ve Güney İtalya'ya kadar uzanan bir alana yayılan Orpheus tarikatında da tanrılar*dan ziyade daimonların önemli bir yer aldığı görülür. Aslında, bu tari*katta mistik anlamda çok yönlü bir tektanrıcılık inancı hakimdi. Olympos'un tanrıları ismen geçerli olsalar bile, bunlar doğrudan ilişki ku*rulması mümkün olmayan tek bir tanrıyı tanımlamaya yarıyorlardı. İşte bu tek tanrı, Orpheus kültünde karşımıza bir daimon olarak çıkmakta*dır. Bacchus ve Eros gibi, Orpheus inancının temel taşını oluşturan Dionysos da bir daimon'du. Bitki, hayvan veya insan biçiminde görünebilirdi. Zamanla Phanes adını alan Dionysos, böylece tamamen tanrısal gücün simgesi haline geldi. Eski Yunan'a dışardan giren bu mistik akı*mın özündeki dişilik faktörü ve tanrısal birleşmedeki rolünün etkisi, da*ha sonra Avrupa kavimlerinde Hıristiyanlık anlayışını farklı temellere dayandıran ana unsurlardan biri olmuştur.

Halk olarak Eski Yunanlılar daha çok yeraltı dünyasının varlıklarına yönelik bir ibadet biçimine önem vermişlerdir. Olympos tanrıları adına düzenlenen şenliklere rağmen, halkın kthonian (yeraltına ait) tanrıların (daimones) getireceği belalara karşı önlemler almak üzere, bu güçlere şirin gözükmek amacıyla, kendilerini sürekli ayinler yapmaya mecbur hissettikleri anlaşılmaktadır. Hiç beklenmedik yerde ortaya çıktığı varsayılan bu cinlerin şerrinden korunmak için, herbirine uygun tütsüler ve dualarla, belirli vakitlerde kurbanlar vermişler. Ancak, bu işlemin yeterli olmadığını gördüklerinde, tanrısal güce sahip olabilmek ve böylece ye*raltı cinlerinin getirdiği belaları defedebilmek için, özel inisiyasyon ayin*lerinin temelini atmışlardır.

ROMA DÜNYASINDA CİNLER

M.Ö. 3. yüzyıldan itibaren Akdeniz'i egemenliği altına almaya başlayan Roma İmparatorluğu, aynı zamanda farklı toplumlardan da etki*lenerek, asırlar boyunca ağırlığını koruyacak bir Romen kültürünün te*melini atmış oldu. Bugünkü batı medeniyetinin oluşmasında ve dolayısıyla batının değer yargılarında en etkili faktör sayılan antik Roma dünyasının cinlere bakış açısı da imparatorluğun sınırları gibi çok geniş bir alana yayılmıştı. Dini inançların yanı sıra; Divinatio (kehanet, geleceği bilme) ve Magia (sihir, büyü) gibi Arcana Mundi (kainatın sırları) kapsamında ele alınan Ars Occultum (gizli sanat), batı dünyasında ilk sistematik yapısına Romalılar döneminde kavuşmuştur. Bu kı*sa incelemede elbette ki böylesine devasa bir konuyu etraflıca ele al*mak mümkün değildir. Ancak, önemli eserlerden aktardığım bazı oriji*nal pasajlar ile size bir fikir vermeye çalışacağım.

Romen düşünce aleminin en çok Eski Yunan'dan etkilendiğini belirtmeye gerek yok. Platon'un talebesi Xenokrates, Latin edebiyatında "cinler biliminin babası" olarak bilinirdi. Nitekim, Plutarkos da bu cinci hocanın yolundan giderek ilk sistematik Demonoloji'yi (cinler bilimi) kurmuştur. M.S. 1.-2. yüzyılda yaşamış Yunanlı bir yazar olması*na rağmen, Plutarkos Latin edebiyatına maledilmiş ve 16.-19. yüzyıl Avrupa'sını en çok etkileyen klasik yazarlardan sayılmıştır. Sokrates'in Cini Hakkında (D.Gen.Soc. 589b) adlı eserinde şöyle der: "Cin (daimon), çok yoğun bir biçimde düşünebilen ruhsal bir varlıktır. Bunların düşünceleri havada öylesine güçlü bir titreşim yaratır ki, diğer cinler gibi bazı duyarlı insanlar da bu titreşimden etkilenerek ci*nin düşüncelerini alabilirler." Böylece, duru-işiti (clairaudience) ve telepati hakkındaki ilk bilimsel(!) açıklamayı da yapmış oluyordu Plutarkos.

Kahinlerin Çöküşü adlı eserinde (419b), klasik çağın sembolü olan doğa tanrısı (daimon) Pan'ın ölümünü dile getirirken de Plutarkos şöyle demiştir: "Thamus adındaki Mısırlı bir gemici, Korfu adasının güneyinde seyrederken, Paksos adasından gelen bir ses duydu. Bu gizemli ses, gemi dümencisi Thamus'a, Yüce Pan'ın öldüğü haberini etrafa yaymasını söyledi. Thamus söyleneni yapınca, karadan korkunç bir inilti ile karışık feryatlar yayılmaya başladı."

Bu hadisenin imparator Tiberius zamanında olduğu, yani Peygamber İsa'nın yeni bir dini vazetmesiyle birlikte meydana geldiği düşünü*lürse, verilmek istenen mesaj daha iyi anlaşılacaktır: Adı "bütün her şey" anlamına gelen Pan, doğayı temsil eden en yüce daimon'dur. Es*ki düzenin koruyucusu olan Pan ile birlikte diğer bütün daimon'lar, dünyayı saracak yeni bir din adına yapılacak zorbalıklar altında yokolup gideceklerdir. Bu yüzden, doğanın her bir köşesinde yuvalanmış olan bu küçük tanrılar, haberi aldıklarında kendi vakitlerinin de doldu*ğunu anlayarak, feryat figan içinde acılarını dile getirmişlerdir. Burada yokolup giden unsur, klasik çağın yobazlığa yer vermeyen ve insanın doğa ile birlikte uyum içinde yaşamasını öğütleyen ilkelerdir. Nitekim, bir kehanet sayılan bu haykırış zamanla gerçekleşmiş ve Ortaçağ'da İsa adına yapılan işkencelerde, yobazlığa kurban giden insanların yıllar*ca tükenmeyen feryatlarında defalarca tekrarlanmıştır. Elbette ki doğa*nın bu haykırışı sadece Avrupa'da yankılanmadı. Ortadoğu'da günü*müzde bile aynı sesleri duymak mümkün.

Kahinlerin Çöküşü'nden (414-415), Plutarkos'un cinler hakkında*ki açıklamalarına devam edelim: Suyun topraktan, havanın sudan ve ateşin de havadan çıkması gibi; insanlar arasındaki üstün ruh*lar bir değişime uğrayarak kahramanlara, kahramanlar da aynı bi*çimde değişerek daimon'lara dönüşürler. Ama, bu daimon'lar arasın*da saflaşarak üst seviyeye erişebilenlerin sayısı azdır ve bu ancak uzun bir süre içinde meydana gelebilir. Diğer yandan, kendisini kon*trol edemeyip zamanla aşağılaşmaya başlayan daimon'lar da vardır. Bunlar ise tekrardan ölümlüler gibi bedene bürünüp dünyada sefil bir hayat yaşamaya mahkum olurlar."

Aynı eserden bir başka bölümle devam ediyoruz (418): "Tanrılar insanlarla doğrudan bağlantı kurmazlar. Bu işi üslenenler daimon'lardır ve tanrılar onların aracılığıyla mesajları iletirler. Mesela, adakları kontrol edenler, ayinleri gözetenler, kötülerin cezasını veren*ler, kahinleri yönlendirenler hep daimon'lardır. Kehanetle görevli dai*mon ortadan kaybolursa, kahinin yeteneği yokolur. Daimon'lar sürgüne uğrarlarsa veya başka bir yere göçerlerse, kahinin gücü de bi*ter. Ama, daimon'lar tekrardan geri gelirlerse kahin yine eskisi gibi konuşmaya başlar. Daimon'lar çok uzun bir aradan sonra dönseler bile bu mümkündür. Çünkü, kahin bir müzik aleti gibidir, onu çalmasını bilenin elinde her zaman ses verecektir." İkibin sene öncesinden yan*sıyan bu açıklamalar, günümüzdeki medyumların bedensiz varlıklarla nasıl irtibat kurduklarına yönelik değişik bir yorum sayılabilir. Elbette ki "medyum" derken, cinleri olduğunu iddia eden şarlatan dolandırıcı*ları kastetmiyorum.

Plutarkos, İsis ve Osiris adlı bir başka eserinde, geç Hellenistik ve erken İmparatorluk dönemlerinde dikkati çeken bir biçimde yayılan İsis Kültü ile gelen Eski Mısır tanrılarını da üst düzeyde daimon'lar olarak tanımlamıştır. Aynı yöntemi daha sonra Kilise de kullanacak ve Roma'dan miras kalan doğaüstü bütün güçleri etkili birer cin olarak niteleyecektir. Ancak, Kilise'nin tutumu Plutarkos'unki kadar liberal olmamış, geçmişin bütün mirasını bir çırpıda “şeytani güçler” diye lanetleyip, doğa ile halkın arasına bir umacı gibi girerek insanlara kan kusturmuştur.

Cin çıkarma (exorcism) konusunda da Philostratus'un Tyana'lı Apollonius'un Hayatı adlı eserinde (4:20) ilginç bir bölüm vardır: Ün*lü bir filozof ve mucizeler adamı olan Apollonius, günün birinde ayin*le ilgili vaaz verirken, dinleyiciler arasından genç bir adam filozofun her dediğine yüksek sesle ve kaba bir biçimde gülerek karşılık veri*yormuş. Sonunda Apollonius'un tepesi atmış ve genç adama "Böyle saldırgan biçimde karşılık veren aslında sen değilsin. İçindeki cin seni böyle davranmaya zorluyor. Ama sen bunun farkına varamıyorsun!", demiş. Genç adam ise bir süre daha kahkahalar attıktan sonra birden bire ağlama krizine girmiş. Ağlamanın ardından da kendi kendine ko*nuşup şarkı söylemeye başlamış. Halk bu taşkınlığını adamın gençliği*ne vermiş. Ama, aslında bir cinin etkisi altındaymış ve içki içmediği halde bile çoğu kez sarhoş gibi davranırmış. Apollonius bu sırada genç adama sert bir biçimde bakınca, adamın içindeki cin sanki yanıyormuş gibi öfke ve korkuyla dolu çığlıklar atmaya başlamış. Cin, gen*ci rahat bırakacağına ve başka kimseye de musallat olmayacağına dair filozofa yalvarırcasına söz vermiş. Apollonius ise sanki bir köleye hitap edercesine, cine derhal genç adamı bırakmasını ve bunu bir işaretle belli etmesini emretmiş. Cin, "Evet, şimdi onu bırakacağım ve işaret olarak da şu ilerdeki heykeli devireceğim", demiş. Ardından, bütün ka*labalığın gözleri önünde koca heykel önce hafifçe yerinde sallanmış ve sonra büyük bir gürültü ile devrilip parçalanmış.

Roma kültürüne has olarak bir de "Genius" denilen cinler vardır ki bunların her insana doğumundan ölümüne kadar eşlik ettiğine inanı*lırdı. Evrende çeşitli cinler olmasına karşın, Roma inancına göre, bun*lardan sadece biri tanrılar tarafından yeni doğan bebek için seçilir ve ölümüne kadar ona ait kılınırdı. Arapçadaki "cinni, cin" kelimesinin buradan geldiği söylenir. M.S. 3. yüzyılda yaşamış filozof Plotinus'un kendisine yoldaşlık eden cinin kim olduğunu nasıl öğrendiğini, talebe*si Porphyry, Plotinus'un Hayatı adlı eserinde (56-60) şöyle anlatır: "Roma'ya Mısırlı bir rahip geldi ve Plotinus ile tanıştı. Rahip gizli güç*lerini kanıtlamak amacıyla, Plotinus'a kendi Genius'unu göstermek is*tiyordu. Plotinus da bu teklifi içtenlikle kabul etti. Mısırlı rahibin söyle*diğine göre, bu cin çağırma işlemi ancak İsis Mabedi'nde yapılabilir*di. Zira, rahibe göre Roma'da tek 'temiz yer' orasıydı."

Porphyry cinin nasıl davet edildiğini anlatmaya devam ediyor: "Görünecek cinin ne yapacayı bilinmediğinden, bu gizli ayine yar*dımcı olarak katılan kişi elinde iki canlı tavuk tutmak zorundaydı. Eğer cin kendisini çağıranları tehdit etmeye başlarsa, yardımcı elindeki kutsanmış tavukları hemen keserek cinin saldırmadan kaybolmasını sağlayacaktı. Rahip dualar okuyarak Plotinus'un cinini görünmeye davet ettiğinde, karşısına çıkan varlığın rastgele bir cin değil de üstün bir varlık olduğunu farkedince: Ey kutsanmış Plotinus, senin Genius'un aşağı seviyeden bir cin değil, bir tanrı bu gördüğüm!, diyerek haykırdı. Ama, zuhur eden varlığa soru sormaya fırsat kalmadan, yardımcı korkudan elindeki tavukları boğazlayınca, varlık derhal kay*boldu. Ancak, bu sırada Plotinus kendi cinine yeterince bakıp incele*me imkanını bulabilmişti. Daha sonra kişisel cinlerle ilgili monografını da bu olaya dayanarak yazdı."

Porphyry'nin talebesi olan Iamblikus da Mısır Sırları Hakkında adlı eserinde, daimon'ların tanrılardan, kahramanlardan ve ölmüşlerin ruhlarından nasıl ayırt edileceğini anlatmıştır. Neoplatonist bir zihniyetle yazılmış olan bu eser, içeriğinin son derece anlaşılmaz olmasına rağmen, daha sonra Avrupa'da cinler hakkında uydurulan saçma sapan sınıflandırmalarda önemli bir kaynak sayıldı.

Avrupa'da ileride Kilise'nin baskısına kaynak olacak eserlerden biri de İncil'in Hazırlanışı adı altında Eusebius'un M.S. 4. yüzyılda yazdığı propaganda kitabıdır. Eusebius'a göre, Tanrı'nın dünyayı kurtarma girişiminde bu eski çoktanrılı inançların önemli bir rolü vardır. Zavallı eski insanlar şeref uğruna, sevgi adına bu tanrılara ve cinlere tapınmaya zorlanmışlar. Ama aslında bu tapınmanın ardında yatan temel fak*tör korku imiş. Güçlü tanrılar ve başedilemeyen cinlerden korkan eski insanları kurtarmak için, gerçek sevgi mesajı ile gelen tek ve yenilmez Tanrı sonunda kendini göstermiş. Eusebius'un dört sınıfa ayırdığı pa*gan (hıristiyan olmayan) güçler arasında cinler önemli bir yer tutar. Tanrılar gökleri paylaşmışlardır. İyi huylu cinler de Ay'da ve Ay ile yer atmosferi arasındaki alanda hakimiyet kurmuşlardır. Yerde kahraman*ların sözü geçmektedir. Ölümlülerin ruhları ise yeraltındadır. Kötü cin*ler de yerin dibinde yuvalanmışlardır. Bu sınıflandırmadan sonra, Eusebius bütün bu varlıklara tapmanın aslında büyük bir günah olduğu*nu söyler ve aslında hepsinin ne kadar kötü güçler olduklarını anlat*maya koyulur.

Roma İmparatorluğu M.S. 3. yüzyıldan itibaren kuzeyden gelen barbar kavimlerinin saldırılarına uğradı. M.S. 4. yüzyılın sonunda, Germenler bütün Avrupa'ya yayılmış durumdaydılar. Romalıların "barbar" dediği Germenler, savaşmayı seven, çalışkan, vahşi ama hayat dolu ve doğaya son derece bağlı insanlardı. Roma ise artık eski yaratıcılığını kaybetmiş, çözülmeye ve kokuşmaya yüztutmuştu. Böylece, 5. yüzyılın sonuna doğru Avrupa'da Roma'nın güneşi batarken yeni krallıklar kuruluyordu.

BARBAR CİNLERİN GELİŞİ

Kuzeyden gelenlerin tanrıları da kendileri gibiydi. Savaşa susamış Odin veya Wodan, aynı zamanda ilham tanrısıydı. Yıldırımlar yağdıran öfkeli Thor, yeri geldiğinde toplumun koruyucusuydu. Freyr ile Freyja bereketin sembolü olarak ne kadar sekse düşkünlerse, bir o kadar da ailede çocukların ve tarlada ürünün iyi yetişmesi için yardımcı olurlardı.

Germen ve Kelt efsanelerinde Elf olarak anılan cinler, doğaüstü güçleri olan son derece güzel yaratıklardır. İnsanlar gibi ölümlü olmalarına rağmen yaşamları daha uzundur. Sadece özel yetenekleri olan insanlar Elfleri görebilirler. Bu yaratıklar zor durumda kalan insanlara yardım etmeyi severler. Ama kötü huylu kişileri cezalandırdıkları da görülmüştür. Evlerde insanlarla birlikte yaşadığı kabul edilen Elflere un ve tuz ayırmak, bazen de süt vermek adettendir. Tarla ve bahçelerdeki Elflerin yemesi için, ürün sonuna kadar toplanmaz ve az bir kısmı onlara bırakılır. Eski Alman inancına göre, Heinzelmaennchen denilen küçük yaratıklar, geceleri köylülerin yarım kalmış işlerini tamamlarlar. Elflerin müzikten çok hoşlandığı söylenir. Özellikle ayın parlak olduğu berrak gecelerde şarkılar söyleyip dans eden Elfler görülür. Saçı sakalı kırmızı ev cinleri ise pek şirindir. Akşamın alacakaranlığında kuyuların etrafında dans eden kırmızı ceketli Elfler, bazen küçük çocukları aralarına alırlar. İrlanda Elflerinden Leprechaun da hazinesinde altın biriktirmesiyle ünlü muzır bir cücedir. Dikkatsiz insanların paralarını çalıp mağarasında istifler.

Su perileri diyebileceğimiz bir başka Elf grubunun ise erkekleri Neck, Mummel ve dişileri de Nixe, Mühmchen gibi adlarla bilinir. Bunların yanı sıra, yerin altında yaşayan cüce boylu kara Elfler vardır. Kara Elfler gün ışığına dayanamazlar, taşların altına saklanırlar. Elfler doğa güçlerini sembolize ettikleri için genellikle ormanlarda, dağlarda, göllerde, ırmak kenarlarında yaşarlar. Slavların Rusalkas dedikleri cinler ise Elflere benzemekle birlikte, Slav cinleri, insanları gibi daha vahşi ve kaba yaratıklardır.

Bu iyi huylu cinlerin yanı sıra, bir de insanlara musallat olan kötü varlıklardan bahsedilir. Ancak, Germenlerin cinlerle ilgili efsanelerinde, cinlerden çok ölmüşlerin ruhlarıdır kötülük yapanlar. Adları Incubus ve Succubus olarak geçen hortlak tipi yaratıklar, aslında birer cin olmaktan ziyade geceleri rüzgârla birlikte gelen ölülerin ruhlarıdır. Bu yaratıklar hayvanların üstlerine binerler, dallara asılırlar, ineklerin veya emziren kadınların sütlerini çalarlar ve uyuyan insanların göğsüne çıkıp onları boğmaya çalışırlar. İngilizce'de bugün karabasan anlamına gelen "nightmare", 13. yüzyılda, geceleri dişi bir at (mare) biçiminde veya ata binerek gelen kara Elflerin kraliçesinin adıydı ve insanlara kabus gördürdüğüne inanılırdı. Bu kelime Fransızca'ya "cauchemar" (sıkıştıran hayalet) olarak geçmiştir. Keza, Almanca'daki "Alptraum" (karabasan) kelimesi, uyuyan insanın göğsüne çıkarak nefesini kesen Alp adındaki kara Elfin gördürdüğü rüya (Traum) anlamına gelir.

Dil üzerindeki etkisi bakımından, burada son olarak bir de İngilizlerin Goblin, Almanların da Kobolt dedikleri, insanlardan hiç hoşlanmayan yer cinlerinden bahsedeyim. Bu cinin yaramazlığına inanç özellikle madenciler arasında o kadar yaygındı ki, gümüş ocaklarında sık rastlanan kobalt madeni*nin isim babası yapmışlardı onu. Madenciler, kendilerine göre işe yaramayan bu beyazımsı metali, gümüş yataklarına sırf onlara inat olsun diye zorluk çıkarmak için Kobolt cininin yerleştirdiğini zannederlermiş.

Barbar kavimlerin Hıristiyanlaştırılması ile bu inançlar elbette ki bir anda halkın zihninden sökülüp atılmadı. Ama, kilisenin sürekli korku çığırtkanlığı yapması sonucunda, Elfler de gitgide halkın gözünde kötü birer cin oldular.

HIRİSTİYAN DOGMASINA GÖRE CİN

M.S. 476'da Batı Roma İmparatorluğu çökünce, meydan Papalık kurumuna kalmıştı ve Roma Katolik Kilisesi hiç vakit kaybetmeden bu fırsa*tı kullandı. Aslında, Avrupa'daki Kilise'nin öne sürdüğü doktrinler ile 5 asır önce yaşamış Peygamber İsa'nın öğretileri arasında pek bir benzerlik olduğu söylenemezdi. Ama, Kutsal Kitap (İncil) adına konuşan örümcek kafalı papazların yobazlık kokan vaazlarından başka eğitim kaynağı olmayan halk, eninde sonunda bulduğu ile yetinmek zorun*daydı.

Aslında ritüel ve hiyerarşi kurallarına bakacak olursanız, son dönem Mısır rahiplerinin Roma üzerindeki etkisinden Kilisenin ne denli etkilendiğini kolaylıkla görebilirsiniz. Papalık, bir bakıma, eski İsis - Osiris - Horus geleneğini Kutsal Ruh - Baba - Oğul şeklinde taklit etmekten başka bir şey yapmamaktadır. Bunların ise İsa'nın öğretisiyle hiçbir il*gisi yoktur.

Kutsal Kitap’ın yanlış tercümeleri ve Yahudi geleneğinin etkisi ile, Antik dönemden kalan daimon terimi, Kilisenin elinde bir çırpıda "kö*tü varlık, şeytan, put" olarak yorumlandı. Bu yorumlarda elbette ki aslında koyu bir Yahudi gelenekçisi olan ve sonradan İsa'nın öğretisini benimsemiş gibi görünerek onun bütün sözlerini çarpıtan havarisi Aziz Pavlus'un mektuplarının büyük rolü olmuştur. Korintoslulara 1. Mektup'ta (10:20) şöyle der: "Putperestler kurbanlarını aslında Tanrı olmayan daimonlara sunuyorlar, işte ben sizin bu daimonlarla ortak olmanızı istemiyorum... Biz istediğimizi yapmakta serbestiz, diyorsunuz. Ama, her istediğiniz sizin için faydalı mıdır?” Paulus'a göre insanlar kendi iradelerini öyle istedikleri gibi kullanamazlardı. İnsanlar için neyin iyi olduğunu ancak Tanrı bilir ve emrederdi. Pavlus'un öğretisine göre kurulmuş Kilise de Tanrı'nın yeryüzündeki aracısı olduğuna göre, Kilisenin başı olan Papa ne derse o olacaktı.

Daha önceki devirlerde, tanrıların insanlarla ilişki kurmasında etkili rolü üslendiği söylenen daimonlar, doğaüstü güçlerin kişileştirilmiş sembolleri olarak zihinlerde yer almışken, bu kez bütün daimonların yetkisini Kilise kendi üzerinde toplamış ve eski daimonları da kötülüğün kaynağı olarak damgalayarak konuyu kapatmıştı. Aslında kimin daha belalı bir cin olduğunu insanlar zamanla gayet iyi anlayacaklardı. Fakat, adına Kilise denilen bu yeni cin ile o dönemlerde iyi geçinmek zorundaydılar.

Yahudi geleneğinden kalma efsanelere dayanarak Eski Yunan filozoflarının açıklamalarını yorumlayan Kilise, daimonlar için yeni bir tanımlama yapmakta hiç güçlük çekmedi. Adına Satan (Şeytan) denilen ve Tanrı'ya başkaldırdığı için göklerden kovulan isyankar başmeleğin ordularıydı bu kötü yaratıklar. Nitekim aynı doğrultudaki bir yorum ile, yine Ortadoğu'da Yahudi efsanelerinden çok sonra filizle*nen başka bir dinde karşılaşacaktı insanlar. Ama, bu dinin Avrupa'ya uzanmasına kadar daha çok vakit vardı.

Kanonik addedilen dört İncil'de, dört ayrı yazar tarafından Peygamber İsa'nın hayatı anlatılmıştır. Bunların naklettiklerine bakılırsa, İsa'nın yaşadığı dönemde ortalık cinlerle kaynamaktadır ve her gittiği yerde başına üşüşen cin çarpmış insanları bu kötü varlıkların saldırı*sından Peygamberin nasıl kurtardığı anlatılır. Bu cinler hiç kuşkusuz Antik Çağ'ın daimonları ile aynı kefeye koyulmuştur Kilise tarafından. Burada iki örnekle görelim Peygamber İsa'nın cinleri nasıl çıkardığını: Matta İncili 8:28-32 "(İsa) Karşı yakaya ulaştığında, Gadarinilerin diyarında, mezarlardan çıkan cinlere tutulmuş iki adamla karşılaştı. Bunlar o kadar azgınlardı ki kimse o yoldan geçemezdi. Ey Tanrı'nın oğlu, bizden ne istiyorsun? Vaktimiz tamamlanmadan önce bize ezi*yet etmeye mi geldin? diye bağırdılar. Biraz ilerde otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler ona (İsa'ya) yalvardılar: Eğer bizi çıkarır*san, şu domuz sürüsüne gönder! İsa da onlara gidin dedi ve (cinler) çıkıp domuzların içine girdiler. Sonra bütün domuz sürüsü hızla yar*dan aşağıya atlayıp gölün sularında boğuldu."

Markos İncili 9:14-29 "... Kalabalıktan biri dedi ki: Sahip, sana oğlumu getirdim. Musallat olan bir ruh yüzünden konuşamaz hale geldi. (Kötü ruh) ne zaman saldıracak olsa, onu yerden yere çarpıyor. Oğlum da ağzından köpükler saçarak dişlerini gıcırdatıyor ve kaskatı kesiliyor. Havarilerine bu kötü ruhu çıkarmalarını söyledim ama beceremediler. İsa da cevap verdi: Ne inançsız ve sapık bir nesil bu! Ne vak*te kadar sizinle birlikte olacağım? Getirin onu bana. Sonra çocuğu ona getirdiler. Ruh onu görür görmez çocuğu sarstı ve çocuk yere düşe*rek ağzından köpükler saçmaya ve debelenmeye başladı. İsa babasına sordu: Ne zamandan beri bu böyle? Babası cevap verdi: Küçüklüğünden beri. (Ruh) onu çok kere ateşe ve suya atarak yok etmek istedi. Ama, eğer sen bir şey yapabilirsen, bize acı da yardım et! İsa ona karşı*lık olarak şöyle dedi: Eğer yapabilirsen ha! İmanı olan için her şey mümkündür. Çocuğun babası haykırdı: Benim imanım var. İmanı*mın yetmediği yerde bana yardım et! Bu sırada İsa kalabalığın onlara yaklaştığını gördü ve kötü ruhu azarlayarak şöyle dedi: Dilsiz ve sağır ruh! Sana emrediyorum. Çocuktan çık ve bir daha da ona girme! Ruh da haykırıp çocuğu şiddetle sarstıktan sonra çıktı. Çocuk ceset gibi ha*reketsiz kalınca, etraftakiler öldüğünü söylediler. Ama, İsa onun elin*den tuttu ve ayağa kaldırdı. İsa eve girdikten sonra, havarileri ona gizlice sordular: Bunu niye biz çıkaramadık? O da dedi ki: Bu tür ola*nı duadan başka bir şeyle çıkarmanın imkanı yoktur."

İncillerdeki bu hikayeler, daha sonra Kilisenin exorcism (cin çıkarma) operasyonları için önemli bir malzeme sayıldı. Fakat, epilepsi vakasına benzeyen hikayedeki beceriksiz havariler gibi başarılı olamadıkları zamanlarda - ki genellikle böyle oluyordu - egzorsist papazlar daha da etkili yöntemler keşfederek, cinleri çıkarıyoruz derken binler*ce insanı ya sakat ettiler ya da toptan öldürdüler. Bu arada bazı zeki papazlar ruhsal hastalıkların sebeplerini yavaş yavaş anlamaya başla*mışlardı, ama bu deneylerin faturası halka çok pahalıya maloluyordu.

CADILAR VE ENGİZİSYON

Sapkınları, dine küfredenleri, büyücüleri, şeytani işlerle uğraşanları meydana çıkarıp halkı bu kötü insanların şerrinden korumak için, Kutsal Roma Kilisesi 12. yüzyılda bütün Avrupa'da etkili bir soruşturma komitesi kurulmasına karar verdi. Aslında daha önce de böyle yerel komiteler kuruluyor ve zararlı sapkınların cezası veriliyordu. Ama, cezalandırmalarda ipin ucunu kaçıranlar artınca, Papalık bu işi ele almak zorunda kaldı. Adını "soruşturma" anlamındaki Latince "inquisitio" kelimesinden alan bu kuruluşun yetkileri, ancak 1908 yılında Papa Pius X tarafından Kilisenin modernizasyonu sırasında kısıtlanabilmiştir.

Umberto Eco, sinemaya da uyarlanan Gülün Adı adlı romanında, yedinci bölümde rahip Jorge'nin ağzından Kilisenin felsefesini çok anlamlı bir biçimde dile getirir: Kilise kanununun adı Tanrı korkusudur. Halk devamlı korkmalıdır ki Tanrı'nın gölgesi olan Kilise ayakta kala*bilsin. Engizisyon işte bu amaçla kurulmuştu ve uzun yıllar boyunca görevini hiç acımadan yerine getirdi.

Engizisyon'un en çok hışmına uğrayanlar, hiç şüphesiz cadılardı. Aslında cadılığın kökünde, Avrupa'ya kuzeyden gelen barbar kavimlerin doğaya ve bilinmeyene olan tutkusunu bastırıp halkı batıl inançlar*la korkutmaya çalışan Kilise'ye karşı bir protesto vardır. Bu protesto en çok İngiltere adasında kendisi göstermiş ve halkın yoğun tepkisi sayesinde buraya Engizisyon girememiştir. Günümüzde Margaret Murray tarafından gayet iyi bir yorumla sunulan bu Witch kültü, Batı Avrupa'da Hıristiyanlığa karşı pagan dinlerin yeniden ayaklanışı anlamını taşır.

Murray'in 1921de yayınlanan The Witch-Cult in Western Europe adlı araştırmasında, cadılarla cinler arasındaki bağlantı şöyle tanımlanır: (App.I) "Bir zamanlar Avrupa'da yaşayan cüce ırktan çok az el*le tutulur bakiye kalmıştır günümüze. Ama bu ırk cinler ve perilerle il*gili birçok hikayede varlığını koruyabildi. Her yedi senede bir kendi tanrılarına bir insanı kurban etmelerinden başka bunların dini inançları ve gelenekleriyle ilgili bir bilgimiz yok... Cadıların, bu periler olarak bilinen ırk ile güçlü bir bağlantısı olduğu kesindir. Tahminimce, üçyüz yıl öncesine kadar, peri ırkına bağlı gelenekler devam etmiş*tir ve bu gelenekleri sürdürenlere de cadı (Witcb) denmiştir."

Fakat, Engizisyon papazları Murray gibi düşünmüyorlardı. Cadılıkla suçlanan kişinin içine girdiği varsayılan cinleri çıkarmak için önce ellerini ayaklarını mengenelerle sıkıştırarak işe başlıyorlar, kollarından ve bacaklarından gererek devam ediyorlar ve sonunda cadının iyice kur*tulabilmesi için onu bir direğe bağlayarak diri diri yakıyorlardı. Cadı*lıkla suçlanmak için de öyle olağanüstü bir şey yapmaya gerek yoktu. Mesela, bir kimsenin yüzünde, kolunda veya kaba etinde belirgin bir beni veya ten lekesi varsa, bu işaret o kişinin Şeytan’la işbirliği yaptığı*na kesin bir kanıt sayılırdı. Ormanda biraz fazla dolaşıp yabani bitkile*ri toplayarak sebze çorbası yapan kadınlar da emrindeki cinlere ziya*fet vermekle suçlanıp apar topar Engizisyon heyeti karşısına çıkarılabi*liyordu. Eğer bir kadın kilisedeki ayin sırasında esnerse, kutsal sözleri duyan içindeki cinin kaçmak için ağzından çıkmaya çalıştığına hükmedilirdi.

Cinlere karışan genç kızlarla ilgili ilginç bir olay da 1692 yılında, ABD'nin Massachusetts eyaletinin Salem kasabasında meydana geldi. Ann Putnam, Marry Wadden ve diğer kızların abuk sabuk iddialarla ortalığı ayağa kaldırmaları sonucunda, bir tür Engizisyon mahkemesi kuruldu ve yobazlar kısa zamanda kasabada dehşetengiz bir cadı avına giriştiler. Yıllar sonra her şeyin düzmece olduğu anlaşıldığında ise çoktan iş işten geçmişti.

Burada son olarak, cadıların nasıl meydana çıkarılacaklarını ve cinlerle ilişki kurduklarını itiraf etmeleri için hangi işkencelerin yapılacağını etraflıca anlatan bir kitaptan, 1487 yılında Jakob Sprenger ve Heinrich Institoris tarafından yazılan Malleus Maleficarum'dan (Cadıların Balyozu) bir yorum aktaracağım. Üç ciltlik bu eserin "Aca*ba cinler kendi başlarına kötülük yapabilirler mi, yoksa illaki bir cadının yardımına mı gerek duyarlar" adlı bölümünde yazar*lar şu kanıya varmışlar: "Tanrı'nın kulları olmaksızın da cinlerin etkisi vardır. Ama, bir yerde cinler faaliyet gösterecekse, orada mutlaka kendilerine yardım etsin diye birisini bulup kandırırlar ve onun vasıtasıy*la kötülüklerini daha etkili bir biçimde yayarlar. Bu yüzden, cinlerle ilgili bir olaya tanık olan iyi bir Katolik, çevresindekileri dikkatle incelemeli ve kimin cadı olduğunu tahmin edip yetkililere hemen bildirmelidir."

Sprenger, nedense aklını kadınlara fena takmıştı. Cadıların kesinlik*le kadınlar arasından çıktığına inanıyordu. 1631 yılında Friedrich von Spee tarafından kaleme alınan Cautio Criminalis adlı eserde ise bütün bu kepazeliklerin din adına yapılmasının utanç verici olduğunu belirten yazar, bir dedikodu uğruna cadı diye damgalanan kadınları çırılçıplak soyup en mahrem yerlerine kadar inceledikten sonra öldüresiye işkence etmenin ilahi adaletle bir ilgisi olmadığını savunur. Ancak, unutmayalım ki bu tarihte Almanya'da dini reformlar yerleşmiş ve in*sanlar yobazların baskısından kısmen de olsa kurtulmuşlardı.

CİNLERİ ARAŞTIRANLAR

Ortaçağ'ın karanlık Avrupa'sında, kendilerini gizliden gizliye cinlerin özelliklerini incelemeye adamış insanlar da vardı. Bunların çoğu, toplum içinde bir hekim veya filozof unvanı ile yobazların saldırılarından korunarak araştırmalarını sürdürdüler. 15.-17. yüzyıllarda, Pico della Mirandola, Cornelius Agrippa, Giordano Bruno, Paracelsus von Nettesheim, Athanasius Kircher gibi düşünürler, Kilise'nin bağnazlığından uzak bir Hıristiyan imanı ile geçmişin kültür mirasını yeniden keşfediyorlardı. Eski Yunan'daki daimon anlayışına yakın bir yorumla, doğaüstü güçleri sistemli bir bütün içinde ele almaya çalıştı*lar. Corpus Hermeticum denilen ve geçmişten bu yana gizli bilimler adı altında yazılmış eserleri incelediler. Eski Yahudi geleneğinin (Qabbalah) safsata kısımlarını ayıklayarak, ortaya sistematik bir Yahudi-Hıristiyan Mistisizmi koydular. Böylece cin kavramı da en azından araştıran insanın zihninde belirli bir yere oturmuş oldu.

Genellikle sezgi kanalının ağırlık kazandığı bu dönemin araştırmalarında, cinlerle ilgili pratikler pek fazla bir yer tutmaz. Fakat, varılan sonuçlar şaşırtıcı ölçüde doğruya yakındır. Modern okült teorilerin te*melini oluşturan bu yorumlarda, cinler farklı gruplarda ele alınmıştır. Doğa güçlerinin dört sembolik ana unsurda odaklaştığı düşünülerek; Ateş, Toprak, Hava ve Su Elementalleri adı altında toplanan varlık*lar, sırasıyla Salamander, Gnome, Sylph ve Undine olarak tanımlanırlar. Bunlar bir bakıma tek boyutlu düşünce yapısına sahip varlıklardır ve fizik alem ile astral alem arasında bir köprü oluştururlar. Doğanın içinde değişik yaşam gruplarını temsil edenler ise, ormanlarda ve ağaçlarda Dryad, göllerde Naiad, dağlarda ve mağaralarda Kthonian adındaki varlıklardır. Bunların dışında bir de Famuli denilen grup var*dır ki şuurlu varlıkların insan bedeni ile göründükleri anlarda aldıkları biçime göre hangi gücü aktive ettiklerini belirlerler. Pratik yapan kişi tarafından bazı tekniklerin uygulanmasıyla, bu gruptaki enerji formları*nın kontrol altına alınabileceği düşünülmüştür.

Halk arasında cinlerle aynı kategoriye sokulmasına rağmen, aslında yapısı itibarıyla farklı olan bir de koruyucu varlık (guardian spirit) kavramı vardır. Abramelin adındaki bir Yahudinin 1458 yılında yazdığı Büyücü Abramelin'in Kutsal Maji Kitabı adındaki eserde, aslında Arap dünyasında çok iyi bilinen vefk'lerle (wafq) ilgili kısmen doğru açıkla*maların yanı sıra, bu alanda başarılı olabilmek için günlerce nasıl inzivaya çekilineceği ve sonunda kişinin kendi koruyucu varlığı ile nasıl irtibat kuracağı anlatılır. Yazarın iddiasına göre bu varlık, sırasında bir melek veya bir cin olabilmektedir.

16. yüzyılda ilginç deneyleriyle ün kazanmış cincilerden biri de İn*giliz Dr. John Dee'dir. Dee ile birlikte çalışan şarlatan huylu durugörü medyumu Edward Kelley, sürekli olarak cinlerle irtibat kurmaya uğraşırken, günün birinde kristal kürenin içinde küçük bir kız çocuğunun hayali ile karşılaşır. Elflerden biri zannedilen bu 8-9 yaşındaki çocuk görünümündeki varlığın adı Madimi'dir. Yedi yıl boyunca med*yum Kelley vasıtasıyla Dee'ye bir sürü şey anlatan Madimi, bu zaman zarfında normal bir insan gibi büyür serpilir ve genç bir kadın olur. Madimi ile arasında geçen konuşmaları bir kitapta toplayan Dee, daha sonra garip bir dilde yazılmış tabletlerden söz eder. Adına Enochian denilen bu dil, günümüzde linguistlerce incelenmiş ve daha önce hiç görülmemiş yepyeni bir dil olduğu sonucuna varılmıştır. Bu şifreli tabletlerde, çok güçlü cinleri çağırmak için gerekli dualar ve formüller yer almaktaymış.

Diğer bir iddiaya göre, Kelley adındaki düzenbaz ruhlu adam, çalışmalar sırasında yaşlı Dee'nin genç eşine göz koymuş. Amacına ulaşmak için de cinlerle ilgili bir hikaye uydurmuş. Üstelik bir keresinde Dee'ye "cinlerin emri gereğince eşlerimizi değiştirmemiz gerekiyor" demiş. Ama, yaşlı doktor bunu kabul etmeyince, bu sefer de anlaşıl*maz yazılarla dolu tabletler karalayarak, "Bak, cinler bu akşam neler yazdılar. Otur da incele bakalım" diye Dee'nin önüne sürüp, soluğu genç kadının odasında almaya başlamış. Bu iddianın doğruluğu pek kesin olmasa bile, Dee'nin sonunda Kelley'i, parasını çaldığı ve karısı*na sarkıntılık ettiği gerekçesiyle evinden kovduğu biliniyor.

MODERN DÜNYA CİNCİLERİ

Eliphas Levi takma adıyla ünlü, Dogme et Rituel de la Haute Magie kitabının yazarı Alphonse Louis Constant, 19. yüzyılda modern cinciliğin de temelini atmış oldu. Maji ile ilgili ilginç fikirler üretmesine rağmen, Eliphas Levi hayatında yalnız bir kere bu sanatın pratiğine yeltenmiş, o olayda da her şeyi berbat edip deneyi yarıda bırak*mıştır: Levi bir gün okuduğu kitapların etkisinde kalarak, Tyana'lı Apollonius'un ruhunu çağırıp cinlerle ilgili sorular sormak istemiş. Ge*cenin uygun saati gelince, evinde bu iş için hazırladığı odaya mangalı yerleştirmiş, asasını eline alıp cüppesini giymiş ve heyecan içinde dört bir yana işaretler çizerek tılsımlı sözleri okumaya başlamış. Ama, ne bir cin gelmiş ne de Apollonius'un ruhu. Bu sefer yeni baştan işe ko*yulmuş, heyecandan da elleri titriyormuş. Tam asasını ileriye doğru uzatarak "görün, ey yüce Apollonius!" diye bağırırken, koluna sanki birisi dokunuyormuş gibi bir hisse kapılınca, korkudan şak diye oraya yığılıp kalmış. Levi bu ödlekliğini kamufle etmek için, "mangaldaki odun kömüründen çıkan gazlar beni fena etkiledi", der. Ama, aslında Levi'nin ne denli marifetli bir cinci olduğunu göstermeye yetiyor bu olay.

Eliphas Levi'nin Fransız okültistleri arasında olduğu kadar bütün Avrupa'da da ünü yaygındı. Ancak, bu alanda asıl hamleyi İngiltere'de 1887 yılının sonunda kurulan The Hermetic Order of the Golden Dawn adlı gizli cemiyetin üyeleri yaptı. Kurucularından egzantrik ruh*lu İskoçyalı Samuel Liddell MacGregor Mathers (son iki adı kendi uydurmuştur), aslında hiçbir baltaya sap olamamış ama zeki ve bilgili bir adamdı. Rosenroth'un Kabbalah Denudata adlı eserini tercüme ederken yazdığı uzun giriş bölümünde, Yahudi Mistisizmini gayet iyi anladığı görülmektedir.
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:17
Beynin Direkt Olarak Algıladığı Dalgalar
 

ein%20Bild

Beynin Direkt Olarak Algıladığı Dalgalar

İster "Uzaylı" deyin, ister "Cin" deyin, ister başka bir adla anın, sonuçta, normal gözle bakanların göremediği, ancak bir kısım insanların gördüklerini iddia ettikleri, farklı bir boyutta yasamakta olan bir takım varlıkların olduğu kesin. Bunlar, gözden beyne giden mesajlarla değil. beynin direkt olarak algıladığı bir kısım dalgalar ile o kişiye "görünür" olmaktadırlar. Bir kısım beyinlerin algıladığı bu dalgalar, aynı zamanda bizim "ruh* adıyla bildiğimiz, olum sonrası bedenimizi de meydana getiren dalga türüdür, İnsan beyninin ürettiği bu dalgalardan oluşan bazı "veli" "ruh"ları, yanı ölüm ötesi yaşam bedenleri de. diğer boyut canlıları gibi, ölüm ötesi yaşam boyutundan, bu dünyadaki bazı kişilere benzer türden dalgalar yollayarak, görünebilir. Nitekim, ölümünden üç gün sonra inananlarına görünen
http://www.gizliilimler.tr.gg/Hz-.--%26%23304%3Bsa--k1-A-.-S-.--k2-.htm" rel="no follow - Hz. İsa (a.s.) ile http://www.gizliilimler.tr.gg/Hz-.--H%26%23305%3Bz%26%23305%3Br--k1-A-.-S-.--k2-.htm" rel="no follow - Hızır (a.s.) bu şekilde görülmüşlerdir. Ne var ki. normal gözün göremediği bu tür dalgaları algılayarak, 'gören' insanlar, çoğu zaman yeterli veri altyapısı olmadığı için, "Cin" görmüş olmasına rağmen, oyuna gelerek "veli" gördüğünü sanır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:20
Cin Çarpması Nedir ve Cin Nasıl Çıkarılır?
 

Cin Çarpması Nedir ve Cin Nasıl Çıkarılır?

Cin ve şeytan çarpmasının bariz belirtisi, kişinin hareketlerinde gözle görülür bir bozulma ve rahat yürüyememesi gelir. Adımlarında ve konuşmalarında dengesizlik olur. Söyleyeceklerini birbirine bağlamada güçlük çeker. Sizlerinin arasında mantıklı bir anlam ilişkisi kuramaz.

Çarpılma, insanın yapmak istediği veya düşündüğü bir hususu sağlıklı bir şekilde idrak edememesidir. Bunların bazıları başka hastalıklarla benzer belirtiler gösterebileceği gibi bazıları da kendine özgü çok farklı belirtiler gösterir.

Cinlerin insanları çarparak sara nöbetine sokmaları çoğunlukla öfke ve cezalandırma gayesiyle olur. İnsanlardan bazıları cinlere eziyet edebilir veya cinler onların kasten eziyet ettiklerini düşünürler. Kişi farkında olmadan cinlerin üzerine küçük su dökebilir veya kaynar su boşaltabilir. Ya da farkında olmadan cini öldürebilir. Bu da bilmeden cinin bulunduğu yere ağır eşya koymak, taş koymak veya yüksekten düşmek gibi nedenlerle olur. Özellikle kırlarda deliklere tuvalet yapmamak, özellikle tuvalete, hamama ve benzeri yerlere girerken besmele çekmek, yılan, akrep, siyah kedi ve köpeğe zarar vermemek gerekir. Yılan, akrep, siyah kopek öldürülebilir ancak yaralı bırakılmamalıdır.

Büyüklerimiz bu tür olayların yaşandığını bildikleri için çöplük kenarından geçerken, açığa tuvalet yaparken, sıcak kul ve sıcak su dökerken "Destur" denmesini hep tembih ederlerdi.

YAŞANMIS BİR ÖRNEK

Şeyh Ebu Bekir Cabir'in anlattığı yaşanmış bir olayda: Şadiye isminde bir ablam vardı. Çocukluğumuzda bir gün evin alt tarafından çatıya, ucunda sepet takılı iple eşya taşıyorduk. Sepeti yukarıya çekerken ablam da çekmek istedi fakat ağırlığına dayanamayıp çatıdan düştü. Düştüğü yerde bir cin bulunuyormuş. Cinin canı yanmış. Cin ablamdan intikam almaya başladı. Her hafta 2-3 kez uykuda geliyor ve onun boğazını sikiyordu. Zavallı ablam bu acıya dayanamayıp havalara zıplıyordu. Cin ancak ölü gibi nefessiz kaldığında bırakıyordu. Bir keresinde ablamın ağzından bu işkenceyi ablamın canını yaktığı için yaptığını söylüyordu. Cin sadece uykuda geliyordu. Yıllar geçiyor ve cin ablamın yakasını bir turlu bırakmıyordu. Zavallı ablam bu acıları yasayarak 10 yıl sonra yine cinin boğazını daha fazla sıkmasıyla çırpınarak son nefesini verdi. Bu olayı bizzat gözlerimle görerek yaşadım.

CİNİN GELİŞİ NASIL ANLAŞILIR?

Cin eğer hastanın içinde ise su alametler zuhur eder:
1-Cin bağırmaya başlar, sızlanır, çığlık atar, acı çeker ve kişinin
ağzından konuşur.
2-Hasta sağa-sola sert bir şekilde bakmaya baslar ya da ellerini gözlerine kapatır. Bakışları donar yahut şiddetli bir şekilde açıp-kapar.
3-Vücudu titremeye başlar, sağa sola döner.
4-Hasta bayılır ve cin hastanın dilinden konuşur. Bazen de cin adını söyler.

CİNİN ÇIKIŞINDA GÖZETİLMESİ GEREKENLER NELERDİR?

Cin el veya ayak parmağından, ağızdan veya burundan çıkmalıdır. Göz, karın ve benzeri noktalardan çıkmasına izin verilmez. Bedenden çıkmadan önce "Esselamu Aleykum" demesi talep edilir. Hasta okunan ayetlerden etkilenir, sağa sola titrerse cinin hala bedende olduğu bilinmelidir.

CİN BEDENDEN ÇIKMAKTA DİRETİRSE NE YAPMALIDIR?

http://www.gizliilimler.tr.gg/Ayet-h-el-K.ue.rsi.htm" rel="no follow - Ayetel Kursi , Yasin Suresi, http://www.gizliilimler.tr.gg/Saffat-Suresi.htm" rel="no follow - Saffat Suresi , http://www.gizliilimler.tr.gg/Duhan-Suresi.htm" rel="no follow - Duhan Suresi , http://www.gizliilimler.tr.gg/Cin-Suresi-.-.htm" rel="no follow - Cin
Suresi
, http://www.gizliilimler.tr.gg/Humeze-Suresi.htm" rel="no follow - Humeze Suresi , http://www.gizliilimler.tr.gg/Ala-Suresi.htm" rel="no follow - A'la Suresi , http://www.gizliilimler.tr.gg/Kafirun-Suresi.htm" rel="no follow - Kafirun Suresi , gibi cinleri rahatsız ettiği bilinen Kur'an Sureleri okunur

 
alıntıdır


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:28

Cin Kelimesinin Manası

Cin kelimesi Arapça'dır. "Can" kelimesi ile ilgilidir. Semavi ve İlahi kitapların hepsinde de adından bahsedilmiş, sebep olduğu olaylar anlatılmıştır. Cinleri tanıyabilmek için önce "Cin" kelimesinin anlamı üzerinde durmak gerekiyor. Cin kelimesinin en belirgin manası "örtülü" ve "gizli" demektir. Bu  anlamına gelir. Terim olarak ise, duyularla idrak edilemeyen, insanlar gibi şuur ve iradeye sahip bulunan, ilahi emirlere uymakla yükümlü tutulan mü'min ile kafir gruplarından oluşan varlık türü anlamına gelmektedir.İslam'da ins karşıtı olan bu kelime göze görünmeyen yaratıklar anlamına gelir. İslam inanışına göre insan ölçülerinin üzerinde bir zekaya ve çeşitli biçimler altında görünme gücüne sahiptir. Kur'an da gizlenmek örtmek anlamında kullanıldığı gibi (Enam Suresi 76. ayet )

Can kelimesi ile de kıvrılan çevik hareketli yılan anlamında da (Neml Suresi 10. ayet ) kullanılır. (Kassa Suresi 31. ayet )CİN VE CİNLER ALEMİCin’in lugattaki manası gizliliktir, görünmeyen gizli varlıklar demektir. Cinlerin asıl suretini gören olmamıştır. Cinlerin hakikatini göremeyiz. Çünkü cinler metafizikdir manadır  görülmeyecek kadar latif varlıklardır.

Kur'an'de iki yüzden fazla ayetler cinlerin yaratılışından varlığından insanlardan önce yaratıldığından bahseder ayrıca özellikle kuran'ın 72. suresi olan 28 ayetten müteşekkil cin suresi hep cinlerden bahseder. Bu bakımdan mutlak bir varlık olarak cinlerin inkarı İslam inancına göre mümkün değildir. Pozitif ilim de cinlerin varlığını ve görünmez olduklarını kabul etmektedir.Cinler dünyadaki insan sayısının beş katıdır. Ömürleri 800 ile 1000 yıldır hatta daha fazladır.  insanlar gibi hayat şartları var. Birbirleriyle evlenebilir, hatta çoluk çocuk sahibi olabilirler.

İnsanları, dağları, taşları, ağaçları, yerleri, gökleri, denizleri ve nehirleri yaratan Allah, tıpkı onlar gibi birer varlık olan cinleri de yaratmıştır. Cinler de Allah (C.C.) tarafından yaratılmış olan tüm varlıkların gözle görülmeyen birer fertlerdir. Kur'anın ifadesine göre asıl maddeleri ateştir. Son derece latif ve ince cisimli oldukları için, gözle görülmezler. Tıpkı nurani olan melekler gibi. Onların gözle görünmemesi yokluklarını gerektirmez. Vardırlar ama görünmezler. Varlıkları Kur'an ve hadislerle sabittir. İnkarı mümkün değildir. ALİM ŞEYH ŞA'RAVİ  buyururlar ki; " Gaybi işlerde dini meselelere gelince, bunlara iman etmek vaciptir. Mahiyetini ve keyfiyetini bilmesek bile. Çünkü imanın bir zirvesi vardır ki, o da Allah'a iman etmektir. Bir kere kendi isteğinle Allah'a iman ettin mi? Aklınla zirvenin altına girdin mi? Aklın alsın, almasın Allah'ın her dediğini kabul etmek zorundasın. Çünkü bilmemek ve görmemek de hiçbir zaman delil sayılmaz. Çünkü maddeyi gören gözler, manaya da inanmak mükellefiyetindedir. Yani bir şeyin varolduğunu bilmemek, o şeyin yok olduğunu göstermez.

CİNLERİN   ÖZELLİKLERİ


1. Cinlerin kılıktan kılığa, şekilden şekle girme özellikleri vardır.Cinler bir çok kılığa girdikleri gibi, daha çok insan kılığına da girmeleri mümkündür. Enfal Suresi    Ayet: 30    Sayfa: 181 ayetindeki ifade aynen şöyledir; Bir gün Kureyş kafirlerinin ileri gelenleri bir araya gelip,  'Muhammed'i hapsedelim mi? Öldürelim mi? Veya Mekke'den sürelim mi? '  diye birbirleriyle istişare ederken, cinlerin ilk yaratılanı şeytan, namı diğer iblis, üstü başı pis, kötü bir insan kılığında bunlara yanaşıp, öldürmeleri için vesvese ile telkin etmiştir.Hz. Ayşe validemiz bir gece cinler tarafından yatağından kaldırılarak yüksek bir mahkemenin huzuruna getirilir.  sebebini sorunca cinler aleminden bir müslüman cini öldürdün. Bunun mahkemesi görülecek, denildi. O da: Ben nerede bir cini öldürdüm dedi. Sen Kuran-ı Kerim okurken, bizim müslüman cin kardeşlerimizden birisi bir yılanın içine girerek seni dinlemeye geldi. Siz hanenizde o yılanı görünce öldürdünüz. Dolayısıyla içinde bulunan kardeşimizde öldü. Bunun hesabı görülecek. Bu Hadisenin sonunda barış ve anlaşma yapılarak. Olay tatlıya bağlandı.Cinler insanlar gibi canlı, şuurlu, ve akıllı varlıklardır. Yalnız akıl ve muhakeme konusunda insan daha üstündür. Cinlerin sürat ve görüntü verme, geçmişe gidip gelme gibi bizden üstün tarafları da vardır. Bununla beraber bizim gibi onların da ruhları vardır. Ruh sayesinde canlı kalmaktadırlar. Aramızdaki fark bizim ruhumuz molekül yığını yeni maddedir. Cinlerin ruhu ise bir enerji akımının içindedir.

2. Hızlılık özellikleri vardır.Cinler sesten hızlıdırlar. Titreşim hızlılıkları saniyede 300.000 km den fazladır. Bir saniyede Dünyanın bir yerinden diğer yerine ulaşacak hızlılıktadırlar.

3. Semaya çıkıp, semadaki haberleri çalıp öğrenme özellikleri vardır. Ancak, Hz. Peygamber’ in   doğumundan sonra bu yasaklanmıştır.Peygamber Efendimiz (SAV)  yanında bulunan arkadaşlarına; " Herkese cinlerden bir arkadaş verilmiştir" buyurdular. Sahabe ; "  Ya Resulullah sana da mı cinlerden bir arkadaş verildi? " diye sorduklarında, Resulullah; "Evet, bana da cinlerden bir arkadaş verildi. Ancak Allah ona karşı beni güçlü kıldı. O cin müslüman oldu. "  buyurdular.Cinler de inanlar gibi Allah'a ibadet ve itaat etmekten mesuldurlar. Bunlara akıl verildiği için yaptıkları işlerden sorumlu olurlar. Bu itibarla akıl sadece insanlarda, cinlerde ve meleklerde vardır. Hayvanlarda akıl yoktur. Zeka, his, içgüdü ve ilham vardır. İpek böceğinin ipek, arının bal yapması zekası, içgüdüsü ve ilhamı sayesinde olur.

CİNLERİN   MELEKLERDEN   FARKI

1. Allah melekleri nurdan, cinleri ise ateşten yarattı.
2. MELEKLER Allah'a isyan etmezler. ŞEYTAN Allah’a isyan etti.
3. MELEKLER, yemezler, içmezler, üreyip, çoğalmazlar. CİNLER ise, yerler, içerler, üreyip, çoğalırlar. Sayıları insanlardan daha çoktur. Cinlerin latif ve ince varlık olmaları, üreyip çoğalmalarına engel değildir. Kendilerine iyiliği dokunan insanları ödüllendirirler, saygısızlık yapanları da cezalandırırlar. Bazı insanları etki altına alıp kendi isteklerine alet ederler veya kötü işler yaptırırlar. Hatta bazen insanlara aşık olan cinler bile vardır, bu durumda sevgililerini kaçırarak onlara sahip olurlar. İslamiyet açısından, iyi huylu "müslüman cinler" ve kötü huylu “kafir cinler“ de vardır. Bu tür cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedir. "Huddam" (hizmetçiler) adı altında bulunan bu cinler sayesinde hastalıkların iyileştirildiği, kötülüklerin defedildiği ve bir takım doğaüstü olayların meydana getirildiği varsayılmıştır.

CİNLER   NEREDE   YAŞARLAR

BİLAL BİN EL-HARİS ‘ den rivayettir :"Bir yolculuk sırasında Resulullah'la birlikte bir yerde konakladık, defi hacet için dışarıya çıktılar. Bende peşinden ibrik götürdüm. Yanına yaklaştığımda bazı insanların birbirleriyle kavga eder gibi, ağız dalaşı yaptıklarını gösteren sesler işittim. Hiç böyle ses işitmemiştim, sonra Resulullah geri döndüler, kendisine YA Resullullah ; senin yanında bazı erkeklerin kavga seslerini duydum. Ama ağzından konuşan kimseyi görmedim, dedim. Rasulullah (SAV) müslüman cinler ile müşrik cinler birbirleriyle kavga edip, çekiştiler, beni aralarına hakem tayin ettiler. Kendilerini bir yerlere yerleştirmemi istediler. Ben de müslüman olan cinleri köy ve dağlara, müşrik olan cinleri de, dağlarla denizler arasına yerleştirdim buyurdular. “ Ayrıca cinler hamamlarda, mezarlıklarda, pis yerlerde, ahırlarda, çöplüklerde, ıssız yerlerde, duvar deliklerinde ve ağaç kovuklarında yaşarlar. Peygamber Efendimiz(SAV); " Bana Nusaybinli cinlerden bir grup geldi, iyi cinlerdi. Benden yiyecek istediler, bende Allah'a dua ettim. Rastladıkları kemik ve tezekler onların yiyecekleri  olsun.  Tezek ve kemikle taharet almayın. Çünkü onlar cin kardeşlerinizin azığıdır.” buyurdular. Cinler insan artıklarını yerler. Cinlerin yemekleri besmele çekilmeden yenen yemeklerdir. Ayrıca tezek ve kemikler de onların yiyecekleridir. Cinlerin insanlar gibi sosyal hayatları vardır. Onların da düğünleri, şenlikleri, toplantıları, seminerleri, konferansları vardır. Üreyip çoğalırlar. Yerler, içerler. Fakat onların yeyip içmeleri, koku duyusuyladır. Nefsani olarak doyarlar. Ayrıca cinlerin para kuru soğan ve sarımsak kabuğudur. Bunlar kesinlikle yakılmayacaktır. Aksi halde cinlerin hışmına uğrarsınız, yani zarar görürsünüz.

Insan alemi gibi cinler alemi de vardir. Bunlarin ulvi ve sufli leri vardir. Cinlerinde din ayrimi vardir. Bunlarin Müslüman olanlarindan hariç diger dinlerde olanlarda bulunmaktadir. Ayrica ataist cinler de vardir. Ifritler ise seytani cinler takiminin en güçlüleridir. Bu varliklarla insanlar üzerinde sihir ve büyüler yapilarak ölümüne dahi sebep olunmaktadir. Cinlerle ilgili bazi ayetler ;

http://www.gizliilimler.tr.gg/Cin-Suresi-.-.htm" rel="no follow - CIN SURESI ( Ayet 1 - 2 - 3 - 4 - 5 )
  
1. Ayet (Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir toplulugun (benim okudugum Kur'an'i) dinleyip de söyle söyledikleri bana vahyolunmustur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik .
2. Ayet Dogru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artik) kimseyi Rabbimize asla ortak kosmayacagiz.
3. Ayet Hakikat su ki, Rabbimizin sâni çok yücedir. O, ne es ne de çocuk edinmistir.
4. Ayet Dogrusu bizim beyinsiz olanimiz (iblis veya azgin cinler), Allah hakkinda pekasiri yalanlar uyduruyormus.
5. Ayet Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkinda asla yalan söylemezler, sanmistik.
  
AHKAF SURESI

29. Ayet Hani cinlerden bir gurubu, Kur'an'i dinlemeleri için sana yöneltmistik. Kur'an'i dinlemeye hazir olunca (birbirlerine) "Susun" demisler, Kur'an'in okunmasi bitince uyaricilar olarak kavimlerine dönmüslerdi.
30. Ayet Ey kavmimiz! dediler, dogrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini dogrulayan, hakka ve dogru yola ileten bir kitap dinledik.
  
HICR SURESI
 
41. Ayet (Allah) söyle buyurdu: "Iste bana varan dosdogru yol budur."
42. Ayet "Süphesiz kullarim üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azginlardan sana uyanlar müstesna."
 
ISRA SURESI
 
65. Ayet Surasi muhakkak ki, benim (ihlâsli) kullarim üzerinde senin hiçbir agirligin olmayacaktir. (Onlari) koruyucu olarak Rabbin yeter.
 
 
alıntı


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:34

Cin Musallatları ve Çözümleri

Bu cinler insan vücudunda daha çok, kasıklarda saklanırlar. Sırasıyla ensede, diz kapak altlarında, sol kol altında, çünkü sağ tarafta hayra yönelik amellerimizi yazan melek vardır. Oraya gelemezler. Beden sahibini bazen ateşlendirirler, bazen sol kolu uyuştururlar ve ağrı verirler. O ağrıyı dumanla verirler. Genelde sabah kalkınca sol kolda uyuşukluk olur. Kişinin sol tarafında bulunmalarının asıl sebebi kalbin orada bulunması ve kişiyi kalbi olarak sıkıntıya sokarak ibadetten ve güzel şeylerden uzaklaştırıp, sapıkça şeyler yapmasını sağlamalarıdır. Eğer kişi, sabahları çok zor uyanıyorsa, namazlarda çok vesvese oluyorsa, abdest anında akla hayale gelmeyen vesveseler geliyorsa, eşiyle çok şiddetli geçimsizliği varsa, eşinin yüzünü bir anda değişik görüyorsa, gözleri kan çanağı gibi kırmızıysa, sol kolda uyuşmalar oluyorsa, bunlar o kişide cin musallatı olduğunun delilleridir. Eğer gece geç vakitlerde yorgun uyanıyorsa, banyoda, tuvalette çok uzun kalıyorsa, ani sinirlenmeleri varsa, yatakta çok sağa sola dönüyorsa, uykuda dişlerini gıcırdatıyorsa, eşine karşı sebepsiz soğuksa, bir anda kendini kaybediyorsa, bir anda kramp şeklinde ağrı giriyorsa, bir anda uyku basıyorsa, iki ayrı insan gibi farklı kişilikler sergiliyorsa, mutlak surette bu o kişinin bedenin içinde cin olduğunu gösterir. Diğer bir konuda insanın bedeninin dışından insana müptela olmalarıdır. Oda şu şekilde olur. Onlar da rüya âleminde kendilerini göstererek alıştırırlar. Hiç acele etmezler, çok sabırlıdırlar. Kedi, köpek ve yılan olarak görülürler. Eğer uykuda yılan sokuyorsa uyanınca soktuğu yerde kişi acı hisseder. Yerde fare gibi koşuşan siyah karaltılar görüyorsa, karanlıktan korkuyorsa, arkadan biri beni takip ediyor korkusu varsa, biri tarafından devamlı gözetleniyor hissine kapılıyorsa, namazlarda arkasında biri varmış gibi hissediyorsa, kâfir cinler tarafından gözetleniyor demektir. Uygun zaman kollayıp mutlak surette müsait bir anda içine girme yollarını arıyorlardır. Devamlı zaman kollarlar. Üzgün ve ümitsiz anlarında “fırsat bu fırsattır” deyip saldırırlar. Daha çok ani şok anlarında, yani aşırı sevinç ve aşırı korku anlarında, kişinin savunma metopolizmalarının en zayıf olduğu anlarda kişiye müptela olurlar. Çok sabırlıdır ve hiç vazgeçmezler. Cinlerden uzak olma yolları.Şu âyetin sıkça okunması lâzımdır: “La ilahe illâlahû vahdehû la şerike lehul mülkü şerike hamdü ve hüve âla küllü şey in kadir”. Bu âyet günde 100 defa okunur. Allah Resûlün'e 100 den az olmamak şartı ile http://gizliilimler.tr.gg/Salavat_%26%23305%3B-%26%23350%3Berife.htm" rel="no follow - YÖNTEM 1- 41 kere “MܒMİNÜN SURESİNİN 97 VE 98'İNCİ” ayetleri ….

Mu'minûn Sûresi, Ayet 97:

وَ قُلْ رَبِّ  أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزِات ِ الشَّيَطِينِ


Okunuşu: Ve gul rabbi eûzü bike min hemezâti'şşeyatîn.

Anlamı: Ve de ki: "Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından Sana sığınırım."


Mu'minûn Sûresi, Ayet 98:

وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْدُرُونِ


Okunuşu: Ve eûzü bike rabbi en(y) yahdurûn.

Anlamı: "Ve onların benim yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım Rabbim."


41 defa FELAK VE NAS sûreleri ….

Günde 100 Defa da "LA HAVLE VELA KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYÜL AZİM” denir.

Buna bir hafta devam edilir. Genellikle abdestli bulunmak ve Allah’ı zikretmek de fayda sağlar inşallah.

YÖNTEM 2
41 Ayet'el Kürsi
3 İhlas-ı şerif
11 Felak
11 Nas

7 defa da Fatiha suresi okunur. Bu okumaları özellikle hasta olduğunu hissedene birisi tarafından okunup nefes edilmesi yani üflenmesi lazım. Aynı zamanda bir suya da okunarak nefes edilir hasta olduğundan şüphe edilen şahsa içirilir. İçmiş olduğu bu suyun da tadı sorulur. Bir kenara not alınır. Su, sağ elle içilir ve Besmele çekilerek içilir.

YÖNTEM 3- Aşağıda yazmış olduğum duayı da her gün hasta olduğundan şüphelenen şahıs dilinden hiç düşürmemeli



İnşallah Faydasını göreceksinizdir. Tabii bunları yapmanız sizi rahatlatacaktır; ama kesin çözüm değildir. Kesin çözüm önce Allah’ın inayeti ve sonrada ehil ve tasarruf sahibi bir kişinin yardımıyla olur.

Ayrıca cinlerden korunmada etkili bir sistemde şudur.

1- E’üzü Besmele ile Fatiha suresi

2- E’üzü Besmele ile Felak ve Nas sureleri

3-
E’üzü Besmele ile Bakara suresi

4- E’üzü Besmele ile Ayet-el Kürsi

5-
E’üzü Besmele ile Bakara suresinin son ayeti

6-
E’üzü Besmele ile Ha-Mim Mü’min suresinin başından (Masir) e kadar ve Ayet-el Kürsi

7-
“LA İLAHE İLLALLAHÜ VAHDEHÜ LA ŞERİKE LEH LEHÜL MÜLKÜ VELEHÜL HAMDÜ VE HÜVE ALA KÜLLİ ŞEY’İN KADİR. “GÜNDE 21 DEFA OKUNMALIDIR

8-
Çok Allah (c.c) demeli

9-
Hep abdestli olmalı, farzları hiç terk etmemeli

10- Günah işlemekten, kadınlara bakmaktan, çok konuşmaktan, çok yemekten ve kalabalıktan sakınmalıdır.

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:35
Cin Padişahları (7 Cin Padişahı)
 



Cin Padişahları (7 Cin Padişahı)


Pazartesi günü,.Abdullah el-Hiyem ibni Ehlim Mürre'dir (Müreh).  Tacı vardır. Çadırı yündendir ve yardımcılarının giyimi beyazdır. Müslüman olup adını Yusuf olarak değiştirmiştir. Mekanı Mardin'in Musaybin ilçesi olup oranın sakini ve kralıdır. 150 cm boyunda olup elleri, olduğundan daha uzun bir görüntüye sahiptir. İki hizmetkârı da kendisine benzer. Şimşek hızına sahiptir. Bu cin, Hz.Muhammed'in elleri arasında bu dini kabul eden cin padişahıdır.

Salı günü, Mihrez el-Ahmer'dir. Tacı, altındır ve çadırı  yündendir. Yardımcılarının giyimi, kırmızıdır. İblis'in çocuklarından biridir. Kırmızı renkte ve insan görünümündedir. İnsanlara tasallut ettiğinde (musallat olduğunda) burunlarından kan akıtır. Kuyuları kurutur. Ateşten yatanların çoğuna halisünasyon gösterme yeteneğine sahiptir.

Çarşamba günü, Burkan'dır. Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi, sarıdır

Perşembe günü, Şemharuş'tır (Şemhurış). Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi,.beyazdır. Çok bilge bir görüntüye sahiptir. Görüntü itibariyle insana çok benzer. Görevi; altın, hazine vs. işlere hakimlik yapmak ve bu işleri yönetmektir.

Cuma günü Ebyab (Ebyed) ya da Zevba'dır (Zubea). Bunun iki adı vardır. Tacı vardır ve  çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi yeşildir. Ay'ın etkisindeki cin padişahıdır. Her yanı beyazdır ve ürkütücü bir şekli vardır. Soğukkanlı bir görünümdedir. Bilgin ve akıllı cin liderlerinden biridir. Emrinde onlarca cin hizmetkârı bulunur. Aşk ve iki şahsı birleştirme gücüne sahiptir. Görüntü olarak ihtişamlı bir kral görümündedir. Davetlere hemen hemen hiç cevap vermez.

Cumartesi günü,.Meymun Ebu Nuh'tur. Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi, siyahtır. Uranüs'ün yeryüzü cini de diyebiliriz. Görünüm olarak yaşlıdır ve elinde bir asa ile dolaşır. Çenesinde yedi kıl vardır. Genelde kuyu kenarları ve harabe yerlerde dolaşır. Uçma özelliğine de sahiptir. Babasının adı, Deybac Afif'tir.

Pazar günü, Ebu Abdullah Müzheb'dir. Tacı vardır  ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi beyazdır

Bu 7 padişahların emrinde toplam 378 kabile vardır. Her bir padişaha 54 kabile düşüyor ve bu kabilelerin sayını yanız Allah-u Teâlâ bilir. Bu padişahların hükmüne girmeyen 42 kabile daha vardır. Bunlar şeytânî ve azgın cinlerdir. Taçı altın olan Mihrez el-Ahmer, bütün kabilelere hükmedebilir.

Diğer Cin Padişahları

Denaheş: Gezici cinlerdendir. Tayfasındaki cinler, hayal gösterme (halisünasyon) ve insanların aklını çelme (vesvese) gücüne sahiptirler. Hayallerde uzman olduğundan gerçek yüzünü gören hiç olmamıştır.

Fekacin Meğmet: Davetlerde en hızlı cinlerden biridir. Hemen hemen tüm Arapça kitaplarda ondan bahsedilir.

Kemtemin: En korkunç cin krallarından biridir.Davetlerde genellikle korkunç bir yüze sahiptir.

Mazerin: Arap Yarımadası'ndaki dört büyük cin kralından biridir. Savaşçı bir görüntüsü vardır. Güçlü bir ordusu vardır ve bu kralı, bir tabutu taşır gibi tahtını omuzlayan hizmetkârlarıyla davetlere katılır.

Se'nik: Çok güçlü bir cin kralıdır. İfritlerden oluşan bir ordusu vardır. Diktatör bir yapıya sahip olduğu gibi, kontrol edilmesi zor bir cindir. Mekanı, Arap ülkesindeki yarımadalardır. Tahtına oturmuş, soğul ve orta yaşlardaki bir insan görümündedir.

Teykel: Arap yarımadasının en büyü dört cin padişahından biridir. Çok güçlü bir cin ordusuna sahiptir. Emrinin altında dağlar kadar cin vardır. Bu cin, okült sıralamadaki 4 kaba elementten meydana gelme olup, çıplak gözle az da olsa yoğunlaşıp kişilere görülebilir.

Kaynaklar:

1. www.istasy10.com

2. www.ruhsalenerji.com

3. Sihr-ül Acâîb



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:37
Cin Suresi
 

CİN SURESİ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1.De ki: "Bana vahyedildiğine göre cinlerden bir grup (Kur'an'ı) dinledi ve şöyle dediler: "Doğrusu biz hayret verici bir Kur'an dinledik.
2.O (Kur'an) doğruluğa iletiyor. Biz de ona iman ettik. Artık Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.
3.Muhakkak ki Rabbimizin şanı pek yücedir. O ne bir eş ne de çocuk edinmiştir.
4.Doğrusu bizim beyinsizimiz Allah hakkında saçma şeyler söylüyormuş.
5.Oysa biz insanların ve cinlerin Allah'a karşı yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.
6.İnsanlardan bazıları, cinlerden bazılarına sığınırlardı; bu da onların azgınlıklarını artırırdı.
7.Onlar da sizin sandığınız gibi Allah'ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini sanmışlardı.
8.Doğrusu biz göğü yokladık da onu güçlü bekçiler ve parlak ateşlerle doldurulmuş bulduk.
9.Oysa biz (daha önce, gayb haberlerini) dinlemek için orada bazı oturacak yerlere otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olursa kendisini izleyen parlak bir ateş(i karşısında) buluyor.
10.Bilmiyoruz, acaba yeryüzünde olanlar için bir kötülük mü istendi yoksa Rableri onlar için bir hayır mı diledi?
11.Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da var, bunun aşağısında olanlar da. Biz, çeşit çeşit yollara ayrılmış gruplardık.
12.Biz, yeryüzünde Allah'ı aciz bırakamayacağımızı, (göğe) kaçmakla da O'nu aciz bırakamayacağımızı anladık.
13.Ve biz doğruluğa ileten (Kur'an)'ı duyunca ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse (sevabının) eksik verilmesinden de, haksızlığa uğratılmaktan da korkmaz.

ein%20Bild

14.Bizden Müslümanlar da var, haksızlık edenler (doğru yoldan sapanlar) da. Kim Müslüman olursa işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır.
15.Haksızlık edenler ise cehennem için odun olmuşlardır."
16.Gerçek şu ki onlar yolda dosdoğru gitselerdi onlara bolca su verirdik.
17.Bununla onları imtihan etmek için. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse onu zor bir azaba sokar.
18.Şüphesiz mescidler Allah'ındır. Öyleyse Allah'la beraber başkasına tapmayın.
19.Gerçekten Allah'ın kulu O'na ibadet için kalktığında onun üzerine üşüşerek neredeyse keçe gibi olacaklardı.
20.De ki: "Ben ancak Rabbime dua ediyor ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmuyorum."
21.De ki: "Ben size ne bir zarar, ne de bir yarar dokundurma gücüne sahibim."
22.De ki: "Hiç kimse beni Allah'tan (gelecek azaptan) kurtaramaz ve ben O'ndan başka sığınılacak birini de bulamam.
23.(Benim yaptığım) sadece Allah'tan geleni ve onun gönderdiklerini tebliğdir. Kim Allah'a ve peygamberine karşı gelirse onlar için içinde sonsuza kadar kalacakları cehennem ateşi vardır.
24.Sonunda kendilerine vaadedileni gördüklerinde kimin yardımcı bakımından daha zayıf ve sayıca daha az olduğunu bilecekler.
25.De ki: "Size vaadedilen yakın mıdır yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyar bilemem.
26.O, gaybı bilendir. Kendi gaybını kimseye açmaz.
27.Ancak elçilerinden hoşnud oldukları müstesna. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına gözetleyiciler koyar.
28.Öyle ki, Rablerinin risaletlerini (kendileri vasıtasıyla görderdiği hükümleri) tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onlarda olanı kuşatmış ve her şeyi sayı olarak saymıştır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:40
Cin ve Büyü Nedir, Nasıl Korunulur?
 



Cin ve Büyü Nedir, Nasıl Korunulur?


Ahmed Hulûsi

“Cinci”
lerin, “uzaylı”ların, “ruh çağıran”ların (ruhçuların), “büyücü”lerin, “falcı”ların, “sahte mehdi”lerin, “sözde şeyh”lerin moda olduğu günümüzde, yanıltılan ve aldatılan masum kardeşlerimizi bilgilendirmek amacıyla bu broşürü hazırlamayı görev bildik.

Faydalı olabilirsek ne mutlu bize…

Olayın gerçeğini farkettirebilmek için öncelikle “CİN” konusunu açıklamamız gerekmektedir.

“CİN” adı geçtiği zaman, genelde hepimizin içine düştüğü büyük bir yanılgı vardır!.. Hemen aklımıza, kısa boylu, ayakları ters, kulakları uzunca, gözbebekleri dikine, seri hareket edebilen, her kılıkta görünebilen varlıklar gelir… Ya da beyninde belirli bozuklukları olan kişilerin görmüş olduğu halüsünasyonlar.

Bu konuda yapılan en büyük yanlış, önyargılı yaklaşımla, “CİN” kelimesi duyulduğunda ya hemen inkâr edilmesi, ya da gerçekle ilgisi olmayan yorumlar yapılmasıdır!.. Oysa dün bilimsel değil diye inkâr edilen birçok şeyin, ilim ve tekniğin ilerlemesiyle bugün bilimsel bir gerçek haline geldiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.

Peki işin hakikatı nedir?..

Evrende var olan tüm varlıklar-canlılar kuantsal kökenli olup; bir kısmı da mikrodalga yapılı türe dönüşmüştür!.. Ve dahi bunların bir kısmı geçici bir süre için moleküler boyutta, yani “madde alemi” denen “boyutumuzda” yaşamaktadırlar…

Çağdaş verilerle değerlendirebildiğimiz bu katmanlar ve boyutlar İSLÂM’ın Kudsal Kitabı Kur’ân’da mûcize olarak 1400 küsur sene öncesinde şöyle açıklanmıştır:

Kuantsal kökenli bilinçli varlıklar… Nurani olanlar… MELEKLER!.

Mikrodalga kökenli bilinçli varlıklar… Ateş yapılar… CİNLER!.

Moleküler kökenli bilinçli varlıklar… Biyolojik bedenliler… İNSANLAR!.

Bunların her biri yaşadıkları boyutun kapsamı ve gücü itibariyle diğerini istediği gibi yönlendirebilecek güce sahiptir.

Şöyle ki… Kuantsal köken melekler, hem cinler ve hem de insanlar üzerinde etkileme mekanizmasına sahipken; cinler, insanları bir dereceye kadar yönlendirmede yeteneklidirler.

Konumuz dışında kalan “melekler” bahsini bir yana bırakırsak…

“CİNLER”, Kur’ân anlatımıyla “MA’RIC” ve “SEMUM ATEŞTEN”, Yani “biyolojik bedene tesir edip, radyasyon zehirlenmesi meydana getiren mikrodalga” bedene sahiptirler…

Bizim âhiret âlemi dediğimiz, ruhlar âlemi denilen, berzah âlemi denilen âlemler hep aynı mikrodalga boyut olup; insan ruhları dahi gerçekte mikrodalga bedenlerdir.

İnsan beyni mikrovolt cinsinden elektrik ihtiva eder; ve tüm beden aldığı gıdalardan oluşan biyoelektrik enerjiyle çalışarak beynin biyoelektrik ihtiyacını karşılar. Beyin de bu biyoelektrik enerjiyi değerlendirerek fonksiyonlarını yerine getirir; bu arada da geçmişte “ruh” adı verilmiş olan “mikrodalga bedenini” üreterek tüm verilerini “mikrodalga beyne” yükler!..

İnsan beyni, her an, gerek beş duyu yoluyla ve gerekse de başka dalga boylarından ve uzaydan gelen sayısız dalgaları değerlendirme yoluyla yaşamını sürdürür; ve bu arada da hem dışa mikrodalga bilinç dalgaları yayar, hem de mikrodalga bedenine yani ruhuna yükler!.

İnsan bilincinde ya da bedeninde etkili olan tüm tesirler üçe ayrılır:

1. MELEK kökenli astrolojik etkiler…

2. CİN kökenli mikrodalga impalslar…

3. İNSAN beyinlerinin yaydığı “yaygın” veya “yönlendirilmiş” dalgalar…

Bunlardan birincisi gene konumuz dışında olduğu için onu bir yana bırakıp, 2. ve 3. tür dalgaların etkileri üzerinde duralım…

İnsanlar yeryüzünde boy göstermeden önce, dünyanın oluşum evresinden başlayan bir biçimde dünyada mikrodalga bedenli cinler yaşamaktaydı ki, dünya ısısı ve ateşi onlar için bir şey ifade etmemekteydi.

Daha sonra İnsan yeryüzünde varolunca, bilinçli bir varlık olan insanın evrensel bazı gerçekleri farketmesini hazmedemediler. Bu olayda önderleri “Azazil” isimli “CİN” idi!.. Azazil isimli CİN ve ona uyan tüm cin nesilleri tafsilatı “AKIL ve İMAN” isimli kitapta anlatılan bir olaydan sonra “ŞEYTAN” diye anıldılar ve insanlara düşman oldular!..

İşte bu “şeytan” diye bilinen tüm cinler, nesiller boyudur, insanlara birşeyler kazandırma bahanesiyle, onlara çeşitli yanlış fikirler ilka ederek saptırırlar!.. Akıl hastası haline getirirler!..

“…EY CİN TOPLULUĞU İNSANLARIN EKSERİYETİNİ HÜKMÜNÜZ ALTINA ALDINIZ.” (6-128)

Âyeti bu gerçeği vurgular… Cinlerle bilerek ilişkide olanların ölüm ötesi yaşamdaki halleri ise şu âyette açıklanmaktadır:

“İNSANLARDAN ONLARI DOST EDİNENLER DE: -RABBİMİZ BİZ BİRBİRİMİZDEN FAYDALANDIK VE BİZİM İÇİN TAKDİR EDİLEN VAKTE ULAŞTIK” DERLER… ALLÂH: “YERİNİZ ATEŞTİR!.. ALLÂH’IN DİLEDİKLERİ DIŞINDAKİLER EBEDİ ORADA KALICIDIRLAR” (6/128)

CİNLERİN temel amacı insanları Kur’ân öğretisinden saptırmak, böylece imandan etmektir!..

CİNLER, ilişkide oldukları her insanı; ve onlar aracılığıyla tüm uyanları ele geçirip, İSLÂM inanç sisteminden uzaklaştırmaya çalışırlar…

İnsanları genelde küçük yaşlarda kandırıp ele geçiren CİNLER, ya İSLÂM’ı kullanarak bu işi gerçekleştirirler; ya İslâm dışı yolları empoze ederek!..

Kişiyi ele geçirmeleri genelde şu iki yoldan biriyledir: Eline kalem almış kişiye kendi iradesi dışında yazı yazdırarak… Veya geçmişte yaşamış din büyüklerinin kisvesine bürünmek suretiyle rüya veya yakaza halinde görünerek!..

Önce bu kişiye büyük âlim veya veli olacağı bildirilir; sonra da artık o kişinin saflık derecesine göre zamanın kutbu, gavsı, en büyüğü, insanlığın kurtarıcısı, hatta MEHDİ veya RESÛL olduğu yutturulur!..

Bu arada çevresine toplananların da rüyalarına girilmek ya da geçmiş veya geleceklerine ait bir şeyler bildirilerek topluluklar oluşturulmaya çalışılır… Böylece, CİNLERİN kulu olmuş ve o kişi, artık kendini devrin en büyüğü, insanlığın kurtarıcısı, “MEHDİ” sanmaktadır!.. Bugün Türkiye’de sayısız insan, bilgisizlik yüzünden, kendini “MEHDİ” ya da “GAVS” sanan, oysa CİNLERİN elinde oyuncak olmuş kişilerin, peşinde koşmaktadır…

Bu CİNLERDEN bazıları da kendini “mevlânâ”nın ruhu diye tanıtarak insanları etki altına almaktadırlar!.. Onlara kitaplar yazdırmaktadırlar…

“MEDYUM”, aracı demektir; bilgisizlik yüzünden, ruhlarla görüştüğünü sanan kişilere denir!.. CİNCİ ayrıdır, medyum ayrıdır!..

Bu durum dünyanın her yanında da böyledir!.. Bugün kendini mesih ya da resul veya mehdi gören sayısız insan farkında olmadan insanları cinlere kul-köle hale getirmişlerdir. Batı dünyasında bizim “CİN” dediğimiz varlıklar “şeytan” veya “ruh” ya da “hayalet” diye bilinirler!..

Bugün Türkiye’de başta İstanbul ve Ankara olmak üzere neredeyse hemen her şehir veya kasabada kendini “MEHDİ” veya “gavs” ya da “kurtarıcı” olarak sanan pekçok aldanmış insan mevcuttur!.. Ve düşünün ki sadece Türkiye’dekiler bu kadar çoktur!.. Buna bir de diğer ülkelerdekini ekleyin!..

Bunun dışında bir de İslâm Dışı yollarla insanları kendilerine tabi hale getiren CİN toplulukları vardır… Bunlar da kendilerinin “UZAYLI” olduklarını iddia ederek insanları kandırmaktadırlar!..

“UZAYLILAR” diye kendilerini kandıran CİNLERE tabi olanlar da, İSLÂM dininin hükmünün bittiğine; Hazreti MUHAMMED’İN CİN OLDUĞUNA; ALLÂH’IN BEDENLENMİŞ olarak bir gezegende yaşamakta olduğuna inanmaktadırlar!..

CİNLER, günümüzde yoğun bir şekilde İSLÂM DIŞI BİR İNANIŞ OLAN REENKARNASYON, YANİ YENİDEN BİR BEDENE BÜRÜNEREK DÜNYAYA GERİ GELME fikrini aşılamaya çalışmaktadırlar…

Oysa Kur’ân’da Mü’minun sûresi 99-100. Âyetleri bu olayda kesinlikle reddetmektedir:

“Nihayet onların her birine ölüm geldiğinde:

Rabbim beni (dünyaya) geri gönder!.. Ta ki boşa geçirdiğim yaşamımı orada bıraktıklarımla, yararlı fiillerle değerlendireyim… der… ASLA!.. BU DİYENİN GEÇERSİZ GÖRÜŞÜDÜR!.. ONLARIN ARDINDA BA’S GÜNÜNE (mahşere) KADAR SÜRECEK KABİR ÂLEMİ VARDIR!.. SUR’a üflendiğinde aralarında ne soysopluk vardır, ne de bir soranlar!..”

 Hangi yoldan olursa olsun cinlerle ilişkisi olanların çoğunda görülen ortak özellik tebliğlerin veya âyetlerin (!!!) mutlaka elle yazılarak çoğaltılmasıdır!.. Ki bu yazım, yazanın beyninde o cinin frekansına uygun bir açılım oluşturmaktadır.

Cinlerin insan beynini mikrodalga impalslar yollayarak etkileme yolları dışında, bir nesneyi hareket ettirme veya yakma gibi özellikleri de vardır.

Türkiye’de ve DÜNYADA bu konuda TEK KAYNAK olarak ilk baskısı 1972’de yapılıp halen 10. Baskısı yayınlanmış olan “RUH İNSAN CİN” isimli kitapta çok detaylı bir şekilde açıklanan konunun, bu broşür boyutunda elbette daha fazla açıklanması mümkün değildir… Onun için bazı satır başları ile uyarılarımıza devam edelim:

CİNLERLE ne tür ilişkide olunursa olunsun, insanlar sonunda kesinlikle bundan büyük zarar görürler!.. Çünkü öğrettikleri arasında mutlaka Hz. MUHAMMED kökenli İSLÂM öğretisine ters düşen saptırıcı bilgiler yerleşmiştir!..

CİNLERLE ilişkide olanlarda mantıksal bütünlük yoktur!.. Yaptıkları konuşmalarda, başta söylediklerine sonra ters düşerler!.. Çelişkili konuşurlar!.. Genelde çok asabidirler!.. İtiraz gördüklerinde şiddetle parlarlar!.. Yalanları çoktur!.. Kendilerini daima büyük görüp, olabildiğince güçlü göstermeye çalışırlar!..

BÜYÜ konusuna gelince…

“BÜYܔ, genelde cinler aracılığıyla yapılmaktadır…

Çok özel olarak, güçlü beyinlerin direkt yönlendirilmiş dalgalarıyla da gerçekleştirilebilmektedir!..

“BÜYܔ, kişinin bilinci ve iradesi dışında, herhangi bir konuda, istemediği işi yapmaya elinde olmayarak zorlanmasıdır!.. Ve İSLÂM DİNİ mensuplarına kesinlikle BÜYÜ YAPMAK HARAMDIR!..

Eğer yukarıdaki anlamı iyi anladıysak; görürüz ki, karı-koca veya başkaları arasında sevgi oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar veya muska yapmalar dahi “BÜYܔDÜR; değil ki ara açmak için yapılanlar!..

İSLÂM’da “DU” SERBESTTİR; “BÜYܔ HARAMDIR!..

“DU” kişinin talebidir; “BÜYܔ muhataba isteği ve iradesi dışı istemediğini yaptırmaktır!..

CİNCİLERİN, cinlerden haber alma dışındaki tüm faaliyetleri “BÜYܔ yapmadır!.. Yaptıkları, İSLÂM anlayışına göre HARAMDIR!.. “BÜYܔ yapan da yaptıran da altında asla kalkamayacağı bir vebalin altına girmektedir; cinler o işi onlara hoş gösterse de!..

CİNCİLER, “BÜYܔ yaparken ya da “BÜYܔnün tesirini oluşturacak MUSKAYI YAZARKEN çeşitli duâlar okurlar ve böylece bazı cinleri o konuda görev yapmaya davet ederler!.. Ki bu başkasının iradesini zorlamadır; HARAMDIR!..

CİNLERDEN ve “BÜYܔDEN KORUNMA yollarına gelince…

Bizim tesbitlerimize göre Kur’ân’da iki tür, korunma sağlayan âyetler vardır… Birincisi pasif korunma âyetleridir ki bunlar “Ayetelkürsi”, “kuleuzüler” ve Hasbiyallahu veni’mel vekil ve huve rabbularşıl azim” duasıdır… Bunların 41 veya 100’er defa okunmasıyla kişinin çevresinde cinlerden ve kem nazarlardan (negatif beyin dalgalarından) gelecek olan etkilere karşı bir koruyucu kalkan oluşur…

Ancak bir de CİNLERE karşı aktif savunma sağlayan duâ da vardır ki o da şudur:

KORUNMA DUÂSI:

RABBİ İNNİ MESSENİYEŞŞEYTANU BİNUSBİN VE AZAB; RABBİ EUZU BİKE MİN HEMEZATİŞŞEYATİYNİ VE EUZU BİKE RABBİ EN YAHDURUN. VE HİFZAN MİN KÜLLİ ŞEYTANİN MARİD. (Sad: 41 / Mü’minuna: 97-98 Saffat: 7)

Bu duâ kişinin beyninde cinleri son derece sıkan ve hatta yakan dalgalar yayınlanmasına vesile olur… Böylece de o kişiye musallat olan CİNLER o kişiden uzaklaşmak zorunda kalırlar…

İçlerinde sebepsiz sıkıntı duyanlar; “BÜYܔ yapıldığından şüphelenenler, cinni yoldan başkalarının kendisini etkilediğini düşünenler bu duâya olayın şiddetine göre sabahları ve geceleri 41 ile 150’şer defa arasında bir sayıyla okumaya devam ederlerse büyük fayda görürler… Çünkü bilebildiğimiz kadarıyla CİNLERE KARŞI TEK SİLAH bu duânın yaymış olduğu beyin dalgalarıdır…

Şayet CİNLİ olduğundan şüphelendiğiniz bir kişi yanında veya birkaç arkadaşınızla bu duâyı içinizdn bir süre okursanız, sonuçlarını görürsünüz…

Bu konuda sıkıntıda olan kişinin yanında birkaç kişi toplanıp da her biri 300’er defa bu duâyı okursa ve arka arkaya üç gün devam edilirse büyük fayda elde edilir… Ayrıca bu dua etme sırasında ortada bulunacak bir suyun beyin dalgalarından içilmesi de yararlı olur.


Bu kitapçığın hazırlanmasında “AHMED HULÛSİ”nin yazmış olduğu “RUH İNSAN CİN”; “AKIL ve İMAN”; “DU ve ZİKİR” kitaplarından yararlanılmıştır… Geniş bilgi isteyenler bu kitaplara başvurabilirler.

Kaynak: http://ahmedbaki.com/



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:44
Cin ve Büyüden Korunmak

İlk Önce Yapılması Gerekenler
  
Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılmıştır ki, çevremizde bizden başka canlılar ve göremediğimiz başka dost ve düşmanlarımız var. Cinler de insanlar gibi Allah'ın emirlerinden ve yasaklarından sorumlu varlıklardır ve birbirlerine yaptıkları zulüm ve haksızlıklarla, insanlara yaptıkları kötülüklerin, verdikleri zararların cezasını çekerler.
 
Kendisine sığınan ve emirlerine itaat eden kişiyi Allah asla yardım ve yardımcısız bırakmaz. Bunun, yani ilahi himayenin, hangi şartlarda gerçekleşeceğini ise, aslında vicdanen hepimiz bilmekle beraber, aşağıdaki maddelerden oluşmaktadır.
  
1-İman ve İtaatle Allah'a ve Rasulüne Yakınlık Kurma
2-Dua ile Allaha Sığınma
3-Makbul Kişilerin Dualarını İstemek
4-İşin Ehli Psikiyatrist ve Hekimlere Gitmek
  
Birkimse Sure-i Bakara'da şu ayeti okursa http://gizliilimler.tr.gg/Ayet-h-el-K.ue.rsi.htm" rel="no follow - "Allah-ü la ilahe illahu.." , sabah okursa akşama kadar, akşam okursa sabaha kadar cinlerin şerrinden korunur. Ve evinde Bakara Suresini okuyan bir kişinin evine asla cin ve şeytan giremez.
  
Cinlerin Şerrinden Allah'a Sığınma
  
Bu hususta yapılacak en iyi şey daha önce de kısmen değindiğimiz gibi, dua ve evrad'ü ezkar ile Allah'a sığınıp, bilmediğimiz ve görmediğimiz türlerin onların şerlerinden ve yapabilecekleri kötülüklerden korunmak kalıyor. Bunun da bir tek yolu var. Dua ve Münacat. İnsan günlük hayatında abdestli bulunması halinde,onlardan kısmen korunacağı gibi, buna namazı ve diğer dualarıda ilave ederse, korunma konusunda kendini biraz daha sağlama almış olacaktır.
  
Korunmak İçin Edilemsi Gereken Dualar
  
21 - http://www.gizliilimler.tr.gg/Besmele_i-%26%23350%3Berif.htm" rel="no follow - Besmele
1 -
Yasin
11 -
Ayetel Kursi 3-7-11-21
11 -
Fatiha
11 -
http://www.gizliilimler.tr.gg/Kevser-Suresi.htm" rel="no follow - İhlâs
11 -
http://www.gizliilimler.tr.gg/Kafirun-Suresi.htm" rel="no follow - Kafirun
11 -
http://www.gizliilimler.tr.gg/Nas-Suresi.htm" rel="no follow - Nas
7 - http://www.gizliilimler.tr.gg/Ha%26%23351%3Br-Suresi-22_24%2C--g-Lev-Enzeln%E2-g-.htm" rel="no follow - Huvallahüllezi (Haşir Suresi 22-23-24
7 - http://www.gizliilimler.tr.gg/Cin-Suresi-.-.htm" rel="no follow - Cin Suresi (1 den 6 ya kadar ayetler)
7 -
http://www.gizliilimler.tr.gg/Saffat-Suresi.htm" rel="no follow - Saffat (1 den 10 a kadar ayetler)
7 -
Bakara (163-164)
7 -
http://www.gizliilimler.tr.gg/Rahman-Suresi%2C-31_35-.--Ayetler.htm" rel="no follow - Rahman (31-3)
100 - Selamun kavlen min rabbirrahim
100 - Lâ havle ve la kuvvete illâ billahil aliyyil azim
  
Bu ayetler bir tas suya okunsun. Okunan sulardan ailecek içilsin.
Okunan sulardan
http://www.gizliilimler.tr.gg/Abdest-Nas%26%23305%3Bl-Al%26%23305%3Bn%26%23305%3Br-f-.htm" rel="no follow - abdest alınsın (sık sık) Evin içine hafifçe serpilsin


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:45
Cinler, Allah'ın Varlığını Kabul Ederler
 

Cinler, Allah'ın Varlığını Kabul Ederler

Hristiyanlığın kutsal metinleri olan İncil'lerde ve Pavlus'un Mektupları'nda cinlere geniş yer veriliyor. Yakup'un Mektubu'nda yer alan bir metinde. "Sen Allah'ın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun, cinler de inanıyorlar ve titriyorlar. Fakat ey boş adam. İmanın ameller olmadan faydasız olduğunu bilmek ister misin?' deniliyor.
Hz.İsa, peygamberliğinin bir alameti olarak deli ve mecnunlardan cinleri kovup iyileştirmiştir. Matta İncili'nde Hz.İsa'nın bu özelliğinden bahsedildiği gibi, Luka ve Markos İncili'nde Hz. İsa'nın Medelli Meryem adlı kadından yedi tane Cin çıkararak onu iyileştirdiği kaydediliyor.

Batı Kültüründe cinlerin genellikle kötü olduğuna ya da http://www.gizliilimler.tr.gg/Cad%26%23305%3Bl%26%23305%3Bk.htm" rel="no follow - cadılar gibi başka kötü güçlerle işbirliği yaptığına inanılıyor. Kimi inanışlara göre http://www.gizliilimler.tr.gg/Cad%26%23305%3Bl%26%23305%3Bk.htm" rel="no follow - cadıların . şeytandan ya da başka bir cadıdan yardıma olarak yanında bulundurduğu cinler vardır. Bunlar kurbağa, köpek, böcek gibi küçük bir hayvan görünumündedirler. Bazen de çeşitli türlerin kanşımı olan düşsel yaratıklar biçiminde tasvir edilirler. Bu gibi cinlerin http://www.gizliilimler.tr.gg/Cad%26%23305%3Bl%26%23305%3Bk.htm" rel="no follow - cadı lann gövdesinde ki siğil ve erbeni gibi kabartılardan kan emerek yaşadığına inanıldığı için. 15 ve 1?. yüzyıllarda Avrupa'da bulunan cadı mahkemelerinde yargılanan suçlu kadınlann bedenlerinde bu türden kabartılann bulunması onlann suçlu görülmesi için yeterliydi. Çin. Japon, Slav. Sümer, Asur. Hint basta olmak üzere bütün toplumlarda cinler farklı isimlerle anılarak geniş şekilde yer almaktadır, Cinler Asur ve Babil dininde, iyilik veya kötülük yapan yarı insan yan hayvan yaratıklardır. Asur kabartmalannda insan vücudu kuş başlı ve kanatlı veya boğa vücutlu ve insan başlı resimler görülür, fslam öncesi Arap toplumu da, bazı taş ve ağaçlarla, kuyu. mağara ve benzeri yerlerde insan hayatına tesir eden varlıklara inanıyordu. Dahası cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak kabul ediyor ve meydana gelen pek çok olayı onlann yaptıklarını düşünüyorlardı.

Kurân-ı Kerim'in http://www.gizliilimler.tr.gg/Saffat-Suresi.htm" rel="no follow - Saffat Suresi nin 158. ayeti'nde Kureyşlilerin cinlerle Allah arasında soy bağı olduğunu ileri sürdükleri, El-Erıam suresinin 100. ayeti'nde cinleri Allah'a ortak koştukları, Sebe Suresi'nin 41. ayeti'nde ise cinlere taptıkları bildirilmektedir, cahiliye Arapları cinlerin kabile ve gruplar halinde yaşadıklarına, birbirleriyle savaştıklanna, fırtına gibi bazı tabiat olaylannı oluşturduklarına, insanları öldürüp kaçırdıklarına, bazı cinlerin ise insanlara yardım ettiklerine inanıyorlardı. Cahiliyye inanışında çeşitli hayvanların suretlerine girebilen cinlerin, kuytu ve karanlık yerlerde yaşadıklari ve yiyip içebildikleri, aynca insanlara bulaşan çeşitli hastalıklar getirdiklerine inanılıyordu. Yine bu inanışa göre deliler de cinlerin musallat olduğu kişilerdi.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 26-Mayıs-2009 Saat 23:50
Cinler Gelecekten Haber Verebilirler mi?
 

Cinler Gelecekten Haber Verebilirler mi?

Bu soru sık sık gündeme geliyor. Cinler gelecekten haber veremez, bir kere bunun kesinlikle bilinmesi gerekir. Gelecek anlamında kullandığımız gayb. İnsan hissi ve bilgisinin idrak edemediği ve ulaşamadığı gizli şeylerdir. Kimi Tarotçu ve Astrologlar, gaybden. yani gelecekten haber verdiklerini iddia ederler. Bunların bu iddiası kesinlikle doğru değildir. Çünkü gaybın anahtarı Allah'ın yanındadır. Tarotçu ve Astrologlara güvenmemek gerekir. İman etmiş, müslüman cinlerle irtibat kuran kişinin eğer şuur ve maneviyatı yerinde ise onun Müslüman cinlerle yaptığı istişareye güvenilebilir. Ama bu istişare gelecekten haber verme anlamına gelmez Şu şekilde yorum ve tahminde bulunabilirler. Mesela büyük bir tepede oturan kişi her tarafı rahatça görebilir. Tepenin eteğinde tren raylarının olduğunu düşünelim. Bu rayın hem geliş hem de giriş yönü var. Aynı rayı Kullanan iki tren olduğunu, tepede oturan kimse görüyor ama aynı rayi kullanan trenin makinistleri olayın farkında değiller. Bu makinistler, kendilerine ait raylara geçmezlerse bir müddet sonra kaza yaparlar. Tepede çıplak gözle bu olayı gören şahıs trenlerin kaza yapacağını haber veriyorsa. Bu olay gayba ve dolayısıyla gelecekten haber vermeye, yani bir anlamda falcılığa girmez.

Bu sadece olma şartlan gerçekleşmiş bir olayın bir sonraki aşamasını gördüğünden, dolayı bir tahmin yürütmüş olur. Müslüman cinlerle irtibatta olan bir kimse geçmişe ait bilgilerin bir kısmını bilebilir. Yaşanan olayların sonrasını ancak tahmin olabilir. Tabii ki her insan bir takım konularda tahmin yürütebilir.

 
 
 
Cinler Haberleşmede Kullanılıyor
 

Cinler Haberleşmede Kullanılıyor

Cinlenn insanların emrine girebilecekleri konusunda İslam bilginleri arasında tam bir görüş birliği yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen bazı ayetlerden yola çıkılarak önlerin insanların emrine girebileceği görüşünü savunanlar olduğu gibi. bunun
http://www.gizliilimler.tr.gg/Hz-.--S.ue.leyman--k1-A-.-S-.--k2-.htm" rel="no follow - ' le sınırlı olduğu gerekçesiyle mümkün olmadığını savunan alimler de bulunmaktadır, islam bilginleri arasında Kur'ân-ı Kerim'de Enbiya. Nemi. Sebe ve Sad Surelerinde Hz. Süleyman ve cinlerle ilgili ayetlerden yola çıkılarak, cinlerin insanların emrine girebilecekleri şeklinde yorumlar yapılmış ve bu yorumlar tartışma konusu olmuştur. Sebe Suresi 12. ve 13. ayette, "Rab'binin izniyle yanında iş gören cinler O'nun buyruğu altına verdik ki, bunların içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırdık. Süleyman için. o ne dilerse, mabedler. heykeller, büyük havuzlara benzer çanaklar ve taşınması güç kazanlar yaparlardı. Ey Davut ailesi! şükredin, kullarımdan şükredenler pek azdır" denilmesi ve Nemi Suresinin 17. ayetinde. "Süleyman'ın Cin, insan ve kuşlardan meydana gelen ordusu toplandı. Hepsi toplu olarak gidiyorlardı"' şeklindeki ayetleri genelleştirme temayülünden söz etmek mümkündür. Günümüzde de sözkonusu ayetlere dayanarak cinlerle ilişki kurup onlardan yararlanmak isteyenler bulunmaktadır.

Cinlerin insanların emri altına giremeyeceğini savunan ilim adamları, Sad Suresindeki "Süleyman: Rabbimi Beni bağışla bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın, dedi" şeklindeki 55. Ayete dayanarak, bu işin sadece Hz. Süleyman'a mahsus olduğunu belirterek, daha sonra gelen kimselere böyle bir imtiyazın verilmediğini ifade etmekteler. Hz. Peygamber için bile böyle bir durumun olmadığını belirten ilim adamları, cinlerin Hz. Süleyman'ın emrine kendi rızalarıyla değil, Allah'ın emriyle, zorunlu olarak, girdiklerini kaydetmektedirler. Ardından cinlerin kendi istekleriyle insanoğluna itaat etmesinin ilk baştan beri sözkonusu olmadığım, çünkü onların ataları olan (iblis'in, http://www.gizliilimler.tr.gg/Hz-.--Adem--k1-A-.-S-.--k2-.htm" rel="no follow - Hz. Adem yaratıldığı zaman Cenâb-ı Hakk'ın ona boyun eğmesi konusundaki emrini dinlemeyerek, isyan ettiğini, böylece büyüklük taslayarak kafirlerden olduğunu ifade ediyorlar.

Gizli İlimler Admin Notu: Metafizik İstihbarat Konularında Google'den Hakan Yılmaz Çebi'nin makalelerini okumanızı tavsiye ederim.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 27-Mayıs-2009 Saat 00:01
Cinler İnsanlara Musallat Olmak İçin mi Yaratıldı?
 

Cinler İnsanlara Musallat Olmak İçin mi Yaratıldı?

İstanbul Müftülüğü'nden bir yetkili, müftülüğü arayan pek çok kişinin cinlerle ya da Cinlenmiş hastalarla ilgili sorular sorduklarını belirterek şunları söylemişti, "Cinler de bir yaratık türüdür. İnsan, akıllıdır, fikirlidir Bazı yaratıklarda düşünce, akıl. fikir yoktur. Cinler de insanlar gibi bir millettir. Bir tür yaratıktır. Ama insanlardan farklıdır. Gözle görülmezler, elle tutulmazlar. Alemi gayba ait varlıklardır, bu yüzden onları göremez ve onlarla konuşup, dokunamayız. Cinlerin varlığı Kurân'da belirtilmiştir, inanırız, cenâb-ı Hak cinler olmasaydı, anlatmazdı. Ama nasıl varlıklardır, bu konuda detaylı bilgimiz yok. Sadece varlıklarına inanmakla yükümlüyüz. Kimin başı ağırsa, efendim Cin çarptı, bir şey görse Cin gördüm diyor, cinlerle evlenmiş, çocuklarım var diyen insanlar olduğunu duyuyoruz. Bunların hepsi uydurma. Onlann da bizim gibi işleri güçleri var, bizi hasta yapmak için yaratılmadılar. Mesela adam. evde bir şey gördüm, bir ses duydum diyor. Başka kimse duymuyor, görmüyor. Bunlar beyindeki hastalıklardır, ruhsaldır. Bu gibi durumlarda ruh doktorlarına, psikiyatrislere psikologlara gitmek, onlarla görüşmek danışmak gerekir. Gidiyorlar hocaya, cinleri kaldırıyormuş, yakalıyormuş, bunlar yalan dolan şeyler. Bu konu ile ilgili yüzlerce insan bizi arıyor. Geçen gün biri aradı. Bana önler musallat oldu diyor. Biri bana tecavüz etti diyor, cinler görülmez, görmeyiz, mahiyetini bilemiyoruz. Herkes haddini bilsin. Cinler hava gibidir, rüzgar gibidir, onları görüyor muyuz? Rüzgar gibi bir şey. ruhsal şeylerdir Mesela elektriğin kesin tanımı yapılabilmiş değil, onu meydana getiriyorsun. ama kesin bir tanımı yapılamıyor buna benzetilebilir. Melekler, cinler. Şeytanlar var. ama onların öz benlikleri, mahiyetleri hakkında kesin bilgilerimiz yok. cinler insanlara zarar verebilir, onların bu tür olumsuz etkilerinden korunmak için,
http://www.gizliilimler.tr.gg/Besmele_i-%26%23350%3Berif.htm" rel="no follow - Besmele . http://www.gizliilimler.tr.gg/Ayet-h-el-K.ue.rsi.htm" rel="no follow - Ayete'l-Kürsü , http://www.gizliilimler.tr.gg/Nas-Suresi.htm" rel="no follow - Nas sureleri ni okumak ve içtenlikle Allah'a sığınmak gerekir. Ancak böyle yapılırsa inşallah Cenâb-ı Hak onların zararlarından korur."

 
Cinler İnsanlardan Üstün Yada Güçlü mü?
 

Cinler İnsanlardan Üstün Yada Güçlü mü?

İddia ettiğimiz üzere cinler görünmeyen varlıklara denir. Nasıl ki insanların sosyal hayatları, aile hayatları varsa, onların da sosyal hayatları, aile hayatları var. Cinler de Allah'a karşı sorumlulukları olan varlıklardır. Cinler arasında doktor öğretmen ve mühendis de vardır. Açıkça ifade edeyim ki bunların çoğu insanlarla beraber yaşıyorlar, insanlar bunun farkında değil. Cinler, insan şeklinde ve değişik suretlerde yaşayabilir ve çeşitli şekillere de girebilirler. Hatta insanın içine de girebilirler. Onlar da hasta olabilir, kaza yapabilir, ibadet eder. asker ve paşa olurlar. Ben onları uç dört şekle ayırıyorum. Oysa cinlerin şeklini daha kimse bilemiyor. Havada uçtuğunu kimse bilmiyor. Müsrif olanları var, olmayanlar var, ama maddeyle fazla ilişkileri yok. İnsanlardan çok da mükemmel değiller. Bazı insanlar Cinlerin çok mükemmel olduklarını. en güçlü variık olduklarını sanırlar ki, bu asla doğru değil. Bizim bildiğimiz yaratılmışlar içersinde en mükemmel varlık insandır. Lakin cinlerin de arasında alim olanlan var. bu ilim ehli olan cinler tabii ki bizim cahil insanlardan üstündürler.

 
Cinler İnsanı Aldatır
 

Cinler İnsanı Aldatır

Cinlerden süfli olanların insanın beden ve akıl sağlığına verdiği zararlar ilk çağlardan beri iyi bilinir. Ancak bundan daha tehlikelisi, bu şeytan taifesinin insanın dinine verdiği zarardır. Çünkü bunlardan insanı kaydına alanlar, sinsice hükümlerini yürütürler de, kişinin haberi olmaz. Hatta, başka insanları da bir takım istidraçlarla kendilerine tabi kılarlar ve cemiyetin sapıtılmasına sebep olurlar. Bu iş aşağıdaki yollardan biriyle gerçekleşir;

1- Cin kendi varlığını bildirmeden: Bu durumda insan, kendisinin bir cin ile temasta olduğunu bilmemektedir. Kendisinde meydana gelen harikulade hallerin kendi üstün meziyetlerinden ileri geldiğini sanarak, kendini herkesten üstün makamlarda görmekte ve yerine göre sahte tevazu da göstermektedir.
http://gizliilimler.tr.gg/Muhyiddini-Arabi.htm" rel="no follow - Muhyiddin Arabî (Hz.) bir eserinde; "Bu kimsenin en bariz vasıflarının, kimseyi beğenmemek ve kendisinin en üstün olduğu kanısını etrafa yaymak olduğunu söylüyor" diyor.

2- islam büyüklerinin kılığında: Bazen cin, daha gençlik yaşlarından itibaren kendisi için müsait bulduğu bir kimseyi seçer ve onu kendisine tabi kılmak için çalışmaya başlar. Önceleri rüyasında, din büyüklerinin kılığına girmeye başlar. Kişi rüyasında güya
http://gizliilimler.tr.gg/Mevlana-Celaleddin-Rumi.htm" rel="no follow - Mevlana 'yı, http://gizliilimler.tr.gg/Yunus-Emre.htm" rel="no follow - Yunus Emre 'yi, Muhyiddin Arabî'yi görür. Onlardan mesajlar alır. Giderek bu rüyalar neticesinde, o genç gerçekten büyük bir zat olacağına inanmaya başlar. Bazen cani bir şey ister, o istek cin tarafından derhal yerine getirilir. Bu durumu büyük bir insan olması hasebiyle, Allah'ın bir lütfü olarak yorumlar, imtihanlarda, münazaralarda kendisine yardım edebilir. Karşıdaki susturulur. Tabii, muhatabı imanen güçlü değilse. Çünkü bazen bu cin sıradan birisi olmak yerine, onların ileri gelenlerinden olabilir. Birisinin bir işi için dua eder, o iş yine cin tarafından halledilir. Bazen dünyanın çeşitli yerlerinde vuku bulan hadiselerden haberdar edilir. Artık bu genç büyük bir kişi olduğuna, hatta şeyh veya kutup olduğuna inanmaktadır. Bundan böyle kimsenin nasihatini de kabul etmez. Çünkü o, kendisine nasihat edenlerden daha üstündür. Bazı hastalıkların tedavisi daha elini koymasıyla mümkün olur. Mesela bazı felçlileri yürütür. Oysa burada felci yapan cinnin kendisidir. O elini koyunca çıkıp gitmektedir. Bütün bunlar onun şanını ve namını arttırır. Artık etrafında yüzlerce, binlerce hayranı ve talebesi olur. Ona inananlar kendisini en büyük veli,  zannedebilir. Oysa erbabı onun sahtekâr ve zararlı olduğunu bilir. Burada en büyük zevk ise, onu kendine tabi kılan cine aittir. Çünkü o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendisine bağlamış ve isteklerini yaptırmaya başlamıştır. Bu durumda o kişinin itibarını arttırmak için, bazı kimselerin rüyasına dahi girip ona bağlanmalarını ve yardım etmelerini telkin eder. Bu arada o kişiye dini bazı bilgiler de vererek onu bir din alimiymiş gibi gösterir. Bilmeyenler onu kendilerine dini lider seçer.

Artık bu kişi bilir bilmez kendinden birtakım fetvalar verip bazı helalleri haram, yahut bazı haramları helalmiş gibi gösterir. Bunu da çevresine, kendisini bir müceddit gibi gösterip güya zamana göre içtihatlar yapıyormuş gibi empoze etmeye çalışır. Netice olarak, hem o kişi etrafında birçok insan toplamış ve onları müctehid edasıyla aldatmış, hem de onu kendine tabi etmiş olan cin bir saltanat kurmuş olur. Hatta bu başarısıyla kendi akranları arasında sivrilip temayüz ettiği ve onlara karşı marifetiyle öğündüğü de söylenebilir.

Bütün bu hallere giriftar olarak, pek çok insan saptıranlar, ülkemizde, bilhassa İstanbul'da çoktur. Ama biz burada başka birini misal vereceğiz.

Ahmet Kadiyani, sözde İslam'a bağlı, fakat aslında sapık bir mezhep olan
http://gizliilimler.tr.gg/Kadiyanilik.htm" rel="no follow - Kadıyaniliğin kurucusu olarak dünya çapında şöhrete maliktir. Gençlik yıllarından itibaren cinlerden birisinin tabii olarak yaşamıştır. Bizzat kendisinin kaleme aldığı hal tercümesine göre, Hindistan'da Kadyan kasabasında "doğmuştur. Yaradılıştan, inzivaya meyyal, hassas yapılı birisidir. Sık sık yalnız bir köşeye çekilerek nefs muhasebesi yapmakta iken bir gün gizliden bir ses işitir. Sadece kendisinin duyabildiği bu ses ona babasının akşam ezanından sonra öleceğini söyler. Ahmed bu sesi duyunca çok üzülür ve korkar. Ses devam eder:

"Allah kuluna yetmez mi?"

Gerçekten babası o akşam üstü vefat eder. Gerisini kendisinden dinleyelim:

"O sesi ondan sonra çok duydum. Bana pekçok şey öğretti. Beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı. Fakr-u zaruret içinde iken, hayra harcamam için beni servete gark etti. Kulağıma gelen seslerin Rahmani olduğundan asla şüphe etmedim. Zira şeytan benimle alay etse, içimdeki fenalıklar dile gelse, mutlaka fark ederdim.

Bazen o sesleri uzaktan işitiyordum, bazen de onlar benim ağzımdan çıkıyor, fakat söyleyeni ben olmuyordum. O kadar ki, bazen hiç bilmediğim lisanları konuştuğum olurdu. Bir ruhun bana hulul ettiğine (içime girdiğine) de inanmıyorum. Bu iş bambaşka bir iş, başkalığını seziyorum ya, bu bana ve bana tabi olanlara yetişir."

Evet, şimdi de şeytanın nihayet iğfal ederek saptırdığı Ahmed Kadiyani'nin yaptığı işi görelim. Bir gün ortaya çıkıp şöyle diyecektir:

"Ben
Meryem'in oğlu mesih isa'yım. http://gizliilimler.tr.gg/Hz-.--Muhammed--k1-S-.-A-.-V-.--k2-.htm" rel="no follow - Muhammed'den (s.a.v.) sonra peygamber gelmeyecek, yalnız bir kişi O'nun hilat-i fahiresine bürünecektir, işte ben O'yum. Kadyanlı Ahmed, efendisi http://gizliilimler.tr.gg/Hz-.--Muhammed--k1-S-.-A-.-V-.--k2-.htm" rel="no follow - Muhammed (s.a.v.) 'in son peygamberliğine halel gelmeden nebi olmuş, Allah (c.c.)'dan mukaddes vazife almıştır."

Birinci dünya savaşından sonra ölen asıl ismiyle kadyanlı Mirza Gulam Ahmet'ten keramet zannedilen birçok haller de zahir olmuştur.

Binlerce kişinin gördükleri rüyalarla kendisine bağlanmaları, yanında kırk gün kadar kalan kimsenin semavi işaret olarak inkarlarından sıyrılmaları, kötürümleri birkaç el temasıyla yürütüp, hastaları birkaç söz ile iyileştirmesi, hatta kendisi ile tartışmaya giren birinin aniden ölmesi, şöhretinin büsbütün artmasına sebep olmuştur.

Kendisinin
http://gizliilimler.tr.gg/Mehdi-Hakk%26%23305%3Bnda-G.ue.n.ue.m.ue.z-Yazar-ve-M.ue.tefekkirlerinin-G.oe.r.ue.%26%23351%3B.ue..htm" rel="no follow - Mehdi olduğunu söyleyen ve http://gizliilimler.tr.gg/Mehdi-Hakk%26%23305%3Bnda-G.ue.n.ue.m.ue.z-Yazar-ve-M.ue.tefekkirlerinin-G.oe.r.ue.%26%23351%3B.ue..htm" rel="no follow - Mehdi ile ahir zamanda yeryüzüne inecek olan İsa (a.s.)'ın aynı şahıs olduğunu ve bunun da kendisi olduğunu belirten Mirza Gulam Ahmet Kadiyani, kaba bir görüşle her ne kadar İslamiyet'i yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda da kısmen muvaffak olmuşsa da, mesele inceden inceye tetkik edildiğinde görülür ki, bu olayda da şeytan, evvela bir kişi, sonra da onun vasıtasıyla binlerce kişiyi kendi kaydı altına almış, bu amaçla İslamiyet'i de koz olarak kullanmıştır.
http://gizliilimler.tr.gg/Muhyiddini-Arabi.htm" rel="no follow -
Muhyiddin Arabî (k.s.)'in beyanına göre, bu gibi kişilerin en büyük özelliği kibir ve gururdur.

Cinlerden yardım istemek de caiz değildir.
Allah-u Teâlâ kâfirleri bu sebeple kötülemiş ve şöyle buyurmuştur: mealen;

"Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınıyorlardı da cinlerin kibir ve azgınlıklarını arttırıyorlardı." (Cin:6)

Bu konuda daha geniş izahatı EI-Mütenebbi-ül Kadiyani isimli kitabda bulabilirsiniz.

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 27-Mayıs-2009 Saat 00:03
Cinler İnsanlarla Nasıl irtibat Kuruyor?
 

Cinler İnsanlarla Nasıl İrtibat Kuruyor?

Şeytanın insanı aldatma yolları çok çeşitlidir. Her insana mizacına göre ayrı ayrı yollardan gelir.

Alimlere, şeyhlere, abidlere, cincilere ve diğer Müslümanlara, hepsinin mizaçlarına göre aldatacağı yollardan gelir. (Bu konuda Telbis-i iblis isimli kitap geniş izahat verir). Cahiller ile kadınları çok kolay avlar, fazla uğraşmadan isteğine nail olur. Fakat ilim sahiplerini kolay kandıramaz, onlara da geldiğinde önce aklın ve islamın kabul ettiği yollar ile yaklaşır. Şu da bir gerçektir ki şeytan, hiçbir kimseye zorla birşey yaptıramaz. Şeytanın, Allah'ın salih kulları üzerinde hiçbir saltanatı yoktur.

Büyüklerden birisi bir gün şeytanı gördü ve ona marufukerhi ile aran nasıl diye sordu. O da, "Benim onun kalbine verdiğim vesvese şu misale benzer. Adamın birisi denize bevl ediyor. Ne yapıyorsun denildiğinde, denizi kirletiyorum diyor" cevabını verdi. Evet Allah'ın ihlaslı kulları da böyledir.

Şimdi asıl mevzumuza gelelim. Cinler, kâhin ve sihirbazlarla nasıl arkadaşlık ediyor? Cin ile irtibat kurmuş, arkadaş olmuş bir cinci şu yollar ile bu işi gerçekleştiriyor: Cinler ile görüşüp, onlardan yardım görmek isteyen, onlara bazı işler yaptırmak, bilinmeyen mazi (geçmiş) ile ilgili veya şu anda olanlarla ilgili haber almayı murad eden insan iki türlüdür. Cahil ve ahmaktır, bu tam şeytanın aradığı adamdır. Çünkü cahil olması sebebi ile de onun vesilesi ile başkalarını küfre götürecektir. Bu cahil insan, kendi başına İslamî ölçüler dışında zahitlik yapmaya başlar, yalnız başına halvete girip az yemek, az uyumak ve bazı zikirler yapmak ile meşgul olur. Bu arada ona bazı keşifler vâki olur ve bazı şeyler rüyasında haber verilir.

Bir de ne görsün, bir gece oda bembeyaz bir nur ile dolar ve nuranî görünüşlü bir adam zuhur eder. Cincilerin ekserisi bu şeytanı ruhanî diye tarif ederler. Gelen bu şeytan o cahile hitaben, "Ey Allah'ın dostu! Senin zikir ve ibadetlerin sebebi ile sana geldim ve bundan sonra emrindeyim" der ve hatta bazıları bu şeytanı melek diye isimlendirir.

Bu şeytan, o cinciyi mizacına göre, bazılarını bilerek küfre sokar, bazılarını küfür olduğunu bilmeden küfre sokar. Yavaş yavaş onu meşhur eder ve onun vesilesi ile insanları yoldan çıkarır. Cinler ile görüşüp onlar ile arkadaşlık etmek isteyen kişi akıllı ve ilmi de var ise, ona ya hiç gelmezler, yahut da gelip ona tesir edemezler. Eğer durum böyle olur ise bir daha ona gelmezler. O cin ile arkadaşlık kurmuş olan insan aslında kendisi çok yalancı ve günahkârdır. Zaten yalancılığı, günahkâr ve Allah'tan gafil olarak yaşaması cin ile arkadaş olmasına sebep olmuştur. Kur'an-ı kerim'de bunu açıkça beyan etmektedir. Şöyle ki: "Şeytanların kimler üzerine nazil olduğunu size haber vereyim mi? Şeytanlar, ifk'ü iftiraya cüret edenler, kulaklarını şeytana tutan ve şeytandan bir takım haberler alarak halka yayanlar. Bunların ekserisi yalancıdır. (Şuara:221-223)

"Bir kimse Rahman Teâlâ'nın zikrinden i'raz ederse ona biz şeytanı musallat kılarız. Şeytan da daima ona yakın, arkadaş olur. (Zuhruf: 36)

Fahri Razi'nin beyanına göre şeytanın insana yakın olmasının sebebi, Kur'an-ı Kerim'den ir'az etmesi; (yüz çevirmesidir.) Şu halde Kur'an'dan yüz çevirmeyen kimseye şeytan fırsat buldukça mukarin olur; vesveseden hali olmasa da mukareneti daimi olmaz. Yine başka ayet de Allah'u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Mealen "Müşriklerin size mücadele ve muhasama etmeleri için şeytanlar dostlarına fısıldarlar (telkinde bulunurlar), eğer onlara uyarsanız, siz de müşriklerden olursunuz." (En'am:121)

Hasılı kelam cinci, İslamî ölçüler dışında halvet, (yalnız kalmak), riyazetle bazı kelimeleri tekrarlayarak şeytana arkadaş oluyor, ona yapacaklarını yaptırdıktan sonra "ben senden uzağım" diyor. Allah'u Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim'inde haber verdiği gibi, Yahudileri kandıran münafıkların durumu da, şeytanın durumuna benzer ki, O insana inkâr et dedi, insan inkâr edince de, "Ben senden uzağım, ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" diyecektir. Allah (c.c.) bizi şeytanın hilelerinden korusun. Amin.

Yine Allah'u Teâlâ cehennem ehli ile şeytan arasında olan hadiseyi şöyle anlatıyor: "Cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmeleri ile şeytan cehennemliklere şöyle dedi; Allah size gerçek vaad etti, ben de vaad ettim ama ben sözümden döndüm. Benim sizi küfre zorlayacak bir gücüm yoktu. Sadece sizi küfür ve isyana davet ettim! Siz de benim davetime koştunuz. O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Bundan evvel sizin şirk ettiğiniz şeylere ben küfr ettim. Zira zalimler için azab-ı elim vardır. Azabtan başka bir şey yoktur." (İbrahim: 22)



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 27-Mayıs-2009 Saat 00:06
Cinler Kaybolan Yada Çalınan Şeylerin Yerlerini Bilirler mi?
 

Cinler Kaybolan Yada Çalınan Şeylerin Yerlerini Bilirler mi?

Cinlerle irtibat mümkün kabul edildikten sonra. "Cinler kaybolan ya da çalınan şeyleri bilebilirler mi?' sorusu Karşımıza çıkmaktadır, insanlar arasında, kaybolan eşyalarını bulmaları için medyumlara. Cinci Hocalara başvuranların sayısı az değil. Toplum içinde saygın yerleri olan pek çok kişinin medyumların kapısını aşındırdıklarını da herkes biliyor. Medyumluk, gelişmiş Batı ülkelerinde olduğu gibi. ülkemizde de yeni bir sektör olarak karşımıza çıkıyor. Cinlerin gaybı bilme konusunda insanlardan farklı olmadıkları konusunda islam alimleri ittifak etmektedir, cinlerin gaybı bilemeyecekleri, ancak yapıları itibariyle pekçok bilgiye vakıf olabilecekleri kabul edilmektedir. Bu görüşe göre cinler yapıları gereği, mevcut olan, ancak insanların kolay ulaşamayacakları konulardan haberdar olabilecekleri gibi. insanlardan farklı bir zaman içinde ve insanlardan daha uzun yaşadıkları için pekçok şeyi bilebilirler. Kurân-ı Kerim'de de kulak hırsızlığına teşebbüs eden cinlerin bu amaçlarına ulaşamayacakları Saffat suresinin 37/ 6 ve 10. ayetlerinde belirtiliyor. Ayette, "Biz en yakın göğü ziynetle, yıldızlarla süsledik ve onu her türlü şeytandan koruduk. şeytanlar yüce topluluğu dinleyemezler, her yandan kendilerine (Şihablar) atılır. Kovulurlar. Onlar için sürekli azap vardır. Yalnız (yüce topluluktan) bir söz kapan olursa, onu da delici bir alev izler denilmektedir. (37/6-10) Benzer bir vurgu. Hicr Suresinin 16 ve 18. Ayetlerinde de yapılıyor. Bu nedenle islam alimleri gaybı konularda kahinlere başvurulmasını şiddetle men etmektedirler, öte yandan Sebe suresi 14. ayette, cinlerin gaybı bilmeyecekleri açıkça vurguların "Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun vefatını önlere fark ettirdi. Hz. Süleyman'ın ölümü o vefat edip yere düşünce ortaya çıktı. Eğer cinler görülmeyeni bilmiş olsalardı alçak düşüren bir azap içinde kalmazlardı."(33/14)

 
 
Cinler Nerede Yaşar?
 
 
Cinler Nerede Yaşar?

Cinler hamamlarda, mezarlıklarda, pis yerlerde, ahırlarda, çöplüklerde, ıssız yerlerde, duvar deliklerinde ve ağaç kovuklarında yaşarlar. Metruk evlerde yaşarlar. Bedenini temiz tutmayan cinler insan artıklarını yerler. Cinlerin yemekleri besmele çekilmeden yenen yemeklerdir. Ayrıca tezek ve kemikler de onların yiyecekleridir. Cinlerin insanlar gibi sosyal hayatları vardır. Onların da düğünleri, şenlikleri, toplantıları, seminerleri, konferansları vardır.
 
Üreyip çoğalırlar. Yerler, içerler. Fakat onların yeyip içmeleri, koku duyusuyladır. Nefsani olarak doyarlar.
 
Ayrıca cinlerin parası kuru soğan ve sarmısak kabuğudur. Bunlar kesinlikle yakılmayacaktır. Aksi halde cinlerin hışmına uğrarsınız, yani zarar görürsünüz



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 27-Mayıs-2009 Saat 00:09
Cinler Radyasyon Mudur?
 

Cinler Radyasyon Mudur?

Günümüzde yaşayan alimlerden biri cinlerin mahiyetleri konusunda şu enteresan ifadeleri kullanmaktadır:

"Ateşten bir şua, pırıl pırıl yanan etrafa kıvılcımlar saçan bir ateş. Kor ya da kömür gibi ifadeler, onları anlatmaya yeterli midir bilemiyorum. Nasıl insanın morfolojik mahiyeti protein çorbası halinde yeryüzünden toplanmışsa, cinler de ateşin özünden alınmış oldukları için ateşin hususiyetini taşırlar.

Bu. hava-ateş veya hava ile ateşin alaşımı alaz gibi bir madde midir, yoksa radyasyon mudur, partikül müdür veya güneşin ziyası mıdır bilemiyoruz. Belki de bunların en müzeci, karışımı bilmediğimiz bir maddedir. Belki de atomun partikülleri. dalgaları veya atomaltı âlemden meydana gelen bir iyon halitası; bir esiri vücud veya antimadde varlıklardır. Titreşim süratlerinin saniyede 300.000 km.den fazla olması, görünmelerine ve âletle tesbit edilmelerine mânı olduğundan, onları kimse görmemektedir. Görünen maddi varlıkları meydana getiren temel yapı 'kuant' denilen enerji zerreleridir; fakat bunlar, 5000 santigrad derecede çözülür ve müstakil atomlara dönüşürler. Halbuki, kâinatta binler, milyonlar sandgrad derecede gök cisimleri vardır. Demek oluyor ki, oralarda yüksek ısıya dayanıklı enerji gibi varlıklar mevcuttur; bir farkla ki, bunlar şuurlu ve iradelidirler'

Aynı alim cinlerin mekân buudları dahilinde eşyayı bize gösteren dalgalarının içinde göremediğimiz varlıklar olduğunu belirterek. 'Kelimelerle, ilmi tabirlerle bir şeyler söylenmeğe çalışılsa bile, yapılarının nasıl olduğu ve yaratılış maddelerinin hangi keyfiyette bulunduğu mevzularında kafi hükme varmak yanlış tevil ve tefsirde bulunmak olur ki. bu da vahyi kendi hesabımıza konuşturmak demektir. Zira, Kur'ân'da geçen 'mâric' ve 'nâr' ile, 'nâr-ı semum'un ne olduğunu bilemiyoruz. Bakın, aslı toprak olan insan neticede nasıl bir şekil alıyor ve hangi hali kazanıyor; o halde cinlerin yaratıldığı ateş de, kim bilir nasıldın?" diyerek cinlerin yapısına dikkat çekiyor.

 
 
Cinler ve Gayb Alemi
 

Cinler ve Gayb Alemi

Cinlerin insanlarla birlikte olanlarına "Mir", (çoğulu ummar, avamir) denir. Çocuklara musallat olanlarına "Ervah", habis karakterli olanlarına "Şeytan", üstündekilere "Marid", daha güçlü olanına "ifrit" (çoğulu afarit) denir. "Hubs" cinlerin erkekleri, "habais" ise dişileridir.

Cinler genellikle harabe ve çöllerde, hamamlarda, hurma öbeklerinde, çöplüklerde, türbe ve mezarlıklarda bulunurlar. Cinler erkeklerden çok kadınlara musallat olurlar. Cin insan suretine büründüğünde uzun sure bu halde kalmaz. Bazen ayrılırlar. Bu ayrılık anlarında kişi gayet sağlıklı dengeli biri gibi görünür. Hiçbir hastalık belirtisi göstermez. Cin varken namazdan, zikirden, Kur'an okunmasından hoşlanmaz. Tuvalette uzun sure kalmayı ve yalnızlığı tercih ederler.

Bizimle aynı mekânı paylaşan cinler, başka bir âlemin yani gayb âleminin varlıklarıdır. Gayb bilinmeyen demektir. Allahû Tealâ her şeyi çift yaratmıştır. Âlemler de karşılıklıdır.

-İçinde yaşadığımız bu âlem Zahirî âlemdir. Karşıtı ise öldükten sonra nefslerimizin yaşadığı Berzah âlemidir.

-Cinlerin yaşadığı Gayb âlemi var. Karşıtı ise onların öldükten sonra nefslerinin yaşadığı Berzah âlemidir.

-Meleklerin yaşadığı Emr âlemi

- Zülmanî âlem

- Bir de yaradılıştan önce var olan yokluk, mekânsızlık âlemi

72/CİN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).
Muhakkak ki; bizlerden Allah’a teslim olanlar da var, (kalpleri) kasiyet (bağlamış) olanlar da var. Kim (Allah’a) teslim olmayı dilerse, mürşidini arar.

72/CİN-15: Ve emmel kâsitûne fe kânu li cehenneme hatabâ(hataben).
Kasitun olanlara gelince, onlar cehenneme odun oldular.

15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.


Cinlerin Yiyecekleri

Abdullah B. Mesud (RA) Allah Resulu'nun (SAV) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Cinler Peygamber Efendimiz'den azık isteyince "Allah’ın adı anılmış olup elinize gecen her kemik sizin için etten daha boldur. Eti yenilebilir hayvanların tezekleri de binekleriniz için yemdir"
buyurmuştur. Tabii bu yiyecekler mümin cinler için geçerlidir. Kafir cinlere gelince, onlar üzerine Allah adının anılmadığı her şeyi yerler-içerler ve helal görürler.

Şeytan İnsanlaırn Yemeklerini Nasıl Yemez?

Cabir (RA) dedi ki: Allah Resulu'nun şöyle buyurduğunu işittim. "Kişi evine girdiği zaman ve yemeğe oturduğunda Yüce Allah’ın ismini zikrederse şeytan kendi yoldaşlarına şöyle der "Bu gece size bu evde yatak da yok, yemek de yok! Eğer eve girdiğinde Allah’ın adini zikretmezse
şeytan yoldaşlarına şöyle der "Yatacak yeri buldunuz! Yemeğe oturduğunda Allah’ı zikretmezse "Yatağı da buldunuz, yemeği de" der.

ALLAHU TEALA'NIN KUR'AN EMRİ NASILDIR?

- Zuhruf 36- Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz , Buyuruyor. Allah yolunda olan bir kişinin nefsinin kalbi Allah’ı zikrettiği anda aydınlanır. Zikri bıraktığında ise karanlıklar dolar. Ancak zikre bağlı olarak kalıcı nurların miktarı kadar aydınlık kalır. Şeytan tesirlerine devam eder. Bu nedenle Allahu Teala DAIMI ZIKRI Kuran-i Kerimde her kuluna emrederek Farz kılmıştır.

- Müzemmil 8- Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Rabbinin (Allah’ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O’na (Allah’a) dön (ulaş, vasıl ol).

- Ahzab 41- Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey amenu olanlar! Allah’ı çok zikirle (Günün Yarısından fazla) zikredin.

- Nisa 103- Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

Ayetlerde görüldüğü gibi Allahu Telala zikri, çok zikri ve Daimi zikri farz kılmış. Nisa 103'e göre bir insanin bu 3 halin dışında bulunması (Ayakta,otururken ve uyurken) mümkün olmadığı için her halimizde hep Allah'ın adını zikretmemizi emretmiştir. Zikirli iken ne olur? Şeytan asla yanımıza yaklaşamaz ve yoldan çıkaramaz. Kuran ZIKRIN en büyük ibadet olduğunu da söylüyor.
- Ankebut-45 Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
(Resulum)Sana kitaptan vahyedileni oku, namazı kıl, çünkü namaz kötülükten ve fuhşiyattan meneder ama ALLAH"IN ZİKRİ EN BÜYÜKTÜR. diyor.
En büyük ibadet ZİKİR.

Bu âlemler hangi durumdalar?

Sevgili ziyaretçiler, karışık gibi gözüken bu durum Rabbimizin ilmiyle ve yaradışıyla hayranlık uyandıracak şekildedir. Bu âlemlerin hepsi de iç içe bulunmaktadır. Böyle oldukları halde birbirlerine karışmazlar. Bir âlemden diğerine geçiş söz konusu olabilir. Dünya ilmi buna karadelik ismini vermiştir.
İnsanlar da cinler de dünya adı verilen bu gezegeni beraber paylaşmaktadır.

51/ZARİYAT-49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Ve Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki; öğüt alıp düşünürsünüz.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:24
  Cinler Nerede Yaşar?
 
 
Cinler Nerede Yaşar?

Cinler hamamlarda, mezarlıklarda, pis yerlerde, ahırlarda, çöplüklerde, ıssız yerlerde, duvar deliklerinde ve ağaç kovuklarında yaşarlar. Metruk evlerde yaşarlar. Bedenini temiz tutmayan cinler insan artıklarını yerler. Cinlerin yemekleri besmele çekilmeden yenen yemeklerdir. Ayrıca tezek ve kemikler de onların yiyecekleridir. Cinlerin insanlar gibi sosyal hayatları vardır. Onların da düğünleri, şenlikleri, toplantıları, seminerleri, konferansları vardır.
 
Üreyip çoğalırlar. Yerler, içerler. Fakat onların yeyip içmeleri, koku duyusuyladır. Nefsani olarak doyarlar.
 
Ayrıca cinlerin parası kuru soğan ve sarmısak kabuğudur. Bunlar kesinlikle yakılmayacaktır. Aksi halde cinlerin hışmına uğrarsınız, yani zarar görürsünüz



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:26
Cinler Radyasyon Mudur?
 

Cinler Radyasyon Mudur?

Günümüzde yaşayan alimlerden biri cinlerin mahiyetleri konusunda şu enteresan ifadeleri kullanmaktadır:

"Ateşten bir şua, pırıl pırıl yanan etrafa kıvılcımlar saçan bir ateş. Kor ya da kömür gibi ifadeler, onları anlatmaya yeterli midir bilemiyorum. Nasıl insanın morfolojik mahiyeti protein çorbası halinde yeryüzünden toplanmışsa, cinler de ateşin özünden alınmış oldukları için ateşin hususiyetini taşırlar.

Bu. hava-ateş veya hava ile ateşin alaşımı alaz gibi bir madde midir, yoksa radyasyon mudur, partikül müdür veya güneşin ziyası mıdır bilemiyoruz. Belki de bunların en müzeci, karışımı bilmediğimiz bir maddedir. Belki de atomun partikülleri. dalgaları veya atomaltı âlemden meydana gelen bir iyon halitası; bir esiri vücud veya antimadde varlıklardır. Titreşim süratlerinin saniyede 300.000 km.den fazla olması, görünmelerine ve âletle tesbit edilmelerine mânı olduğundan, onları kimse görmemektedir. Görünen maddi varlıkları meydana getiren temel yapı 'kuant' denilen enerji zerreleridir; fakat bunlar, 5000 santigrad derecede çözülür ve müstakil atomlara dönüşürler. Halbuki, kâinatta binler, milyonlar sandgrad derecede gök cisimleri vardır. Demek oluyor ki, oralarda yüksek ısıya dayanıklı enerji gibi varlıklar mevcuttur; bir farkla ki, bunlar şuurlu ve iradelidirler'

Aynı alim cinlerin mekân buudları dahilinde eşyayı bize gösteren dalgalarının içinde göremediğimiz varlıklar olduğunu belirterek. 'Kelimelerle, ilmi tabirlerle bir şeyler söylenmeğe çalışılsa bile, yapılarının nasıl olduğu ve yaratılış maddelerinin hangi keyfiyette bulunduğu mevzularında kafi hükme varmak yanlış tevil ve tefsirde bulunmak olur ki. bu da vahyi kendi hesabımıza konuşturmak demektir. Zira, Kur'ân'da geçen 'mâric' ve 'nâr' ile, 'nâr-ı semum'un ne olduğunu bilemiyoruz. Bakın, aslı toprak olan insan neticede nasıl bir şekil alıyor ve hangi hali kazanıyor; o halde cinlerin yaratıldığı ateş de, kim bilir nasıldın?" diyerek cinlerin yapısına dikkat çekiyor.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:29
Cinlerden Bazen Çok Hikmetli Sözler de Zuhur Eder
 

Cinlerden Bazen Çok Hikmetli Sözler de Zuhur Eder

Sırrı Sekati Hazretleri şöyle anlatıyor. "Bir gün bir dağda yapayalnız gidiyordum, gece bir ses işittim. Şöyle diyordu; ölüm korkusu ile kalbini hariçte gezdirip durma. Nitekim Cenab-ı Hak biz kulumuza şah damarından daha yakınız (onun gizli aşikâr bütün ahvaline muttaliyiz) buyurmuştur. Ben buna taaccüp ederek, cin misin? yoksa insan mısın?, diye sordum. Cinniyim ve Cenab-ı Hakka iman edenlerdenim. Beraberimde kardeşlerimden birkaç cinni daha var dedi. "Bunlar da senin gibi güzel söz söyler mi" diye sordum. Fazlası ile vardır, diye cevap vedi. Bunu takiben ikinci bir nidaya muhatap oldum. "Sendeki zaaf ve uyuşukluk ancak tefekkür ile zail olur" deniliyordu. Bu hitaptan çok duygulandım ve ağladım. Biraz sonra şöyle nida ediliyordu; "Bir kimse karanlıklara ünsiyet edince, kendisine nurlar açılır." Bunu işitince kendimden geçtim. Kendime geldiğim zaman göğsüme bir nergis konulduğunu gördüm. Nergisi koklayınca bendeki çekingenlik gitti ve onlara karşı ünsiyet hasıl oldu, onlarla görüşmeye başladım. "Cenab-ı Hak sizden merhametini esirgemesin, bana bir tavsiyede bulunasınız" dedim. "Cenab-ı Hak muttaki olanların kalbinden gayri kalpleri zikri ile ihya ve ünsiyet ettirmez. Bir kimse takvaya baş vurmadan zikrullah ile meşgul olurum derse yanlış bir yol tutmuş olur. Allah (c.c.) bizi ve seni hayra muvaffak etsin" dediler ve ayrıldılar.

Cinlerin hakikatlerini göremediğimiz ve bizlerden gizli oldukları için böyle hikmetli sözler duyar ve onları herhangi bir insan şeklinde görürsek, ancak o sözlerin ayet ve hadise uygun olanlarını alırız. Cinler insanı önce muttaki bir cinmiş gibi çeşitli söz ve hareketler ile kendisine güven sağlayıp kandırır, sonunda onu yavaş yavaş dinden uzaklaştırır. Bazen amelî işlerde, bazen de hiçbir haberi olmadan itikaden yoldan çıkarırlar ki, bunu ileride inşaallah daha geniş izah edeceğiz. Cinler hakkında daha geniş izahat için, tefsirlerden Cin Sûresine bakılabilir.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:33
Cinleri Evden Uzaklaştırmak
 

Ayet'el Kürsi ve Okunuşu: Eûzu billâhi min'eş-şeytânir racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil erd. Menzellezî yeşfeu indehû illâ biiznihi. ya’lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel erd. Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm.

Türkçe Anlamı: Kovulmuş şeytanın şerinden Allah'a sığınırım; Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla... Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, Kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür.

Cinleri Evden Uzaklaştırmak

Bazen evlerde cinler gözükerek veya sesleriyle, bazen de o ev halkına eziyet ederek rahatsız ederler. Hatta evin içine pislik dahi atarlar. Bunu gözümle bir evde müşahade ettim. Bazen evde beş kişilik yemek pişer sanki on kişi yermiş gibi hemen biter. Bazen de evde üç dört kişi olduğu halde sanki on kişi varmış gibi sesler çıkar.

Bu yukarıda saydığımız evler ya kimsesiz evlerdir ki, cinler orada mesken kurarlar, yahut da içindeki insanlar islam'ı yaşamadıkları için şeytan evin malından, evladından ve karısından istifade eder, ortak olur. Allah-u Teâlâ Kur'an'ı Mecid'inde "Onlara mallarında ve evlatlarında ortak ol" buyurmuştur, insan Islamdan uzaklaşınca bu ortaklık her zaman olabilir. Allah (c.c.)'a sığınırız.

Efendimiz (s.a.v.) "Evlerinizi kabirlere (mezarlara) çevirmeyiniz" buyurmaktadır^ Namaz kılınmayan, Kur'an okunmayan ev mezar gibi olmuştur. Bu eve şeytanlar da cinler de rahatça girip cirit atar. Böyle bir evden cinleri uzaklaştırmak istendiği zaman o cinlere evi terketmeleri için üç gün mühlet verilir. Evden gitmeleri ve ev halkından kimseye görünmemeleri istenir, eğer gitmezlerse bol miktarda su alınır, eller suyun içine konur ve ağız iyice suya yaklaştırılır. Okuma bitinceye kadar öyle durulur ve şu dualar okunur:
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - Fatiha , Bakara (1-4), Bakara (255-257), Bakara (285-286), Al-i imran (1?), A'raf (54), Müminun (113-118), http://gizliilimler.tr.gg/Saffat-Suresi.htm" rel="no follow - Saffat (1-10), http://gizliilimler.tr.gg/Ha%26%23351%3Br-Suresi-22_24%2C--g-Lev-Enzeln%E2-g-.htm" rel="no follow - Haşr (21-24) , http://gizliilimler.tr.gg/Cin-Suresi-.-.htm" rel="no follow - Cin (1-37) , http://gizliilimler.tr.gg/%26%23304%3Bhlas-Suresi.htm" rel="no follow - Ihlas ve http://gizliilimler.tr.gg/Muavizeteyn.htm" rel="no follow - Muav-vezeteyn okunur ve suya üflenir. O su evin köşelerine serpilirse cinler Allah (c.c.)'ın izni ile evden çıkarlar. (Müslim)

OKUYUP ÜFLEMENİN CAİZ OLMASI

Avf b. Malik (r.a.) şöyle demiştir: "Cahiliye devrinde hastalara okurduk, bu sebeple Rasulüllah (s.a.v.)'e "ya Rasulallah okumak hakkında ne buyurursunuz?" diye sorduğumuzda, "okuduğunuz şeyleri okuyun bakayım" der, şirki ihtiva eden bir şey yoksa "bir mahzur yoktur" derdi. (Ebu Davud, Müslim)

Hz. Enes (r.a.)'dan, "Rasulüllah (s.a.v.), gözdeğmesinde yılan, akrep gibi hayvanların sokmasında ve yan tarafta çıkan yaralarda hastayı okumaya izin verdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)

Yine başka bir hadiste, "Kardeşine faydalı olabilen kimse bunu yapsın" buyurdular. (Müslim)

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: Rasulüllah (s.a.v.) hastalanınca, O'na Cebrail (a.s.) okur ve şöyle derdi: "Allah'ın adı ile sana okudum. Allah seni kurtarsın, her hastalığını iyileştirsin, her hasedcinin şerrinden ve her gözü olanın kem gözünden korusun" (Müslim)

Amr b. Şuayb, babasından o da dedesinden şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Efendimiz (s.a.v.) korku için şu duayı okumalarını öğretti,

‏سنن الترمذي للإمام الترمذي

عَن عَمْرو بنِ شُعيبٍ عَن أبيهِ عَن جدِّهِ أنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَليْهِ وسَلَّم قَالَ:

"إذا فَزِعَ أحدُكمْ في النَّومِ فليقلْ أعُوذُ بكلماتِ اللَّهِ التَّامَّةِ من غَضَبهِ وعِقابهِ وشرِّ عبادِهِ، ومن هَمَزاتِ الشَّياطينِ وأنْ يحضُرُونِ فإنَّها لنْ تَضُرَّهُ" فكانَ عبدُ اللَّهِ بنُ عَمْرٍو يُلقنُها منْ بَلَغَ مِنْ وَلَدِهِ، ومن لمْ يبلُغْ منهُمْ كتَبَها في صكٍّ ثُمَّ علَّقَها في عُنُقِهِ". هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيْبٌ.

İbni Abbas (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre; "Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ile Hüseyin'i okur ve şöyle derdi; "Şeytandan, her türlü zehirli hayvan ile günahkar gözden Allah'ın eksiksiz kelimeleri ile dua ederim" sonra,"babamız ibrahim (a.s.) de, ismail ile Ishak (a.s.)'a bu duayı okurdu" buyurdu.

Saranın cinlerden olup olmadığı hakkındaki bahisde de, efendimiz (s.a.v.)'in cinli hastaları tedavi ettiğini, sahabeden hastalara okuyanlar olduğunu, Ahmed Ibni Hanbel'in hikâyesini anlatmıştık ki, bunlar yeterli delillerdir.

Ehli sünnet alimlerinden hiç kimse, rukyeyi inkâr etmemiştir. Bu kadar deliller karşısında inkâr eden ancak cehaletinden inkâr etmektedir.

Hastalara ve delilere ve mecnunlara hem Rasulüllah (s.a.v), hem de ashabı okumuştur.


Ulema, ittifakla "kâhin ve arraf sınıfına giren cincilere verilen para haramdır" demişlerdir.

Abdullah Ibn Mesud (r.a.) saralının kulağına okudu ve üfledi, hasta kendine geldi. Peygamberimiz (s.a.v.) ona ne okuduğunu sordu, o da sûre-i Mü'minun'un sonunu okuduğunu söyledi. Efendimiz (s.a.v.) "Bir insan o ayetleri tam bir yakın ile dağa okusa, dağ parçalanır" buyurdu. (İbnüssünniy)



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:36
Cinleri Tanıtan Dört Önemli Özellik
 

Cinleri Tanıtan Dört Önemli Özellik

CİNLER"in çok önemli birkaç özelliği vardır ki, bu hususlar konuyu dikkatle tetkik edenlerin asla gözünden kaçmaz.

1. CİNLER`de mantıksal bütünlük yoktur.

2. CİNLER`de büyüklük duygusu aşırı gelişmiştir.

3. CİNLER`de kendini kontrol mekanizması çok zayıftır.

4. CİNLER`de sürekli tekrarlar mevcuttur.

Hangi isim altında, dünyanın neresinde olursa olsun verdikleri tebliğlerde daima yukarıda saydığımız bu dört esası derhal müşâhede edebiliriz.

Şimdi bu dört hususu açıklamaya çalışalım:

1-CİNLERDE mantıksal bütünlük yoktur

Eğer CİNLERDEN ya da kendi tanıtımlarına göre UZAYLILARDAN alınan tebliğler dikkatle tetkik edilecek olunursa, verilen konularda baştan sona mantıksal bir bütünlülük asla görülemez. Sürekli çelişkili beyânlar verilir. Bir yerde verilen beyân, bir başka yerde, ötekine ters düşer. Bunu kamufle etmek için de hemen bir yafta, bir kılıf sererler; "biz sizi düşündürmek, imtihan etmek, dikkatinizi ölçmek için bu çelişkileri koyuyoruz.’’

Oysa, sürekli çelişki içindedirler. Bunun sebebi de "zekâ"ca güçlü olmalarına karşılık "akıl" yönünden bir hayli ölçülü yapıya sahip olmalarıdır. Pratik "zekâ" ile o an için o konuya bir çözüm getirebilirler, ancak "akıl" son derece sınırlı olduğu için, o anda buldukları çözüm mutlaka bir süre evvel verdikleri tebliğlere; ya da, bir süre sonra verecekleri tebliğlere, son derece ters düşerek, büyük bir çelişki oluşturacaktır.

2-CİNLERDE büyüklük duygusu aşırı gelişmiştir.

Burada bahsi geçen büyüklük, sadece duygusal büyüklük, gurur kibir anlamında olmayıp; birimsel ve boyutsal anlamdadır aynı zamanda.

Bir yandan kendilerini yeryüzünün yöneticileri olarak gösterip insanları buna inandırmaya çalışırlarken; diğer yandan da birimsel ve boyutsal büyüklüklerle düşünceleri allak - bullak edip, çaresiz hâle getirme çabaları içindedirler.

CİNLER, kendilerinin insanlardan ne kadar üstün, büyük ve yüce olduklarına inandırmak için de insanlarla aralarına mertebe koyarlar.

CİNLERİN, kendilerini UZAYLILAR diye tanıtarak verdikleri tebliğlere inanan insanların çok çok büyük bir kısmının, temelde İslâm düşünce sistemi, Tasavvuf düşünce sistemi üzerine alt yapıları mevcut değildir. Bahsedilen konular üzerinde, Kur`ân`ın görüşü nedir, o konuda Allah Rasûlü ne demiştir, hiç haberleri yoktur. Normal şartlarda konuşula gelenin çok değişiği olarak, bu bilgilere rastlanınca, hâliyle inanmaktadırlar... Üstelik...

CİNLER, bu kişilerin çoğunda halusinasyon türü, uzaylı - uzay gemili rüyalar veya uyanıklık halinde görülen imajlar da göstermektedirler ki, artık onlar için inanmaktan başkaca bir yol kalmamaktadır.

CİNLERİN insanları kandırmada önemli bir taktiği de, ayrıca şu olmaktadır:

Her medyum topluluğu, hangi inançlarla bezenmiş ise, onlara kendi inançları doğrultusunda tebliğ verilmekte, sanki onlardanmış gibi kendilerini kabûl ettirmektedirler.

Meselâ dini ciddiye almayanlara, aynı şekilde; dinle ilgilenene aynı şekilde; tasavvufa meyli olana bir tasavvuf önderinin ismini kullanarak gibi.

3-CİNLERDE kendilerini kontrol mekanizması çok zayıftır.

Bu sebepten ayarları çok kolaylıkla kayar ve konuşmalarında haddi aşarlar. Buna şayet tâbiri caiz ise "reostaları bozuktur" da denilebilir.

Bazen Yaradanı yaradan, yüce güçler olurlar; bazen, ALLAH`ı bedenleyip insanların arasına yollarlar; bazen evrenlerden büyük, yüce varlıklar olurlar; bazen de Rabbin itaatkâr kulları olarak, insanları dinden ve Allah Rasûlü’nden uzaklaştırıp kurtarmak{!} için ellerinden geleni esirgemezler.

4-CİNLER`DE sürekli tekrarlar mevcuttur.

İnsanlara sürekli tebliğler vererek, onlara kendilerinin üstünlüğünü kabûl ettirmeye çalışan CİNLER`de mevcut bulunan bir özellik de belirli kelimeleri sürekli tekrar eden cümleler kurmalarıdır.

Böylece:

1-İletişim kurulan medyumun, bu tekrarlarla sanki tesbih çeker gibi beyninde bir açıklık oluşturularak, kendilerine daha fazla bağlanılmasını temin ederler.

2-Zaman zaman düşülen fikir tıkanıklıklarında, cümle tekrarları ile zaman kazanırlar.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:38
Cinlerin Algı ve Vizyon Oyunları
 



Cinlerin Algı ve Vizyon Oyunları

Kenan Keskin

Cinlerin, uzaydan geldikleri, insanlarla ilgilendikleri yalanını yutturma yöntemlerinden biri de, deprem, yanardağ patlamaları…v.b. afetler öncesinde, deprem fayları, ley hatları, yer altı maden yataklarının olduğu bölgeler, uzay ve diğer teknolojik lab. ve üsler, nükleer ve askeri tesislerin bulunduğu yerler, eski çağlarda kutsal olarak kabul edilen (ki bunlardan bir kısmı su anda deniz altındadır) yüksek enerji merkezleri (odakları), tesisleri üzerlerinde daha sık görüntü vermeleridir. Bununla birlikte, bunlardan bir kısmının doğal etkenler olduğunu daha önceden belirtmiştik.

Uzaylı varlıkların, uzaydan geldikleri yolundaki görüşe hiç uymayacak türden ilginçliklerinden, çelişkilerinden biri de, bunlar bir taraftan güya, farklı yıldız sistemleri, galaksiler... v.b. evrenin çeşitli yerlerinden, sistemlerden geldiklerini bu yüzden de farklı evrime uğramaları dolayısıyla farklı sekil ve tiplerde olduklarını söylerken, diğer taraftan da deneklerin gemilerde gördükleri gibi, bir türden diğer bir türe ve bazen de kendilerinin tanıdığı kişilere ya da kurbanın görmek istediği suretlere dönüşebilmekte, bu şekilde görünebilmektedirler.

Mesela, önceleri insan suretinde yolda, sokakta,... dostça görünüp onlarla arkadaş olmak, yardım talebinde bulunmak suretiyle yaklaştıkları bu insanları, bir nedenden ötürü bir yere götürüp orada beliren uçan dairelerin içine almaları ve en sonunda bu dostun suretinin değişerek bilinen uzaylı tipine bürünmesi gibi. Çok ilginçtir ki, uzaylılarla hiçbir ilgisi olmayan ve çok çok eski zamanlardan beri insanlara çeşitli şekillerde musallat olan, ıssız eski köy yollarında, mezarlıklarda, tekinsiz evlerde olmadık suret ve olaylarla insanların karsısına çıkan, arada bir de suretten surete dönüşen Cinler, “uzaylılar” diye ortaya çıkan varlık tipleriyle tıpatıp aynıdır. Bunlardan daha sık görüneni ise, bildiğimiz uzaylı tipi yani, koca üçgen kafalı, büyük gözlü, kılsız, burnu ve ağzı küçük olan cüce tipidir.

İnsanların hayal dünyalarına hükmetmek suretiyle gerçekmiş, maddeselmiş izlenimi, görüntüsü veren bu varlıkların uzaylı olamayacağını gösteren bir önemli kanıt da bu uzaylı tipleridir. Bunlardan kimi, insan suretinde ama uzun boylu, beyaz tenli sarısın ya da kızıl, mavi gözlü, çok güzel ve yakışıklı görünmekte olup (ki bunlara, İskandinavyalılara benzediği için kuzeyli anlamına gelen Nordik ismi verilmekte) kimi, bildiğimiz uzaylı tiplerinde  kimi, gorillere benzeyen türlü, türlü kıllı yaratıklar biçiminde kimi de, sürüngen ya da kus kafalı olup belden aşağısı insan veya başka bir yaratık, belden üstü de ayrı bir yaratık suretinde görüntü vermektedirler.

Görüldüğü üzere bunlar, hep dünyadan bildiğimiz, dünya üzerinde yasamakta olan insan ya da hayvan türlerinden varlıklardır. Bunlar gerçekten uzaylı olsalardı, çok çok farklı suretlerde, bizlerin hayal bile edemeyeceği türde olmaları gerekirdi. Çünkü evrim bunu gerektirir. Oysa, durum bunun tam tersi.

Bu türden uzaylı görüntüsü vermelerinin önemli bir başka nedeni de, bir yandan ulaşılamayacak derecede çok güzel görüntü vererek, insanların kökeninin aslında kendileri oldukları imajını vermek suretiyle bizleri küçük göstermek, diğer yandan da, hayvan türü yaratıklar seklinde görünerek insanların yaratılısı, sahip oldukları yetenek ve idrak kapasitesince hayvanlardan da daha aşağı olduğunu vurgulamak böylece, dalga geçim, bizleri aşağılayarak egolarını tatmin etmektedirler.

İnsanların halife özelliğiyle yaratılmış olduğunu hazmedemeyen ve benlikleri aşırı derecede güçlü olan şeytani vasıflı Cinler, her fırsatta insanları aşağılık, seviyesiz, ilkel; kendilerinin ise üstün ve her şeye hükmedici olduklarını göstermeye çalışmaktadırlar. Bu özelliklerini, ortaya koydukları tüm senaryolarda açıkça görebiliriz.

Bir başka çelişki de, bazı uzaylılar tarafından verilen bir kısım bilgilere göre, bu dört tipleme içinde insan suretinde olan türün bunların en akıllısı, en zekisi ve tümünün üstatları oldukları, diğerlerinin ise, bunların altında, onların hükmettiği, programladıkları varlıklar olduğu söylenmektedir. Halbuki, başka yerlerde de diğerinin, geri kalanların başı ve önderi olduğu belirtilmektedir ki tüm bu çelişkili ifadelerin en önde gelen sebebi, Cinlerin kendi aralarındaki üstünlük kavgasını uzaylı kimliklerine yansıtmalarından ibarettir. Sonuçta, uzaylıların bu tutarsız hareketleri bize, bunların gerçek olmadığının kanıtlarını açıkça göstermektedir.

Çok keskin bir zekaya sahip olan Cinlerin, insanların hayal dünyalarıyla istedikleri gibi oynamaları, ortaya koydukları senaryolar sınırları zorlamakta, ipin ucunu iyiden iyiye kaçırmaktadırlar. Aslında, sıradan bir aklın küçük bir analiziyle bile bunların gerçek olamayacağını gösteren böyle bir hayal de, güya uzay gemilerine götürülenlerden hepsi zorla kaçırılan insanlar olmayıp bazıları gönüllü olarak tamamen eğitim amaçlı olmalarıymış.

Kaçırıldığını söyleyenlerin bir kısmı, ameliyatlarının hemen akabinde geri gönderilirken kimi de, ameliyat sonrası insanları çeşitli konularda bilgilendirmek daha doğrusu çaldıkları minareye kılıf uydurmak için mesela, Venüs’e, Mars’a, Satürn’e, Ay’a ve bilhassa Dünya’dan hiç görünmeyen Ay’ın karanlık yüzüne ya da başka yıldız sistemlerindeki gezegenlerin yörüngesinde hareket eden dev uzay gemilere alınarak gezdirilmekte, teknolojileri, uygarlıkları, uçan dairelerin çalışma prensipleri, insanlık için amaçları ve insanların ev ödevlerini yapmadıkları taktirde baslarına neler geleceği ile ilgili, öğütler verilmekte, oralarda yasayan halk ve yasam formları (ki bu kendilerininki de olabilmekte) hakkında görüntüler seyrettirilip detaylı bilgiler sunulmakta, bazıları da orada hiçbir koruma önlemi almaksızın çıkıp gezebilmekte, oradaki yasayan varlıklarla da rahatlıkla çeşitli yakın ilişkilere geçebilmekteymişler. Bunların yanında o kişilere, insanların evrendeki yeri, geleceği, Yaratıcıyla olan bağlantıları ve sistemle ile ilgili çeşitli bilgiler de sunulmaktaymış. Tüm bunları tek kişi deneyimleyebildiği gibi, bunlara nispetle az sayıda görülen bir den fazla arkadaş grubu da bunu deneyimleyebilmekteymişler.

Bununla birlikte, bu tür olayları yaşamış olan sözüm ona lider konumundaki kişiler, uzaylılardan gelen bir biçimde 5-6 yas gibi daha küçük yaslarda iken (cinlerin bilhassa bu yastan itibaren kendilerine yatkın, beyinleri hassas insanları etkilemeye başladıklarına başka yazılarımızda değinmiştik) onlarla bağlantıya diyaloga geçmekte, gemilere alınmakta ve onlar tarafından belli özellikler, güçler verilerek beden dışı deneyimler (o.b.e), ışınlama, materyalizasyon, uzaktan görme, algılama… v.b. olağan üstü yeteneklere sahip olmaktaymışlar.

Yine kimileri, o küçük yaslardan itibaren bunun farkında bilincinde iken, kimileri de onlarla açık bağlantıya geçtikleri sırada ya da hemen sonra geçmişte onlarla her an irtibatta olduğunu anlamakta, hatırlamakta ve bu tür normal üstü yeteneklere o andan itibaren sahip olmakta, gözlerindeki perdeler kalkarak her tür ruhsal varlıklarla her an görüşebilmekte, insanlığın gelişimi, evrimi için uzaylılarla birlikte evrensel plandan sorumluluklar yüklenmekteymişler.

Bu tür bağlantılara geçen hemen hemen bütün insanların da yeteneklerinde az ya da çok belli artışlar olmakta bunun sonucunda da metafizik konula eğilmekte, hayatlarını tamamıyla bu temeller üzerine yeniden inşa etmekte, hayatları ve yasama bakış açıları tamamen değiştirmekteymiş.

İster zorla isterse de eğitim amaçlı, gönüllü olsun fark etmez, bu uzay gezileri, birden çok fazla da olabilmekte, tekrarlanabilmekteymiş. Bazen de bu üstün varlıklarla, fiziki beden yerine yine onlar tarafından oluşturulan beden dışı deneyimler dediğimiz, ruhun bedenden ayrılmasıyla da çeşitli ortamlarda, gemilerde… görüşmeler yapılabilmekteymiş.

Kaçırılma olaylarının bu bölümüne baktığımızda da, yine bir yığın çelişkili durumlar, sistemde olmayan birtakım yanılgıların varlığı bulunmaktadır. Öncelikle bunların hayalde yaşanılan şeyler olduklarını gösteren önemli bir olay da, götürüldüklerini söyledikleri uzay araçlarının dıştan çok küçük olmalarına karsın, içine girdiklerinde içinin çok büyük olmasıdır. (Öyle ki, 3 m. çapındaki bir uçan dairenin içinde koridorlar, odalar, araştırma lab.... vs. bulunmaktadır. ) Ayrıca bugün çok iyi bilindiği gibi, güneş sisteminde dünya dışında hayatı barındıracak hiçbir gezegen ve uydu yoktur. Bunlardan kimi yüzlerce derece sıcakken, kimi, birkaç yüz derece soğuktur. Bununla birlikte, bunlardan bir kısmı da tamamen gazdan oluşup üzerine basılacak bir katı yüzeyi yoktur. Dolayısıyla insan ya da uzaylı gibi görünen varlıkların yasaması mümkün değildir. Kaldı ki bir insanın, atmosfer dışında koruyucu bir elbise giymeden bulunması, bizler için hayati önem taşıyan oksijen, basınç, ısı... v.b. faktörlerin yanında, uzaydan ve güneşten gelen kozmik radyasyonlar, insan bedenini saniye mertebelerinde yakması için yeterlidir.

Bunun gerçekten olduğunu iddia edenlerden bazıları da bu olayların, planetlerin maddesel boyutlarında değil de, alt boyutlarındaki ısınsal yapısında gerçekleştiğini söylemektedirler ki bu da mümkün değildir. Çünkü, ısınsal boyutlara ısınsal bedenle gidilir. Maddi beden, o ortamlarda yer alamaz. Üst düzey Velilerin yapmış olduğu bedenen Tayyı Mekân bile, dünya ile sınırlıdır.

Yani, bu bedeninizle ruh boyutunda bulunamazsınız. Keza cehennemde insan, Ruh (Nari) bedeni, cennette de, Nur bedeniyle yasama devam eder. Madde beden ise, önce toprağa karışıp çözünecek sonra da günesin dünya ve diğer birkaç planeti yutmasıyla, yeryüzüyle birlikte buharlaşacaktır. Her beden bulunduğu boyutun şartlarına tabi olarak mevcut olup, bir boyuttan diğer boyuta geçirte hükmünü yitirir.

eğer bunlar uzaylıların yani Cinlerin gücüyle O. b. e yoluyla yapılan seyahatlerse; o zaman bu varlıkların, iddia edildiklerinin aksine uzaylı değil, bizim paralel boyutlarımızda yer alan Nari boyutun varlıkları Cinler olduğu ortaya çıkmaktadır ki bu yollu, sözüm ona seyahatlerin varlığını bir yukarıda belirtmiştik. Aynı şekilde, uzaylı varlıkların da insani özellik gösterip dünya atmosferine hemen adapte olmaları, mikroplara karsı enfeksiyon geçirmemeleri, hastalanmamaları da çok büyük bir çelişkidir.

Bunun yanında, insanların yaptıklarının karşılığı olarak baslarına gelecek şeyler için hiçbir yaptırımları olmadığını, hiçbir ise karışmadıklarını ifade eden uzaylıların binlerce, milyonlarca ışık yılı uzaklığındaki bilmem ne sistemlerinden buralara kadar zahmet edip ekstradan bizleri uyarmalarına da hiç ihtiyaç yoktur. Bu durum mantıklı da değildir. Çünkü bunları sıradan basit bir vatandaş da rahatlıkla düşünebilmekte, aynı söylemleri dile getirebilmektedir.

Bununla birlikte siz, bir üstün teknolojik bilgiyi ya da yasam formlarıyla ilgili... vs. bilimsel verileri bu isin uzmanı olan bilim adamlarına mı verirdiniz yoksa kaçırıldığını iddia eden insanların büyük çoğunluğunda olduğu gibi, hayatı boyunca nereden gelip nereye gittiğini düşünmeyen ya da konuyla ilgisi bulunmayan taksici, sarhoş, çiftçi ya da esnaf... vs. gibi sıradan hayat yasayan insanlara mı?..

Bizim uzaylılar, üstün bilgeliğe, uygarlığa sahipler, ama bu kadar basit, sıradan bir şeyi dahi düşünemiyorlar. Ayrıca, çok büyük teknolojilere sahipler, her şeyden haberleri var, ama tüm bunlara gerek kalmaksızın ya da gerekli tüm bilgileri, en kötüsüyle bir, iki inceleme sonucunda çok gelişmiş haberleşme ağı ile çok rahat öğrenebilecekken bunun yerine hâlâ, insan ya da hayvan kaçırıp inceliyor, yerlerden numune topluyorlar.

Kısacası, hem her şeyden haberdarlar, hem de hiçbir şey bilmiyorlar gibi davranmaktadırlar ki, bu büyük çelişki de bunların uzaylı olmadıklarını açıkça göstermektedir. Binlerce, milyonlarca... ışık yılı uzaklıkları büyük zahmetlerle asıp gelen bu uzay araçları, beyaz sarayın bahçesine ya da Kremlin meydanına inecekleri, resmi ilişkilere geçenekleri yerde parkta oynayan çocukların, insanların ortasına inip içlerindeki araçların dışına çıkarak garip ses tonlarıyla konuşmaları ya da bir şeyler verir gibi yapıp hiçbir şey vermeksizin tekrardan araçlarına binip bir anda yok olmaları, sadece konulardan tamamen uzak insanlara, halka görünmeleri, hem bu türden hem de kitlesel görüntüleri tamamıyla Show amaçlı olup bunların fiziksel olmadıklarının ayrı bir kanıtıdır.

Ayrıca insani yüz ifadelerine, duygulara, davranışlarına sahip oluşları, bulundukları toplumun dillerinde konuşmaları, diyaloga geçmeleri de bunların uzaylı oldukları fikrini zayıflatmakta diğer olayları göz önüne aldığımızda ise, bunun ötesinde tüm bu gerçekliği çürütmektedir.

Bazı insanların belli güçlere, özelliklere sahip olmalarına gelince… Daha önceleri birçok yazımızda değindiğimiz üzere, cinlerin insanlara çeşitli düzeylerden verdikleri birtakım yetenek ve güçler bir; insanların onları çeşitli yöntemlerle etki altına almaları, iki; cinlerin insanları tek yönlü olarak kendilerinden akan bir biçimde etki altına almalarıyla meydana gelmektedir ki büyük çoğunluğu böyledir. İkincisinde tamamen kontrol Cinlerindir.

Uzaylı olayında olduğu gibi. Birçok şeyi cinler yapar, buna karsın çevresindeki insanlar, bunların o kişiden kaynaklandığını sanırlar. Bazen, o kişi de bunun farkında değildir. Bir de bunun yanında cinlerin oyuncağı olan bu kişi, kendi hayallerinde yarattığı ya da onun için yaratılan dünyada, o dünyanın tanrısı olarak dilediğince senaryolar, güçler ortaya koyar ki, bunu da kendisinden başkası bilmez ve görmez.

Cinlerin insanları aldatma yöntemlerinden biri de, insanlara seçilmiş olduklarını, onların ayrıcalıklı bir konumda olduklarını empoze ederek egolarını okşamakta, böylece bu insanlar da, özel kişiler, üstün nitelikli insanlar olduklarını zannederek, o hayallerle ölüm ötesi boyuta geçerler. Bu konuda en önde gelen büyük çelişkilerinden biri de bu uzaylılar, insanları çeşitli planetlere, yıldız sistemlerine, galaksi ve ötesine... ya da farklı, farklı evrenlere (?) çok kısa süreler içinde götürebilmelerine karsın buna kıyasla onlar açısından çok kolay ve basit olan aynı olayı dünya üzerinde bir türlü gerçekleştirememektedirler. Bu insanlardan sadece birini, bırakın ülkeler veya şehirler arasını bir semtten diğer bir semte, mahalleye bile götüremiyorlar. Anlaşılacağı üzere, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi bu olayda da, somut olan hiçbir şey yok. Olmadık soyut hayaller ise, oldukça çok.

Kaynak: www.yorumsuz.net.tc



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:42
Cinlerin Atası İblis midir?
 

Cinlerin Atası İblis midir?

Kur'ân tefsircileri cinlerin babasının "Caan" olduğunu söylerler. Tefsircilere göre insanların atası Hz. Adem olduğu gibi. cinlerin atası da İblistir. Kuran da İblisin Cin taifesinden olduğu açık bir şekilde belirtilir (Kehf Suresi 51. ayet). Griler yeryüzünün melekler de gökyüzünün sakinleridir. Ibn-i Abbas rivayet etmiştir. "Cenâb-ı Hak cinleri yaratınca isteklerini sordu: Onlar da biz görelim ama görünmeyelim, ölünce toprak altında kaybolalım" dediler. Bu istek kendilerine verildi. Hakikaten onlar görürler görünmezler. Öldüklerinde de toprak içinde kaybolurlar.

Kur'ân-ı Kerimin Rahman Suresı'nin 15. ayetinde cinlerin dumansız ve korsuz ateşten yaratıldıktan belirtilmektedir, cinlerin mahiyeti ve yapısı mevzuunda Kur'ânın verdiği malûmat bu kadardır, ancak bu konuda hadisi şeriflerde tafsilatlı bir şekilde bilgi verilmektedir. Hicr suresinin 27. ayetinde ise "vücudun gözeneklerine nüfuz eden kavurucu ateş" tabiri de kullanılmaktadır, Cin kelime anlamı olarak örtülü ve perdeli demektir.

 
Cinlerin Deşifresi
 


Cinlerin Deşifresi


Kenan Keskin

Boyutlar ve Maddeleşmeler - “Yeryüzü” ve “Gök” Semaları


21. Yüzyılda olmamıza, bilim ve teknoloji verilerinin artık metafizik dediğimiz birçok şeyi açıklar hale gelmesine rağmen hangi sınıftan yer alınırsa alınsın, etiket ne olunursa olunsun Allah, Allah sistemi ve dolayısıyla ayet ve hadislerin bildirdiklerinin anlaşılamamasının en önde gelen sebeplerinden biri, Boyut Kavramının yeterince ya da hiç kavranılamamış olmasıdır.

Boyut kavramı derken de, acaba neyi kastetmekteyiz? Devasa alanları, hacimleri, büyüklüklerini mi? Maddenin katmanları olan molekül, atom, çekirdek, kuark, enerji boyutlarını mı? Veya bizim maddenin paraleli olan diğer big- bang noktalarının açılımından, patlamalarından oluşan evrenleri mi? (ki o boyutlarda enerji boyutu itibariyle bulunduğumuz ortamda aynen mevcuttur). Ya da maddenin ikiz boyutu olan ve bu anlamda paralel evrenler olan (ve kendi boyutları içinde de sonsuz boyutları içeren) Nar ve Nur boyutlarını mı?. Yoksa yaratılmışa ait Bilinç ya da yaratılmamışa ait soyut boyutlarını mı?

Mesela, bu boyutlarla ilgili bir soru da yer (arz) ve gök semalarıyla ilgili olandır. Bu semalar nerededir? Bunların güneş sistemi ve planetleriyle nasıl bir ilgisi bulunmaktadır?. Bugünün bilimi ile bağlantı noktası neresidir? İnsanın aslında yok, var olanın sadece mutlak varlık olduğu düşüncesini oturtmaya çalışan İslam’daki verilerin dünya ve güneş merkezli bir evren anlayışını sunmamasına karsın neden bu türden açıklamalar yapılmıştır?. Görüldüğü üzere soruların ardı arkası kesilmiyor.

Yeryüzü Semaları, içinde bizimde yasadığımız boyutta olmak üzere atmosfer tabakalarıdır. Ancak bunu, küre seklindeki dünya ve bu küreyi saran gaz katmanları biçiminde değil, her bir katmana, kendince maddesel karşılık gelen boyutlar olarak düşünmeliyiz ve her bir boyut da sonsuzluğa uzanır. Kısacası Sema kelimesi, şartlandığımız gibi makro kozmosa doğru uzanan yönsel ve mekansal bir kavram olmak yerine, mikro kozmosa, parçacık- enerji altı boyutu itibariyle ele alınması gereken bir kavramdır. Mesela yasadığımız maddesel boyut 7. kat olarak en alt düzeyde bulunur ve yukarı doğru çıktıkça da 6, 5, 4,...,1 diye sıralanır. Dolayısıyla biz yedi kat yerin (Arz’ın) altında yasamaktayız. Bizim yasadığımız maddesel boyut da bildiğimiz gibi sadece dünyayla sınırlı olmayıp içine Ayı, Güneşi, gezegenleri, yıldızları, galaksileri... ve tüm sonsuz sınırsız evreni yani madde ve katmanlarına ait evreni kapsamaktadır.

Aynı şekilde atmosfer tabakalarıyla işaret edilen diğer Arz katmanlarını da, her birine ayrı, ayrı karşılık gelen bu maddesel yapıların ikizleri (paralelleri) seklinde, sonsuza yayılan boyutlar olarak düşünmeliyiz ki bunlar aynı zamanda afâki boyutlardır.

Ayrıca yer semaları, bizim yasadığımız boyutun tüm yasalarından tamamen farklı kanunlara, yapılanmaya sahip olsa da bu boyutta yasayan varlıklarda da tıpkı bizim gibi maddesel olarak algıladıkları beden ve o boyutun yaşamına kayıtlı olma, birimsel ego nun tatmini, ... v.b. negatif özellikler bulunmaktadır. Kısacası buradaki belli özellikler, o boyutlarda farklı şekillerde de olsa yine mevcuttur. Bununla birlikte öze doğru giden boyutları da bir boyutun bir üst boyuta göre alınmış bir kesiti olarak değerlendirmeliyiz.

Mesela, ölüm ötesi boyut olan ruh boyutuna göre yasadığımız boyutun, hem mekansal hem de zamansal olarak bir hiç hükmünde olması gibi. Yedi farklı boyuttaki yedi sınıf olan Cinlerin yasadığı boyutlar ile ölüm ötesi berzah boyutları bu yeryüzü sema boyutlarıdır. Yani Nar boyutları. Berzah boyutu, bu yedi yer semasını içine alan boyuttur. Bunlardan ikinci katta yasayanların, bu sınıfın en zayıfı olmakla birlikte, insanların tefekkür, düşünce sistemine etki ederek çeşitli blokajlar oluştururken altıncı ve yedinci arz (yer) semasında yasayanlarına da, hiçbir insan söz geçiremez. Çok güçlü ve çok zeki olan ve Hz. Süleyman (as)’ın kıssasından hatırladığımız ifritler de besinci arz semasında yaşamaktadırlar. Üçüncü katta olanların ise, insan suretine bürünüp insanlar arasında dolaştığı ve bunun da ancak velayet kemalâtına sahip olanlarınca bilindiği, anlaşıldığı da mistik kaynaklarda bildirilmektedir. Ancak, bu varlıklar çok güçlü beyine sahip üst düzey velilerin bulunduğu yere (yerlere), bölgelere girememekte; girdikleri anda da bu beyinler tarafından yayınlanan güçlü ısınlarla onlara zarar verilip gereğinde de yok edilebilmektedirler.

Gök Semaları ise, dünya merkez kabul edilerek dünya semasının yıldızı Ay ve yörüngesi 1. sema (ki tüm yeryüzü semalarını içermekte) ve diğerleri de sırasıyla Merkür, Venüs, güneş, Mars, Jüpiter ve 7. sema olarak da Satürn ve yörüngesi yer alır. Uranüs, Neptün, Plüton... ise 7. sema olarak geçer yani yedinci sema içindedir. Güneş sistemi dışındaki diğer yıldız, galaksi... vs. olan mekansal genişlemeler de yine mekansallık yerine, katman- katman öze doğru giden boyutsal genişlemelerdir. Bütün madde, hayvanlar, bitkiler, insanlar ve diğer varlıklar Ay semasının Ruhaniyetinden (bu meleğin adı Rukyail (as) olarak bilinmekte) meydana gelmiştir.

Aynı şekilde tıpkı Arz kavramında olduğu gibi, Sema katları da planet, (planet ve yıldız kelimeleri genel anlamda kullanılıyor, ama gerçekte ise, Ay bir uydu, güneş bir yıldız, diğerleri de bir gezegendir) ve yörüngeleriyle işaret edilen Mana- Bilinç boyutlarıdır. Her bir planet ve yörüngeleri, sonsuz- sınırsız Evrenin Mana- Bilinç ve bunlara karşılık gelen daha doğrusu bunların oluşturduğu madde (Arz) boyutlarını ifade etmektedir. Bununla birlikte Gök Semaları, Afaki boyutlar değil, Enfüsi boyutlardır. Bu yüzden planetlerde yasadığı söylenen Resul ve Nebilerin mesela, Hz. Adem (as)’ ın Ay, Hz. Nuh (as)’ın Merkür, Hz. Yusuf (as)’ın Venüs, Hz. İdris (as)’ın güneş, Hz. Yahya (as) ile Hz. Isa (as)’ın Mars, Hz. Musa (as)’ın Jüpiter, Hz. İbrahim (as)’ın da Satürn-Uranüs- Neptün- Plüton’ da yer alması, bunların onlara ait olması demek, onlar orada yasıyor, bulunuyor anlamında değildir. Bunun anlamı, bu planetlerle işaret edilen boyutların ihtiva ettiği ya da o planetlerin ikizlerinden (ruhlarından) yansıyan manalara ağırlıklı olarak sahip oldukları, bu manaları yansıttıkları anlamındadır. Ama bunun yanında o planetlerin daha doğrusu tüm planetlerin ikiz boyutlarına da gidebildikleri doğrudur. Ancak, dünyanın enerji yapısından meydana geldiklerinden tekrar dünyaya geri dönerler. Çünkü berzah boyutunun, dünya atmosferiyle sınırlı olmadığını, bunun boyutsal bir durum olduğunu bu yüzden de diğer planetlere kadar uzandığını az önce
belirtmiştik.

Aynı şekilde Cinler de güneş sistemi içindeki planet ve uydularının ikizlerinde yerleşik olarak yasamakta, bunların arasında seyahat edip buralarda bulunabilmektedirler. güneş sisteminin dışına ise çıkamazlar. Ancak bu da bu planetlerle ifade edilen Bilinç boyutlarında yer alıyorlar anlamında değildir. Bunun için Melek olmaları gerekirdi.

Elbette bunlar bizim güneş sistemi içinde yasayanlar. Bu türün bizim güneş sistemi dışında yasayanları da bulunmaktadır. Dolayısıyla Hz. Resulullah Efendimizin miraçta, gök sema katlarında Resul ve Nebiler ile görüşmesi olayı da tamamıyla boyutsal müşahedesiyle ilgili bir olaydır. Ölümü tadan insanlar da ruh bedeniyle ya dünyanın
atmosferi içinde yedi kat yerin (arzın) altında hapis kalmakta (ki büyük çoğunluk böyledir) ya da dünyada elde ettikleri güç nispetinde berzah boyutunda güneş sistemine ait planetlerin ikizlerine yükselebilmektedirler.

Bununla birlikte, birtakım insanlar, yeryüzü semalarını maddesel olarak ele aldıkları için doğal olarak cinlerin atmosfer dışına çıkamayacağını, bu nedenle de atmosfer üstünde görülebilecek UFO’ların tamamıyla gerçek uzaylılar olacağını belirtmektedirler ki, bunun da kesinlikle doğru olmadığını böylece açıkça göstermiş olduk.

“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Arz ve Arz semalarından (meleki boyuta) çıkmaya gücünüz yetiyorsa çıkın. Ancak Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadıkça asla bunu yapamazsınız” (55-33)
.

Yakın gök ifadesi de, birinci gök seması olan Ay’a kadar uzanan (ki bu iki boyut arasındaki sınırdır) dünya ve dünya semasıdır. Cinlerin bası olan İblisin ilk önceleri Cennet muhafızı ve Yakın Göğün Sultanı olması bu boyutlar itibariyledir. Böylece, İblis yeryüzü semasında yani, maddeye, Afaki boyutlara dönük değerler ve anlamlar dünyasında yasamakta, tebaasını, onu kabul etmiş, ona bağlı olanları da bu doğrultuda yaşatmaktadır. Bu yüzdendir ki insanların, en geniş anlamda Allah’a ayna olabilme üstün kapasitesiyle yaratılmış olduklarını (halife olma özelliğini) hazmedemeyen Cinler, insanı mevcudiyetindeki meleki güçleri, dolayısıyla Hakikatini, Allah’ı keşfetmesini engellemek için daima insanları, yeryüzü sema boyutlarına yani, dışa dönük algılamalara, maddesel anlayışa, değerlendirmelere, uzayın Afaki boyutlarına yönlendirmekte ve bu boyutların nihai noktalar olduğunu onlarda oluşturarak o boyutlarda kayıtlanmalarını sağlamaktadırlar. Sonucunda da onlar için Öze, Enfüse giden yollar ebediyen kapanmış olmaktadır. Bu tür konulara meyilli olan birçok kişinin Enfüsi boyutlara ramak kala bu yüzden bloke olup alt boyutlara düştükleri bilinmektedir.

Cinlerin sema katlarındaki meleklerden, meleki boyutlardan önceleri haber alıp daha sonra bunu başaramamaları, alamamaları olayı ise, bildiğimiz anlamda bir mekandan ayrı bir mekana, gökyüzünde yasayan meleklerin yanına gidip daha sonra o mekanlar arasındaki bir şeyle taslanmaları nedeniyle bir daha gidememeleri seklinde düşünmemeliyiz. Burada da olay tamamıyla bilincin o boyutlara yönelip, o boyutlardan ilgili bilgileri önceden alabilmelerine karsın daha sonra astrolojik tesirler, kozmik ısınlar (manyetik bulutlar) sonucu o boyutlara yönelememe, o boyutları algılayamama ya da algılayıp da bunu iletememe durumudur. Çünkü bunları yaptıkları ve buna direndikleri taktirde üzerlerine gelen bu ısınlar tarafından yok edilip öldürülürler. Şunu da kesinlikle
belirtmek gerekir ki, daha önceleri bu haberleri alma durumu da cinlerin meleki boyutların içine girme, o boyutta yer alma sekliyle kesinlikle olmamaktadır, olamaz da.

Çünkü meleki boyutlara giremezler. Nasıl ki, bir kişi bir yere gitmeden de o şeyin sesini duymakla ya da uzaktan o şeyi görmekle de ondan haberler alabiliyorsa, cinler de aynı şekilde dünya semasının sınırından daha özde bulunan gökyüzü semasına yani, meleki boyutlara boyutsal yönelerek bu bilgileri alabilmekteydiler. bilindiği üzere şeytani vasıflı cinler, önceleri sahip oldukları özellikler dolayısıyla meleki boyutlardan gayba dair haberleri işiterek daha doğrusu o boyutlara zumlama yaparak, geleceğe dönük elde ettikleri çeşitli bilgileri falcılara, büyücülere, kısacası Cincilere... aktarıyorlardı. Elbette onlar çok büyük birer yalancı olduklarından bu taşıdıkları bilgilere de oldukça çok yalanlar katıyorlardı. Fakat Hz. Isa (as)’ın doğumundan sonra 5., 6., 7. katlardan, Hz. Resulullah’ın Risalet görevini aldıktan sonra da tüm semalardan kovulmuşlardır. Yani artık o bilgileri dünya semasının civarından alamaz olmuşlardır.

Bununla birlikte, burada ya da astrolojide geçen kozmik ısınlar ise, bizim madde boyutuna ait çeşitli düzeylerdeki parçacık – enerjiler (plazmalar) değil, maddenin ikiz boyutlarından gelen ısınlardır ki bunların varlığını da oluşturan yine meleklerdir. Algıladığımız maddeye dönük olarak, Nurani yapılarıyla her an etkilemekte olan ve kendini bilmeyen (dolayısıyla sadece verilen görevleri sistemde yerine getiren) melekler yeryüzü melekleri ismiyle anılırken, aynı şekilde diğer yeryüzü semalarını devamlı etkileyen melekler de bulunmaktadır. Bunlardan farklı ve bunların çok daha ötesinde, çok çok üstünde, Hakikatini Bilen ve bunun gereği olarak kendinden oluşumlar meydana getiren melekler de vardır ki bunlara da Sema Melekleri adı verilmektedir. (Bu konuya Enerji-Melek isimli yazımızda oldukça değinmiştik)

Kaynak: www.yorumsuz.net.tc
 
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:44
Cinlerin Görünüşü ve Şekillendiği Biçimler
 


Cinlerin Görünüşü ve Şekillendiği Biçimler


Cin, dumansız ateşten yaratılmış bizimle beraber aynı yer ve mekânda fakat başka bir boyutta yaşayan canlılardır. Dumansız alevden yaratılmışlardır. Cinler insanlar yaratılmadan evvel yaratılmışlardı. Onlar dünya üzerinde yaşıyorlar gece ve gündüz dolaşabiliyorlardı. Hz Adem(A.S) yaratıldıktan sonra Allah C.Celalehü gündüzü insanlara geceyide cinlere tahsis etti. Böylece gündüz insanlar işlerini çalışmalarını gezmelerini vs yapar gece uyurlarkan cinlerde gündüz uyurlar gecede diğer işlerini yaparlar, gezerler velhasıl uyanıktırlar. İkindi ezanıyla beraber uyanıp sabah ezanına kadar dolaşırlar. Bu aynı Türkiyede sabah olurken Amerikada akşam olmasına benzer biz daha yeni uyanıp işlerimiz için dağılırken onlarda işlerini bitirip eve dönmüş ve bir zaman sonrada uyku için hazırlığa başlamış olurlar .Böyle bir benzetme yapılabilir.

Cinler doğarlar, büyürler, ihtiyarlar küçülürler ve kaybolup giderler(ölürler). Gençleri cüsse bakımından büyük olur. İhtiyarladıkça küçülürler. Bazıları çok kuvvetli olabilir hatta 7 adet cin padişahı vardır, bunlar onların en kuvvetli olanlarıdır. Bunların bir tanesi 500-1000 cinin sahip olduğu güce sahip olabilir. Cinler cüzlere (parçalara) ayrılabilirler. Yani aynı anda birkaç yerde birden olabilirler. Bu şuna benzer bir sigara dumanı düşünün bu sigara dumanını havaya üflediğinizde onun bir parçasını elinizle bölüp ayırabilirsiniz hatta ayırdığınız bu parçayı bir torbaya koyup başka bir yere götürebilirsiniz. Çok abuk bir benzetme oldu ama sanırım olayı anlatmaya yetmiştir. Cinler Çok hızlı hareket ederler. Şöyle ki normal güce sahip bir cin dünya etrafında 8 sn. kadar bir zamanda dolaşabilir hatta güçlü olanları 3sn de bile dolaşabilir. Daha hızlı olanlarıbile mevcut olabilir?. Bu şu anlama gelebiliyor,, bir cin çok kısa bir süre içinde gidip bir şey hakkında bilgi edinip gelebilir. Eğer bir cin bir noktaya odaklanırsa bir cisme etkiyip onu delip geçebilir(fiziksel olarak). Fiziksel olarak bulunduğumuz boyuta geçebilir ve bizim gözümüze değişik şekillerde görünebilirler. Yaklaşık 99 şekle bürünebilirler. Ancak bu haliyle insanlara görünmeleri yasaktır. Bir şekilden kendi hallerine yahut başka hallere geçebilirler. Size göründüklerinde onlara nasıl muamele etmelisiniz?. Bu konuda daha ileride bilgi verilecektir. Şekilleri: insan şekline benzer görünümde yaklaşık 1 metre boylarında görünebilirler ama bu açıklama çok sınırlayıcı oldu aslında onların bizim hayatımızda hiç görmediğimiz türden şekilde olanları vardır, onlarında hayvan türünden olanları mesela at, kedi, köpek, eşek, keçi vs. eseta bu şekilde olanları vardır aynı dünyadaki hayvanlar gibidirler. O amaçla kullanılabilirler(kendi aralarında) mesela süvari olan cinler bu tür cin olan atlara binerler. Cinler şekle girerler, hatta şekle girerken bazen öyle şekilsiz şekillere girerlerki kafası koç kafasına, ayakları at ayağına arka tarafı tavşana sırtı keçiye benzeyebilir. Veya daha değişik hayvanların toplamından oluşabilir. Bazılarının kendilerine has şekilleri vardır. Mesela mezerlık perisi simsiyah olup görünüşü yaralı bir kartalı andırır, yürürkende yaralı bir kartalın yürüyüşü gibidir, tırnaklarıarı arkaya dönüktür vs. vs.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:48
Cinlerin İkiyüzlülükleri
 



Cinlerin İkiyüzlülükleri

Kenan Keskin

İddiaları bitmediği gibi, çelişkileri de bir türlü bitmek bilmiyor. Alın size bir mantıksızlık örneği daha: Bir taraftan uzayın on binlerce, milyonlarca, milyarlarca ışık yılı uzaklığından gelip dünyada herhangi bir Kaosa, düzensizliğe neden olmamak,normal gidisi bozmamak için müdahalelerden kaçınmaktalar, ama diğer taraftan da insanlığın, her alanda iyiliğini düşünen bu varlıklar, yutturabildiklerine tanrısal güçleriyle tüm dünya ve insanları ve hatta biraz daha uçarak galaksileri, evrenleri perde arkasından yönettiğini söylemekte, buna karsın onlar için hiç de zor olmayan güçlerle, geçmişte ve su anda devam etmekte olan savaşlara, katliamlara, haksızlıklara, adaletsizliklere, açlık ve sefalete hiç müdahale edip önlememektedirler. Böylece de insanları, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayallerle aldatmaktadırlar.

Mesela, basta bulunan yetkili birkaç kişinin beynini İfrit'e etmek suretiyle tüm bunları önleyebilirler. Diyelim ki, elli milyondan fazla insanın ölümüne, yüz milyonlarca insanın da yaralanıp bu savaştan birinci dereceden kötü etkilenmesine neden olan Hitler’i durdurabilirlerdi. Ama olmadı.

Yıllardır, üstün tanrısal güçleriyle yeryüzünde sevgiyi, barısı tesis etmeye çalışıyorlar, ama gezegenimizde hâlâ sevginin kırıntısı bile yok. Üstelik, top yekun büyük bir savaşa doğru giden bir dünyada. Bu yüzden, devamlı geleceğe dönük çeşitli olaylar veya Mehdilerin, Mesihlerin (bazen onlara aracı olan insanların, bazen de kendilerinin bu önderler oldukları zannını uyandırarak, vehmederek) gökten geleceklerini, kendilerinin bir gün uzay gemileriyle herkesin gözleri önünde araçlarıyla inip, kendilerini bizlere tanıtıp insanların üç günlük egolarını tatmin edecek Altın Çağı kuracakları vaadinde, kehanetlerinde bulunmakta, bazen de tarih bile vermekte ama zamanı gelip de bunlar
oluşmayınca da bu sefer çamura yatarak, “yapmanız gerekenleri yapmadınız, ortam ve şartlar oluşmadı, biz sizleri inançlarınız konusunda deniyoruz...” gibilerinden cümlelerle insanları kandırıp bu olayın başka bir zamana alındığını söylemekte ve o zaman da bir türlü gelmemektedir.

Bu kehanetlerde deprem, yanardağ patlamaları, sel ya da dünya dengelerini sarsacak büyük afetler gibi olaylar da yer almakta olup söyledikleri yer ve tarihlerde böyle bir şey olmamakta nadiren olsa bile, oluş sekli ve zamanı hiçbir şekilde tutmamakta bunu da göksel güçlere sahip kendilerince engellendiği yalanıyla geçiştirmeye, olayın üstünü
örtmeye çalışmaktadırlar. Bazı söylemlerinde, sahip oldukları güçlerle bizleri felaketlerden koruduklarını açıkça dile
getirseler de sadece yüzyılımızdaki deprem ve felaketlerde ölen milyonlarca insanı, canlıyı bir kenara bıraksak dahi, Endonezya depreminde resmi olarak üç yüz bin, kayıplarla birlikte beş yüz bin insanın her halükarda yasamaya hakları vardı sanırım, akıl sağlığını yitirmeyen sıradan bir insana göre.

Zaten, mantıksal bütünlüğe sahip olamadıklarından, karsılaşma ve kaçırılma olaylarında da hep bu durum görülmekte olup bir sonra yaptıkları, bir öncekileriyle ters düşmekte bunu fark edince de başka vizyonlarla kamufle etmeye çalışmaktadırlar.

Sadece uzaylı kimliği ile değil, çeşitli melekler suretinde, Aziz, Azize, Kutsal kişilikler ya da Hz. Isa (a.s), Hz. Meryem suretlerine bürünerek de zaman zaman insanlara gelecek birtakım olaylar hakkında kehanetlerde bulunmuşlardır.

Bunlardan en çok bilineni ise, 13 Ekim 1917 yılında Portekiz’in Fatıma yöresinde üç kardeşin bir ağaç kenarında beliren ısın topunun içindeki Meryem Ana suretini görmeleri ve bu kişinin, Vatikan’a verilmek üzere onlara söylediği üç sırrı içeren kehanetidir. Bunun öncesinde de yine aynı yerde, vınlama sesiyle birlikte beliren ısın topu içinde ısınsal
yapılı çok yakışıklı bir erkek melek görünmüş ve bu melek onlara, bir duayı öğretip bunu çokça okumalarını tembih etmiştir. Bu görüşmeler, çeşitli zamanlarda aylarca sürer (hatta daha da küçükken bu türden varlıkları sık sık görmekteymişler).

Daha sonra ise, aynı yerde Meryem Ana görünür ve onlara korkmamalarını, cennetten geldiğini ve her ayın 13’ ünde onları beklediğini söyler. Ancak en son görüşmelerinde ise, eğer altı ay içinde gelecek olurlarsa onlara büyük bir mucize göstereceğini belirtir. Çocuklar bunu saklayamaz ve yetmiş bin kişiyle oraya gelirler. Ancak, her defasında onu gördükçe transa giren çocuklar dışında hiç kimse, o varlığı görüp konuşamasa da çeşitli
duygular içinde olan kalabalık, yine de normal üstü bir olaya tanıklık ederler. Önce, bulutlar içerisinden yine vınlama esliğinde dönerek çok parlak renkli ışıklar saçan gümüşi bir cisim ortaya çıkar ve buluttan adeta dans ederek aşağıya doğru iner ve insanların üzerinden hızlıca geçim gider. Öyle ki, yaymış olduğu güçlü ısı yağmurdan ıslanan
insanları ve elbiselerini kurutur.

Sırlar, Vatikan’a ulaşır, fakat iki sır açıklanıp üçüncüsü saklanır. Sırdan haberdar olan bazı kişiler ise, bunu politik amaçları doğrultusunda kullanır ve bu da olayı daha önemli hale getirir.

Kehanetlere baktığımızda ise, olağanüstü bir yanının olmayıp çok genel ve sıradan şeyler içerdiği görülmektedir. Ancak, bizler için gelecek nasıl bilinmezliğini koruyorsa, yapıları dolayısıyla bizi şaşırtacak düzeyde geleceğe ait birtakım vukufa sahip olsalar dahi, büyük bir oranla onlar için de gelecek, her zaman bilinmezliğini korumaktadır.
Allah’a ayna olabilecek kabiliyetten yoksun oldukları için de Kader sırrı onlara, dolayısıyla onlarla rezonansta olanlara tamamen kapalıdır. Oysa ne geçmişte ne de günümüzde, uzaylıların ve taraftarlarının iddia ettikleri böylesine somut şeyler olmaktadır. Yani oluşmamaktadır. Üstüne üstlük, kendilerinin belirttiği o muazzam bilgeliklerine
rağmen bugüne kadar da insanlığı aydınlatacak, insanlığa ışık tutacak, yol gösterecek hiçbir bilgi, buluş, teknik araç da vermiş değillerdir ve aslında veremeyeceklerdir de.

Yine cinler, tarihte dönüm noktalarını oluşturan olaylara, toplumlara büyük etkileri olan, onlara yön veren tüm önderlerin, sanatçıların, bilim adamların... aslında maddeleşmiş birer uzaylı, dolayısıyla Cin olduklarını lanse ederek insanların aslında hiçbir şey yapamayan ilkel, aciz daima kendileri tarafından güdülen kapasitesiz varlıklar olduğu
görüntüsünü, imajını zihinlerde oluşturarak biz insanları bu şekilde de aşağılamaktadırlar.

Bununla birlikte sistemin gerçekte, yukarıdan aşağıya (özden-dışa) doğru Nur (meleki), Nar (ateş), madde ve katmanları olan boyutlar seklinde sıralanırken yanı sıra da insanın, Nurani boyutlara bilinçsel sıçrama yapıp melekleşme potansiyeline sahipken buna karşılık cinler ise, bunu başaramayacak özelliklerle yaratılmışlardır.
Cinlerin, Nur boyutunun yoğunlaşmasıyla oluşan Nari (ateş) boyuttan meydana gelmesi ve melekleri de yaradılış amaçlarının dışında bir şey yapmayan varlıklar, kendilerini ise, çok zeki görmeleri nedeniyle, kendilerini meleklerin daha tekamül etmişi daha gelişmişi olarak algılamakta, bizden daha üst boyutta olup bazı üstün özelliklere sahip
oluşlarından dolayı da insanlardan üstün tür olduklarını görmekte, bu yüzden de verdikleri mesajlarda bu boyutsal sıralamayı çarpıtarak insanın kaderinin tabandan tavana, önce sudan, Nura doğru oradan da, ateşe (Nar’a) yükselerek çizildiğini dile getirmektedirler. Bu sebeple kendilerini bize, bu teknoloji çağında üstün bilgeliğin ve
teknolojinin bulunduğu (insanlar için üst değer olarak bilinen) meleki boyutların ferdi ve sahibi olarak lanse etmektedirler.

Oysa teknoloji ve ona dayalı bilim, biz insanlar için geçerli olan şeylerdir. Melekler ve cinler için değil. Çünkü bu kavramlar Meleki boyutlarda anlamını yitirmektedir. Ve bu bulundukları Nari ısınsal boyutu da “Ran” veya “Omega” olarak isimlendirmektedirler.

Bu kelimeler de tesadüfi değil. “Ran” kelimesi, her şeyi ters olarak göstermeye çalışan ve daima, olumsuz yönde fiilleri ortaya koymaya programlanan seytaniyet vasıflı cinlerin bulunduğu Nar boyutun tersten okunuşudur. İkincisine gelince, İncil'in Vahiy bölümünde Isa (as), “Alfa ve Omega Benim” demektedir yani, “Baslangıç ve Son Benim”, anlamında. Çünkü Yunancada alfa ilk harf, Omega da son harftir. Yani yükselisin, zirvenin en son noktasının Omega dolayısıyla Cin boyutu olduğunu belirtmektedirler. Ayrıca Omega harfi, (Ù) sembolüyle gösterilmektedir ki, dikkât edilirse bu da tipik bir UFO'nun yandan görünüşünü ifade etmektedir.

Kendilerini Cebrail (as), Mikail (as), ... v.b. melek ya da Ulu Ruh gibi tanıtan Cinler, bazen kontrol mekanizmalarını kaybedince kendilerinin aslında birer Rab olduklarını Rablerin Rabbinin ise, bedenlenerek yeryüzünde kulları arasında açığa çıkacağını belirtmektedirler. Yani bizlerin yaratıcısı meğer Cinlermiş. Simdi onlar, insanlara yardım
eden ve tanrıyla iletişimimizi sağlayan tanrının has kulları olan melekler mi? Ya da tanrıyla bütünleşmemizi sağlayan tanrısal ruhlar mı? Yoksa Tanrıdan, Rablerin Rabbinden üstün konumda olup Rablerini paketleyip bizim aramıza gönderenler mi?... görüldüğü üzere çelişkilerin ardı arkası kesilmiyor.

Uzaylı varlıkların, uzayın mekansallık kısmına değil de, boyutsal ikizine ait varlıklar olduğuna (ki, o zamanda uzaylı kavramı düşmektedir) ilişkin en önemli bir kanıt da, Wodoo’dan tutun da kabile dinlerine kadar hepsinde farklı isimlendirme ve suretler esliğinde hep aynı benzer tanrı ve bu tanrının eli, kolu, ayağı olan tanrısal ruhların
varlığının söz konusu olmasıdır. İnsanlar, bu tanrısal ruhlar aracılığıyla tanrısal katla ilişki kurmakta, bazen de onunla birleşmektedirler. Yani, bu tanrısal ruhlar tarafından yönlendirilmektedirler.

Geçmişte insanlara çeşitli ruhlar seklinde görünen cinler, bugün sadece isim ve sekil değiştirip günün popüler konuları ve anlayışları istikametinde görünseler de ortaya koydukları özellikler hep aynıdır, değişmemektedir. İnsanları, gerçeği yansıtmayan ve tamamıyla akıllarını allak bullak etmek için de, önce hayali sistem üstü sistemler,
konseyler, tanrı kere tanrılar, rabler yaratmakta sonra da, bunların gönderdikleri medyumik peygamberler aracılığıyla kitaplar indirmektedirler. Böylece de Allah kavramını, Resullük, Nebilik işlevlerini ve dahi sistemi ve insanın hakikatini anlatan Kitapları basite indirgeyerek bunların aslında alelade şeyler olduğu imajını oluşturup insanları hakikatten soğutarak dinden imandan uzaklaştırmayı, dinin hükümlerinin, ibadetleri geçersiz kılmayı yani, hem enerji hem de şuursal yönlü gelişmeleri engellemeyi amaçlamaktadırlar.

Cinlerin, uzaylı olduklarını pekiştirmek için gösterdikleri bir hayal karsılaşmalarda ya da kaçırılma vakalarında görülen bir diğer şey de uzay gemilerin üzerinde dikkati çeken ilginç amblem, sembol, resim ve yazıların bulunmasıdır. Bu şekillerle Cinler, güya bir taraftan geçmiş toplumlara ait sembol ve dilleri (hiyeroglifleri) çağrıştırarak o uygarlıklarla da bağlantılı oldukları imajını verirken, diğer taraftan tamamen farklı, yabancı ve üstün uygarlıklara sahip oldukları düşüncesini insanda uyandırmaya çalışmaktadırlar.

Zaten uzaylılara inananların bir büyük iddiası da, uzaylı varlıkların geçmiş dönemde de insan ve topluluklarıyla irtibat ve hatta dinlerde bile yer aldıkları yönündeki görüşleridir. Gerçekten de günümüzdeki bazı ilkel kabilelerin tarihten gelen bilgilerine ya da eski Mısır, Yunan, Hint-Tibet, Amerika kıtasındaki Maya, Aztek, Irka, Kuzey Amerika yerlileri olan Kızılderililer... vs. yani, kısacası dünyanın çeşitli yörelerine ait eski uygarlıklara baktığımızda, isim ve bazı küçük sekil değişiklikleri dışında hep ortak söylemler, algılamalar, vizyonlar bulunmakta olup (bunlar nesilden nesle anlatımların dışında yazılı metin ya da resimler seklinde de mevcuttur); bu söylemlerde de din adamlarının,
önderlerinin BDD (beden dışı deneyim) yoluyla yıldızlara yolculuk ettikleri, orada üstün varlıklar ve uygarlıklarıyla karsılaşıp onlardan uygarlıkları ve evrensel sırlara ait birtakım bilgiler aldıkları, hayatlarını ve yasam biçimlerini bu bilgiler istikametinde yönlendirdikleri, kiminde, direkt uzaydan gelerek dumanları arasında beliren uzay araçlarının içinden çıkıp yarı insan, yarı hayvan görünümlü ya da “nordik” tipindeki insanlar seklinde o toplumları ziyaret ettikleri, on emir gibi ahlaki kurallar içeren öğretiler ile dünya ve uzay hakkında o an için bilinmesi mümkün olamayan bilgiler verdikleri ve bu bilgilerin bazılarının içinde, insanların atalarının kendileri oldukları (bazen de bu atalar tamamıyla ruhsal varlıklardır) yıldızlardan dünyaya geldikleri, onları daima gözetledikleri, içlerinden
seçtikleri kişilerle mesajlarını ilettikleri ve zamanı gelince de yetiştirdikleri ürünleri toplamak için, tekrar yeryüzüne topluca inecekleri, bunlardan bazılarında da, kendilerini tanrı olarak gösteren bu uzaylıların kadınları kaçırıp kendi uygarlıklarına götürdükleri ve onlardan çocuklar edindikleri veya uçkuruna hakim olamayan bu tanrıların yeryüzünde
kadınlarla ilişkiye girdikleri ve hatta bunlardan bir kısmında ise, insanların gözleri önünde gökyüzünde savaştıkları... yer almaktadır.

Günümüzde ise bu aynı tanrısallıklarını, insanlarla çeşitli şekillerde görüntülü ya da görüntüsüz olarak bağlantıya geçim çağın getirdiği modern dille, evrenimizin öz yapısı olan holografik yapılı enerjiyi projekte edenlerin bile, aslında kendileri oldukları seklinde ifade etmektedirler. Yani, evrenimizi dolayısıyla sayısız evrenleri ve boyutları kendilerinin
yarattıkları, var ettikleri yalanını dile getirmektedirler. Zaten Cinlerin insanları kandırma yöntemlerine baktığımızda bir, gerçekten o şey hakkında kendilerinin de bilgisi yok ama bilgisi varmış gibi davranmakta; iki, o şey hakkında birtakım doğru bilgilere sahip olmalarına karsın bunu bilinçli olarak yanlış sunmaktadırlar.

O dönemde bilinmesi mümkün olmayan birtakım bilgilerin o varlıklarca, (hatta bazısının ilkel bir durumdaki) o toplumlara, insanlara verilmesi olayı ise, cinlerin yapıları gereği bizim algılayamadığımız, hassas cihazlarımızla ölçümleyemediğimiz çeşitli boyut ve mekanlara vukuf sahibi olmaları dolayısıyla olmaktadır. Ayrıca sunu da hemen belirtmek gerekir ki, bilinen her doğru bilgi değil, sadece belli bilgiler onlar tarafından verilmiştir. Bunun dışında, o dönemde Hakikatini bilen Resuller ve Nebiler aracılığıyla da öğretilen birtakım bilgilerin olmasının yanında, o dönem insanların kendi yetenekleri dolayısıyla elde ettikleri bilgiler de bulunmaktadır. Mesela, kalemi ilk olarak bulan, kalemle yazı yazan ve ilk defa iğne ile elbise dikip giyen insanın, Hz. İdris (as) olması gibi.

Kitapların tahrifi de yine çeşitli oyunlarla Cinler aracılığıyla olmaktadır. Hatta UFO'cular, biraz daha ileri giderek Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık içindeki dinsel metinlerde de uzaylılara ait ifadelerin yer aldığını iddia etmektedirler. Simdi de, tanrının uzay araçlarıyla varlığı yönettiği safsatasına dayanak aradıkları ve en çok bel
bağladıkları (konunun anlaşılması açısından içlerinden seçtiğimiz) bazı ifadeleri görüp hemen ardından bunun açıklamasını yapalım:

“...İnsanoğlunun bulutlar üzerinde kudretle ... gelmesi...”, (1)
“ Isa (as)’ın İlâhi kimliğini seslendiren, nurlu bir bulutun olması”, (2)
“ Bulutun, Isa(as)’ı alıp götürmesi...”, (3)
“...Bulutla giyinmiş, yüzü güneş gibi parlayan bir meleğin ayaklarının da ateş direği gibi olması...”, (4)
“...Üzerinize bulutlarla gölge yaptık...”, (5)
“ O gün gök beyaz bulutlarla yarılır ve melekler bölük bölük indirilir”, (6)
“Eger gökten bir parça düşer görseler, bu derler, birbiri üstüne yığılmış bir buluttur”, (7)
“...Kasırgada, ateşten atların götürdüğü Ilya...”, (8)
“ Zekariya Peygamberin birbirinin aynısı dört göksel savaş arabasını görmesi ve arabaların tunçtan dağlar arasından inmesi, meleklerin arabacılara dünyayı devriye gezmesi için emir vermesi”, (9)
“...Mısırdan çıkan İsrail oğullarına, karanlıkta ateş direği gibi parlayan bir bulutun yol göstermesi”, (10)
“Rabbin izzetinin Sina dağı üzerinde durması... (ve Musa (as) ın konuştuğu varlığın güya uzaylılar olması)...”, (11)
“...Musa (as)’ ın, on emri alması için çıktığı Sina Dağını örten bulutun, ateş gibi yanması...”, (12)
“Isaya Peygamberin, Rabbin, hızla giden bir buluta bindiğini görmesi...”, (13)
“ ...Gökteki bulutların İdris (as)’ ı çağırması ve etrafı ateşlerle çevrili, içindeki her şeyin ise kristal yapılmış olan bir mekâna, gezegene götürülmesi, orayı gezmesi ve dahi başka başka şeyler görmesi...”, (14) ve en çok bahsettikleri Hezekiel Peygamberin; “iç içe geçmiş tekerleğin havada döne döne hareket ettiğini” görmesi ve aynı kişinin “ortasında ateş gibi parlayan buluttaki madeni ve gözlerinden ateşler çıkaran (çeşitli insan ve hayvan karışımı suretlere bürünmüş garip hareket ve davranışlarda bulunan acayip kafalı, vücutlu, bacaklı) melekleri, hatta tanrıyı bile gökyüzünde tahtına oturmuş olarak kendi suretindeki kullarını izlerken...” görmesi. (15)

Aslında bu iddiaların, birden fazla cevapları bulunmaktadır. Dikkât edilecek olursa, Kuran ’dan alınan ayetlerdeki bulutların, rüzgârların, tamamıyla ilgisi olmayan zorlamalı tevillerle çarpıtılarak gerçekte böyle bir şey olmamasına rağmen, UFO oldukları lanse edilmektedir.

Yine uzaylılarla ilgili olarak İncil’in, kanonik bölüm ve bilhassa dışında yer alan kısımlardaki ifadelere baktığımızda, birçoğunun sembolik anlatımlar, soyut açıklamalar olması dolayısıyla konuyla yakından uzaktan bir ilgisinin bulunmadığı görülmekte, zaten bu da İncil'in kendi içinde bile açıkça belirtilmektedir. Bunlardan bir kısmının da, ya Hz. Isa (as) tarafından oluşturulmuş mucizeler veya algıladığı vizyonlar olduklarıdır ki, biz buna ilgili yazımızda değinmiştik. Ayrıca bunlar, isin temel düşüncesinden, bütününden yoksunsanız her tarafa rahatlıkla çekebileceğiniz türden ifadeler olup bu kitapların geri kalan kısımlarında da bu türden şeyleri çağrıştıracak ya da çağrıştırmamasına karsın yine bu anlamlarda yorumlanabilecek benzer bir yığın cümle bulabilirsiniz.

Keza, aynı şekilde eski Ahit yani, Tevrat’a baktığımızda da UFO oldukları iddia edilen anlatımlardan bir kısmının, gerçekten mucize ya da Resul ve Nebilerin kendi gördükleri birtakım vizyonlar iken bunlardan bir kısmında da tamamen mecazi ifadeler olduğu görülmektedir.

Zaten dikkât edilecek olursa melekler, havada görünen her şey hemen, ifadelerin tümü göz ardı edilerek, hiçbir kanıt ve temeli olmayan uzaylılara monte edilmektedir. Mesela, onlara göre Hz. Adem ile Hz. Havva’yı cennetten (yani uzaydaki bir mekândan) dünyaya getirip bırakanlar ya da ışınlayanlar, Hz. Muhammed (s.a.v)’e altı yüz kanadıyla
görünüp ufku kaplayan Cebrail (as), Hz. Lut (as)’ ın yanına gelen ve şehri altına üstüne geçiren melekler, Hz. İsmail (as)’ a dünyaya ait olmayan Haber ül Esvet tasını veren melek hep uzaylılar olup, yine Hz. Muhammed (s.a.v)’ in çocukken, bası üzerinde gölgelik yapmak için dolasan ya da Hz. İbrahim (as)’ın Kabe’yi inşa ettiği müddetçe tepesinde bulunan bulut da tıpkı, Hz. İdris (as) ile Hz. Isa (as)’ ın göğe çekildiği yeri bildiğimiz gök zannedip ötelere götürdükleri gibi, hep UFO'larmış. Ancak göz ardı edilmemesi gereken can alıcı çok önemli bir nokta da, gerek Hint-Tibet metinlerinde, gerekse dünyanın çeşitli kültürlerindeki mitlerde, gerekse de Tevrat’ın, İncil'in sadece birkaç yerinde geçen bir üstte de belirttiğimiz bu türden ifadelerden bazılarının ise, mucize ve sembolik anlatımların ötesinde, (bilhassa kutsal kitaplar için Peygamberlerden hemen ya da yıllar sonraki dönemlerde) cinlerin yine, çeşitli kimlik ve adlarla çeşitli algı ve vizyon oyunlarıyla insanları kandırıp bu türden ifadeleri çarpıtması ve hatta bunların bile zaman içinde saptırılması sonucu, her türlü görsel, yazılı metinlere, sanat eserlerine ve kutsal kitaplara geçmiş olmasıdır ki, bu da kutsal kitapların tahrif edilmesinden başka bir şey değildir.

Zaten, Kitapların tahrifi de yine çeşitli oyunlarla Cinler aracılığıyla olmaktadır. Keza İnci’lin de, Hz. Isa (as)’ ın semaya yükselişinden 60 ile 110 yıl arasında havarilerin isimlerine atfen yazılması ve bu yazılanlarda onun birçok doğru olan rivayetlerinin yanında, bırakın Hz. Isa (as)’ ı anlamalarını, bunu kaleme alan kişilerin (ki Kanonik bölüm
dışındaki bölümleri bunlar oluşturur) kendi ruhsal deneyimlerinin, yorumlarının da bu kitaplarda ek olarak yer almaları ve hatta bunların birçoğunun da semboller biçiminde anlatılmaları UFO ve benzeri komplo teorilerini de beraberinde getirmektedir. Gökteki babanın ona inanmaları halinde; günahlarını yükleneceği oğluna iman eden
yüz milyonlarca insanın, benzer söylemlerle ortaya çıkacak olan Mesih-i Deccal'e iman edecek olmalarına da hiç şaşmamak gerekir.

Bunu destekleyici güzel bir örnek verirsek, yine Tevrat’ın Genesis (Yaratılış) 6.bölümünde geçen “tanrı oğullarının, insan kızlarıyla evlenmesi ve çocuk doğurması...” denilen olay ile, daha önce bahsettiğimiz diğer kültürlerdeki olaylar (bir çoğu o dönemde birbirlerinden habersizdi, gerçi olmasa da fark etmezdi) hep benzer şeyler olup bunların da Cin kökenli oldukları kolaylıkla anlaşılmaktadır. Hatta bırakın eski dönemlerdeki olayların birbirleriyle benzerliğini, günümüzdeki (bastan beri değindiğimiz) karsılaşmalar, kaçırılmalar ve bunun sonucundaki uzay ya da yıldızlara yolculuklar, başka üstün varlıklarla tanışmalar, uygarlıklarda gezintiler, öğütler, ahlaki ve dinsel öğretiler, uzaylıların, uzaylı tanrıların tecavüzleri, Kuran ve Hadisleri çarpıtmalar... vs. de görüldüğü üzere tamamıyla aynıdır.

Cinler, çağlar öncesindeki ilkel diyebileceğimiz insan vehimleri üzerinde de oldukça büyük etkilerde bulunarak büründükleri çeşitli (bilhassa hayvan) suret ve kılıklarla onları istedikleri doğrultuda yönlendirebiliyor, onlar için büyük fitne haline geliyorlardı. Bugün modern bilim adamlarınca (ki bunların önde gelenlerinden ikisi Prof. Dr. Stanislav Groff ve Stanley Krippner’dir) belirtildiği üzere, bu insanların da algı ötesi boyutlara girdikleri, o boyutlardan etkilenip elde ettikleri bilgilerle hayatlarını yönlendirdikleri artık bilinmekte olup bunlar, mağara duvarlarına yaptıkları resimlerinden okunabilmektedir. Öyle ki, bu insanların rahatlıkla transa girebilmek için akustiği çok iyi olan mağaraları seçtikleri, algı değişikliği yaratan birtakım uyuşturucu otlar kullandıkları (ya da yönlendirildikleri, kullandırıldıkları) da bilinmektedir.

Kısacası, eski insanlara, toplumlara kendi anlayışlarına, şartlanmalarına, kültürlerine, bilgi düzeylerine göre çeşitli varlık suretleri, ateşten at arabaları, ejderha kafalı uçan gemiler, çeşitli taşıtlar, bazen de geleceğe yatırım için uçan daireler seklinde ve bunlarla gezen yine çeşitli tanrısal varlık suretleri biçiminde vizyonlar gösterirken, günümüz
insanına da çağımızın bilgi ve anlayış seviyesinde, popüler konuları istikametinde modern astronotlar, üstün vasıflı uzaylılar, uzaylı tanrılar seklinde görünmektedirler. şekiller farklı, tarzlar hep aynı.

Kültürden kültüre değişimi en iyi belgeleyen olaya bir örnek verirsek, 1896 yılında Amerika’nın batısındaki insanların, o dönemde popüler olan Jules Verne’ nin romanında anlatılanlara benzer dev zeplin ve balonlardan... oluşan hava taşıtlarını görmeleridir. Hatta, yine o dönemlerde yere inen zeplinden dışarı çıkarak onlarla çeşitli türden
karsılaşmalarda da bulunup, insanları aynı şekillerde zeplinlerle kaçırmışlardır. Bunu daha iyi anlamak için, 20’ li, 30’ lu yılların filmlerine bakmak yeterli. Çünkü, bu filmlerde geleceğin dünyası, o döneme ait gökdelenler arasında havada uçan yarasa tipli pervaneli uçaklar, zeplin taksiler, çeşitli biçimlerdeki balonlar... seklinde hayal
edilmekteydi.

Resul ve Nebiler tarafından anlatılan Mecazları, sembolik ifadeleri gerçekmiş gibi, insanlara algılatan, kişinin ve varlığın özünde olanı da hep ötelerde aratan, gösteren cinlerin ya da uzaylıların bu yalanlarını çürüten en büyük delillerden birkaçı ise sırasıyla;

Gerçekte tanrı ve tanrılık kavramının olmayışı, meleklerin gökten değil, kişinin özünden gelmesi (meleklerin kanatlarının olmasının, Cebrail (as)’ın ufku kaplamasının...vs. ne anlama geldiğine Enerji-Melek baslıklı yazıda oldukça değinmiştik), Hz. Adem ile Hz. Havva (as)’ ın cennetten inişinin mekansal bir ortamdan olmayıp; yeryüzünde doğup yasarken cennet yaşantısı olarak tarif edilen, bilincin sınırsız yaşamından maddesel, beş duyu değerler dünyasına şuursal anlamda boyutsal inmesi, Hz. İdris (as) ile Hz. Isa (as)’ ın bildiğimiz anlamda bedenen ve de mekansal bir uzaya değil, hem Ruh hem de Bilinç anlamında boyutsal olarak göğe (semaya) alınması, eğer
bunlar Hz. Muhammed (s.a.v)’ in miracı gibi görünüyorsa bu ifadelerden anlaşıldığı gibi, miracın yeryüzünde ya da efal (çokluk) boyutunda geçen bir şey olmadığı, kavimleri helak eden meleklerin, maddenin özü olması dolayısıyla bu kavimlerin doğal afetlerle yok olması ve insan beyinlerini etkilemeleriyle maddesel görünmeleri, Zebur, Tevrat ve İncil'in içinde birtakım doğruları barındırmış olsa da, belli bir kısmının bozunuma uğramaları ve hükümlerinin artık geçersiz olusu, “Kuran ve İnsan ikiz kardeştir” hükmünce, evrensel sistem ve düzeni okuyup Kuran’ı yasayan Kesif ve Fetih sahibi evliyanın bu ifadeleri hiç böyle yorumlamamaları ve böyle bir şeyi kabul etmemeleri,... vs. dir.
Bunların yanında, geçmişteki bazı söylemlerin de eski toplumların güç yetiremediği ve nedenlerini bilemedikleri tüm tabiat olaylarına, olgularına yaratıcı diye tapınmaları, atmosfere girerek ateş çıkaran meteorları, ısın topları... v.b. doğal fenomenlere de bu gözle bakarak onları tanrı olarak görmeleri sonucu oluştuğunu yine, eski medeniyetlerde (ki Tevrat’ta da vardır) gök gürültüsünü, şimşekleri, yıldırımları ateş saçan bulutlar seklinde nitelendirip bunlara tanrıların öfkesi, tanrıların kavga edişi seklinde inanmalarını da belirtmek gerekir.

Bugün maalesef bazı âlimler, hadis ve ayetlere rağmen, cinlerin etkilerini basit vesveseler düzeyinde gösterip, güçlerini hafife alarak bu varlıkları, neredeyse bize hiç dokunmayan, tamamen soyut canlılarmış gibi yok saymakta, buna neden olarak da İslam’da onlar hakkında yeterli ve detaylı bilgilerin bulunmadığını dile getirecek kadar da
cahilliklerini sergilemektedirler.

Bazı ilim sahipleri de şaşılacak düzeyde (kendilerine yakışmayacak bir biçimde), açıklayacak ilim ve basirete sahip olamamanın hırçınlığı ile cinlerin yapılarının nelerden meydana geldiğinin aslında hiç de önemli olmadığını açıkça belirtmektedirler. Elbette hiç önem vermedikleri bu yapılar ve dolayısıyla onların yer aldığı olaylar içinde kendilerini bulduklarında imanlarının onları ne kadar koruyacağını yasayarak göreceklerdir, Kuran ve Resulullah açıklamalarına göre.

Kaldı ki, evrenin çeşitli katmanlarında yasayan birçok varlık türünde olduğu gibi, insan türünün imtihanı da cinler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Yani, cinler insanlar için birer imtihan aracıdır. O halde, “cinlerin yapılarını ve haliyle insanları etkileme sistemini bilmenin ne yararı var?” diye bir soru soracak olursak, bunun cevabı onları tamamen inkar etmek ya da belli yönlerini bilip diğer yönlerini bilmemek veya kabul etmemek, bu varlıklara karsı belli tedbirlerin alınmaması, onlara karsı beyindeki belli devrelerin harekete geçmemesi, dolayısıyla bizdeki gerekli ilgili güçlerin, kuvvelerin, melekelerin ortaya çıkmaması demek olacaktır ki bu da, aynı zamanda o varlıkların etki alanlarının daha da genişleyeceği anlamına gelir.

Yani, onlara iman etmek kişiyi iman dairesi içinde tutmasına karsın, yeterince korunmamak, korunulmayan noktalarda insanı çeşitli azaplara, sonucunda da kendi hakikatini tanıyamama cezasını getirir. Çünkü cinlerin iki tür etkisine karsın iki tür korunma sistemi bulunmaktadır. Birincisi enerji yönlü ikincisi de, bilgi ve bilinç yönlüdür.
Bunlardan sadece biri tam anlamıyla koruma oluşturmaz. Tıpkı şeytana karsı onca besmele çekip, korunma dualarını okuyup çeşitli ibadetler yapmamıza rağmen gerek ibadetler sırasında, gerekse de yaşamımızda onların her türlü vesvesesine, dünyaya dönük ilhamlarına karsı koyamadığımız ya da fark edelim veya etmeyelim yine de onların
çeşitli oyunlarına gelmemiz gibi.

Üstelik bu durum, hac sırasında Kabe gibi bir yerde bile oluşabilmektedir. Enerji yönlü yani, dua, zikir...(ruh gücü) ile korunma, onların birçok yönlü fiziksel etkilerine karsı bir korunma sağlarken, onların en çok kullandıkları yöne karsı, bilgi ve bilinç yönlü korunma yani, çeşitli bilinç seviyesindeki insanlara, nasıl bir yapıyla, nasıl bir sistem ve düzenle ne tür ve ne şekillerde vehim, vesvese, kötü düşünceler, çeşitli türden yönlendirmeler, dünya değerlerine dönük fikirler ilkâ edip, blokajlar oluşturduğunu ve kişinin bunları nasıl fark edip o fikirlere, kayıtlanmalara karsı nasıl alternatif bir düşünce ve davranış sergilemesi gerektiğini öğrenmesi, bilmesidir. Bir şeye karsı tedbir almak için önce o şeyin ne olduğunu bilmek gerekmez mi?. Alınan tedbir, bilinmeyen ve görülmeyen (ki bu onların en büyük silahıdır) bir şeye değil de, bilinen ya da görünen bir şeye karsı değil midir?.

Yedi “Insanı Kamil”den biri ve bir başka İnsanı Kamil olan A. Kadir Geylani hazretlerinin de torunu A. K. B. İbrahim El Cili hazretleri de, İnsanı Kamil adlı eserinde, şeytanın beşeri vücudunda (bu bildiğimiz madde beden değil, beyindir, bilinçtir) Allah’ın esması kadar yani, 99 tane zuhur yerinin olduğunu belirterek, Allah’ın yedi sıfatına karşılık da yedi zuhur yerini açıkladığı 5. bölümdeki ilim zuhurunda ise İblis'in, “ vallahi bana göre bin alimi aldatmak, imanı çok güçlü bir cahili kandırmaktan çok daha kolaydır” dediğini yazar. İblis'in yedinci zuhur yeri olarak da, velayetten bir önceki Mülhime Nefes denilen ilham alan Ariflere oynadığı oyunları anlatır.

Tek dünya ve evren imparatorluğu için (ki sonsuz evrende ne ifade ediyorsa) tanrılarıyla birlikte yeryüzünde maddesel olarak açıkça görünecek uzaylılara yani, cinlere karsı da tek silah, enerji yönlü olanın ötesinde yine bilgi ve Bilinç yönlü olan korunma türüdür. Yani, her ikisi de olmalıdır.

Şimdilik, bu bu konuya bir nokta koysak da, elbette anlattıklarımız burada bitmedi. Belki de yeni başlıyor; yıldızlar ötesinden kendince ilahi mesajlar da çeşitli kanallar vasıtasıyla her an akmaya devam ediyor kah sıradan bir insana, kah mevki sahibi birtakım insanlara, hayallerin efendisinin, eski çağlarda olduğundan daha da görkemli göksel
şölenle (ilk defa) yeryüzüne gelmekte olduğunu, haberdar etmek için...

Kaynakça:
Ruh, İnsan, Cin / Akıl ve İman / Kendini Tanı / Hz. Muhammed Neyi Okudu / Muhammed Mustafa
II / Evrensel Sırlar / Tekin Seyri / Dua Ve Zikir / Sistemin Seslenişi II / Kendini Tanı / İnsan Ve
Sırları II / İnsan ve Din - Ahmet Hulûsi
Atmosfer / Soru, Yanıt / Fado - Ahmet F. Yüksel - www.sufizmveinsan.com
A dan Z ye Astroloji I - Nuran Tuncel
Insanı Kamil - A. K. I. El Ceyli
Mistik Düsünce ve yeni Fizik - Michael Talbot
Peygamberler Tarihi - Bünyamin Ates
Allien Invasion Week / Fire of Ball - Discovery Channel
Zamanda yolculuk - J. H. Brennan
Evrendeki Bilinmeyenler -Jenny Randles
Gelecege ait Kitle Rüyaları - Dr. Chet B. Snow, Dr. Helen Wambach
1. Matta 24-30, Luka 24-4/5
2. Matta 17-5
3. Resullerin Isleri 1-9/10
70
4. Vahiy 10/1
5. Kur’ an (2-57) Ayrıca bkz. (2-210), (7-160)
6. Kur’ an (25-25)
7. Kur’ an (26:52/44)
8. Krallar II, 2/11-12)
9. Zekarya 6/1-7)
10. Exodus (çıkıs) 13/21-22)
11. Exodus (çıkıs) 24/16)
12. Exodus (çıkıs) 24/ 15-17
13. saya 19/1
14. Idris’ in Kitabı
15. Hezekiel 1/16-18)

Kaynak: www.yorumsuz.net.tc



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:52
Cinlerin İslam’ı Çarpıtma Girişimleri
 



Cinlerin İslam’ı Çarpıtma Girişimleri


Kenan Keskin

UFO'cuların, uzaylıların varlığına ilişkin en çok bel bağladıkları, ilkin (büyük çoğunlukla) güney İngiltere’de daha sonra da dünyanın çeşitli yerlerinde görülen ve bir gecede ortaya çıkan “Tarla Dairelerini” incelediğimizde bunların, uzaylı isi olmaktan çok, öte şeyleri barındırdığı görülmektedir.

Öncelikle, 30-40 m çapına ulasan bu daireler, herhangi bir yanıkla oluşturulmayıp otlar ya bir yöne yatırılmak ya da boyları kesilmek suretiyle meydana getirilmişlerdir. Oysa, uzaylı isi olsa idi, bunların büyük bir çoğunluğunda yanık izleri olması gerekirdi. Ayrıca bu daireler ilkin, çok basit dairesel biçimlerde ortaya çıkmasına (ki bu basit olanlarınbazılarının, yerel hortumlar, güçlü rüzgarlar tarafından oluşturulduğu gözlemlerle kanıtlanmıştır) karsın, yıllar geçtikçe şekiller daha karmaşıklaşmış ve sanat şaheserlerine dönüşmüşlerdir.

Bunlardan, tuvalet seklinde olanlarına da rastlanıldığı düşünüldüğünde bu şekillerin, her gün yeteneklerini geliştiren (artıran) arada bir de muziplik yapan insan ürünleri olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır ki, gerçekten de öyle olduğu ispatlanmıştır. Filmlere de konu olan bu tarla daireleri, 62 yasındaki Davud Chorley ile 67 yasındaki Douglas Bower isimli iki emekli ressam tarafından UFO sansasyonu yaratmak için (on üç yıl boyunca yılda 25-30’ a yakın dairesel sekil) yapıldığı itiraf edilmiş, gizliliklerini bozup ortaya çıkmalarının nedenini olarak da, birilerinin bu şekillerin araştırılması için hükümetten maddi destek istemesi üzerine olduğu belirtilmiştir.

Bunların yanında, birçok yetenekli gencin bu isi yaptıkları da sonradan ortaya çıkmıştır.Nadir de olsa tarlalar dışında çimen, kum, buz üzerinde de benzer şekiller görünmüş olsa bile bu, durumu değiştirmemektedir yani onların da insan yapımı oldukları kanıtlanmıştır.

Bunun dışında, bu dairelerin oluşumuna ilişkin gizli bazı film çekimlerinde önce, ışık topları görünmüş, daha sonra o bölgeye yaklaşıldığında bunların, bu daireleri yapmakta olan ekibin el fenerleri olduğu anlaşılmıştır. Tüm bu kusursuz, dahiyane yapılmış çok düzgün, karmaşık geometrik şekiller ve aynı nitelikli çeşitli resimler, sanılanın aksine olağanüstü bir biçimde değil, 1.2 m. boyundaki bir tahta çubuk ve bir top iple birkaç saat içinde hemencecik yapılmışlardır. Bu da, bu komplex dairelerin çok kısa süreler içinde yapılamayacağını, bu yüzden bunları ancak uzaylıların yapabileceğini öne süren UFO'cuları çürütmüştür. Bununla ilgili su ana kadar sunulan tek bir filmde de önce ışık toplarının havada uçuştukları sonra da tarla üstüne gelerek bu tarla dairelerinin bir anda oluşturdukları görülmektedir.

Ancak yapılan bilimsel araştırmalarda bu ilk ve tek filmin de sahte olduğu ortaya çıkmıştır. UFO olayları belli dönemlerde bariz artışlar göstermektedir. Bu dönemler ülkeden ülkeye değişiklikler gösterse de genel olarak tüm dünyada 1947, 54, 57-58, 65-67, 73’ lü yılları söyleyebiliriz. Bunların içinde 54 yılında bu tür olaylar oldukça fazla sayıdadır. Gözlemlerin ve kaçırılma olaylarının yüzde 75’i ise, 80 yılından sonra olup her geçen yıl katlanarak artmaya devam etmiştir. Dünyanın hemen hemen her ülkesinde bu vakalar görülse de Amerika’ da bu sayı oldukça fazladır. Bu bölgesel yoğunlaşmalar, ülkelerin kendi içinde de aynen geçerlidir. Bu ve buraya kadar anlattığımız şeyleri göz önüne aldığımızda hadislerde geçen, ahir zamanda yani, bu neslin kıyameti yaklaştığında cinlerin insanlarla çeşitli türden temaslarının artacağı, açıkça tüm kitlelere görünecekleri ve insanlarla çeşitli şekillerde ilişkiye geçeceklerini ispatlamış olmaktadır.

Bazı seçilmiş olduğunu düşünen, gerçekte ise birer medyum olan insanlar da güya, 4. tür karsılaşma kapsamında direkt uzay gemilerinden yada Venüs, Mars, yada diğer yıldız sistemlerinden… gelen görünmez uzaylı varlıklardan kozmik mesajlar almaktaymışlar. Bunu direk karşılıklı görüşmeler yoluyla alanları da bulunmaktaymış. Bunlar da tıpkı medyumlar konusunda belirttiğimiz gibi, bu varlıkların medyumların beyni aracılığıyla kalemle, daktiloyla, bilgisayarla yazı yazmaları yada onun ses tellerini kullanmak suretiyle konuşmaları seklindedir ki, bu transa esnasında medyum ne yaptığının bilincinde farkında değildir. Bu bağlantılara “kanal açma” tabiri kullanılır ve Alfa, Beta kanalı … vs. isimleri verilir, bu varlıklar kendilerini genelde “Amon, Ra, Rantimus...” gibi eski kültürlere ait tanrıların isimleri veya bunu çağrıştıracak garip adlarla tanıtırlar. Bunun nedeni ise, kendilerinin birer tanrı oldukları, geçmiş toplumları da etkileyip hükümleri altına aldıkları, onları yönettikleri imajını vermektir. Bu medyumlar da sıradan insanlar olmayıp daha küçük yaslardan itibaren kendilerini çok farklı görerek normal insanlarda olmayan yeteneklere, özelliklere sahip olduklarını keşfederlermiş.

Dünya üzerinde farklı kişilere ayrı ayrı verilen, ancak her birinde aynı ortak söylemler bulunan mesajlarda ise hep, parça-bütün ilişkisine dayalı yaratıcı güç ve bu gücün sistemi (ki evrensel bir yasa, evrende isleyen bir mekanizmanın canlılarda tezahürü olarak görüp düşündükleri gerçekte ise kökeni, cinlere dayanan reenkarnasyon ‘ karma yasası’ bunlardan biridir), boyut-boyutlar ve parçası olduğu bütüne ait ilim ve gücü açığa çıkartmaları dolayısıyla sistemin en tepesinden, en aşağısına kadar isleyişini sağlayan bu kutsal varlıkların yani, uzaylıların Beta Nova, Nova, Sirus, Orion takım yıldızları, … ya da evrenin bir başka galaksisinden (mesela Andromeda’ dan) gelerek tıpkı diğer sistemlerde yaptıkları gibi, burada da kendilerine benzer maddesel varlık olan insanları ve diğer canlıları yaratıp evrime bıraktıkları ve bu evrimi, bilincimizi, uygarlık sistemimizi de, bir kısmının dünyada yerleşik, bir kısmının da dönem-dönem ziyaretleri sonucu her an izledikleri (gözetledikleri), gerekli zamanlarda, aşamalarda ise, çeşitli ayarlamalar yaptıklarına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.

Bununla birlikte, sözüm ona dünyanın bilinmeyen veya detaylarıyla bilinmeyen tarihi ile ilgili, insanlığın-dünyanın ve hatta evrenin geleceğine ilişkin (siyasal gelişmeler, toplumsal hareketler, doğal afetler… v.b.) ya da insanların, çevreleriyle, tabiatla olan ilişkileri ve bunlara yaptıkları etkilerin dünya ve canlılar üzerinde (ki bu bölgesel, yerel
de olabilmekte) ne gibi sonuçları, geri yansımaları, doğal felaketleri… v.b. doğuracağı ile ilgili veriler, öğütler ve kehanetler de yer almaktadır.

Yine, onlardan gelen ilhamlar istikametinde medyumlar aracılığıyla verdikleri tebliğlerde kendileri, yani uzaylılar kesinlikle kötü varlıklar değillerdir. En önde gelen amaçlarından biri de insanlara, sevgiyi, iyiliği ve mutluluğu… aşılamak, onlarda bu özellikleri tesis etmek suretiyle tüm gezegende barış içinde yaşamlarını sağlamak, bunların yanı sırada üstün insanlar ve insan toplulukları, nesilleri yaratmak, daha yüksek ruh-bilinç düzeyine gelen insanları da kendi bulundukları konumlara yani, güneş sistemi gezegenler birliği ya da yıldızlar sistemi veya galaktik konfederasyonlar, parlamentolar… birliğine girmeleri ve hatta kendileri gibi tanrısal güçlerle donanıp melekleşmeleri, tanrısallaşmaları için gerekli konularda uyarıları ve çalışmaları yapmalarını temin etmekmiş. Böylece, milyonlarca yıl gibi çok uzun süren evrimimizi tehlikeye atacak olan çok büyük bir kaosu, top yekun yok olusu oluşturabilecek büyük bir savası önleyecek, dolayısıyla da bunun kendilerine ve güneş sistemi içindeki diğer uygarlıklara… yansıyacak zararlarını engelleyeceklermiş. Ve bu medyumlar, o federasyonların, o bilinçlerin emir ve güçleriyle de dünyada bir nevi modern peygamberlik görevi yapmakta, insanlığı bu yola iletmek için de tarikatlar, cemaatler
kurmaktadırlar.

Yine bu mesajlarda dinlerin (ve onu anlatan kutsal kitapların…), yaratıcının birer kuvvesi olan melekler olarak kendilerini tanıtan gerçekte ise, insanlığı saptırmak için uğrasan seytaniyet vasıflı cinler olan bu uzaylı varlıkların, kendileri tarafından bazen uçan araçlardan (dairelerden) yayınladıklarıyla, bazen de bizzat yine kendileri tarafından,
kimilerine göre onlar gibi birer uzaylı, kimilerine göre de, birer eski çağ medyumu olan peygamberler aracılığıyla gökten insanlığa indirildiğini ancak, bunların geçmişe hitap etmesi, insanlığın soru ve sorunlarına artık cevap verememesi (o dönemlerde kalmaları) dolayısıyla da misyonlarını tamamladıkları ve bu yüzden de gönderildikleri gibi aynı şekilde, su anda kaldırıldıkları bunun yerine ise, günümüz modern anlayışına, teknolojisine uygun olarak, gelecek binlerce yıllık dönem boyunca insanlığa ışık ve yol gösterecek uzaylı yeni bir dinin sunulduğunun bildirilmesidir.

Geçmişte göklerden gönderdiklerini iddia ettikleri bu kitapların güya tüm sırlarına vakıf olduklarından da tebliğlerinde tüm bu dinlere ait kavramların sıradan anlamları dışında aslında (bunları cahilane ve insanlarla alay edercesine çarpıtarak) nelere işaret ettikleri, ne anlamlara geldikleri ve ölüm ötesi boyutlarda yasamın ve insanların bu yasamdaki durumları hakkında da oldukça kendilerince doğru bize, aklı basında olan her sıradan insana göre oldukça çelişkili bilgiler verilmektedir.

Yeri gelmişken cinlerin en güzel kandırma yöntemlerinden biri de, dikkati çekmeyecek, öncelikle derinliği fark edilemeyen birtakım gerçek ifadeleri saptırarak kelime oyunlarıyla anlam değişiklikleri yaratmaktır. Oysa biraz dikkatli incelenecek olursa bunların aslında çok çok farklı şeyler oldukları kolaylıkla ortaya çıkacaktır.

Mesela birçok din yerine İslam adı altında tek bir dinin olması ve Museviliğin, Hıristiyanlığın aslında bu dinin çeşitli boyutlarını anlatması nedeniyle aldıkları isim olması başka bir şey, ayrı ayrı gibi görünen tüm dinlerin (panteizmde olduğu gibi) birleştirilerek bütünleştirilmesi ve bu anlamda bütün olması sonucu onların iptal edilmesi bambaşka
şeydir. Deccal de hükmettiği Cin ordusuyla boyutumuzda açığa çıkıp etkisini yoğunlaştırdığında dinlerin kurucusu, oluşturucusu yalanıyla bunu dile getirecektir.

Böylece, kendi kurduğunu zannettiği Din ve hükümlerini kaldırarak kendi hayallerinin dinini insanlığa sunacaktır.
Bunları yapmalarının bir nedeni de Allah ve Peygamber kavramını basite indirgeyerek insanları, kendileri hakkında en çok bilgi bulunan İslam dininden soğutup uzaklaştırmak, en azıyla da olsa iman esaslarının bir ya da birkaçından saptırarak farkında olmaksızın dinden çıkmalarını amaçlamaktadırlar.

Bunlardan biri de, ölüm ötesi gerçeğini iptal ederek insanları Reenkarnasyon safsatasına inandırmaktır. Cinlerin insanlara yaşattıkları hayallerden biri olan bu reenkarnasyon da sadece bu dünyayla sınırlı olmayıp güneş sistemimiz ve dışındaki gezegenlerde o gezegenin varlığı olarak yasayıp daha sonra Altın Çağa doğru olan şimdiki değişim sürecine yardım etmek için burada insan olarak yeryüzünde bulundukları bazılarının ise, burada tekrardan buluştukları... v.b. yalanlarıdır. Verdikleri mesajlarda, reenkarnasyonu temel alan uzak doğu dinleri ve bilhassa Budizm ön plana çıkartılmakta, Buda devamlı övülmekte hatta onun bu yolda en öne geçmiş ulu kişi olduğu lanse edilmektedir. İslam ve ona ait değerleri yozlaştırmak için bu türden felsefeler, tamamıyla İslam ile aynı şeyler olduğu devamlı ve çeşitli şekillerde vurgulanarak yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Verdikleri mesajların tümüne baktığınızda bu ifadelerde o kadar çok rehber, tanrı ve tanrılar, ilahlar, ulu ruhlar... vs. gedmektedir ki, neredeyse her tasın altında bir tanrı bulunmakta ve o tası yönetmektedir. Bu da insanlarda bir taraftan ilahi güce olan inançlarda lakaytlığı, gevşekliği getirmekte diğer yandan da kafa bulanıklığı yaparak belli
bir süre sonra kiminde düşünme mekanizmalarını sekteye uğratmakta, kontrollerini kaybetmekte kiminde ise, Mutlak Bir güce olan inkara sürükleyerek ateistleşmesini sağlamaktadırlar.

Bununla birlikte, uzaylılarda sıkça görülen bir olay da bu varlıkların dinin düşünsel, tefekkür yanı olan tasavvuf sitemini anlatmaya kalkmalarıdır. Önceleri birtakım doğru bilgiler sunmuş olsalar da daha sonra olayı iyice saptırıp isi iyice saçmalık boyutlarına kadar getirmektedirler.

Mesela, vahdeti vücut kavramını yani, hiçbir zaman var olmamış (parça diye bir şeyin mevcut olmadığı) varlığın Tekliği anlayışını, var olan varlıkların, parçaların toplamından oluşmuş Panteist anlayışıymış gibi lanse ederek, Allah kavramını insana monte edip insanlar arasında dolaştırmaya kalkmakta, yüce tek tanrının, tanrıları, tanrıcıkları olduklarından ötürü de İslam dininin hükümlerini, ibadetlerini geçersiz kılmaktadırlar. Oysa bu insanların ne Kuran’dan ne Hadislerden ne de büyük İslam mistiklerinin görüşlerinden ve yaptıkları ibadet adı altındaki çalışmalardan haberleri vardır.

Okudukları birkaç şeyi de birçok noktayı, ifadeyi göz ardı ederek, yokmuş gibi farz ederek o anlayışla yorumlamaya çalışmaktadırlar. Zaten cinler, Allah’a halife olacak özellikleri bulunmadığından Vahdet Konusunu anlayıp idrak edecek kapasiteden yoksundurlar. Onlara, dolayısıyla onlarla irtibat halinde bulunan insanlara bu ilim kapalıdır. Hiçbir şekilde anlayamazlar. Boyutlar ve bu boyutlardaki kendileri hakkında verdikleri mesajlarda da kendi içerisinde mantıksızlıklar, çelişkiler, yanlış, abartılı, uyduruk bilgiler, günü kurtarmak için alelade oluşturulmuş veriler, insanları sözüm ona acziyette bırakacak büyüklüklerden bahsedip kendilerini en üst planda tutan ifadeler de oldukça bol bulunmakta.

Mesela kutsal kitapları sayılan ve ülkemizde yayınlanan tebliğlerinin birindeki “Günes-Isık boyutu, ışık boyutu- Rab (yaradan) boyutu, Rab- ışık Evren boyutu, ışık Evren Boyutu- Ruhsal Plan boyutu, Ruhsal Plan- Atomik Bütün boyutu, Atomik bütün-Realite boyutu, Realite boyutu-Kristal Gürzün tüm gücü. Sistem iste budur” ifadelerinde bunu açıkça görebilmekteyiz.

Bir defa, üstten ya da aşağıdan yukarı bakış olsun fark etmez Rab boyutu, kendi boyutları olan ışık boyutu ile ışık evren boyutu arasında yer almaktadır ki, bu da her durumda yaratıcının yaratanı olarak Rabbin üstünde olduklarını ifade etmekte, madde boyutu ile ilgili olan güneş veya atom boyutu, tamamen yanlış yerlerde yer almakta,
kristal gürz ise, tamamen uyduruk olup gerçekte bir anlamı yoktur. Elbette, burada başka çelişkiler bulmak da mümkün. Dikkât edilmesi gereken bir nokta da, dünyada oluşacak bir nükleer savasın diğer gezegen ve yıldız sistemlerindeki uygarlıklara yansıyarak onlara da zarar vereceği yolundaki mantıksız açıklamadır ki, buda bilimsel bir fahiş hatadır.

Çünkü, 70 yılda patlatılan bütün nükleer silahları toplasanız 10 ya da 15 hidrojen bombasını (*) geçmezken, güneşte saniyede dört milyon ton hidrojen, helyuma dönüşerek her an uzaya zararlı radyasyonlar yaymaya devam etmektedir. Kaldı ki, bunun büyük ölçekli etkisi de güneş sistemimizle sınırlıdır. Bu mesajlarda göze çarpan bir özellik de, çeşitli sayılarda tekrarlanan cümlelerin bulunmasıdır. Bunun ise, iki nedeni vardır. İlki, bu tekrarlarla medyumun beynindeki ilgili hücre grubunun daha fazla devreye girmesini sağlayarak kendileri ile olan bağlantı gücünü artırmak, ikincisi de, cinler akla değil, çok keskin bir zekaya sahip olmalarından ötürü mesajların basını ve sonunu düşünememeleri, devamlı fikir kesintilerine neden olmakta böylece bu tekrarlarla zaman kazanmış olmaktadırlar. Yine bu zekalarından dolayı cinler, ölüm ötesine ait gerçekleri de kolay kolay idrak edememektedirler.

(*). Bir hidrojen bombası, bin dört yüz atom bombasına eşittir.

Kaynak: www.yorumsuz.net.tc

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 11:55
Cinlerin Maddeleşmeleri
 



Cinlerin Maddeleşmeleri

Kenan Keskin

“Allah yedi kat göğü ve yerden de onların bir mislini yaratmış; emri aralarından nazil olmaktadır.” (65-12)

“Emri Sema’dan Arz’a Nazil olarak tedbir eder.” (32-5)

Sema katlarının aslında boyut olması ve bunu da uzayın mekansal derinliğine doğru değil de, atom-altı ısınsal boyutlara uzanması, bu katların (holografik olarak düzenlenmiş) dalgasal yapılar olduğu anlamına gelir. Zaman kavramının geçerli olmadığı ve her boyutun da zaman biriminin “An” olması nedeniyle geçmiş- simdi ve geleceğe ait tüm bilgiler bu katlarda mevcut olmakla birlikte, ilgili oluşumlar bu öz boyutlardan maddesel boyutumuza, bu sema katlarından yansıyarak ya da bu sema katlarından ayrı ayrı yoğunlaşarak belirmektedir. Yani, madde evrenimizdeki daha doğrusu yer semalarındaki tüm oluşumlar, o anda veya yeni oluşmakta olan oluşumlar değil, daha öz boyutlarda belirlenmiş (programlanmış) olanların çeşitli boyutlardan, sema katlarından kademe, kademe yoğunlaşmak suretiyle açığa çıkmasıdır.

Elbette bu yoğunlaşma, bizim enerji-parçacık boyutundan beş duyu boyutuna doğru olan yoğunlaşması gibi de değildir. Bu tarz bir oluşum bizim maddesel boyut için geçerlidir. Daha çok bunu, Holografik nitelikli Salt Enerji denizindeki frekansların kendi içindeki yine dalgasal kademeleri seklinde düşünmeliyiz. Keza Cinler de bulundukları ısınsal boyuttan, bu boyutlara zumlama yaparak her şeyin kayıtlı bulunduğu bilgi havuzundan geleceğe ait haberleri almaya, çalmaya çalışmaktadır. Birtakım insanların, rüyalarında yükselmeleri (bu boyutları deşifre etmeleri) nispetinde geçmişe ve geleceğe dair bazı bilgiler edinmesi sanki o boyutlarda, ortamlarda yasıyormuşçasına bulunmaları ya da algılamalarının sebebi budur. Bu Sema katlarına (Enfüsi boyutlara) ne kadar zumlama yapılırsa, daha derin boyutlara yöneldikçe de yatay genişlemenin yani, Afaki boyutların kapsamı da bir o kadar artmaktadır.

Maddeleşmeye, nesneleri madde olarak algılamaya gelince. Bir boyut, diğer boyut ya da boyutlara nispetle soyut kalırken, aynı benzer boyutu kendilerince belli katmanları olan yapılar olarak algılarlar. Yani belli seviyelerdeki enerji boyutlarını. Bizim beş duyumuza ait somut dünyamız da, enerji boyutundan her bir diğerini meydana getirecek biçimde terkipler halinde belli katmanlara yoğunlaşmak suretiyle oluşurken, diğer boyutlardaki maddeleşme bizimkinden çok farklı olarak enerjinin kendi türünden yoğunlaşmalarıyla oluşmaktadır.

Yeri gelmişken maddesel dünyamız evrenimiz ve katmanları da bilinenin aksine, Nurdan Nar boyutuna, Nar boyutundan da Nur boyutuna yoğunlaşmasıyla değil (her ne kadar o boyut da özünde bulunsa da) tıpkı Nar boyutunda olduğu gibi, direkt Nur boyutunun yoğunlaşmasından meydana gelmiştir.

Ayrıca bildiğimiz ya da bilemediğimiz maddesel boyutlar belli bir sistemin, düzenin, bir bilincin eseri sonucu var olan yapılar iken, bir de bunun yanında Nar boyutunun varlıkları olan Cinlerden Şeytaniyet vasıflı olanlarının neden olduğu ve beş duyumuza ayrı ayrı ya da hep birden hitap eder bir biçimde çeşitli etkileri ile oluşan gerçekte ise, asla var olmayan (ayırt etmenin de çok zor olduğu) maddesel, madde ötesi suretler, varlıklar, nesneler, olaylar, kurgular, boyutlar, kendince sistemler, düzenler...vs bulunmaktadır. Bu yönlerle insanları aldatmakta, kandırmakta sonuçta da bunlardan, insanların içine düştükleri durumlardan çeşitli faydalar temin etmektedirler. Kısacası bos yere yapmamaktadırlar.

Önemli bir nokta da, sonsuz-sınırsız tüm sistem ve sistemlerin hakikâtine göre hayal olması ayrı bir şeydir, bu tür varlıkların insan algılamalarında oluşturduklarının hayal olması apayrı bir şeydir. Bu aldatmacalar da çok basit düzeyden başlayarak daha karmaşık görünen seviyeleri bulunmaktadır. Ama ister basit, isterse de zor, komplex (karmaşık) olsun fark etmez, birazcık akıl ve basiretle olaylara bakarsak bunların tamamen sistemden, yasamın gerçeklerinden, ilminden kopuk ilgisi olmayan şeyler olduğu açıkça görülecektir.

Cinlerin maddeleşmeleri yani maddi suretlerde görünmeleri ise, iki türlüdür. Bunlardan birincisi, insan beyninin ilgili hücre gruplarını harekete geçirmeleri sonucu oluşurken ikincisi, yine birincisiyle bağlantılı olarak ektoplazma denilen ve ispritizma celselerinde medyumun ya da gözlemcilerden çıktığı, kaynaklandığı izlenimi verilen, ama bunu hiçbir insan olmaksızın da doğrudan kendilerinin oluşturdukları sıvımsı bir maddeyle meydana getirmektedirler.

Bunlar sadece görüntü seklinde olabildiği gibi, somut da olabilmektedir. Fakat çeşitli insan, hayvan ya da bambaşka yaratıklar seklinde süratlenerek somut, dokunabilir, işitebilir, hücreleri, organları, normalinden ayırt edilemeyecek tüm özellikleri olabilen biçimlerde maddeleşmelerine, maddesel olarak görüntü vermelerine karsın bunların en büyük özelliği; insanların (ve hayvanların) hayallerine, vehimlerine hükmettikleri için, bu maddesel suretleri çok uzun süreler boyunca muhafaza edememeleridir.Bunların en büyük kanıtlarından biri de, birkaç dakikadan birkaç saate kadar, medyum ve ondan açığa çıktığı sanısı verilen macunumsu ektoplazma sıvısıyla, her şeyiyle bir insan suretinde bedenleşen, hareket edebilen, nesnelere dokunup, bizler gibi onları fiziksel etkileyebilen... ve kendilerini geçmişte yasayan insan ruhları ya da farklı sistemlerden gelmiş ruhsal veya uzaylı varlıklar olarak tanıtan ama gerçekte Cin olan bu varlıkların, bilim adamlarınca vücutlarından, saçlarından veya giysileri ve üzerlerinde kendileriyle birlikte maddeleşen takılardan örnekler alındığında bunların kısa bir süre sonra seklini kaybederek eski hallerine dönüp yok oldukları görülmüştür ki, böylesine somut nesneler bugüne kadar korunamamış, bir çoğunda da muhafaza edilecek durum bile oluşmamıştır.

Bu, tanımlanamayan uçan nesnelerin bir bölümünü teşkil eden Ufolar için de aynen geçerlidir. Daha doğrusu bu durum zamanımızın teknolojik gelişmelerine, anlayışına uygun olarak kendilerini uzaylı süsü altında gösteren Cinlerin, insanlarla çeşitli sekil ve düzeylerde görüntülü, fiziksel ve ruhsal anlamdaki temaslarında da görülmektedir.

Ayrıca ektoplazma yoluyla maddeleşen varlıklar, normal gün ışığında da hemen çözünüp yok olduklarından gündüz normal şartlarda bu maddeleşmeyi oluşturamadıkları da görülmüştür. Bu da bize uzaylı kimliğiyle görünen varlıkların bu tarzda hep gece, parlak olmayan, ama ayırt edici normal ışık altında göründüklerini de açıklamaktadır.

Bize göre soyut varlıklar olan Meleklerin, İblis’in geçmişte Resulullah zamanında da maddeleştikleri bilinmektedir. Ancak bu, ektoplazma yoluyla olmayıp direkt insan beyinlerinin İfrit'e edilmesi sonucu oluşmuştur. Mesela bunlardan Cebrail (as) birçok kez ashaptan birinin kılığına girerek Resulullah’ın ve Sahabesinin bulunduğu meclise gelmiş, Resulullah’la tıpkı bir insan gibi sual edip konuşmuş, belli cevaplar vermiş ve geldiği gibi de gitmiştir. Öyle ki, onun bir melek olduğunu, Resulullah açıklamadıkça hiç kimse bilememiştir. Hz. Muhammed (sav)’ den yüzyıllar önce yaşamış olan ama istediği an berzah boyutundan tekrar maddeleşerek (insan kimliğine bürünerek) dünyamızda yer alan Hızır (as) da, ashabı yanındayken Resulullah’la açıkça yine aynı şekilde görüşmüştür.

Bunun yanında kendi isteğiyle değil, Allah’ın emrini ileten bir melekten almış olduğu emir üzere İblis de, yine Resulullah’ın bir cemaatle olduğu sırada, kalın dudaklı, gözleri yukarı doğru bakar sası gözlü, köse ama çenesinin altında at kılı gibi altı ya da yedi tane uzunca sarkık kıllar bulunan, koca kafalı yaslı bir insan kılığında fakat, zelil bir surette kapıyı vurarak yanlarına gelmiş ve insanları nasıl kandırdığını oradakilere bir bir anlatmıştır. Yalan söylediği taktirde ise, düşmanları karsısında küçük düşmek, alaya alınmak suretiyle azap görecektir. Elbette meleğin ona gelişini de, bir yerlerden mekânsal olmak yerine boyutsal olarak tek taraflı açığa çıktığı seklinde düşünmeliyiz.

Yine bu konuyla ilgili olarak, bir gün Hz. Resulullah geceleyin kendisini öldürmeye gelen, yer semasının besinci katında yasayan ve Cinlerin arasında en güçlüleri olan bir ifriti tutarak sabah olunca Medineli çocuklar oynasın diye mescidin direklerinden birine bağlamayı düşünmüştür. Fakat Hz. Süleyman (as)’ ın duasını hatırlayınca kendisine verilen bu kuvveti kullanmayıp bunun yerine ifriti zelil bir halde def etmiştir.

Burada ifriti bağlamadan kasıt, Hz. Muhammed (sav)’ in beyin dalgalarıyla onu maddeleştirip belli bir mekanda hareketsiz tutarak çocuklar tarafından aşağılanmasını, hor görülmesini... kısacası zarar görmesini temin etmesidir.

Soyut olmasına karsın, maddesel yapıda sabit tutulması taktirde bir Cinnin fiziksel zarar görmesi ise, o maddi yapının o cinle bağlantıyı sağlayan bir konsantrasyon aracı olması ve bu bedene yapılacak hareketlerin o kişi ya da kişilerin beyninde karşılık gelen ilgili dalgaları üretmesi sonucu olduğunu düşünebiliriz. Böylece bu dalgalar o cinin dalgasal yapısını az ya da çok etkiler.

Hatırlanacağı üzere yine bu ifritler, Miraç olayında Hz. Resulullah’ın semaya doğru yükselmeye (Uruca) başladığını öğrenince, eğer O’nun semaları ve Hakikâtini bilip Özünün güçleriyle donanırsa artık bir daha önüne geçilemeyeceğini bildiklerinden, var güçleriyle O’na saldırıya geçmişler, fakat Cebrail (as)’ ın onlara karsı kendisine ifrit duası diye bilinen bir duayı Vahiy etmesiyle onların yanmasını, dolayısıyla onlardan korunmasını temin etmiştir. Bu yüzden hakikate giden yollar, hayal dahi edemeyeceğimiz düzeyde tehlikelerle doludur.

eğer korunmuşlardan değilsek o boyutları geçsek imkansıza yakındır. Meleklerin ve ölüm ötesine intikal etmiş yüksek dereceli Evliyaullahın ve bunların gücü ve yardımıyla şehitlik mertebesindeki insanların, berzah boyutunda olmalarına, maddeleşip yani bir bedende görünerek etki etmelerine rağmen, herhangi bir etki almaksızın bizatihi savaş meydanlarında savaştıkları da bilinmektedir (bunlar mistik kaynakların dışında birçok düşman askeri ve rütbeli komutanlarca da açıkça ifade edilerek ispatlanmış durumdadır).

Olaylar bununla sınırlı değil. Mesela, Bedir savasının hemen öncesinde insan kılığında maddeleşen şeytan, Müslümanlara karsı, müşrikleri savaşa teşvik etmek için onların gururlarını okşayarak olmadık hayallerle kışkırtır.

“O zaman şeytan onların yaptıklarını allayıp-pullayıp söyle demişti: Bugün insanlardan size galip gelecek hiçbir kimse yoktur... Ben de size muhakkak yardımcı olacağım!... Fakat iki ordu (Müslümanlar ve müşrikler) karsı karsıya görününce, arkasını dönerek kaçtı ve söyle konuştu “Ben sizden kesin olarak uzağım! Ben sizin göremeyeceğiniz şeyleri görüyorum. Ben hakikatte Allah’tan korkarım! Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”(Enfal/48)

Burada, şeytanın görüp onların göremediği şey, Müslümanlara yardıma gelen materyalize olmuş meleklerdir. Çünkü, ayette “O vakit Rabbinizden yardım ve zafer istiyordunuz da, O da, Ben pes pese gelen bin melek ile yardım edeceğim diye duanıza cevap verdi!...” Hz. Muhammed (sav) de “Aman Allah’ım!.. Yardım ve inayet!” diye yalvardıkça da bu sayı arttı ve savaş sırasında bu sayı beş bini astı. Yine Hz. Muhammed (sav), Hz. Ali (ra) ve Hz. Ebu Bekir (ra)  bulunuyor...” demiştir.

Savas sırasında bu durum, Müslümanların daha kılıçlarını sallamadan, karsılarında bulunan müşriklerin öldürülmelerinin görünmesiyle kendini gösteriyordu. Daha sonra, Bedir savasına katılan hemen, hemen tüm Müslümanlar savaştan sonra çeşitli yerlerde, Allah’ın onların yardımına gönderdiği melekleri açıkça gördüklerini bir bir anlamışlardır. Bu olay sadece Bedir savasıyla sınırlı olmayıp, diğer birçok savaşta da ortaya çıkmıştır.

Bunlardan biri de Çanakkale savasıdır ki, akıllara durgunluk verecek olaylar ve tanıklarla doludur. Düşmanlar, Müslüman askerlerin yanında eski İslam kıyafetleri giymiş melekleri görmüş ve bunların kimler olduklarını savaştan sonra defalarca öğrenmeye çalışmışlardır. Bir İngiliz muhabiri bu konuda şunları yazmıştır: “O gün Çanakkale’yi koruyan Türk ordusu içinde şimdiye kadar hiç görmediğimiz kıyafet ve heybetle insanlar vardı ki, müdafaalarında bu kimselerin çok büyük yardımları oldu ve bizden bazılarını esir etti...”

Bununla birlikte; tam olmasa da bu duruma benzer bir olay da, yine Bedir savasında müşriklerin, Müslümanları az sayıda görmeleri dolayısıyla bir an önce ortadan kaldırmak, katletmek için sabırsızlanırken, Allah da müşriklere karsı Müslümanları cesaretlendirmek için onların gözüne müşriklerin sayısını az göstermiştir ki, bu da âyette “Hani müşriklerle karsılaştığın zaman, orduları gözlerinizde az gösteriyor sizi de onların gözünde azaltıyordu... Çünkü Allah, emrini yerine getirecekti.!” (Enfal/44)

Kaynak: www.yorumsuz.net.tc



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:00
Cinlerin Ömrü Ne Kadardır?
 

Cinlerin Ömrü Ne Kadardır?

Cinler, dumansız ateşten yaratılmış varlıklar olduklarından. hız ve zaman onlar için söz konusu değil. Çok süratli hareket eden ve yaşayan varlıklar olduklarından dolayı, ömürleri insanların zamanına göre hesap edilirse, tahmini 800 ilâ 1000 yıl arasında bir ömür yaşadıktan ortaya çıkar. Hz. Allah söyle buyurmaktadır. "Cine gelince, O'nu da kavurucu ateşten yarattık "(15/27) Biz insanlar çamurdan yaratılmış varlıklarız. Cinler ise dumansız ateşten yaratılmıştır ve bu yüzden ömürleri de ateştendir. Ateşten çok korkarlar ve yanarak ölürler. Tabi ki kimin ne kadar yaşayacağını, ömrünün süresini Hz. Allah bilmektedir. Bizler sadece ortalama biryıl verebiliriz.

Cinlerin yer yüzündeki sayıiarına gelince, yine tahmini olarak söylüyorum, dünyada beş milyar insan varsa, cinler altı yedi milyardır. Bazı insanlar cinlerin insanlardan üstün olduklarını, en güçlü varlık olduklarını sanırlar, bu asla doğru değildir, çünkü en mükemmel varlık insandır. Lakin cinlerin de alim olanları var, bu ilim ehli olan cinler tabii ki cahil

 
 
Cinlerin Şekilleri ve Zararları
 

Cinlerin Şekilleri ve Zararları

Suâl: Cin insana zarar verir mi, insan şekline girebilir mi? Zararından korunmak için ne yapmalı?

El Cevap: Tam İlmihal Saadet-i Ebediyye kitabında özetle deniyor ki:
Cinlerin Müslüman olanı ve olmayanı vardır. Müslüman olan cinlerden insanlara bir zarar gelmez. Bunlar, yalnızca ibâdet ederler. Ehl-i sünnet âlimleri, bunları tanır. Sâlih insanlar gibi görünür ve sohbet ederler. Kâfir olan cinler, insanlara çeşitli şekilde zarar verirler. İnsandan ayrılmayıp her şekle girebilirler. Mesela mikrop şekline girip insanın damarlarında dolaşırlar. Yalnız müminlerin kalbine giremez ise de, kalbine vesvese verebilir. Keçi, yılan, kedi şekline girdikleri çok görülmüştür.

Kâfir cinler, iyi insan şekline de girip iyi ve faydalı şeyler de yaparlar. Kâfir ve fâsıklarla arkadaşlık yapınca, hiç ayrılmayıp onları günaha ve küfre sokarlar.

Cinler ve şeytanlar, rüyada da görülebilir. Çok güzel bir kadın ya da erkek şekline girip ihtilâma (cinsel boşalmaya) sebep olurlar.

Herkesin kâfir bir cin arkadaşı vardır. Melekler, insanları cinlerin zararından korur.

Âyet-i kerime ve dua okuyup, Allah-ü Teâlâ'ya sığınanlara da cinler bir şey yapamazlar.

İnsanlara, hastalıkların tedavilerini ve gerekli ilaç öğrettikleri, sara hastasının bedenine girip, ona zarar verdikleri, insanlara nazarlarının değdiği, kitaplarda yazılıdır.

Cinlerin Sınıflandırılması

Cinler, üç sınıftır:

1. Rüzgâr ve hava gibi olanlar.

2. Yerdeki böcek ve hayvancık gibi olanlar.

3. Dinin emir ve yasaklarına uymakla vazifeli olanlar ki bunlara hesap ve azap vardır.

Cin, ateş ve havadan yaratıldığı için çok latiftir, çabuk hareket eder, hafif bir çarpmada hemen ölürler. Ömürleri kısa, din bilgileri azdır ve kibirli olurlar, birbirleri ile hep dövüşür ve savaşırlar. Cinn'in ölümü, yerde kaybolmakla olur. İhtiyârları, gençleşir, çocukluk haline döner ve ölüp yerde kaybolur.

Kâfir cinler, cinci ve büyücülerin bildirdiği insanlara sihir = büyü yaparlar. Hâdika'daki hâdis-i şerîfte, "Sihir = büyü yapan, yaptıran ve inanan, bizden değildir" buyruluyor. Cinciler, falcılar ve http://gizliilimler.tr.gg/Y%26%23305%3Bld%26%23305%3Bzname.htm" rel="no follow - yıldıznâme ye bakıp, sorulan her şeye cevap verenler, büyücü sınıfına girerler. Bunlara gidip, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah'tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfür olur

Geçmiş şeyleri cinden sormak câiz; (ama) ileride olacak şeyleri sormak câiz değildir. Çünkü geleceği ve gaybı ancak Allah-ü Teâlâ bilir. Kâfir cinler, yalancı olduğu için olmuş şeyleri de görmeden gördük diyebilirler. Cinciye gidip, insanı cinden kurtardığına inanıp, ona ücret vermek caiz değildir.

Cinden kurtulmak için en tesirli silah, Kelime-i Temcîd (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi aliyyil azîm) ve istiğfar duasıdır. Bunları okuyandan, cinler kaçar ve büyü bozulur. Cin Mektubu denilen duayı, yanında taşıyana veya evinde bulundurana cin gelmez, dadanmış olan cin de gider.

Âyet-el-Kürsî, İhlas, Muavizeteyn ve Fatiha sûrelerini sık sık okumak da, insanı cinden muhafaza eder. Bu âyet-i kerimeleri okumakla, http://gizliilimler.tr.gg/Cin-Mektubu.htm" rel="no follow - taşımakla, şifa âyetlerini okumakla ve yazıp suyunu içmekle faydalanmak isteyenlerin Ehl-i sünnet itikadına uygun olarak doğru iman sahibi olması gerekir. Bunları yazanın ve kullananın itikadı doğru olmazsa ve haram işlerse, faydaları görülmez.

Cin ve şeytan şerrinden kurtulmak için ve sara hastalığına ve sihre, büyüye karşı koruyucu âyet denilen Ayât-ı Hırz'ı yedi gün okumalı ve bu âyetleri üzerinde taşımalıdır.

Evliyanın ruhları, görünmeden de, görünerek de, sevdiklerine fayda verir ve belalardan korur. Onları tanımaya, sevmeye ve sevilmeye uğraşmalıdır. (Daha fazla bilgi için Saadet-i Ebediyye kitabına bakılmalı.)

Cin ve şeytan

Suâl: Cinle şeytanın yaratılış bakımdan farkı nedir?

El Cevap: Şeytan da cin gibi, ateşle havadan yaratılmıştır; fakat cinde hava, şeytanda ateş fazladır. Cinlerin kâfir olanları olduğu gibi Müslüman olanları da vardır. Şeytanların ise hepsi kâfirdir. (Keşkül risalesi)

Kaynak: www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2984



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:03
Cinlerin ve UFO'cuların Düştüğü Çelişkiler
 



Cinlerin ve UFO'cuların Düştüğü Çelişkiler

Kenan Keskin

Cinlerin, insanları küçük, zavallı durumlara düşürmek, alay konusu haline gelmelerini sağlamak için, seçilmişlik duygusunu zirveye taşıdıkları, hatta isi komediye dönüştürdükleri bir olayda “yıldız insanları- yıldız yardımcıları” denilen, daha önceki zamanlarda uzaylıların yeryüzündeki insanlarla olan evliliklerinden dünyaya gelmiş insanların genetiğini taşıdığı ya da o dönemlerde uzaylılara yardım edenlerin torunları olduğu söylenen, o ruhsal gücün varlığını hisseden kişiler varmış ki, uzaylılarla dördüncü türden yakın ilişkiler kuranların büyük çoğunluğu, aslında kendilerinin de sonradan hissettikleri veya hatırladıkları üzere bunlarmış. Ve bu “ısık isçileri” güya, uzaylı varlıklarca kendilerine getirilip belli bilgiler, güçler, yetenekler kazandırılarak, insanlığın zor geçiş dönemlerini daha yumuşak yasamaları, karsılaşacakları çetin şartlara karsı çeşitli şekillerde onlara yardımcı olmaları amacıyla çok yönlü vazifeler yüklenmekteymişler.

Yine belirttiklerine göre, insan suretine giren bazı uzaylıların bir kısmı da belli görevler üstlenip bizzat insanlar arasında hayatın her alanında okulda, vergi dairesinde, bankada,… çalışmakta ve kendilerini fark ettirmeden insanlara çeşitli yardımlarda, insanlığın gelişmesine katkıda bulunmakta, belli negatif olayların oluşmasını önlemekte ya da etkilerini azaltmakta, yeni yeni yasam formları oluşturmakta… vs. imişler. Fakat buna karşılık, ne hikmetse seçilmiş olanlar hariç, bizler bunların hiçbirini görememekte, algılayamamaktaymışız. Bunun yanında, geçmişteki yaşantılarını unutup ya da görmezden gelip kendilerini direkt uzaylı gören, uzaydan geldiğini düşünen, şartlanan, düş âleminde gezinen insanlar da bulunmaktadır. Hatta bunların içinde, zamanda yolculuk yaptığını ve tüm bunları da bir senaryo içinde gerçekçi biçimde yasadığını zanneden insanlar da yok değil. Buna benzer bir olayda, kendilerinin kayıp kıta Atlantis, Mu veya yer altı ülkesi (ki gerçekte hayallerde olan) Agharta isimli uygarlığın torunları olduğunu ve bunların ruhlarıyla da devamlı irtibatta olduklarını iddia eden ve onlarla görüştüklerini zanneden insanlar da mevcuttur. Demek ki bu tür şeyler, sadece uzaylılara özgü olmayıp onlar olmasa da bu türden, benzer şeyler yaşanabiliyormuş.

Cinler, hep sergileyedurdukları özelliklerini uzaylı kimliğinde de sürdürmekte, bunu da, önce ciddi birtakım bilgiler, vizyonlar göstermeye özen gösterirken daha sonra isi ciddiyetten uzak, insanlarla alay edercesine, komik bilgilere, algılamalara dönüştürerek göstermektedirler. Genelde de UFO'cular bu tür şeylerden ya da gemilerde yaşanılan bu olaylardan hiç bahsetmezler.

Mesela, kaçırılma vakalarında bilinen uzaylı tipleri, yukarıda da bahsettiğimiz üzere bir anda Nazi üniformalarıyla ortaya çıkıp SS (es es) subayları gibi davranışlar sergilemeye başlamakta, gemilerde ciddi olarak başlayan olaylar gayri ciddi şekillerde devam ederek bir anda patates... v.b. gibi nesneler belirmekte ve bunları birbirlerine, kurbanların üzerlerine atmakta, durup dururken hiçbir anlamı olmayan garip ve komik şarkılar söylemekteler. Bu durum tebliğlerde ise,... uzaylı zolton... gibi komik isimlerle diyaloga geçmeleri, seans sırasında araya başka kanalların girerek birbirleriyle mahalle kadınları gibi tartışmaları, bir anda uzayın büyüklüğünden bahsederken, evrensel birtakım gerçeklerden bahsediyormuş havasında iken, bir anda konuyla hiç alakası olmayan, fındık kabuğunu doldurmayacak konulara girmeleri... seklindedir.

Cinlerin başka bir uygarlıktan geldiği yalanıyla insanları kandırma oyunlarının en büyüklerinden biri de, kaçırılma ya da karsılaşma olaylarındaki kayıp zaman durumu. Bu da kısaca söyle:

Kaçırılan kişiler durumu önce algılayamamakta, ancak aylar ya da yıllar sonra karsılaştıkları, yasadıkları çeşitli olaylarla bu unutulanları parça parça hatırlamakta veya tedavi için gittiği uzmanlarca yapılan hipnoz sonucu o anda yasadıklarını ayrıntılarıyla anımsamaktaymışlar.

Bazen bu durumlarını hipnoz sırasında tesadüfi olarak da öğrenebilmekteymişler. Mesela, bazı kişi ya da kişiler, arabayla… vs. giderken bu uzay aracı ve varlıklarla çeşitli şekillerde temaslarının bitişi ve bu ufoların ortadan kaybolmalarıyla kaldıkları yerden yollarına devam etmekte, kimi de geçici bir bilinçsizlik, uyku durumundayken tekrar kendilerine gelerek araç basında yoluna devam etmekte olduğunu görmektedir.

Ancak, burada alışılmışın dışındaki durum, bu kişi ya da kişilerin kendi açılarından olayları kesintisiz biçimde belli bir süre boyunca bir, beş, on, yirmi... dakika yasamalarına karsın, gerçekte bir ya da bir kaç saat gibi uzun bir zaman diliminin geçmiş olmasıdır. Buna karşılık, çok çok nadir bazı yakın karsılaşmalarda ise, hafıza kaybı, zaman yitimi yoktur. Olaylar kesintisiz, direkt yaşanılır ve biter. Fakat bu da durumu değiştirmiyor. Olağanüstü olaylarmış gibi görünen bu varlıklar ve yaptıklarının, gerçekte olmadığını gösteren bir durum da, karsılaşma esnasında ortamın anormal derecede sessiz ve sakin olusudur. Kimisi bunun az öncesinde tiz bir ses de duymaktadır. kişilerin yakın çevresi o kadar sessizdir ki, ne ağaç dalları ve yaprakların hışırtısı, ne kus ya da hayvan sesi ne de herhangi bir şeye ait sesler duyulmaktadır. Bu sırada beyinlerinde de güçlü bir basınç hissederler. Bu uçan nesne, ışıklı küre uzaklaştığı ya da ortadan kaybolduğunda ise, çevrenin sesi tekrardan canlanmakta, üzerlerinde hissettikleri basınç duygusu birden kalkmakta, her şey eski haline geri dönmektedir. O döneme ait gördükleri rüyalar ya da bu olayın oluşturduğu çeşitli rahatsızlıklar dolayısıyla gittikleri uzman doktorların yapmış oldukları hipnoz veya çeşitli yöntemlerle (ki bu olayların çıkartılması için tek yöntem hipnoz değildir) o zamanı yeniden anımsadıklarında da, kayıp zaman olgusu aydınlanmakta ameliyatlar, tecavüzler, uzay gezintileri... vs. hatırlanmaktadır.

Çok kısa bir süre içinde, çok uzun şeyler yaşamış hissi, duygusu ve algısı aslında, uzaylıyız kisvesi altında insanları etkileme olayından önce ya da ayrı olarak kendilerini hiç fark ettirmeksizin veya başka kimlikler altında insan beyinlerinde meydana getirdikleri zaman kayması dediğimiz olayla aynıdır.

Bununla ilgili örneklere daha önceki yazılarımızda değinmiştik. Dolayısıyla, bu türden olayların yaşanması için uzaylılara hiç gerek yoktur. Yani bu hal, uzaylılara ait bir olgu değildir. Kaldı ki, zaman kayması olmaksızın bir anda uzun süreler boyunca farklı olaylar yasayan insanların varlığı da bilinmektedir.

Bununla birlikte cinlerin, bilhassa günümüzde orijinalliğini ve amaçlarını tamamen yitirmiş tarikat mensuplarına oynadıkları oyunların basında yine bu olay gelmektedir. Ayrıca, UFO olaylarında kayıp zaman durumunun gerçekte var olmadığını gösteren veriler yine bu olayların kendi içinde de mevcuttur.

Çünkü, onların yanında olup da uykuda oldukları için aracın dışına çıkmayan bunu deneyimleşmeyen, bu olayları dışarıdan izleyenlerin diğerlerine bazı hareketlerini, davranışlarını ya da uzun süre ne yaptıklarını sorduklarında asla böyle bir şey yapmadıklarını, sadece bir ışık gördüklerini ya da bozulan arabalarını tamir ettiklerini… vs. belirtmişlerdir. Yani, dışarıdan aynı olaya objektif olarak bakanlara göre bu insanların ya hiçbir şey yapmadıkları ya da basit, sıradan şeyler yaparken bu türden şeyleri (çeşitli türden karsılaşmaları, kaçırılmaları) algıladıkları, deneyimledikleri görülmüştür.

Aslında, bu türden olaylar, Cinlerin çeşitli oyunları dışında kader kapsamı içinde insanlara çeşitli yardımların yapılması, insanların imanlarının artması ve tazelemesi, yoldan çıkmışsa tekrar o yola dönmesi amacıyla birtakım melekler ile Veliler tarafından da oluşturulmaktadır.

Mesela kişi (kişiler), çok zor durumdadır, bir yere ya da uzak bir yerde ise, bir yerleşim bölgesine gelir. Oradaki insanlar tarafından çeşitli yardımlar görür ve ihtiyacı giderilir.

Daha sonra o kişi (kişiler) ona yardım eden insan ya da insanların yanına geldiğinde ve olayları tek tek ayrıntısıyla anlatmasına karsın o insanların bu kişiyi, kişileri hiç görmedikleri ve söylediği vakitte ise, bazılarının orada olmadıkları, başka yerde başka şeyler yaptıkları veya o yerleşim yerine geldiklerinde öyle bir yeri, yerlerin, kişi-kişilerin olmadığını yanı sıra da ya orada başka bir yer yada bos bir yer olduğunu görürler.

Geçmiş evliyaların hayatlarına bakıldığında keramet olarak bazı insanlara birkaç saniye, dakika içinde yıllar süren olaylar yaşattıkları bilinmektedir. Ancak altını çizerek belirtmek gerekir ki, bunlar belli bir sistem içerisinde, evrensel sistemde karşılığı olan, tamamıyla insanlarda olumlu, yararlı sonuçlar oluşturan olaylardır. Cin kaynaklı benzerleri ise, bunun tam tersi olarak sistemde yeri ve karşılığı olmayan, insanlarda zararlı ve olumsuz oluşumlar meydana getiren, insanları sistemde yeri olmayan olmadık hayallere yönelten, iten ve bunun hem bu boyutta hem de ölüm ötesi boyutlarda sonuçlarını yaşatan olaylardır.

Onlara inananlarınca bile ortak bir görüş etrafında toplanamayan, kesinliği tam olarak anlaşılamayan uzaylıların kimi, evrenin çok uzak noktalarından gelmelerinin yanı sıra kimi tebliğlere göre de bunlar, gelecekten geçmişe doğru yolculuk yapan torunlarımız, kimileri de madde planındaki paralelimiz olan boyutlarda, fakat yine bizler gibi üç boyutlu maddesel yapıları ile yasayan varlıklar oldukları ve araçlarıyla dünyamıza bu boyutlardan geçiş yapmış üstün varlıklarmış.

Oysa, sonsuz sayıdaki evrenleri bir kenara bırakıp, algıladığımız evrenin boyutlarını göz önüne alsak dahi, ne kadar üstün zekâya sahip olursa olsunlar bu türden görüşlerin tamamen imkansız olduğunu görmekteyiz. Anlaşılan uzaylılar, insanları küçültüp kendilerini büyük göstermek için, çok büyük boyutlardan konuşup caka satabiliyorlar, ama evrenin gerçek büyüklüklerinden haberleri yok.

Ayrıca dini kaynaklar ile fetih ve kesif sahibi evliyaullaha göre, bizim gibi maddesel varlıkların sadece dünyada yasadıkları bazılarında da, uzayın diğer planetlerinde sadece mikroskobik düzeyde var olduklarıdır. Bunların dışında ise, evrenin görünmeyen her boyutunun tıka basa canlı varlıklarla dolu olduğudur.

Aslında kainatta var olan canlılar üç türdür. Birinci tür, sadece dünya üzerinde yasayan biz canlılar. İkinci tür, bizimle birlikte aramızda, dünya atmosferi içinde ya da bizim güneş sistemi içinde ve dışındaki yıldızların planet ve uyduların ikiz boyutlarında yasayan cinlerdir. Üçüncü tür ise, meleklerdir.

Cinler de aslında iki grupta yer alırlar. İlki, yedi sınıf içinde olanlar, ikincisi yine yıldız ve planetlerinde yasayan, biri diğer türden tamamen farklı dalga yapılı bilinçli varlıklardır.

Aslen melek olmasına rağmen, cin boyutunda yer alan melekler de bunlardandır. Mesela, kendini bilen ve günesin ikiz boyutunda yasam sürdüren zebaniler gibi. Keza, Muhyiddin Arabinin iletişim kurduğu, âlemlerine gittiği, tanıştığı konuşup bilgi alış verisinde bulunduğu varlıklar da cin kökenlidir. Yedi sınıf içinde olanlar ise, inanan ya da inanmayan olarak ikiye ayrılırlar. İman edenler ulvi, büyük çoğunluğunu teşkil eden inanmayan, şeytani vasıflı olanları ise, süfli olarak nitelendirilirler.

Cinlerin ikinci türde olanları ile ancak, fetih ya da kesif sahibi evliya ile iletişim kurabilirken, bunun dışında her tür iletişim, ilişki, birinci türden olanlar ile olmaktadır. Yedi sınıftaki ulvi vasıflı olanlar, insanlarla direkt ilişki kurmaları yasaklandığından ve buna uymadıkları taktirde süfli niteliğe (kâfir olma durumuna) dönüştüğünden bugün kimle olunursa olunsun, ister manevi isterse de maddi, ne türden bir ilişkiye geçinirse geçilsin, kendilerini ne şekilde tanıtırsa tanıtsınlar fark etmez, bunların hepsi seytaniyet vasıflı cinler olmakta ve olacaktır da...

Bazı UFO gözlemlerine göre (inananlarınca onların varlığına ilişkin en önemli kanıtlardan biri olarak gördükleri) UFO’ların, çevreye ve canlılara çeşitli şekillerde direkt fiziksel etkilerde bulundukları, radara yakalanıp izlenebildikleri (ki bu da kendi istekleri doğrultusunda olmakta, dilediklerinde bu görüntüyü vermeyebilmektedirler) araçlardan kaza ile bazı parçaların düştüğü, araçlar yerde iken (bazen de havada belli bir mesafede sabit kalarak toprağa değmeyecek şekilde, sadece içinden uzunca bir merdiven çıkmaktaymış) üzerinde durduğu çubuk ayakların toprakta çukur, delik açtığını, toprakta, çimende…, yanık, ezilme, belli bir baskıya basınca maruz kaldığını gösteren izlerin bulunduğu ve UFO'ların indikleri ya da görüldükleri yerde (toprakta…), bölgede radyasyonun fazla tespit edildiğine... v.b. ilişkin durumların açıklamasına gelince; bunların cevaplarının da birçok ayağı var.

Bir defa, daha önce de değindiğimiz üzere, bunlar sadece bunu yasayanların beyinlerinde oluşmakta ya da oluşturulmaktadır ki bu olayların bazılarının fiziksel olarak gerçek olmadığı görülmüştür. İki; fiziki etkilerin olduğu yerler daha önceden doğal ya da insanlar tarafından çeşitli nedenlerden ötürü oluşturulmuş olup cinlerin, bunları insan beyinlerindeki projektelerinde kullanmaları sonucu sanki o anda oluşmuş izlenimi vermektedirler. Üç; bazı durumlara şahit olanların kendileri bunları oluşturmakta, fakat o anda onların zihninde karsılaşmalar, kaçırılmalar türünden algı projeksiyonları meydana getirildiğinden bunları fark edememekte, sonucunda da bunları, algıladıklarının içinde oluşan şeyler zannetmektedirler. Dördüncü olarak da, bazı nadir olaylarda bu varlıkların (cinlerin) üst düzeyde bulunanlarının, gerçekten de belli fiziksel etkiler meydana getirebildikleridir.

Bu varlıkların görüldükleri ya da yere indikleri yerlerde radyasyonun güçlü olduğu iddiası da, bu bölgelerden alınan numunelerin laboratuar sonuçlarına göre bir kısmında, böyle bir şeye rastlanamazken diğer kısmında da yüksek olduğu görülmüş ancak, buraların da zaten bu varlıklarca çok kolay tespit edilen yerler olup onların oyunlarının gerçekliğine ilişkin dekorları oluşturmaktadır.

Uzaylıların gemilerinden kazayla düşürdükleri ya da bazı insanlara verdiği söylenilen parçaların açıklaması da şöyledir: Kesinlikle, bunlar yabancı bir gezegene ait parçalar olmayıp tamamıyla dünyaya ait küçük parçalardır, cinler tarafından belli dalgalarla, elektriksek güçlerle yabancı madde süsü veren biçimlere dönüştürülmesiyle meydana getirilmişlerdir. Mesela kömürün yüksek basınçta elmasa dönüştürülmesi gibi. Şayet onlardan üstün teknolojilerine ait araçlar, parçalar, aletler istenilirse, bunu asla gerçekleştiremeyeceklerdir. Tıpkı, bugüne kadar onca görüntülere, etkilere, fiziki iletişimlere rağmen gerçekleştiremedikleri gibi.

Kaynak: www.yorumsuz.net.tc

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:07
Cinlerin Vesvesesine Dikkat Edin
 

Cinlerin Vesvesesine Dikkat Edin

Sitedeki gerek Agarta ve gerekse diğer ruhsâl celseleri incelediğinizde, Bilgi Kitabı'nda da sık sık kendisini gösteren CİNLER'in varlığını seziyoruz. Tesadüf ki, Türk-Yabancı ayrımı olmadan birçok arkadaşımızın başından bu benzer deneyimler geçmiş. Karabasan ve albastı olayları gibi, bu da bütün insanlığı kaplayan bir mistik yanılgı. Kimi zaman kendilerini Agarta ırkı, Ari ırk, kimi zaman da UFO, kimi zaman bir din büyüğü veyâ evliyâ, Mevlana, İmam Gazali, Hz.İsa vs olarak tanıtıyorlar. Sadece Peygamber Efendimiz'in kılığına giremiyorlar. Karşılarındaki insana kendisinin özel ve seçilmiş bir insan olduğunu telkin ediyorlar ve burada zihin yıkama süreçleri başlıyor. Daha çok doğal; ama saklı  telepatik yeteneklerin bulunduğu, yani iletişim kurabilecekleri insanları seçiyorlar. Çoğu zaman, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat bilgi ve yaşantısından uzak kişileri.

Cinler insanı aldatır. En etkili silahları halisünasyon ve zihinsel kontrol yetenekleri oldukça fazladır. Kuran, bunu VESVESE olarak tabir eder. Bunun için de
http://gizliilimler.tr.gg/Nas-Suresi.htm" rel="no follow - Nas ve http://gizliilimler.tr.gg/Felak-Suresi.htm" rel="no follow - Felak surelerini çokça okumak faydalıdır. Vesvese, kalbe ve zihne sokulan YANILTICI İLÜZYONLAR'dır. Kişi, yaşamadığı şeyleri aslında yaşamış gibi görünebilir. Örneğin bu ilüzyonlarla, geçmişteki bir sahne kişiye telkin edilerek REENKARNASYON'a inandırılabilir. Aslında o kişinin böyle bir hatırası hiç yaşanmamıştır. Ama böyle bir hatıra yaratılır zihinde. Bu konuda Ahmet Hulusi'nin yazılarına göz atmanızı tavsiye ediyorum.

Cinlerin en büyük zaafları, YÜKSEK EGO'dur. Yani kendilerini üstün görme, kimi zaman kutsallaştırma ve tanrılaştırma isteği. Ve insanları da EGO'larını vurmak, EGO'larını hedef seçmek suretiyle kandırırlar. Kimi zaman bir din büyüğü veya bir evliya kılığına girerler rüyasına girip "Seni seçtik, sen şüphesizki çok hayırlı bir kulumuzsun. Cennet'in bahçeleri seni beklemekte. İnsanlara şu, şu mesajlarımızı ilet." vs İSLAMI DA KULLANAN telkinlerde bulunurlar. Çoğu insan bu vesveselere aldanıp kendini Hz.İbrahim gibi telkin edildiğinden dolayı kendi öz bebesini katletmiş, cinnet geçirmiş, sonu ya ölümle, ya hapishanede ya da akıl hastanesinde bitmiştir.

Allah-u Teala, Kuran-ı Kerim'de "Şüphesiz ki cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" buyurur. Cinlerin kimi bu çağrıya icabet edip ABD ve KUL olduklarının farkına varır ve Yüce Yaratıcı'ya itaat ederek onun hükümranlığını tanırlar. Kimi ise kendi azgınlıklarını başka insanlara da bulaştırmaya çalışır. Kuran-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

Bismillahirrahmanirrahim. Kul, euzü birabbin nâs, melikin nâs, ilâhin nâs, min şerril vasvasil hannas, elleziy yuvesvısu fiy sudûrin nâs, minel cinneti ven nâs.

Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adı ile. De ki: Sığınırım bütün insanların rabbine, bütün insanların melîkine ve bütün insanların ilâhına; o sinsi vesvese verenin şerrinden ki, vesvese verir insanların içine kimi cinden kimi insten!..

Cinlerin vesveselerinden kurtulmak için Felak ve Nas surelerini çok iyi okumalı, kişi, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat itikadından ayrılmamalı, sürekli gusül abdesti almalı, dost ve yârânını iyi seçmelidir. Neden dost ve yârân de diyeceksiniz; Çünkü sadece cinler vesvese vermez. Ayette belirtildiği gibi vesvese verir insanların içine kimi cinden kimi insten!.. İns, yani insan demektir. Kişinin dostu neyse, dini ve itikadı da ona benzer. Allah dostlarının meclisinde bulunanın, dinini yaşaması mükemmel olmasa bile, onların sohbetleriyle bile kendisi için güzel neticeler vardır. Ama kötü dost, nefsinin peşinden gider. Şeytan ve nefis, insanı aldatır ve onu heva ve tutkualrın peşinden sürükler. Aldanan insanlar da diğer insanları aldatır. Bu yüzden, dost seçiminde, kiminle ülfetiniz, yârânlılığınız bulunduğuna çok dikkat etmek gerekir. Meşhur-u sözdür ki, "Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."

İslam'da Reenkarnasyon denen şey yoktur. Herkes bu dünyaya bir kere gelir, amelini işler ve tekrar Allah'a döner. Hiçkimse için geri dönüş yoktur. Öldüğünüzde kabriniz ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur. İkinci bir şans daha yoktur. Aksi halde imtihanın anlamı olmaz:

"De ki: Rabb'im şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım. Ver onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım Rabb'im. Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca "Rabb'im beni dünyay geri döndür" der. "Ki bıraktığım dünyada yararlı bir iş yapayım", "Hayır, bu onun söylediği, (olmıyacak) bir laftır. Önlerinde, ta dirilecekleri kiyamet gününe kadar geri dönmelerine engel olan bir perde vardır." (Muminun suresi 97-100)

Yani bu ayeti okuyan hiçbir Müslüman, cinlerin aldatıcı bu ilüzyonlarına kanmaz. Hatıratına giren karmaşık şeylerin vesvese olduğunu anlar ve bunları ayıklar. Allah'a yakınlık arttıkça, kendisine FURKAN'dan bir parça verilir. Bu, NUR'dur. Hem de NUR ÜSTÜNE NUR... Müminin kalbine bir vesvese geldiğinde hemen kalplerine gelen bu vesvese ZAİL olur:

Şüphe yok ki Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah'ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar. Araf Suresi, 201. ayet

FURKAN'a nasıl sahip olabiliriz? Ayette belirttiği gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınmakla ve takvayla. Ve buna sahip olmak, Emri Mâruf ve Nehyi Anil Münker'i gerektirir ki, insanlara iyiliği emredip kötülükten men edebilesiniz.

Gerçek Namaz Nasıl Kılınır ve Namazın Kılınışı adlı makalemizi de okumanızı şiddetle tavsiye ediyoruz.

Son olarak tavsiyem, Cinlerle iletişimden uzak durun. Yani sitede onları yeterince tanıyabileceğiniz makale ve yazılar; tamam, bunları okuyun ve onlar hakkında bilgi edinin; fakat iletişimden KESİNLİKLE uzak durun. Kimi arkadaşımız diyor ki, "Ben, Müslüman bir cinle görüşmek istiyorum. Bu yüzden bana bir zararı olmaz." Siz, hangisinin gerçek Müslüman cin, hangisinin kafir cin olduğunu nasıl ayırt edebileceksiniz peki? Kendini Müslüman olarak tanıtır, İslam'la ilgili çok güzel öğütler de verir belki. Ama aslında kafir bir cindir ve sadece sizi tuzağa düşürmek için İslami bilgileri kullanıyordur.


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:11
Cinlerle İlgili Hikayeler #1
 

Cin ve Hayalet Hikayeleri 1

Cinlerin insanlar tarafından görüldüğüne ilişkin olarak Anadolu'da da pek çok hikaye anlatılır. Darb-ı mesel halini alan rivayetlerin toplanması sonucunda büyük bir külliyât oluşması işten bile değil. Anadolu'nun pek çok kazasında cinlerin yaşadığına inanılan muhiller vardır. Bu nedenle halk arasında geceleri bu muhitlerde bulunulmamasını dair ciddi telkinler yapılır.

Askerde...

İnanmayan arkadaşlara örnektir. Bu olay, askerde başımdan geçti. Askerde çavuştum, yani nöbet tutma olayım yoktu. Askere yeni gelen Adana'lı bir çocuk vardı. Çok sakin ama neşeli bir çocuktu. Geldikten yaklaşık bir ay sonra arkadaşa nöbet yazılmış. Ama taburun en sakin, karanlık yerinde, adamı kesseler farkında olmaz kimse. Yanına da üst devre bir arkadaşı vermişler. Tabi üst devre arkadaş başlamış uyumaya, bunu da dikmiş nöbete. Bir saat sonra taburda bir karışıklık, bir panik, silah sesleri geliyor onun tuttuğu nöbet kulesinden. Çocuğu zar zor getirdiler koğuşa. Bağırmalar, titremeler gözlerini dikip bir noktaya bakmalar. Ne olduğunu soran yüzbaşımıza cinlerin düğününü gördüğünü söylemiş tepenin eteğinde. İlk anda hava değişimine gitmek için numara yapıyor dedim tâ ki gözlerimle bir şeyleri görmeden önce. Çocuk cılız zayıf bir şey ama 3 kişi yatakta zor tutuyoruz. Kendini boğmaya çalışıyor acaip acaip bir şeyler mırıldanıyor, gözleriyle odada sanki bir şey varmış gibi onu takip ediyor. Ama ona gerçekten inanmamın tek bir sebebi vardı. Uyumaya başladığı zaman aniden ellerini boğazına götürdü. Kendini boğmaya çalışıyor. Nerden esti bilmiyorum içimden 3 kulluvallah bir elham okudum ama kimseye farkettirmeden. Çocuğun gözleri kapalı elini dudaklarına götürdü ve bana sus işareti yaptı. Başımdan sanki kaynar sular döküldü. O gün bugündür yatmadan önce mutlaka bu duaları okurum. 

Bataklıkta Uyanan Genç

1985-1986 yıllarıydı. Pazarcılık yapan bir arkadaşımın başından enteresan bir olay geçmiş. Arkadaşım, bir akşam üstü evinde otururken kapı çalınıyor. Bir arkadaşı ağabeyinin askerden gelmek üzere olduğunu ve birlikte karşılamaya gitmek istediğini söylüyor. Arkadaşım da hazırlanarak iniyor ve birlikte yola çıkıyorlar. O zaman yan tarafı bataklık olan bir yol vardı. Yolda ağabeyinden bahsediyorlar. Adam, "Burası daha kestirme..." diye onu bir başka yola çekiyor. Tam o sırada akşam ezanı okunmaya başlayınca adam kayboluyor. Arkadaşım uyanıyor, kendini dizlerine kadar bataklığın içinde buluyor, çok korkuyor. Doktorlara, cinci hocalara gitti. Üç-dört ay kadar tedavi gördü.   

Beni Kurtarın!

Bir köyde karı-koca birlikle yürürken caminin hemen yanında biri eşarplı digeri açık iki genç kız görürler. Eşarpsız olan kız diğerini çekiştirerek "Sen evden kaçtın, annem babam seni bekliyor, eve götüreceğim." diyerek dağa doğru götürmek istiyor, orada da hiçbir ev yok. Karı-koca şaşırdık diyorlar. Eşarplı kız ağlıyor. "Bırak beni, ben kaçmadım." diyor. Eşarplı kız onları görünce yardım istiyor, onlar da kıza yaklaşıyorlar. Eşarpsız kızın gözlerindeki ışıla dikkatlerini çekiyor ve korkuyorlar. Eşarplı kız, "Bu Cinlidir. Beni kurtarın!" diye yalvarıyor. Gözleri ışıltılı olan açık kız ise, "Sen karışma, bu evden kaçtı, geri götüreceğim." diyerek karşılık veriyor. Onlar, "Ama orada hiç ev yok ki!" diyorlar. Adam, kız olduğu için müdahale de edemiyor. Son olarak Caminin bitişiğinde oturan imama sesleniyor. İmam gelerek onlara bir şeyler okuyor. Kızın ailesi gelinceye kadar onları evinin bir odasında tutuyor.

Bir Yurtta Bütün Öğrenciler Birden Mehmet Ali Ağca Olursa Ne Olur?

Edirnekapı Öğrenci Yurdu'nda anlatılan bir diğer öykü de Mehmet Ali Ağca ile ilgili. 12 Eylül öncesinde bir ara askere tahsis edilen Edirnekapı Öğrenci Yurdu'nda Ağca'nın bir süre tutuklu kaldığı iddia ediliyor. Aradan yıllar geçtikten sonra Ağca'nın yurtta kaldığı odaya bir öğrenci yerleşiyor. O akşam çocuk, yan ranzada aşina olduğu bir yüz görüyor. Yakından baktığında ranzadaki öğrencinin Mehmet Ali Ağca olduğunu fark ediyor. Büyük bir şaşkınlık geçiren çocuk, diğer ranzadakilere sesleniyor, onlar da dönüyorlar Bir de ne görsün, onların da hepsi Ağca. Korkuya kapılan çocuk eşyalarını toplayarak ayrılıyor yurttan. Bir daha uğramak mı o yurda? Tövbeler olsun!!!  

Cin Kılığına Girmiş Bir Keçi Gördünüz mü?

Olay, bir köyde geçiyor. Köylünün biri, sabaha doğru bir işini halletmek üzere at arabasıyla komşu köye gidiyor. İşini halledip köye dönerken yolda meleyen bir keçiye rastlıyor. 'Herhalde köydeki birine aittir, kaçmıştır' diyerek arabasının arkasına alıyor. Bu arada enteresan bir gelişme oluyor. At, bir türlü gitmiyor. Dehliyor, kırbaçlıyor, ama at bir adım dahi atmıyor. Aklına birden keçi geliyor adamın. Arkasına döndüğünde keçinin kıpkırmızı ve ışıldayan gözleriyle karşılaşıyor. Hemen dua okuyor, can havliyle keçiye bir tekme atarak yere düşürüyor. Keçi düştükten sonra at zembereğinden boşalmış yay gibi yerinden fırlıyor. Adam kendini eve zor atıyor. Ertesi gün köylüler olayın olduğu yere gidiyorlar. Tekerlek izleri keçinin alındığı yere kadar normalken, arabaya alındığı yerde derin tekerlek izleri olduğunu görüyorlar ve sonra yine normal tekerlek izleri... Adam, o gün bugündür, yanına kimseyi almadan köy dışına çıkmıyor.

Cinlere Namaz Kıldıran İmam

Tokat'ın bir Kazasında anlatılan bir hikaye halk arasında cinlerin görünebilir olduklarına bir örnek olarak anlatılıyor. Hikaye şöyledir: Ulucami imamı, bir sabah namazını kıldıktan sonra dua etmek için arkasını döndüğünde hiç tanımadığı bir grup tuhaf insanla karşılaşır. Alnından soğuk terler akan imam, cesaretini toplayarak, onlara kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini sorar. Aralarından biri hocaya, "Biz Oğlan Deresi'nde yaşayan Müslüman cinleriz. Oğlan Deresi'nden Güvercinlik Çalı'na gelin götürüyoruz. Geçerken, sabah ezanı okunduğunu duyunca namaz kılmak için camiye geldik." diyor. Oğlan Deresi ve Güvercinlik Çalı. cinlerin yaşadığına inanılan iki yerdir.

Çoban Köpeği

Akrabamın anlattığına göre çobanın biri varmış. Bu adam, geçimini yetiştirdiği koyunlardan sağlıyormuş. Tabii bu adamın
bir de köpeği varmış. Koyunlara bekçilik eden bu köpek, koyunları sabah çıkarıp otlatmaya götürüyormuş. Akşam olunca da eve getiriyormuş. Adam, köpeğinden çok memnunmuş. Adamın bir tek merak ettiği birşey varmış, o da köpeğinin koyunları akşam eve getirdikten sonra yemeğini bitirip ortadan kayboluşuymuş. Adam, en sonunda şüphelenip köpeği takip etmeğe karar vermiş ve ertesi gün adam, köpeği koyunları eve getirdikten sonra yemeğini vermiş ve izlemeğe başlamış. Köpek, yemeği bittikten sonra ormana doğru gitmeye başlamış. Adam, takip ederken köpeği gözden kaçırmış. Ertesi gün yine takip etmiş, bu sefer daha yakın olarak. Köpek, uzak bir yol aldıktan sonra bir mağaraya girmiş. Adam dayanamayıp arkasından mağaraya girmiş ve ne görsün: cinler! Köpeğine, "Hoşgeldinnn kara oğlannn!" dediklerini duymuş. Adam, hemen oradan kaçmış. Ertesi gün, köpek koyunları otlatmaya geldiğinde adam, köpeğe "Hoşgeldin kara oğlan." dediğinde, köpek deliler gibi koşmaya başlamış ve bir daha geriye dönmemiş.

Çöl Cini

Arkadaşlar, bu anlatacağım hikaye bir kitaptan alıntıdır. Sizi temin ederim ki gerçektir.... Bir tüccar gurubu, mallarını satmak için develerle çölü geçmekteydiler. Vakit akşam olunca çölün aşağı yamaçlarında bir yerde konaklamaya karar verdiler ve çadırlarını kurdular. Çölü iyi bildiklerinden nerde konaklayacaklarını ve nerede su olduğunuda iyi biliyorlardı. İçlerinden biri, arkadaşlarına dönerek, "Şu tepenin arkasında su var. Ben, biraz su alıp geliyorum." diyerek aralarından ayrıldı. Aradan belli bir süre geçti ki ne gelen var ne giden. İçlerinden bir diğeri, "Ben ona bakmaya gidiyorum. Başına bir iş gelmiş olmasın." diyerek tepeyi aştı ve gözden kayboldu. Bir süre sonra o da geri dönmeyince, diğerleri de gittiler; fakat giden geri dönmüyordu. En sonunda kervanda bulunan genç ve güçlü bir tanesi, yanına kılıcını ve bir arkadaşını alarak tepeyi aştı. Arkadaşı, ''Aman Ya Rabbi!'' dedi. ''Bir kadın var çırılçıplak ve çok güzel. Bizim arkadaşlar da orada eğleniyorlar. Ben de yanlarına gidiyorum.'' dedi ve hızla güzel kadının yanına koştu. Genç ve güçlü olan onun peşinden ağır adımlarla gidiyor ve onu engellemeye çalışıyordu. Adam, kızın yanına vardığında herkesin parçalanmış ve organlarının etrafa saçılmış olduğunu gördü. O güzel, çıplak bayan da baş uçlarında oturuyor ve cesetlerini kemiriyordu. Adam, öyle korkmuştu ki bir anda dizlerinin üzerine düştü. Bunu farkeden kız, arkasını döndü. Ağzının kenarları kanlı, gözleri ateş kızılıydı. Tırnakları ise bir deveninki gibiydi.. Uzun saçları adamı ensesinden kavradı ve bir hamlede eliyle ciğerini söküp yanına bıraktı.. Kuvvetli olan, bu vahşet sahnesi karşısında sanki kılıcını kaldıramaz duruma gelmişti.. Sonra kız, gözlerini ona dikti. Ayakları yere basmıyor ve inanılmaz hızlı hareket ediyordu. Yaşadığı şoktan eli ayağı tutmaz duruma gelen genç, son söz olarak kendisine yaklaşan cine karşı Allah'a dua etti. Elinde birdenbire bir dua belirdi.. Genç, hızla duayı okudu. Duayı okumasıyla birlikte gökten bir yıldırım indi. Kıza öyle bir çarptı ki; kız, avret yeriden alnının çatısına kadar yarıldı.. Genç, şok içerisinde kervana döndü ve elindeki kağıtta yazan duayı kervancıbaşına gösterdi. Olan biten herşeyi de anlattı. Kervancıbaşı, pek dini bütün bir insandı.. Çöl cinlerini de duymuş olacaktı; ama inancı ve bilgisi zayıf gencin ona sorduğu soru farklıydı.. "Ey kervancıbaşı, bu dua nedir neyin nesidir?" Kervancıbaşı, duayı görünce gözleri faltaşı gibi açılıverdi.. "Ey genç insan, işte kasların ve gençliğinin yetmediği bu hususta sana yardımcı olan dua, bir Kur'an ayetidir. Bu, Bakara Suresi 255'nci ayettir. Yani Ayet El Kürsi...!"

Flaşı Patlatan Genci Cin Çarpıyor

Geçtiğimiz günlerde Web sitelerinde dolaşan bir Cin resmiyle karşılaşanlar şaşkınlığa düştüler. Bu bir şaka mıydı yoksa gerçek miydi? Cin resmini yayınlayan dergiye göre olay şöyle gelişti: Birleşik Arap Emirlikleri'nde tatil yapan bir grup Suriyeli genç, kamp kurdukları bir dağın eteğinde duydukları ürkütücü bir ses üzerine gittikleri mağarada Cin olduğunu sandıklan esrarengiz bir varlıkla karşılaştılar. Gençler, mağaranın kapısında rastladıkları yaşlı adamın. "Bu ses, şeytani bir cinin sesidir ve o, bu mağarada yaşıyor, mağaraya girmeyin!" uyarısını dinlemeyerek mağaraya giriyorlar. Mağarada dolaşan meraklı gençlerden biri. önünü görmek için fotoğraf makinesinin flaşına basmasıyla birlikte yere yığılıyor. Korku ve panik içerisinde dışarıya fırlayan arkadaşları polise haber veriyorlar. Mağaraya giden polis, gencin cesediyle karşılaşıyor. Daha sonra gencin ölüm nedeni 'kalb durması" olarak kayıtlara geçiyor. Ancak, gencin makinesinden çıkan filmde ilginç bir görüntü bulunuyor. Fotoğraf, web sitelerinde dolaşıma açılan "Cin"di. Pakistan'da okuyan bir grup Türk öğrenci, olayı yaşayan öğrencilerle karşılaştıklarını, öğrencilerin olayı doğruladıktarını, Amerika ve Avrupa'da laboratuvarlarda incelenen fotoğrafın montaj ya da başka bir teknik hileyle gerçekleştirildiğinin kanıtlanmadığını anlattıklarını aktardılar. Dört yıl önce bir mağarada bir can feda edilerek çekilen bu esrarengiz fotoğraf, cinlerin varlığı ve resmedilebilir varlıklar olup olmadığı konusunu yeniden tartışmaya açtı. 

Gece Ormanda

Yaşlı bir kadın, hava karardıktan sonra misafir olarak gittiği köyden kendi köyüne gitmek üzere yola cıkmış. Ormanda tanımadığı başka bir kadınla karşılaşmış. Esrarengiz kadın, yaşlı kadına, aç olup olmadığını sormuş. Yaşlı kadın, aç olduğunu soylemis. Bunun üzerine esrarengiz kadın, ormanda bir kutlama olduğunu ve istiyorsa gelebileceğini söylemis. Yaşlı kadın da kabul etmiş ve beraber ormanın içine dogru ilerlemeye baslamışlar. Kutlama yerine geldiklerinde, ortada büyük bir ateş ve bir sürü yemek varmış. Yaşlı kadını baş köşeye oturtmuşlar ve ona yemek ikram etmişler. Kadın, yemeği yemeden önce besmele çekmiş ve sonra etrafına baktığında herkesin yok olduğunu, büyük ateşin yerinde küller oldugunu görmüş.

Gözümüzdeki Perde

Başımdan geçen ilginç bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir gece rüyamda beyaz saçlı bir kadın, "Seni oglumla evlendirecegim." dedi ve gitti. Ben de uyandım, umursamadım; ama daha sonra bu rüyayı defalarca üst üste görünce korkmaya ve endişelenmeye başladım. Her gözümü kapattıgımda, o kadın geliyor ve "Seni oğlumla evlendireceğim." diyor ve gidiyordu. Ben, çok korkmuştum artık anneme babama anlattım. Babam da ''Benim tanıdığım bir hoca var, ona sorarım.'' dedi. Sonra babam sormuş, hoca da, ''Kızınla evlenmek istiyorlar.'' demiş. Babam, "Kim evlenmek istiyor kızımla?" diye sorunca hoca da, ''Bunların kim olduğunu sana söyleyemem. Söylersem, beni bu gece dövmeye gelirler.'' demiş. Babam, bunu bana anlatınca korkum daha da arttı. "Neler oluyor!" diye soruyordum kendime. Sonra, bir gece rüyama o kadın geldi ve yine ''Seni oğlumla evlendireceğim.'' dedi. Sonra oğlu geldi, ''Bak, oğlum budur.'' dedi. Ben, oğlunu görünce, rüyamda ağlamaya başladım ve yine uyandım. Kalktım, babama anlattım. Babam da, ''Bu böyle olmaz, ben yine hocaya sorayım.'' dedi. Sonra hocaya sormuş. Hoca da, ''Kızını yanıma getir.'' demiş. Neyse, babamla yanına gittik. Eline bir kağıt aldı ve ''Bu kagıda iyice bak; ama gözünü bir yere dik ve oraya dikkatlice bak.'' dedi. Ben de baktım ve o beyaz saçlı kadını gördüm. Hoca: ''Gördüğün kadın bu mu?'' dedi. ''Evet'' dedim. Sonra hoca kağıdı aldı ve yırttı. ''Bu kadın kim?'' dedim. Hoca, ''Zamanı gelince söyleyeceğim.'' dedi. Bir ay kadar sonra dayımın oğlu beni istemeye geldi, beni dayımın oğluyla nişanladılar. Sonra yine rüyamda o kadın geldi. Bana, ''Sen evlenemezsin, sen oğlumunsun.'' dedi  ve elimdeki nişan yüzüğünü çıkarttı. Uyandığımda yüzük elimdeydi. Sakinleşmeye çalıştım. Aradan bir ay geçti ve nişan bozuldu; çünkü dayımın oğlu, yani nişanlım trafik kazasında öldü. Kazadan altı aya yakın zaman geçti, herşey düzene girmeye başlamıştı ki yine o rüyalar başladı. Ben de gece yatağıma geldiğimde rüyamda o kadının geleceğini, aynı sözleri söyleyecegini biliyordum. Yatağıma uzandım, gözümü kapattım. ''Gel oğlunla evlenmeyi kabul ediyorum.'' dedim. Daha fazla dayanamayacaktım. Sonra uyudum ve kadın geldi. Bana ''Senin göz perdeni kaldıracağım ve bizi tam olarak göreceksin.'' dedi. Elini gözlerimin üzerinde gezdirdi. Olanları babama anlattım ve tekrar hocaya gittik. Hoca bana, ''Kızım, sana cinlerin rüzgarı değmiş ve senle evlenmek istiyorlar.'' dedi.  Dua etti ve bana muska verdi. ''Boynunda taşı.'' dedi. Gece yatmak için odama gittim. Tam yatağıma uzandım, tepemde bir bayan gördüm, yataktan fırlayarak kalktım. Bana, ''Korkma, ben boynunda taşıdığın muskanın için burdayım.'' dedi. Ne kadar dua etsem de gitmedi. Olanları babama anlattım, babam da hemen hocaya gitti. Hoca, olanlara şaşırmış. Benim hiçbir şey görmemem gerektiğini söylemiş. O bayanı her zaman görmeye başlamıştım ama eskisi kadar korkmuyordum. Rüyalarımda rahatım artık. Beş ay geçti ve ben bunları yazıyorum. Bunları yazarken bile o bayanı görüyorum.

Hiç Ayakları Ters İnsan Gördünüz mü?

Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu'nda kalan bir öğrenci sabah erken saatlerde hamama gidiyor. Hamamda birkaç kişi yıkanıyor. Çocuk, bir süre sonra çevresine bakıyor, kimse kalmamış; ama yan taraftaki bolümden hâlâ gürültüler geliyor. "Hamamın kapanmasına daha var demek ki." diyerek yıkanmaya devam ediyor. Yan taraftaki gürültüler giderek artınca merak edip bakıyor. Gördüğü manzara karşısında çocuğun aklı başından gidiyor. Sekiz-on kadar tuhaf adam, birbirlerine su serperek, eğleniyorlar. Adamların ayakları ise ters. Çocuk, korkuyla hamamdan kaçıp merdivenlere yöneliyor. İkinci katın merdivenlerinde düşüyor. Üç kişi, çocuğu kaldınp, "Ne oldu?" diye soruyorlar. O da hamamda gördüğü tuhaf adamlardan söz ediyor. "Hepsinin de ayaklan tersti." diyor. Bunun üzerine üç kişi birbirine bakıyor ve gülümseyerek, "Nasıl yani, bizimkiler gibi mi?" diye ayaklarını gösteriyorlar. Çocuk, o gün apar topar yurttan ayrılıyor.

Mezarın Üstündeki Tuvalet

Şimdi, şehrin birinde bir ev varmıs. Ev sahibi, kiralık baska yerde yaşarmış; yani o evde yaşamıyomuş. Ev, dışardan bakılınca cok güzelmiş. Her zaman çorap değistirir gibi evden de kiracı değişirmiş. Evin sahibi, sorar kıracılara, "Neden  gidiyorsunuz efendim? Evimi mi beğenmediniz yoksa rahatsız eden birilerimi var?" Kiracılar, "Yok efendim, ev güzel de işte, evde huzur yok." demişler. Ev sahibi, "Nasıl yani huzur?" demis. "Evde birilerı dolasıyor. Geceyarıları ilginç giden birşey var. Tuvaletten falan acayip acayip sesler geliyor." demişler. Ev sahibi, anlamamış. "Nasıl yani?" demiş. Onlar da, git kendi gözünle gör." der. Ev sahibi, birgün gider bakar, birşey yok. İki gün gider bakar, birşey yok. Anlayamamıs durumu. Sonrasında bir kiracı daha gelir eve. Anlaşırlar ev sahibiyle, tamam der. Ama ev sahibi, önceki olan olayları söylemez. kiracı da hocaymış. Yani, din hakkında bilgisi çokmuş. Gece olur, hoca yatağa yatar. Uykuya dalar. Geceyarısı, acayip sesler duyar. Uyanır, çıkar bakar, ses tuvaletten gelırmiş. Hoca, tuvalete dogru gıderken orda bir adam çıkar karşısına. Hoca, tabii korkmaz. Hocaya sadece şu kelimeyi söyler: "Mezarımın üstünden tuvaleti kaldırın." "Ne  tuvaleti, ne mezarı?" derken, adam kaybolur. Hoca, düşünür ve tuvaletin altında mezar olduğunu anlar ve yarına tuvaletı oradan kaldırır. Artık huzur, yerini bulmuştur.

Nasıl, Böyle mi?

Daha o zamanlar, fazla korkmazdım cin hikayelerinden. Yanılmıyorsam orta ikinci sınıftayım. Hep olur ya hani, yurtta anlatılır özellikle gece yarılarından sonra. Bizi de uyku tutmamıştı o gün. Herkes bildiğini anlatıyordu. Geceleri bizim yurt çok sessiz olurdu… Bir tıkırtı. Ürpermiştim. Anlatılan hikaye şöyleydi: Bir çocuk, zemin katta banyo yapar ve birini görür. Gördüğü kimseye yurtta daha önce hiç rastlamamıştır. Selam vermek istemiştir ama o da ne?? Arkadaşının bacakları tersti. Bildiğine göre cinler, insan kılığına girdiği zaman bacakları ters olur. O korkuyla merdivenlerden avazı çıktığı kadar bağırarak hocam hocam diyerek koşar ve hocayı bulur. der ki ‘Hocam, hocam…’ ‘Evladım, ne oldu niye bu kadar telaşlısın?’ ‘ Hocam, aşağıda ayakları ters olan birini gördüm.’ Hoca, hiç tavrını bozmaz ve soğuk bir sesle öğrenciye dönerek ‘nasıl böyle mi?’ (hocanın ayakları terstir.)

Oğlak Olayı

Küçükken Kıbrıs'ta idim. Bir gece teyzemlerde kaliyordum. Evin yanında koyunlar için bir ahır vardı. Gece, ''mee mee'' sesiyle uyandık. Teyzem, diğer teyzeme koyunlardan birinin dışarıda oldugunu soyledi. O da "Sakın bakma ona, kapat pencereyi!" dedi. Sonra ne konustular bilemiyorum; ama sabah olduğunda "Oglaktı o!" filan diyordu. Çok iyi bilirim, eskiden Kıbrıs'ta oğlak olayları cok olurdu. Yani bu ismi nerden bulup da koymuslarsa...
Dip notta verilen bilgiye göre, bu oğlak yada koyun kılığına giren cinmiş. Buna benzer bir olayı ben de duymuştum.

Samsun'daki Esrârengiz Olay

Samsun Orman İşletme civarındaki derenin yanında mağara vardır. Orda başımıza çok acayip bir olay geldi. 3 kişiydik. Bir müddet geçtikten sonra, arkadaşım Serkan mağaranın girişinde uçuşan ışıklar gördüğünü söyledi. Mağaranın içinden sesler gelmeye başladı. Arkadaşım Hakan hiç tereddüt etmeden mağaraya girdi. Hava iyice karardı ve yatsı ezanı okundu.
Hakan mağaranın içinde çakmak yakarak biraz da olsa etrafı aydınlattı. Daha sonra Hakan mağaradan çığlıklar atarak, ''Kaçın, çabuk kaçın!'' diyerek çıktı. On metre gidip durdu ve bana, ''Ömer, mağaranın içine ışık tut!'' dedi. Ben, Serkan'la beraber yaklaşıp çakmağı yaktım. Birdenbire iri yapılı, beyazımsı bir varlık bize doğru yürümeye başladı. Beyazımsı varlık üzerimize bizim hızımızda geliyordu. Ne yaklaşıyordu ne de uzaklaşıyordu. Ama yerden tahmini 30 cm kadar havada geliyordu. Ben, arkaya baktığımda hala peşimizdeydi. Daha sonra evlere yaklaştığımızda peşimizdeki varlığın yok olduğunu fark ettik.

Üç Harfli

Bazı insanlar vardır, cinlerin varlığına inanmazlar. İnanmadıkları gibi bir de dalga geçerler. Ben de bunlardan biriydim, tâ ki bu olay başıma gelene kadar. Ramazan ayındaydık ve ben bir cemaat evinde kalıyordum. Bu evde sesli bir şekilde müzik dinlemek yasak olduğu için kulaklıkla müzik dinliyordum. Evimizde son zamanlarda hep cinlerden bahsediyorduk. Ablamız onlardan bahsetmememizi söylemesine rağmen, onu dinlemeyip ''Kuran okunan yere gelemezler.'' diyorduk. Üstelik dalga geçip arkadaşlarla birbirimizi korkutuyorduk. Bir gece bütün arkadaşlar odalarına çekilmişlerdi. Ben ise kulağımda kulaklık, arkadaşımla birlikte oturma odasında oturuyorduk. Bir ara arkadaşım, telefonla konuşmak için odasına geçti. Ben, odada tek kalmıştım. Yüzüm balkona doğru bakıyordu. Bir ara balkon kapısının önündeki perdenin oynadığını gördüm. Kapıya doğru baktım, balkon kapısı kapalıydı.Sonra gözlerimi kapatıp müzik dinlemeye devam ettim.O sırada balkon kapısı açılmıştı ve perde havalanıyordu. Arkadasımın balkona çıktığını düşündüm ve arkadaşıma seslendim. Ses gelmemişti. Ayağa kalktığımda balkon penceresinden siyah birşeyin bana baktığını gördüm. Korkunç birşeydi. Pencereden bana bakıyor ve perdeyi aralıyordu. Sanki içeri girmeye çalışıyordu. Benim çığlıklarıma arkadaşım kosarak geldi ve ben donakalmıştım. Konuşamıyor, dua edemiyordum. O siyah varlığı gördüğümde besmele çekmeye çalıştım fakat olmadı. Hiçbirşey söyleyemiyordum. Bütün arkadaşlarım başıma toplanmışlardı. Kuran okudular ve ben kendime geldiğimde herkes halüsilasyon gördüğümü zannediyordu. Ta ki balkonun kapısını onlar da açık görene kadar. Sizlere tavsiyem, varlıklarına inanın ve yanınıza yaklaşamayacaklarını düşünmeyin. onlar heran yanınızda olabilirler.

Kaynak: Farklı farklı sitelerden alınmıştır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:21
Cinlerle İlgili Hikayeler #2
 

Cin ve Hayalet Hikayeleri 2 

1994 Yılında Muğla Üniversitesi'nde Yaşanan Bir Olay

Ben de size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. 1994 senesinde Muğla Üniversitesi'nde okuyordum ve üniversitenin bahçesindeki yurtta kalıyordum. Üniversite, şehirden 10 dakikalık bir mesafede, yüksekçe bir alana kurulmuştu. Kız ve erkek yurdu yanyana uzanıyordu. Kız yurdundan bir arkadaşım vardı.Gerçek ismini buraya yazmıyacağım. Kendisinden Sibel diye bahsedeceğim. Yurta sürekli garip olaylar oluyor. Geceleyin derinden gelen tefli çalgı sesleri duyuluyor; ama nereden geldiği anlaşılamıyırdu. Sürekli kafayı yiyenler çıkıyordu. Odalar, 6 kişilikti.Sibel'in oda arkadaşı her gece uykusundan, "Geldiler, geldiler!" diye çığlıklar atarak uyanıyordu. Rüyasında insana benzeyen ama bacakları keçi bacağı gibi olan kişilerin onu uyandırdığını söylüyordu. Kız, artık uyku uyuyamıyordu. Altı -yedi gündür uyumamıştı. Ne zaman göz kapaklarını indirse, o adamlar onu kolundan tutup karanlık bir çimenliğe doğru çekiyorlardı. Müzik sesleri, en çok Sibellerin odasından duyuluyordu. Tam da sabah ezanı zamanı. Günün ilk ışıklarla aydınlanmaya başladığı alaca karanlıkla da kayboluyordu. Çarşamba akşamı saat 23:00 civarında, Sibel'in arkadaşı, "Geldiler!" diye çığlık atarak yurdun üçüncü katından aşağı atladı ve öldü. Bu olay Hürriyet Gazetesi'nde yurtta intihar diye de çıkmıştı. Bunu üniversitenin büyük bir kısmı ve ben gördüm; çünkü ikinci öğretimler o saate dersten çıkıp durağa doğru yurtların önünden yürüyordu. Bu olay arkadaşımı çok sarstı. Uzun süre kendisine gelemedi. Yurtta cuma günleri banyo gününür. Saat 22'de başlar ve 23'te su soğuduğu için kendiliğinden biter. Sibel, saat 23'te banyoya gitmiş. Uzun bir koridor gibi ve sağlı sollu duş bölmeleri var. Yalnız kapısı yok, girişler perdeli. Sibel de benim gibi ikinci öğretim. Su bitmesin diye hemen yurda geliyor. Odaya gidiyor kimse yok. Hemen malzemelerini alıp banyoyo gidiyor. Banyoda 3 kabin dolu. 8 sağda 8 solda toplam 16 kabin var. Sibel de birine giriiyor ve duş alıyor. Su ılımış bile. Hızlıca banyo yapıyor. Yavaş yavaş, diğer kabinlerden gelen su sesleri kesiliyor. Su, buz gibi oluyor. Sibel, havluya sarılıp çıkıyor. Son kabinden hala su sesi geliyor; ama su buz gibi olduğu için Sibel, herhalde açık unutulmuştur diye kabine gidiyor ve perdeyi açıyor. Şok oluyor; çünkü belden aşağısı keçi bacaklı olan bir kız yıkanıyor. Sibel, "İmdat!" diye bağırarak odasına koşuyor. Odada diğer bir arkadaşı banyodan yeni çıkmış kurulanıyor. Olanları ona anlatıyor kız arkadaşı anlamsızca gülmeye başlıyor ve "Böyle mi?" diyerek birden havlusunu açıyor. Sibel, dona kalıyor; çünkü onun da bacakları keçi bacağı gibi!.. Çığlıklar atarak televizyon odasına kuşuyor. Diğer kızlar, onu sakinleştirmeye çalışıp odasına ve banyoya bakıyorlar; ama kimse yok. Daha sonra Sibel'in oda arkadaşı, diğer arkadaşlarıyla birlikte sinemadan geliyor. Son iki derse girmeyip sinemaya gitmişler ve daha yeni gelmişler. Kız arkadaşım, bundan sonra okulu bıraktı ve memleketi olan Manisa'ya giti.

Cin Düğünü

Merhabalar, ben Murat. 17 yaşındayım ve büyük dedemin başından geçen ilginç bir olayı anlatmak istiyorum. Dedem, köyde yaşayan bir insan olduğundan mısır unu yapmak için değirmene gitmiş. Fakat sırayla yapıldığı için dedem en sona kalmış ve gece değirmene gitmiş. Sabah 4 civarlarında, mısırı öğütüp eve dönmek icin yola koyulmuş.Ama yolculuğu sırasında yolda bir düğüne rastlamış. "Bu saatte düğün olur mu!" diye düşünmüş ve korkmaya baslamış. Bir süre sonra içlerinden biri, dedemin kolundan tutarak halayın içine almış. Oynamaya başlamışlar. Çuval da sırtında bu arada... Bir fırsat bulup dedem adamların ayaklarına bakmayı başarmış ve ayaklarının ters olduğunu fark etmiş. Korku içinde, çaresizce oynamaya devam etmiş. Bu arada aralarından bir kişi, dügün topluluğunun içine gelip ''Kara horoz ötmeye başladı." demiş. Sonra, hepsi dağılmaya başlamış. Dedem de sırtında yükün ağırlığı ve korkunun etkisiyle yere yığılmış. Sabah oldugunda kalkmış ve koşa koşa evinin yolunu tutmuş. Eve geldiğinde, olanları teker teker anlatmış. 3 gün boyunca yataktan kalkamamış.

Cin Efsanesi

Bu efsane, 80'li yıllarda dilden dile dolaşıyordu. Gazi Kız Öğrenci Yurdu'nda bir grup kız, eğlence olsun diye cin çağırmaya karar vermiş. Bir odaya toplanıp başlamışlar seansa. Cin çağırmadaki en önemli husus da, cini geri göndermekmiş. Kızlarımız cini çağırıp bi güzel eğlenmişler. Hatta dalga falan bile geçmişler, gülmekten yerlere yuvarlananlar olmuş. İşleri bitince cini göndermek istemişler; ama cin gitmiyomuş. Saatlerce uğraşmışlar. Sonunda cin gitmiş. En azından öyle sanmışlar. Gece yarısından sonra ise katlardan tuhaf tuhaf gürültüler gelmeye başlamış. O aralarda da bir sapık hadisesi yaşanmışmış yurtta. Cin olayını bilmeyen diğer kızlar, korku içinde gürültüleri yurt idaresine haber vermiş. Yine sapık geldi sanılmış ve yurt didik didik aranmış; ama bi'şey bulunamamış. Herkes, tekrar odasına çekilmiş. Ancak o tuhaf gürültüler, hala devam ediyomuş. Bu kez, polis çağırılmış. Bütün kızlar dışarı çıkarılıp bir de polis didik didik etmiş yurdu. Ama yine nafile. Hiiiç bi'şey bulunamamış. Bu esrarengiz gürültüler durmuyomuş. Cin çağıran kızlar, olayı kendi aralarında konuşurlarken birisi, "Yaa, yoksa bizim cin mi gitmedi mi, o çıkarıyor olmasın bu gürültüleri?" demiş. Aynı cini tekrar çağırmaya karar vermişler. Evet, gerçekten de önceki cin kendisiyle alay edildiği için gitmemiş ve cini kim çağırdıysa ancak o ikna edip gönderebilirmiş. Cini çağıran grubun başındaki kız, panik olmuş. Çok da iyi bilmezmiş bu işleri. Ertesi gün, bilenlerden cinlerle ilgili bi'şeyler öğrenerek cini göndermeye çalışmış. Ama o gürültüler durmamış. Cinin gidip gitmediği tam anlaşılamamış. Ancak o günlerde Gazi Yurdu'nun üst katlarından atlayarak intihar eden kızın, işte bu kız olduğu söyleniyormuş.

Cinle Tavla

Üniversiteye giden bir genç kız varmış. Birgün okuldan çıkışta arkadaşları, "Ruh çağıralım, cin çağıralım." demişler ve kızı ikna etmişler. Kızımız, burada arkadaşlarının şakasına kurban gideceğini düşünmektedir.

Klasik, bildiğimiz gibi fincana parmaklarını koyuyor 6-8 kişi ve "Ey ruh, geldiysen 3 defa vur." ile başlıyorlar. Gerçekten 3 defa vuruyor. Kız, inanmıyor halen. Sonra, "Buraya gelirsen sana sorular sorabilir miyiz?" falan diyip ikna edip odaya getiriyorlar. Herkes, onla korka korka konuşuyor. Sıra kıza geliyor. "Sen bana birşey sormayacak mısın?" diyor. "Ben, bunların baştan beri oyun olduğunu biliyorum ve gerçekte de öyle birşey yoktur." diyor kızımız. "İyi, senle karşılaşacağız." dedikten sonra merasim bitiyor ve herkes, o akşam dağılıyor. Akşam 11'de çıkıyorlar. Kız, halasının evine gittiğinde saat 12 oluyor. Halası, ona yemek hazırlıyor. Yemekten sonra da halasını da onu da uyku tutmuyor ve gece 3 'e kadar tavla oynuyorlar. Sabah 11'de kız uyanıp telefonunu açıyor kız. Babası, 10 dakika sonra arıyor. "Kızım bütün gece nerdesin sen?" "Baba, halamla akşam geç saatlere kadar oturduk." "Kızım, yalan söyleme! Dün akşam saat 11'de halan hastalandı. Onu geldik aldık. Gece 3'te halan vefat etti..." Kız, tabii gece kiminle tavla oynadığını , "Yeniden görüşüceğiz." diyen kişiye ait olduğunu anlıyor...

Çoban

Büyükbabam köyde oturduğu için, köyde her zaman olan şey ahır veya ağıldır. Bunları da otlatmak için bir çobana ihtiyaç vardır. Birgün, büyükbabam bir çoban almış yanına. Çoban da kamburmuş. "Sen, bu işi yapamazsın." "Yaparım." der demez büyükbabam bunu yanına almış. Büyükbabam, bunu işe aldığının 7. gününde, bu çoban rüyasında aynen şimdi anlatacaklarını görmüş.. 7 tane cin, bizim evin tam ortasında "Çarşambadır çarşamba... Çarşambadır çarşamba..." diye kendi kendilerine oynuyorlarmış.Bizim çoban da, onlarla beraber oyuna katılıp "Çarşambadır çarşamba." diye oynamış. Cinlerin arasından birisi, demiş ki: "Bu, bizim sözümüzü dinliyor. Buna bir iyilik yapalım." demiş. Diğer cinler de "Tamam." der demez cinlerden biri, bu çobanın kamburunu düzeltmiş. Düzeltir düzeltmez, çoban uykudan kan-ter içerinde kalkıyor ve bir de bakıyor ki kamburu yok. Çok seviniyor tabii garibanım... Kamburu yok oldu ya, bunu anlatıyor işte büyükbabama. Ertesi gece, bu çoban tekrar yatağına yatıyor. Aynı rüyayı tekrar görüyor. Fakat bu sefer cinler, o günün perşembe olmasına rağmen yine,"Çarşambadır çarşamba... Çarşambadır çarşamba..."  oynuyorlarmış. Çoban, yine girmiş aralarına ve aynen şöyle demiş: "Tamam, dün çarşambaydı ama bugün perşembe. Hadi, perşembe diye oynayalım." Cinler, hiç oralı bile olmadan, "Çarşambadır çarşamba... Çarşambadır çarşamba..." diye oynamaya devam etmişler. Çoban iyice ısrar edince böyle yapalım diye, cinlerden biri aniden adamın yanına gelmiş ve,"Demek sen bizim dediğimizi demezsin ha! Al sana bir mahluk!"  deyip tekrar eski haline, yani kambur haline getirmiş. Tabii sabah kalktığında da aynı eski haline dönmüş.

Evliyanın Yumruğu Sert Olur

Başımdan geçen ilginç olayı sizlerle paylaşmak istedim. 6 sene önce,  askeriyede çalışıyordum. Bir akşam göreve gittik. Görev yerim, Bingöl -Sütlüce Köyü yakınında bir tepe. Ben, her zamanki gibi öncüydüm. Araçlardan indik. Ben önden, yaklaşık 4 saat yürüdük. Ortalık bayağı kararmıştı. Bölük komutanımıza sorduğumuzda bize bir açıklama yapmıyordu. Neyse, vara vara bir tepeye vardık. Ben giderken bir duvar yakınından geçtiğimi iyi hatırlıyorum. Neyse, biraz oturup mevzilerimizi yaptık. Daha sonra her mevziye 2 kişi gelecek şekilde girdik. Sayımız az olduğu için diğer arkadaşlarımı zor görüyordum. Aralar bayağı açıktı. Gece saat 1-3 nöbeti geldiğinde, arkadaşim beni uyandırdı. Ben de kalktım, nöbet yerine gittim. Nöbet yeri de mevzinin yaklaşık 7 metre falan uzagındaydı. Dedim kendi kendime, "Bir tuvalet ihtiyacını göreyim." Neyse, onu hallettim geri geldim. Hava da esiyor diye kafamı taşın arkasına biraz eğdim. Sen misin başını eğen! Bana bir  taş mı yoksa yumruk mu, ne olduğunu anlayamadiığım sert bir sey, fena vurdu. Bir sıçradım, arkama bir baktım kimse yok. Gece görüşle diğer arkadaşlara bakıyorum, onlar uyuyor. Tek tek, herkese sordum; kimse birşey bilmiyor. Kaş yarık, surat kan içinde, bölük komutanına olayı anlattım. Bana neler yaptığımı sordu. Ona sadece küçük tuvalet yaptığımı, sonra da nöbet yerine döndüğümü anlattım. Bana, "Nereye?" dedi. Ben de gösterdim. Bana bir güldü. "Sabah, anlarsın" dedi. Sabah oldu, bir de ne göreyim: Önümüzde kocaman bir Yatır! Eski ismi tekke denilen, eski evliya mezarı gibi birşey. Meğer, her sene insanlar oraya adak kesmek için gelirmiş. Biz de emniyet için gitmişiz. Tabii bu arada benim kaş, oldu yumruk gibi şiş. Anladım ki dünya boş değil.

Falcı

1999 yazında gerçekleşmişti. Ben, bu tarihte Erdek'te bir otelin barında çalışıyordum. Bu nedenle geceleri geç yattığım için öğlen kalkıyordum. Yine böyle gece, geç saatlere kadar çalıştığım bir günün ertesi, öğlen saat 4 gibi kalktım ve her zaman yemek yediğim yer olan otelin karşısındaki büfeye gittim. Orada otelin güvenliklerinden biriyle karşılaştım ve beraberce bir masaya oturduk. Yemeğimizi yerken yanımıza benim arkamdan biri yanaştı ve aynen şu cümleyi söyledi: "Falına bakmamı ister misin?" Ben, bu lafın bana söylenmediğini düşünerek tostumu yemeğe devam ederken sesinden kadın olduğunu anladığım o şahıs aynı soruyu tekrarladı: "Falına bakmamı ister misin?" Bunun üzerine dayanamayıp arkamı döndüm. Ben de herkes gibi, döndüğümde o tipik falcı kılığındaki birini göreceğimi sandığımdan hızlı ve sinirli bir dönüş yaptım -ki bunun bir diğer nedeni o güne kadar fala inanmıyor olmamdı-. Kadınla göz göze geldik ve kadın az önce sorduğu soruyu benim ona herhangi bir şey söylememe fırsat vermeden yineledi: "Falına bakmamı ister misin?" Ben de üzerimde neden olduğunu bilmediğim o bir anlık şaşkınlığı atarak hızlı bir şekilde, “Hayır!” diyerek arkamı döndüm. Bunun üzerine yanımdaki güvenlik arkadaşımın kadına, "Benim falıma bak." dediğini duydum. “Duydum...” diyorum; çünkü o 3-5 saniye arası, sanki yaşanmamış gibi geliyordu. Arkadaşım, kolumu tutarak benim de baktırmamı, parasını kendisinin vereceğini söyledi. Ben de gayri ihtiyari, sanki bunu yapınca rahatlayacakmışım gibi kafamı olur anlamında salladım. İşte tam bu sırada falcı kadın, arkadaşıma onun falına bakmayacağını söyledi ve benim yanıma gelerek sanki bir “Rıdvan” (cennetin bekçisi) gibi tepemde dikildi. Bunun üzerine ben de ne istediğini, istediğinin para mı olduğunu sordum. Falcı kadın, aynen şunları söyledi: "Falına bakıcağım!"  Ben de sanki bu bir oyunmuşçasına, "Niye?" dedim. Kadın, buz gibi donuk sesiyle, “Çünkü az önce istediğini söyledin." dedi. Az önce kaynağını bilmediğim, o irkilme sebebim gibi görünen kadın, bana bir anda çekici gelmeye başladı. Aklımdan "Neden olmasın ki, ne kaybedersin ki zaten." denen o en tehlikeli düşünce geçti. Falcı kadına, “Tamam.” dedim. Kadın, hiç duraksamadan yanıma oturdu ve kafasını yere doğru eğerek bana sağ elimi uzatmamı söyledi. Ben de biraz yaramazlık olsun diye aklımdan sol elimi uzatmak geçiyordu ki, falcı kadının ağzından beynimdeki tüm kanı donduran şu sözler döküldü. “Sakın ha, yanlış elini uzatmak gibi haylazca bir şey yapma!” İşte o an kendimi felç olmuş gibi hissettim. Oradan gitmek istiyordum; ama mümkün değildi. Ayaklarım, sanki yere mıhlanmış gibiydi. Ben, bu korkuyla karışık durumda sağ elimi kadına uzattım. Kadın, parmaklarımın arasına bir bezden sıktığı sıvıyı sürdü ve sağ elimi sol elimle kapattı. Sonra sanki bana acırmışçasına baktı. Ardından elimi açtı ve bir şeyler mırıldanmaya başladı. Bir an sustu ve bana kelimelerine hiç aralık vermeden şunları söyledi: “Bir kağıt alacaksın ve bu seni büyük bir topluluğun içine sokacak. 3 gün içerisinde çok sevdiğin iki insanı kaybedeceksin. Şu an sıkıntıların var; ama yarın bunların hepsi sona erecek. Annen, çok uzaklardan bir haber alacak." Ve en son söylediği söz ise şuydu: "2 abinden büyük olanı, küçük olanından daha uzak bir yere gidip sizden ayrılacak." Olayın hikaye kısmını geçerek size o hafta olan olaylardan bahsedeyim. 2 gün sonra üniversite sınav sonuç kağıdım geldi ve ben artık bir kalabalığın içinde olmaya hak kazanmıştım. Bundan bir gün sonra, kuzenimin intihar ettiği haberini aldık ve aynı gün dayım, kalp krizinden öldü. Ortanca abim, aniden askere gitmeye karar verdi ve diğer abim de üniversite için Avusturalya'ya gitti. Ben, bu olayın üzerinden yaklaşık 3 yada 4 ay sonra tesadüfen tekrar Erdek'e gittim. Aklıma bu kadın geldi ve aramaya karar verdim. Ancak tüm aramalarım boşa çıkmıştı ki, son bir kez uğradığım benzin istasyonundakilere sorarken birisi bana, o kadını tanıdığını ancak o kadının yaklaşık 3 sene önce öldüğünü söyledi. Benim o anki halini tarif edemiyeceğim için bu tarifi size bırakıyorum. Daha sonra adama olayı anlattım.Adamın bana inanmamış olduğunu anlasam da, kadının yaşadığı yeri bilip bilmediğini sordum. Bana kadının evini tarif edebileceğini söyledi. Ben, tarif doğrultusunda eve gittim. Ancak gittiğim yer, bir ev değil harabeydi. Yanmış, yıkık dökük içinde, şarap içenlerin olduğu yıkıntı bir yerdi. Ben, evin içine girdim, biraz dolaştım. İçerde şarap içen insanlara böyle birini görüp görmediklerini sordum. Kimse görmediğini söyledi. Ben de ümidimi kesmiş evden tam ayrılacağım sırada, az önce çıktığım merdivenlerin üstünde kadının benim elimin üstüne sıktığı bezi gördüm. Diyeceksiniz ki aynı bez olduğunu nerden biliyorsun. Çünkü o günden sonra, sağ elimdeki koku hiç çıkmadı!

Garip Yılbaşı

2003 yılının yılbaşı gecesiydi. Gayet soğuk bir havada eve doğru gidiyordum. Markete uğradım. İçki, çerez, sigara aldım. Yolda yürümeye başladım. Yola şöyle bir baktım, son derece ıssız ve sessiz oldugunu gördüm. O anda bir şeyler olacağını sanki anlamıştım. Yolun iki yanı agaçlarla çevriliydi. Son hızla yolda yürümeye basladım. Karımın işyerinden arkadaşları, ailesiyle yılbaşı kutlaması yapacaktık. O insanları sevmiyordum. Zorla ayaklarım beni eve götürüyordu. Misafirlere katlanmamın tek sebebi, yılbaşını mutlu bir şekilde geçirmek istememdi. Yolda hızlı bir şekilde ilerlemekteydim. Yol, çok karanlıktı. Ansızın silah patlaması gibi bir ses geldi. Yukarıya baktım. Parlak bir ışık, sanki her saniye büyüyerek üzerime geliyordu. Ben de giderek küçülüyordum sanki. Ve o ışık bir an söndü. Kurtuldum diye rahatladım, koştum eve doğru. Bir de ne göreyim: Saat, sabaha karşı 5 olmuş. Hanım, beni kapıda karşıladı. Kan-ter içindeydim. sanki kıtalar arası koşmuş gibiydim. Hanım, cilveli bir sekilde, "Nerdeydin,sabaha kadar bekledim. Çok meraklandım." dedi... Bu olay, bir süredir kafamı karıştırıyor. Size yazayım dedim.

Gece Gelen

74'e 4 askerliğimi Kıbrıs'ta yaptim. Askerliğimin bitimine 5 ay ya vardı ya yoktu. Saat 24 devriye nöbetim vardı. Tamer Onbaşı'yla nöbet yerlerini gezerken, bakım çadırının ordan alarm verildi. İki nobetçi de son gaz tabur binasına koşuyordu. Ani müdahele mangası, biz ve nöbetçi komutanlar da hemen olay yerinde bittik. İlk başta Rumlar sızma yapti zannettik, çünkü tam sınırdaydik. Fakat hçc birsey yoktu ortada. Askerler cağrıldı. İkisi de çadırda uyuduklarini itiraf ettiler; ama uyandirilis sekilleri ilginçti. Çadırın taşlandığını, dışarı çıktıklarında da taşların hala arkalarından atıldığını ve 100 metre koştuktan sonra önlerine bir kadın yerde bagdas kurmuş, feryatlar içinde, "Yavrum, yavrum..." diye bağırdığını ifadelerinde söylediler. Daha sonra duyduklarım, daha da urperticiydi. Bunun ilk defa olmadığını, nöbet esnasında uyuyanların birçok kez bu şekilde uyandırıldıklarını çok komutandan duyduk...

Kahverengi Pijamalı Adam

Bunu bana teyzem kendi anlatmıştı.Dedem öldükten (daha doğrusu gömüldükten) sonra, teyzemler komşularıyla ona Kur'an okuyorlarmış.  Bu arada bir komşusu, dua ederken karşı koltuğa bakıyormuş. Teyzem de bir yandan dua okuyup, bir yandan etrafına bakıyormuş. Teyzemin komşusu, dua ederken birden donakalmış. Kadın, koltukta geri geri gidiyormuş ve bembeyaz kesilmiş. Teyzem, duayı bitirdikten sonra kadının yanına gidip ne olduğunu sormuş; fakat kadın konuşamıyormuş. Teyzem, kadını dürttüğü anda kadın duayı bitirmiş. "Amin." deyip yüzünü sıvazlamış ve hemen ağlamaya başlamış. Teyzem, kadına "Niye ağlıyorsun?" dediğinde kadın, şok edici cevabı vermiş: ''Koltukta kahverengi pijamalı bir adam oturyordu, o da dua ediyordu. Adam, duayı bitirip kafasını kaldırınca baban olduğunu anladım.'' demiş. Kadın, devam etmiş: ''Kafasını kaldırdığında gülümsüyordu. Sonra bir anda kayboldu.'' Dedem, hastanede diyalize bağlı yaşıyordu ve son sözü ''Diyaliz.'' oldu. Hastanedeyken sürekli kahverengi pijama giyerdi. Teyzemin komşusu ise, dedemin ziyaretine hiç gitmemişti.  

Mezar Ziyareti

Bundan bir yada iki ay önceydi. Mersin'de oturduğumuz için Mersin`in yerlileri olarak yaz geldi mi yaylaya gideriz ki serin havalarda rahat olalım diye. Bu yaz, yine yaylaya gitmiştik. Bizim ev, Namrun(Çamlıyayla)'da ve en guzel yerinde. Yalnız tek kötü yanı, evin yanında bir mezarlık vardı ve bazı geceler, mezarlığa bazı insanlar gelirdi. Olaylar şöyle başlamış: Bundan yıllar önce, bir araba dolusu genç, sürat denemeleri yaparken önlerine bir-iki çocuk çıkmış. E, bunlara çarpmışlar. Fakat ani manevra yaptıkları için, hem çocuklar ölmüs, bunlar da yol dışına çıkıp bir ağaca çarpmışlar. Bu gençler, birer yıl arayla ölmüşler. Her yıl, her ay, kazanın gerçekleştiği gün ve saat vakti gelince, mezarlığa gelirlermiş. Bunları bana köyün imamı anlattı. Yine bir gece, onları izliyordum ve birinin bana baktığını hissettim. Perdeyi hemen kapadım ve yatmak icin karımın yanına gittim. Ertesi gün, arabamın camının kırık olduğunu gördüm. Ama hiç bir yerde, cam parçası yoktu. Ertesi gece, yine izledim ve bu sefer iki tanesi bana bakıyordu. Çok korkmuştum . Ölenlerin ruhları için http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - Fatiha okudum, dua ettim olmadı. Sabah kalktığımda, arabamın üstünde bir hırka buldum. Bu, o gün kazada ölen cocuklardan birine aitmiş. Aradan bir kaç gün geçti ve mezarlığa gittim. Mezarlarının üzerinde iki tane kutu vardı. Birinin üstünde benim arabanın kırılmış camları, birisinde ise benim saçlarım. Bu olayı hocaya anlattım. "Oğlum, sen büyük günah işlemişsin. Bu yaptığına kızmış olacaklar' dedi. Eve gittigimde, gördüklerim beni dehşete düşürdü. Arabamın el freni çekilmis ve mezarların üzerine itilmişti. Kapıların kilitli olduğundan adım gibi emindim. Anahtarlar cebimdeydi ve camları yaptırmıştım. Arabamsa, o iki çocuuun mezarlarının üstünde duruyordu. O günden sonra, bir daha ailemle oraya gitmedim

Mezardan Gelen Ses

Bir aile; anne, baba, bir kız ve erkek, bunlar evlerinin yanması sonucu ölmüşler. Hepsini aile olarak yan yana gömmüşler. Fakat her geceyarısı, mezarlıktan ilginç sesler geliyormuş. Bu, orada yaşayan birçok kişi tarafından duyulmuş, Sonra içlerinden bir tanesi, o seslerin nerden geldiğini anlamak için geceyarısı mezarlığa gitmiş. Yine başlamış sesler. Sanki kavga sesleri gibiymiş. Adam, seslerin geldiği yöne gitmiş ve sesler, o ailenin mezarından geliyormuş.Sonra mezarı kazıp bakmaya karar vermiş. Halk, mezarı açtıklarında çok ilginç bir manzarayla karşılaşmışlar. Annenin olması gereken yerde kız, erkek çocuğun olması gereken yerde de baba yatıyormuş. Herkes şaşırmış. Bunları yine eski yerlerine koymuşlar ve mezarı kapatmışlar. Fakat kavga sesleri, bitmek bilmiyormuş. Tekrar açıp bakmışlar, yine aynıymış manzara bu kez Düzeltmemeye karar vermişler. Sadece mezar taşlarının yerlerini değiştirmişler. O günden sonra, bir daha hiç ses gelmemiş.Oradaki halka göre o sesler, o ailenin yaptığı yer kavgasının sesleriymiş...

Mezarlıktaki Gelin

Bir akraba düüününden dönen Kemal ve arkadaşı Recep, 20 Kasım akşamı, yaklaşık 00.30 sularında, şehir mezarlığından otomobille geçiyorlardı. Her iki tarafı mezarlık olan, dar bir yoldu geçtikleri. Aniden soldaki duvarın üstünden, arabanın önüne beyaz bir şey atladı. İki arkadaş, bunun beyaz bir köpek olabilecegini düşündü. Ancak normal şartlarda ona çarpmaları gerektiği halde, her ikisi de çarpma sesi duymamış ve çok şaşırmşlardı. Arabayı durdurup arkalarına baktılar ama hiçbir şey görmediler. Her ikisi de, garip bir şeyler olduğunu fark etmişlerdi. Mezarlıktan çıkmalarına çok az kalmıştı ki, aracı kullanan Recep, bir çığlık attı. Dikiz aynasından bakıyordu. Bunun üzerine arkaya dönüp bakan Kemal, arka koltukta oturan gelinlik giymis bir kadın gördü. Kadın, sessizce iki arkadaşı izlemekteydi. Büyük bir korkuya ve telaşa kapılan arkadaşlar, mezarlıktan nasıl çıktıklarını ve arabadan nasıl indiklerini hala hatırlamıyorlar. Ön cama yapışmış bir şekilde arabayı durdurdular; fakat kadın artık orada değildi. Bunun üzerine olayı araştırmaya başlayan Kemal, aynı gün ölen bir kadın olduğunu öğrendi. Kadın, yakın bir köyde yapılan düğününden dönerken, trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ve öldüğünde üzerinde gelinliği vardı. Ölen kadının yakınlarını ziyaret eden Kemal, kadının aynı kadın olup olmadığını öğrenmek istedi. Gittiği evde kendisine bir fotoğrafı gösterildi. Fotoğraftaki kadın, o gece otomobilin arka koltuğunda gördügü kadındı. Ölen kadının yakınları da olaya şaşırdılar. Bir daha o mezarlıktan geçemeyen Kemal ve arkadaşi, olayı bir süre daha irdelemelerine rağmen, o gün ölen kadının neden onlara gözüktüğünü öğrenemediler

Misafir Cinler

Çok güzel birgündü. En sevdiğim arkadaşlarımı evime çağırmıştım. "Beraber çay içeriz, oturup dertleşiriz." diye düşünmüştüm. Beklemeye başladım. Tabii boş durmuyordum. Müzik dinliyor, günün keyfini çıkarıyordum. Olacaklardan habersizdim. Her zamanki gibi, fondaki müzik her ne kadar hareketli de olsa içimde birşeyler oluyordu. Gündüzdü ama karanlıklar hissediyordum. Kapı çalındığında korkmadım desem yalan olur. Gelenler onlardı: arkadaşlarım. "En sonunda geldiniz." deyip eve konuk ettim onları. Bir kenara oturdular. Gülüp eğleniriz diye gelmişlerdi; ama suskunlardı. Konuşturmak için çok çalıştım ama çabalarım boşunaydı. İçeceğimiz bir bardak çayın bizi neşelendirebileceğini düşünüp oradan çay getirmek üzere ayrıldım. Garipti; çünkü birbirleriyle bile konuşmuyorlardı. İçimi tarifsiz duygular kapladı. Neler oluyordu acaba? Yanlarına çaylarla geldiğimde ikisi birden bana öyle bir baktılar ki, gözlerinde nefret vardı. Havayı dağıtmak istedim yine sustular. Tam o esnada arkadaşım, çayını upuzun tırnaklarıyla karıştırmaya başladı. Tırnaklarını gördüğüm an, üstüme sanki kaynar sular boşandı. Korkuyordum nasıl uzaklaşabilirdim... (Cinler insan kılığına girdiklerinde ya tırnakları uzun olur yada vücutlarının bir bölümü farklı olur) Son çırpınışlarımdı. Kaçmalıydım. Tam o esnada, bugüne kadar sesine sinir olduğum kapı zili, bana en güzel şarkılar gibi gelerek çaldı. "Müsadenizle..." diyip kapıya yöneldim. Sessiz durmaları, beni korkutmuştu; ama kapıyı açmak son çaremdi. Kapıya yöneldim. Kapıda abim vardı. Hızla olayı anlattım. "Hadi gidelim. Çabuk olmalıyız, kaçmalıyız." dedim. "İçerde cinler var." "Nerden anladın?" dedi. Kısaca önemsemeyerek, "Uzun tırnakları vardı." dedim. Abim, hızla yüksek sesle tırnaklarını gösterip, "Böyle mi!" dedi. O anda bayılmışım. Sonra geciken arkadaşlarım geldiğinde beni ayıltılar.

Onunla Karşılaşmak İstemezsiniz

1975 Haziran ayının başında bir olay yaşadım. Tam olarak ne olduğunun yorumunu hala yapmadım; ama benzer olay yaşayan biriyle karşılaşmak isterdim. O gün, her zamanki gibi büyükannem ve dedeme gitmiştim. Akşam üstü eve gitmek için kalktım. Dedem, eski tip asansörün kapısını açmak için anahtar aramaya koyuldu. Sabredemedim, en üst kattan merdivenlerden indim. Birinci kat merdivenlerine geldiğimde inerken apartmanin tamamen cam kapısında dıştan içeri doğru bakan fötr şapkalı bir adamın durduğunu gördüm. Olağan bir şekilde ilerleyip kapıyı açıp çikacaktım; ama adam yerinden kımıldamıyordu.Çekilip bir türlü yol vermedi. Döndüm baktım. Adamın arkasından batan güneşin kuvvetli ışığında yüzünü göremedim. Sadece sülieti gözüküyordu ve oldukça iri yapılıydi. Kenara çekilip bekledim girsin de ben çıkayım diye, gene çekilmedi. Kötü niyetli veya bana şaka yapan biri mi olduguna karar veremedim. Adını koyamadığım bir şekilde, sanki içim üşüyor ve ürperiyordum. Geri dönüyormuş gibi yaparak bir üst katta beklemeye başladım. Eve çıkıp dedemi de üzmek istemiyordum. Adam en az on dakika aynı noktada kımıldamadan durdu. Sonra kapıyı açtı, içeri girdi. Ben de durduğum yerden eğilirsem yukardan görebiliyordum. En sonunda gidiyor diye sevindim. Bir baktım ki adam robot gibi yürüyor. Asansörün önüne geldi. Aynı şekilde hiç kıpırdamadan on dakikada orada durdu. Ne oldugunu anlayamıyordum. Yukardan eğilerek kaçamak bakışlarla inceliyordum. Yaz olmasına rağmen kışlık elbise ve şapka vardı. Ayakkabıları bağcıklı, subay ayakkabısı şeklindeydi. Şapkadan yüzünü göremiyordum. İki basamak indim ve iyice eğilip yüzünü görmeye çalıştım ve şok oldum. Gözlerini göremedim ama yüzü porselen tabak gibi beyaz ve parlaktı. Artık panik oldum. Adam, o anda elini robot gibi yavasça kaldırdı, asansörün düğmesine bastı. Oh! Gidiyor derken elektrikler kesildi.
Adam, birden merdivenlere yöneldi, ben de yukarı doğru fırladım. heyecandan hızlı çıkamıyordum. Kesildim. Bana yetiştiğini görünce telaşlandım ve merdivenden yuvarlandım. Hiç gözümü açmadan bir süre oturdum. Yanıma geldiğini hissettim. Ağlamak istiyordum. Birden elektrik geldi. Gözümü açtım, kimse yok. Önünde oturduğum kapının ardında bir köpek havlıyor, karşi kapıdan anne-çocuk sesleri geliyor. Daha önce hiç ses olmadığını fark ettim.Ertesi gün tekrar geldim. Dedem, balkonda yarım saatten fazla beklediğini, ama benim çıktığımı görmediğini, merdivenlerden seslendigini ama cevap alamadığını söyledi. Ona dış kapıda duran şapkali biri olup olmadığını sordum. Bulundugu noktadan tüm kapı görünür; ama hiç kimseyi görmediğini söyledi. Ben de normal bir olayı kendim değişik yaşadım diyerek yıllarca kimseye anlatmadım. Yıllar sonra bir kitapta, aynı bu şekilde giyinmiş beyaz yüzlü, robot gibi yürüyen , gelince elektrik kesintisi olan varlıkların insanları ziyaret ettiklerini okudum. Bunun öyle bir olay oldugunu zannediyorum. Bir daha olmadı.

Otostopçu

Adamın biri, bir cumartesi gecesi evine dönüyomuş. Birden 15-16 yaşlarında sevimli bir kızın yolun kenarında otostop yaptığını görmüş. Adamın da aynı yaşlarda iki kızı varmış. Hemen arabayı kızın yanına yanaştırmış, “Gece yarısı böyle ıssız bir yerde n’apıyosunuz Allah aşkına? Bu saatte otostop mu yapılır?” demiş. Kız, “Uzun hikaye. Rica etsem beni evime götürür müsünüz? Buraya çok yakın. Bu iyiliğinizi ömür boyu unutmam.” diyerek arka koltuğa oturmuş. Kızın üzerinde cicili bicili, hoş bir elbise varmış. Evinin adresini vermiş. Gerçekten de yakınmış ev. Adam eve vardığında önünde durmuş, “İşte geldik küçük hanım.” diyerek arka koltuğa dönmüş; ama arkada hiç kimse yokmuş. Gözlerine inanamamış tabii. Hemen arabasından inip evin kapısını çalmış. Beyaz saçlı, çok yorgun görünen yaşlı bir kadın açmış kapıyı. Adam heyecanla, “Bana inanmayacaksınız ama yoldan küçük bir kız aldım. Bana buranın adresini verdi ama tam geldiğimizde...” Yaşlı kadın, adamı susturmuş: “Biliyorum, biliyorum.” demiş. “Sonra da ortadan kayboldu değil mi? Bu başımıza ilk defa gelmiyor. Her cumartesi akşamı, aynı şey olur...” Meğer, kız bir cumartesi gecesi diskodan dönerken trafik kazası geçirmiş ve oracıkta ölmüş. Şimdi her cumartesi gecesi, kazada öldüğü yerden otostop yapıp evine gelmek istiyomuş; ama bunu bugüne kadar başaramamış. Kadın bunları anlatırken adamın gözü piyanonun üzerindeki kızın fotoğrafına ilişmiş. Evet, kız aynı kızmış ve üzerinde de aynı elbise varmış.

Ölüler Sayılmaz

Birgün, üniversiteli beş kız, cin çağırmaya karar verirler. Çağırmak için hazırlıklar tamamdır. Seans başlar, cin gelir. Neyse, ertesi günlerde bu cin onlara musallat olur. Kızların gitmediği hoca kalmaz. Birgün, bir hoca tavsiyesiyle cini tekrar cağırırlar. Kızlardan birini dolaba saklarlar. Cin'e, "Kaç kişi olduğumuzu bilemezsen peşimizi bırakacaksın." derler.(dolaptakiyle 5 kişidirler) Cin, "4" der. Kızlar, sevinirler. "Bilemedin. Bir arkadaşımız dolapta." derler. Cin'in yanıtı: "Arkadaşınızı heba ettiniz Peşinizi bırakmayacağım." der. Kızlar, "Nasıl yani?" derler. Cin, "Ölüler sayılmaz. 4 kişisiniz." Kızlar, dolabı actıklarında o kızın kafasız bedeniyle kaşılaşırlar. Cin ise hepsine iğrenç oyunlar düzenlemektedir. Hepsi de tımarhanede, korkunç bir sekilde hayatlarını kaybederler...

Siste Önümüze Çıkan Kediler

Gençken, anneannemin evinde kedi ruhları görürdüm. Benim de Yoda isminde bir kedim vardı ve birbirimize çok yakındık. Birkaç yıl önce, Cadılar Bayramı'nda Yoda, o zamanlar ki erkek arkadaşım Jeff ve ben, bazı arkadaşlarımızı görmek için Kuzey’e gidiyorduk. Jeff, yolun yarısında kedim yüzünden mola vermek zorunda kalınca çok kızmıştı ve Yoda da arabadan kaçmaya çalışmıştı. Yoda, ikinci kez kaçmayı deneyince Jeff onu sertçe yakalayıp arabanın içine atmıştı. Ne yazık ki Yoda’nın burnu, hafif de olsa yaralanmıştı. Jeff’e bu davranışından dolayı çok kızmıştım. Yoda da ben de kızmış olsak da Kuzey’e doğru yolculuğumuza devam edecektik. Hava çok karanlıktı ve her yer sis içindeydi. Yolda giderken birden karşımıza yolun ortasına oturmuş kediler çıkıverdi. Hareket etmiyorlardı ve biz de mecburen durmak zorunda kaldık. Jeff, onların yanından her seferinde geçmeye kalktığında kedilerden bir kaçı arabanın önüne yönelip tekrar yola oturdular. Jeff, 7-8 kere benzeri denemelerde bulundu; ama sonuç hep aynıydı. Sonunda Jeff, yüksek sesle, “Tamam, mesajı aldım.” diye bağırdı. Yola baktık. Kediler yolda değillerdi...

Taksici

Bir gece Ali adındaki bir taksici, ekmek parasını kazanmak için geç saatlere kadar çalışmış. 4-5 tane müşterisini istedikleri yerlere bırakmış. Fakat o gece hava oldukça yağmurluymuş. Ali, tam eve gidecekken kaldırımda bir kadın görmüş. Ali de kadını evine bırakmak için arabasına almış. Daha sonra Ali Kadına şöyle söylemiş: "Sizi nereye bırakmamı istersiniz?" Kadın ise: "Hayalet Kasaba." demiş. Ali de biraz düşünmüş. İçinden ’’Bu kasaba yıllar önce bir depremde yıkılmıştı. Peki bu kadını oraya nasıl bırakacağım?’’ diye geçirmiş. Daha sonra kadının gözlerine bir bakmış. Çok şaşırmış; çünkü kadının gözleri kırmızıymış. Kadının bir cin olduğunu anlamış ve içinden Kelime-i Şahadet getirmiş. Cin ise bunu anlayıp hemen Ali’ye, ‘‘Dur!’’ emri vermiş. Ali ise, arabayı durdurup kadına:
"Niçin arabayı durdurmamı istediniz?" demiş. Kadın ise: "Ben bir cinim. Sana bir uçurumu, Hayalet Kasaba olarak gösterecektim. Sen de ölecektin. Ama içinden Kelime-i Şahadet getirip beni etkisiz halde bıraktığın için ölmeyeceksin." demiş ve oradan uzaklaşmış.

Undula Mezarlığı

Olay, geçen yüzyılın başlarında, Basmalkap'ın ücra bir kasabası olan Undula'da gerçekleşmiştir. Undula'nın bildiğiniz taşra kasabalarından bir farkı yoktur. Halk gündüzleri rutin işleriyle uğraşır. Akşamları herkes evlerine çekilince ortalık sessizleşir. Çok sıkıcıdır. Kış, dişlerini göstermeye başlamıştı. Hava rüzgârlı ve yağmurluydu. O gece, kasabanın barı tenhaydı. Demircinin kalfası Bot Mandaval, iki genç arkadaşıyla bir köşede oturmuş piyizleniyordu. Ordan burdan konuşuyor, ara sıra da gülüşüyorlardı. Gece ilerledikçe, mevzular tükendi. Geyik faslı başladı. Gençler, cesaret konusuna girmişlerdi. Mandıracının oğluyla, kumaşçının tezgahtarı birbirlerine girmişti bile! O arada Bot, biraz sonra geleceğini söyleyerek kalktı gitti. Az sonra elinde demir bir kazık ve çekiçle döndü. ''Bakın! Ben şimdi gidip bu kazığı Bady Badala'nın mezarına çakıp geleceğim!'' dedi. Aklınca en cesaretlinin kendisi olduğunu ispat edecekti. Yaşlı Bady Badala, geçen hafta ölmüştü. Bot, ona her zaman şakalar yapar, çok kızdırırdı. Undula Mezarlığı, kasaba dışında, insanların gündüz bile mecbur kalmadıkça geçmedikleri, uğursuz saydıkları bir yerdi. Arkadaşları, Bot Mandaval'ı gitmemesi için caydırmaya çalıştılarsa da fayda etmedi. Bot, pardesüsünü giydi, çekiçle kazığı alarak yola çıktı. Yağmur hızla yağıyor, rüzgâr ıslık çalarak esiyordu. Bot, mezarlığa yaklaştıkça korkmaya, kalbi küt küt atmaya başlamıştı. "Neden bu işe kalkıştım!" diye kendi kendine kızıp küfrediyordu. Bir an önce şu kazığı çakıp hemen bara dönmekten başka birşey düşünmüyordu. Daha geçen hafta geldiği için mezarın yerini kolayca buldu ve aceleyle kazığı mezara çaktı. Bu arada arkadaşları, Bot'un mezarlığa gidemeyip, yarı yoldan geri döneceğini konuşup gülüşüyorlardı. Ama aradan epey zaman geçip de Bot'un hala gelmemesi üzerine endişelenmeye başladılar. Bot, kazığı çaktı ve hemen arkasına dönüp oradan uzaklaşmak istedi. Ama o ne! Yerinden kıpırdıyamıyordu. Bady'ye yaptığı tatsız şakalar hızla aklından geçti. Bady, Bot'u sımsıkı tutmuş bırakmıyordu. Bot'un kalbi patlamalı motor gibi atıyordu. Korkudan dönüp arkasına da bakamıyordu. Şafak söküyordu. Bardakilerin merakı had safhaya gelmişti. Erken kalkmış kasabalılarla mezarlığın yolunu tuttular. Kasabalılar, önce mezarlıkta kimseyi göremediler; ama Bady Badala'nın mezarına yaklaştıklarında karşılaştıkları manzara korkunçtu. Zavallı Bot Mandaval'ın gözleri yuvalarından fırlamış, yerde cansız yatıyordu. Uzun süre tırmalamaktan toprakta çukurlar oluşmuştu. Evet ,Bot kazığı çakmıştı çakmasına ama aceleden pardesüsünün eteğini de beraber !!!

Kaynak: Farklı farklı sitelerden alınmıştır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:22
Cinlerle İlgili Hikayeler #3
 

Cin ve Hayalet Hikayeleri 3

Cinli Ev

Birgün, işten eve geldiğimde annemi ağlarken gördüm. "Hayırdır anne, ne oldu?" dedim. Bana, "Kardeşin... Kardeşine bak, delirdi sanki..." diye korku dolu gözlerle bakınca yerimden fırlayıp kardeşimin bulundugu odaya girdim. Bana tuhaf gelen hiçbir şey fark etmedim. "Ahmet, birşey mi var kardeşim?" dedim. Bana, "Hayır abi, gayet iyiyim." dedi. Ben de fazla üstüne gitmek istemedim.

Ertesi gün yine eve geldiğimde, merdivenleri çıkarken sanki bizim evin kapısı uzaklaşıyormuş gibi tuaf bir korkuya kapıldım. Tam ne oluyor diye düşünürken, annemin çığlığını duydum. Hızlı adımlarla evin kapısına ulaştım. Elimi cebime atıp anahtarlarımı bulmaya çalıştım.

Birden içerden annemin hıçkırığının dışında, hırıltılı ama insana ait olamayacak bir ses duydum. Bunu duyunca, evde biri acaba anneme mi saldırıyor diye düşünüp eve hışınla girdim. Annem ve küçük kardeşim, holde bana bakıyorlardı. "Anne, ne oldu?" dedim. "Yine Ahmet çıldırdı. Küçük kardeşin Füsun'la bana saldırdı." Çok sinirlenmiştim. Ya annem bana yalan söylüyor, yada kardeşim delirdi diye düşünmeye başladım. Annemin suratına tekrar baktığımda, korku dolu gözlerle yine karşılaştım. Füsun da çok korkmuştu; ama hala şaka yapılıyor sanmıştı. (Füsun 5 yaşında)

Sinirlenmiştim. Tam hızla Ahmet'in bulundugu odaya girecekken, Ahmet birden kapıda belirdi. (İnanırmısınız, ufak kardeşimden ilk defa ürkmüştüm.) Bana bakıyordu sanki düşmanca. Sonra arkasını dönüp odasına girdi. Peşinden gidip "Ahmet!" dediğimde tekrar bana bakıp, "Beni rahat bırak abiiiiiiii!" diye bağırdı. Sinirlenmiştim. "Seni öldürürüm oğlum! Babam, az sonra gelecek. Ya anlatırsın herşeyi yada çok fena olacak. Babama anneme saldırdığını söylerim." "Tamam abi ama bana biraz zaman ver. Sana herşeyi anlatacağım." dedi. İlk defa kardeşimin bana yalan söyledigini hissettim.

O gece, herkes yatmıştı. Ben de kardeşimi izlemeye başladım. Odasına gittim, baktım uyuyordu. Tam arkamı dönmüştüm ki, sanki içimden bir ses, "Kardeşin sana bakıyor!" dedi ve aniden döndüm; ama bakmıyordu. Sonra, "Lan oglum, manyak mısın!" dedim kendi kendime. O gece yattım ama ne yatış! Sabaha kadar uyuyamadım. Sanki gözümü kapatınca Ahmet yanımda... Acıyorum. "Yok arkadaş, bu böyle olmuyacak." dedim. "En iyisi mi, yarın tüm günümü kardeşime ayırayım, onu sesizce takip edeyim." dedim.

Sabah olmustu. Ben, erken kalktığım için, anneme, "Ben, saat 10 gibi dönerim." deyip çıktım. Ahmet de uyanmıştı. Bana candan yakın olan kardeşim, şimdi çok uzaktı. Yanıma bile gelmedi. Tam çıkarken, "Gece iyi uyudun mu?" dedi. irkilmiştim. Ona bakmadan hemen çıktım ve kahveye gittim.

Saat 10'a gelince eve hızlı adımlarla vardım. Sessizce mutfağa girdim; çünkü ordan kardeşimin odası gözüküyordu. Beni görmesin diye, daha önceden mutfağın perdelerini sıkı sıkı örtmüştüm. Sadece minik bir delik kalacak şekilde bırakıp, odayı tamamen görür bir haldeydi. Kardeşim, odadaydı ve tek başına kanepeye oturmuş, dizlerini ovuyordu. Sonra birden durdu. Benim de kanım sanki cekiliyor gibi hissetmeye başladım. Sonra birden göz göze geldik. Aman Allah'ım! Minicik delikten baktığımı hissetmişti.

Çıldıracak gibi oldum. Hızlıca odasına girdim. Gözüm dönmüştü. "Lan noluyor!" dedim, hiç tepkime yok! Ona dokununca, kaskatı oldugunu hissettim. Anneme, "Anne, koş!" dediğim anda, elimi öyle bir tuttu ki kırılıyor sandım. Sonra hırıltılı bir sesle, "Seni öldüreceğim!" dedi ve yere düştü. Sallanıyordu yada titreme gibi birşeydi. Sesi değişmişti. Çıglık mıydı yoksa hırıltı mı, anlayamamıştım.

Annem, koşa koşa içeri girdi. "Ahmet, oglum! Ahmet'im!" Ben, donmuş gibiydim. Sanki ayakta öylece kalmıştım. Annem bana, "Oğlum, tut! Kendine zarar verecek!" diye bağırdıgında kendime geldim. Annemle bile tutamıyorduk sanki kardeşimi. Sonra birden kaskatı durdu. Sanki kilitlenmiş gibiydi. Kafası geriye düşmüş, gözü simsiyaha dönüşmüş gibiydi. Sanki, parmakları dönmüş, kırılmış gibi duruyorlardı. Bir noktaya bakıyordu.

Annem, "Dokunma!" dedi ve dua okumaya başladı. O arada bir defter fark ettim. Elime aldım. İçini açınca değişik bir yazı stili ile birşeyler yazılı olduğunu gördüm. Sonra, insana ait olamayacak bir sesle Ahmet bana birden, "Sakın dokunma!" diye bağırdı. Defter, elimden düştü. Korkmuştum. Bana saldıracak sandım. Nefes alıp verişi değişmişti. Bana bakıyordu. Gözlerinin beyazlığını fark edemiyordum.

Sonra kafasını sağa sola savurmaya ve garip ses yada cığlıkla, "Abi niye baktın, abi niye baktın!" diye habire birşeyler söylüyordu. Birden kaskatı kesildi. Kolunu yavaşca kaldırdı. İşaret parmagı ile pencereyi gösterdi. Sonra bana bakarak, "Geliyor, geliyor!" diye ağlamaya başladı. "Ne geliyor, neeeeeeeeeee!" diye bağırdım.

Annem, durmadan sureler okuyordu. Birden, "Allahu ekber, Allahu ekber!" diye hoca ezan okuyunca, kardeşim iyice çıldırdı. Sara kırizine benzer gibi yere düşdü. Sarsılıyordu. Hoca, her "Allahu ekber!"deyişinde kardeşim cığlık atıyordu. Ve bayıldı.

Annemle ben, şok içindeydik. "Ne yapabiliriz, ne!" diye düşünmeye başladık. "Babama söyliyelim." dedim. Annem, "Onun inancı yok ki, inanmaz!" "Anne, inanmıyor da bu ne! Hadi göstersin doktorluğunu!" dedim. Çıldıracağım!

Sonra kardeşim, "Abi, abi..." demeye başladı. "Ahmet'im, canım kardeşim! Ne oluyor sana? Ne olur söyle!" "Abi, ben yatakta değil miydim? Ne işim var burda? Bana ne olmuş ki???" dedi. "Hatırlamıyor musun?" dedim, "Hayır." dedi. "Abi, annem niye ağlıyor, niye abi?" dedi. O sırada kapı sesi duyuldu. Babam gelmişti.

"Anne, babama herşeyi anlatalım. Saklama!" O gece babamla konuşmaya karar verdik. Tuhaf olan şey, Ahmet hiçbir zaman babamın yanında garip olmuyordu. Gayet normaldi. O gece, babam viskisini yudumluyor, hasta raporlarını inceliyordu. Kapıya vurdum, yanına girdim. "Ne oldu Murat?" dedi. Babama, "Ahmet..." dedim. Ama bir kere nefes alıp verdim. (Babamla sakin konuşmak istiyordum. Yaşım 25 olmasına rağmen, hala ondan çekiniyordum.)

Babama, "Seninle birşey konuşmak istiyorum." dedim. O, "Şimdi olmaz. Önemli bir ameliyatım var ertesi gün. Raporları incelemem gerek!" dedi; ama ben anlatmaya kararlıydım. "Ahmet..." dedim.

"Lütfen baba, sadece dinle. Çok önemli..." deyince, "Tamam, ama kısa tut!" dedi. Babam, sakindi. Bugünki tüm olanı biteni anlattım. Beni sakince dinledi. Sonra birden, "Hadi ordan, ben öyle şeylere inanmam! Tamam, bu kadar yeter! Çık dışarı, çalışmam gerek!" dedi.

Çok sinirlenmiştim. Tam kapıya yönelmiştim ki, Ahmet'in odasından korkunç bir çığlık yükseldi. Evin ışıkları gidip gidip geliyordu. Ürkünçtü. Ev, sanki kolonlardan çatırdıyordu. Dönüp babama baktım. "Buyur baba, hadi açıkla bu olayı." dedim. "Kötü bir rüya görmüştür." dedi. Sonra Ahmet'in odasına yöneldik. Babama, "Peki ışıklar niye gidip geldi?" dedim. Bana,"Bu kadar salak olma. 21. yüzyılda yaşıyoruz." dedi.

Ahmet'in odasına yaklaştıgımızda, acık olan kapı birden kapandı ve içerden kilitlendi. Babam, "Neler oluyor böyle!" dedi. Sonra kardeşimin çığlıkları odadan yükselmeye başladı. Babamı ilk defa paniklemiş gördüm. Bana, "Kapıyı kır!" dedi. "Kır şu kapıyı, ne bakıyorsun!" Kapıyı kırdım.

İçeri girdiğimizde, Ahmet duvarın köşesine geçmiş, sırtı bize dönük oturuyordu. Hırltılı hırıltılı, "Sizi öldürecem, sizi öldürecem!" diyordu. Annem de gelmişti. Kadıncağız, sesli olarak sureler okumaya başladı. Babam, "Ne yapıyorsun sen!" dedi. Ahmet, sureleri duydukça cığlık atıyordu. Sonra sırtının üstüne yere düştü. Ağzından köpükler geliyordu. Babam, "Sara krizi geçiriyor." diye yanına gitti. Ben, Ahmet'i tutmaya çalışıyordum. Krizi geçmişti. Uyandı. "Baba, abi... Ne oluyor? Ne işim var benim yerde!" diye ağlamaya başladı. Babam bana, "Sen, bu gece kardeşinle yat. Yarın, bie psikoloğa gösteririz." dedi. Babama, "Baba, bu piskoloktan öte!" dedim. Bana, "Konuşma, ne o zaman söyle!" dedi. Onunla tartışmaya giremezdim.

Herkes odadan cıktı. "Ahmetim, canım kardeşim. Ne oluyor sana!" "Abi, bana birşey mi oluyor?" dedi. Unutmuş gibiydi. "Tamam, birşey yok." dedim; ama unuttugunu sanmıyordum. "Hadi gel, yatalım." dedim. Kardeşimi koynuma alarak yattık ve konuşmaya başladık. Ben, ona, "Hani bana herşeyi anlatacaktın." deyince, "Abi, sana herşeyi söylemek isterim; ama söylersem beni öldüreceklerini söylediler." "Kim onlar, kim?" dedim. "Lütfen abi, beni zorlama!" dedi. Yatmadan önce okulda ögrendigim duayı okudum. "Ah!" dedim. "Neden daha önce annemi dinleyip Kur'an ögrenmedim ki!" diye içimden geçirdim.

Kardeşim, uyumuştu; bense hala düşünüyordum. Bir ara gözümü kapattım. Odada sanki hafif bir rüzgâr estiğini hissettim. Korkuya kapılıp hemen sağa sola dikkat kesildim. Kardeşimin yere düştügünde işaret etigi pencere tarafına baktım. "Acaba açık mıydı?" diye. Açık değildi.

Odada sağı solu inceleye inceleye, aklıma güzel şeyler getirmeye calışarak ve yine sağa sola bakarak tam uyuyacaktım ki bir şey dikkatimi çekti. Kardeşimin duvarda bir resmi vardı. Güzel bir resim... Hep bir noktaya bakıyor gibi durur, yani yatarken gözlerine bakıyor gibi gözükmez; ama sanki beni izliyor gibiydi. Rahatsız olmuştum. Kalktım, resmi kaldırdım. Tekrar kardeşimin yanına yatarak bildigim duayı daha çok tekrar tekrar okudum.

Oda sessizdi. Gözümü kapadım. Sonra kapının açıldığını hissettim. Yine dikkat kesildim. Kapı yönüne baktım. Kapı, gercekten açıktı. Sonra yine dua okumaya basladım. Korkmuyacaktım; çünkü gücü kudreti sonsuz olana (Allah'a) sıgınmıştım. İnancım, o gece doruk noktasındaydı. İçimden bir şey, "Sakın korkma!" diyordu.

Sonra gözümü yumdum. Ayak tarafımda bir ağırlık hissettim. Sanki yatağa biri çıkmıştı. Yavaş yavaş göğsüme doğru çıkıyordu.Ama korkmuyacaktım. Sonra bedenimi sıkıştırdığını hissettim. Gözümü açtım ama kafamı çeviremiyordum.

Birden, "Senden değil, seni Yaratan'dan korkarım." dedim. Bunu deyince ağırlık sanki iyice arttı. İçimden, "Lütfen anne gel, lütfen anne gel!" diye ağlamaya basladım. Evet, içimden ağlıyordum. Sonra kapı açıldı. Ağırlık kayboldu. Kafamı kaldırdım ki annem. "Anne, anne! İyi ki geldin." dedim. Annemde ise hiç ses yok. "Anne," dedim. "Oğlum, sen istersen odana geç. Ben, kardeşinle kalırım." dedi. "Yok, ben kalırım." dedim. "Oglum," dedi. "Hemen kalk!" Şöyle bir anneme baktım; ama aman Allah'ım! "Annem olamazsın sen! Nesin sen? Kimsin sen?" Ses çıkarmadı. Öylece bakıyordu. Ayakları tersti. Dua okumaya başladım. Sonra nasıl oldu anlamadım, bir şekilde kayboldu.

Kardeşimi o gece yanlız bırakmamam gerektiğini anlamıştım. Ne yapmam gerektiğini düşünürken uyuya kalmışım. Çok ilginçti. Rüyamda, uzun karanlık bir koridorda yürüyorumdum. Sonra önümde Ahmet'in olduğunu fark ettim. Ona doğru koştukça, o uzaklasıyordu. "Ahmet, dur! Ahmet, dur kardeşim!" diye bagırıyordum. O, "Abi, yardım et abiiiiiiiiiiiii!" diye birden kayboldu. Ben, daha hızlı koşmaya basladım. Yetişemiyecegimi anlayınca durdum. İçimden bir şey, "Geriye dön!" diyordu. "Geriye dön..." Nefes nefese idim. Dönünce Ahmet birden boğazıma sarıldı. Sıkıyordu. Resmen boğuluyordum.

Gözlerimi açtığımda Ahmet'in beni boğuyor olduğunu ve annemin beni hıçkırıklar içinde kurtarmaya çalıştığını fark edince, Ahmet'i üstümden attım. Bana bakarak gülüyordu. "Seni boğacağımı söyledim, seni boğacağımı söyledim!" diye gülüyordu.

Duvara doğru dönerek duvarı tırnakları ile kazımaya başladı.  Bunu görünce üstüne atladım. Anneme, "Onu yatağa bağlayalım." dedim. Annem'le kardeşimi yatağa bağladık. Kardeşim, iyice çıldırdı. Bana, "Pis homo, pis homo! Sakın hocayı getirme, sakın! Yoksa seni bec......im!" diyordu. Nerden anlamıştı hocayı?

Babam, sabah erken gitmişti işe. Saat 7:00 gibi ameliyata girecekti. Gitmeden anneme, "Ahmet'i hastaneye getir. Onu psikoloğa gösterelim." demiş. Anneme, "Ben şimdi geliyorum." diye evden çıktım. Bir hoca bulacaktım. Arkadaşımın tavsiyesi ile bir hoca buldum. Ona her şeyi anlattım ve bizim eve getirdim. Beraber merdivenleri cıkarken, hoca dua okumaya basladı.

Annem, bizim geldiğimizi gördüğü için kapıyı açık bırakmıştı. Biz kapıya yanaşınca, kapı birden kapandı. Annem, kapıyı tekrar açtı. Ben, içeri girdim; hoca ise girmedi. Bana bakarak, "Ben, ilk etapta giremem." dedi. "Neden?" diye sordugumda, "Bu ev, hiç hayırlı değil. Size burayı kim ve ne zaman sattı?" "Ne alakası var!" dedim. "Size burayı satan kişinin başına da aynı olaylar gelmişti." "Peki sen nerden biliyorsun?" dedim. "Satan şahıs, çok ucuza sattı." ve hiç bir şey demedi.

Bana, "Beni sana kim önerdi?" dedi. "Arkadaşım Dursun." dedim. "O zaman ara Dursun'u!" "Niye ki?" dedim. "Sen, ara Dursun'u!" Aradım. "Ya Dursun, bugün yanına ugradım ya," "Alo, evet dinliyorum seni..." "Bana bir hoca bul diye." Dursun, birden telefonda gülmeye başladı.  Bana, "Sen içtin mi?" diye sordu. "Hayır, ne alakası var! Şimdi dedim ya!" "Arkadaşım, beni geçen sen memleketime ugurlamadın mı?" deyince şok geçirdim yani. "Sen hala gelmedin mi? Evet, o zaman ben kimle konuştum?" derken, "Ooooo, hadi işim var. Bitince ararım." deyip suratıma kapattı telefonu.

"Neler oluyor?" diye düşünürken, hoca hızla kardeşimin bulundugu odaya girdi. Ben, donakalmıştım. "Sen... Sen kimsin o zaman!" diyebilmişim sadece. Hoca girince kardeşim, "Sen, sen! Seni tanıyorum!" diye korkunç bir çığlık attı. Hoca, kardeşime, "Yaradan Rabb'in adına! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Seni zavallı!" dedi ve sureler okumaya başladı.

Ben, hâlâ neler olduğunu çözememiştim. Bu şahıs, kimdi? Sonra kardeşimle konuşmaya başladı. "Bu insanları rahat bırak!" dedi. Kardeşim, "Abi, abi! Çıkar onu odadan!" diye ağlamaya başladı. Ben, hala telefonun şokunu yaşıyordum. Sonra bu şahıs, bana, "Hadi kardeşini sıkı tut!" dedi. Annemi de çağırdı; ama tutmadan önce abdest almamızı istedi. Aldık. Yani annemin bana gösterdiği şekilde. Sonra kardeşimin yanına gittik. Hoca, baş ucunda Kur'an okumaya başladı. Bize, "Hadi, şimdi tutun!" deyince, annemle ben hemen tuttuk. Kardeşim, çığlık atıyordu. Gözleri, siyahla kan kırmızısı şeklinde değişip duruyordu.

Sonra yatağı sallanmaya başladı. Odadaki gardrop kapakları açılıp kapanıyordu. Mutfaktan tabak kırılma sesleri geliyordu. Lambalar açılıp kapanırken, bizim bulundugumuz odadaki lamba ise patladı. Sonra ani bi sessizlik oldu. Kardeşim, bayılmıştı. "Bitti mi?" dedim,  hoca olarak getirdiğim şahısa dönerek. "Hayır, burada kaldığınız sürece hiç bitmez." dedi.

"Sizden önce, burda bir aile yaşardı. Çok güzel bir aileydi. Sonra küçük oğullarında paranormal bir durum meydana geldi. Başlangıcında, oğulları gece su içmeye kalkmış. Koridorda yürürken, şu an bulunduğumuz odanın kapısı acılmış. O zaman, bu odayı sadece misafirler için kullanırlarmış. Çocuk, kim açtı diye içeri girdiğinde, kapı birden kapanmış ve çocuğun içerden çığlığı yükselmiş." "Ve sonra?" dedigimde, "Tamam, bu kadar. Sonrası sondu zaten." dedi.

Bana, "Sen, Kur'an bilir misin?" "Hayır!" dedim. "Ya sen teyze?" dedi. Annem, "Biraz..." dedi. Bana dönerek, "Niye öğrenmedin?" dedi. Cevap veremedim. "Hayır ve şerrin Allah'tan geldiğini biliyor musun?" dedi. "Evet." dedim. "Babanın inancı nasıl?" diye sorunca yine cevap veremedim. Bana, "İşte, sizin zayıf halkanız bu!" dedi. "Burdan üç gün içinde taşının, yoksa ailenizden biri zarar görecek." dedi. "Ne! Taşınmak mı! Babama bunu nasıl kabul ettiririm?" diyince, "Bu, beni ilgilendirmez." dedi. Kapıya doğru yöneldi. Gidiyordu. Sonra bana dış kapıdan bakarak, "Hani su içmeye giden çoçuk vardı ya..." Hiçbir şey diyemedim. Sadece, "Evet?" şeklinde kafamı salladım. "O, bendim." deyip hızla uzaklaştı.Hızlıca ayağa kalktım. Kapıya koştum. Daha sorularım bitmemişti. Ama o çoktan gitmişti.

O gün hoca öyle diyince, annemle, "Artık bu evde kalamayız." diye konuştuk. Kardeşim de kendine gelmişti babamı zor bela ikna ettik. Hem de tam da üçüncü günde. (burda, babamın başına bişey geldi ve şimdi dini bütün bir insan oldu) Ve o evden taşındık.

Aradan üç yıl geçmişti. Birgün, o mahalleye işim düşmüştü. gittiğimde, "Eve de bakayım." dedim. Kocaman bir bahçesi vardı. Ev, üç katlıydı. Babam, orayı bir mütahite vermişti. Yıkılsın, evler yapılsın diye; ama mütahitin yıkım işlerinde hep aksilikler olmuş. İşcilerden biri, aklını kaçırmış, biri de ağır yaralanmıştı. Mütahit de yıkamıyacagını anlayınca, o ev öylece kaderine terk edilmişti.

Bahçe kapısına kilit vurmuşlardı ve "İçeri girmek tehlikeli ve yasaktır!" diye bir tabela asılıydı. Evin bahcesine bakarak geçerken, evin kapısının aralandıgını gördüm. Ev, sanki beni cagırıyordu. Arkama bakmadan dönüp gittim ve bir daha o mahalleye, hatta o evin bir mil yakınına bile yaklaşmadım.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:25
Cinlerle İlgili Hikayeler #4
 

Cin ve Hayalet Hikayeleri 4

Bir Cin Çağırma Hikâyesi

14 yaşımdayken birgün İsviçre'de arkadaşlarla cin çağıralım dedik ve bu konu hakkında bir sürü bilgi edindik. Yaklaşık 1 hafta sonra, ilk seansı denedik ve başarılı olduk. Bu seanslar, çok heyecanlı olmaya başladı ve biz bunu sürekli tekrarladık... Ben, bu konuyla arkadaşlarımdan daha fazla ilgilendiğim için onlara daha da yakınlaşmak istedim! Önceleri başarılı olamadım ve cinlere inancım azaldı. Derken, 15 yaşlarımda bu olayları rüyamda yaşamaya başladım ve gerçek hayata geçti. Yavaş yavaş sevmediğim insanlara küçük zararlar gelmeye başladı. Artık birşeyler olmadan önce, hissedebiliyordum bu da beni çok mutlu ediyordu ve ben, gittikçe kendimi onların yanında hissetmeye başladım! 16 yaşımda, Türkiye'ye temelli dönüşümde onlar da benimleydi. Bu şekilde çok güzel ve ilginç yıllar geçirdim ve 18 yaşıma geldiğimde bir radyoda DJ'likle uğraşıyordum. Bir gece nöbeti sırasında, yine yalnız değildim; ama bu defa bunu hissetmek, bana mutluluk vermiyordu. Aksine huzursuz olmaya ve boğulmaya başladım. Bir ses geçirmez stüdyoda, ilginç bir şekilde birinin nefesini ensemde hissettim ve tüylerim ürperdi. Hatta ilk defa korktum! Tüm bunların yorgunluktan ve uykusuzluktan olabileceğini düşünerek mutfağa bir bardak su almaya gittim. Tam arkamı dönüp ışığı söndürürken, biri arkamda adımı fısıldadı ve o an korkudan kanımın çekildiğini hissettim. En kötüsü de, radyonun olduğu binadaki daireler işyerleriydi ve gecenin saat 02:30 da benden başka hiç kimse yoktu! Tam bu sırada, bu düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayan ikinci ve daha şiddetli bir sesle irkildim ve stüdyoya kaçıp (belki aptallık ama) kapıyı kitledim! Yerime oturdum, suyumu içtim ve müziği sonuna kadar açtım; ama yine de bu durumdan kurtulamadım, çünkü bu defa omzuma bir el hissettim!!! Dona kaldım... Hiç kıpırdamadan korkarak karşımdaki aynadan arkamda olup bitenleri kestirmeye çalıştım ve gördüklerim beni dehşete düşürdü!!! Arkamda bir takım gölgeler yer değiştirip duruyordu sanırım 7-8 tane! Panik halinde radyodan resmen kaçarak ve ağlayarak aşağı indim. Tek düşündüğüm, motoruma atlayıp ordan uzaklaşmaktı; ama motoru çalıştıramadım! Bir kaç kez denedikten sonra başardım ve süratle eve gittim. Tam eve yaklaşırken motor birden durdu. Motorun sesini duyan köpeğim ,koşarak geldi ve beni tanımamış gibi davranıp (ki bu hiç yapmadığı bişey) kaçtı! Ağlayarak hızla eve girdim. Annem büyük bir panikle uyandı ve sonra bir kaç arkadaşımı gecenin saat 03:00 ünde panikle eve çağırdım. O gece hiç birimiz uyumadık ve yalnız olmadığım için kendimi daha iyi hissettim. Ertesi gün farklı farklı hocalara gittik ve yapılması geteken ne varsa yaptılar. Ama tüm bunlar yetmedi ve peşimi bırakmadılar ve en kötüsü artık onlara alışmaya başlamıştım! Sonra sadece birisini çok net bir şekilde bulunduğum her ortamda görmeye başladım! Bir bayandı ve sürekli karşımda, yanımda, hep yakınımda bir yerlerde oturup gülerek beni izliyordu! Onun varlığı, artık bana korkudan çok rahatsızlık vermeye başlamıştı. Çünkü; elini tuttuğum veye dokunduğum kızların o an ya burunları kanıyordu, ya düşüp bir yerlerini incitiyorlardı, ya da bir yerleri ağrıyordu! Böyle devam edemeyeceğimi düşünüp onu ciddiye alıp dinlemeye karar verdim. Bu arada tekrar hocaya gidip bu konuyu danıştım ve benzer olaylarla karşılaşan insanlarla görüştüm. Onun beni rahat bırakması için tek bir isteği vardı o da; cinsel beraberlik! Ama ben bunun yalan olduğunu ve bir kez beraber olduktan sonra ömür boyu onun esiri olacağımı öğrenmiştim! Sürekli beni tahrik ediyordu ve kendime zor engel oluyordum. Bu sırada bana yardımcı olan bir hocanın tavsiyesiyle istanbul da bir medyuma gittim. 3 gün, onun evinde kaldım ve çok değişik yöntemler uyguladı. Sonuç mu: Bu başımdan geçen olayı kız arkadaşımla beraber hem de hiç bir yerine bir şey olmadan sizlere aktarabildik! Tek tavsiyem hayatınızı daha heyecanlı kılabilmek için bu olaylarla ilgilenmeyin. Çünkü kaybettiğiniz şey yine kendi hayatınız!!!!

Bir Ruh Çağırma Daveti

Merhabalar. Sizlerle bunda 18 yıl önce liseye giderken arkadaşlarımla beraber yaptığımız bir daveti ve sonrasında yaşadıklarımızı anlatmak istiyorum. O zamanlar ilk yarı yıl tatili yaklaşıyordu. Dersler boş geçtiği için çoğumuz okulu kırıyorduk. 6 arkadaş birinin evinde toplandık 4 kız, 2 erkek olarak. Arkadaşımızın annesi, bizi rahatsız etmemek için başka bir yere gitti. Ev, bize kaldı. Bir süre muhabbetten sonra konu filmlere oradan da ruh çağırma olaylerına geldi. Daha önce İran'da yaşamış ama Türkiye'ye yerleşmiş olan Gita adındaki arkadaşımız bize nasıl ruh çağırılacağını, orada insanların yaptığını ve herşeyi sorup cevabını alabileceğimizi söyledi. Ben, bu işlerle ilgilenmeme rağmen arkadaşlarım bilmediği için işi makaraya aldım.Diğer arkadaşım da aynı benim gibi yaparak işi şakaya vurdu. Fakat kızlar, "İlla ki yapalım." diye ısrar edince, "Tamam." dedik.

Gita'nın istediği malzemeler masaya kondu (Davet yöntemini anlatmayacağım). Hepimiz masanın etrafına oturup el ele tutuştuk. Gita bazı şeyler söyleyip daha önce hazırladığımız malzemelerle davete başladı. Biz tabii hala işi şakaya vuruyoruz. Derken bir sessizlik çöktü üstümüze. Herkes el ele tutuşmuş sanki ağırlaşmıştı. Ama kızlardan bazıları resmen titriyordu. Yaklaşık yarım saat sonra masanın ortasında duran ayna sanki kararmaya başladı. herkes biribirine bakıp, "Tansiyonum falanmı düştü?" diye düşündü. Daha sonra aynada resmen dumanlar belirmeye başladı. Bu arada çığlıklar koptu tabii. Ama Gita, seansı bırakırsak başımıza bela olacağını söyleyip devam etmemezi sağladı. Aynada birimiz dışında hepimiz dumana benzer görüntü görüyorduk. Yalnız ev sahibi olan arkadaşımız, gülmeye başladı. Öyle bir gülüyordu ki, biz "Aklını kaçırdı..." dedik. Herkes de renk bembeyaz oldu. "Ya bize gele gele bu çocuk mu geldi!" deyince bizde iyice film koptu. O, aynada bir çocuk görüp duyuyordu ama biz sadece duman görüyorduk. Sonra konuşmaya başladı onunla. "Adın ne? Ben hangi okula gidiyorum? Tayfun beni seviyor mu?" falan.

Yanındaki kıza dönüp, "Baban iş için İzmire gidecek bu akşam." dedi. Kız dondu kaldı. Bana, "Kimyadan zayıf alacaksın." dedi. Kısaca, herkese bişeyler söyledi. Sonra da "Şimdi gidecekmiş; ama sonra yine gelecekmiş." dedi ve seans bitti. Hepimiz şok olmuş bir vaziyette "ya sen bizi kandırdın değil mi" falan dedik. O da bir sürü yeminler etti ve çok eğlendiğini anlattı.

Sabah okulda buluştuk. Kız arkadaşımızdan biri, "Babam akşam iş için İzmire gitti " deyince şok olduk. Ben o gün kimya sınavından zayıf aldığımı öğrendim. Diğer söylediği şeyler de çıktı. Bu sefer, biz ona yalvarmaya başladık, bir daha çağıralım diye. Onbeş gün sonra aynı grup yeniden çağırdık. Ama ilginç olan, sadece soruları o sorarsa varlık cevap veriyordu. Seanslar böyle devam etti. Biz, sınıftaki diğer arkadaşlardan iyice kopmuştuk. Her fırsatta "Ne soracağız, ne yapıcağız?" diye toplanıp düşünüyorduk. Birkaç seans sonra, varlık beni ve bir arkadaşımızı bundan sonraki seanslarda olmamamızı istemedi. Sebebini hiç söylemedi. Birkaç ay sonra diğer arkadaşlarımızı da istemedi ve seans yapma olayımız bitti. Ancak O arkadaşımız sürekli görüşüyordu. Hatta o varlığın sürekli onun yanında olduğunu ve onu koruduğunu söylüyordu. Kızın bakması, yürümesi değişmişti sanki. Birgün, dersin ortasında kalkıp yandaki çocuğa, "Sen, benim için nasıl böyle düşünürsün!" dedi ve saldırdı. Çocuğun hiçbirşeyden haberi yoktu. Disipline verdiler ve uyarı aldı.

Yine birgün, dersini yapmadı diye öğretmen ona kızdı. O da öğretmene, "Akşam, kocan eve gelmedi diye hırsını benden mi alıyorsun!" dedi. Öğretmen, dondu kaldı. Yine disipline verdiler. Bir hafta uzaklaştırma cezası aldı. Döndüğünde tamamen değişmişti. Hiçkimseyle konuşmuyordu. Sadece boşboş oturuyordu. Ailesini okula çağırdılar ve konuştular. Psikoloğa götürdüler. Daha kötü oldu. En kötüsü de bizi düşman ilan etti. İnsanların sırlarını açığa çıkarmaya başladı: Herkes ondan nefret ediyordu. Birgün, "Siz bu servise binin, hepinize soracağım." dedi. Yolda servisin tekerleği patladı, duvara çarptık. Birkaç kişi, hafif yaralandı. O kız, sanki tam bir şeytan olmuştu. O zamanlar öğrendiğimize göre evde anne ve babasına da böyle tehditler savurup korkutuyormuş. Aileside çaresiz kalmış. Doktorlar bir çare bulamamış.

Okulun kapanmasına birkaç gün kala, ailesi okuldan kaydını aldı. Taşınıyorlarmış. Zaten okula da gelmiyordu o aralar. Sebebini ve onu sorduğumuzda annesi, geçen gece, "Bu akşam ben uçacağım. Bana o zaman inanacaksınız!" dediğini ve üçüncü kattan aşağı atladığını, bacaklarının ve kollarının kırıldığını, herkesin dilline düştüklerini, o yüzden de taşındıklarını söyledi. İşte birebir yaşadığım bir olay. Arkadaşımın şimdi nerede ve ne yaptığını bilmiyorum. Davet yapmadan önce bir kez daha düşünün.

Cinle Dalga Geçme

17 yaşındaydım ve annemin memleketi olan Giresun'daydık. Döndü Abla, o sıralarda 22 yaşında falandı (annemin amcasının kızı). O'nu her gece cinler döverdi ve üzerinde taşıdığı Kurân'ı çikarması için baskı yaparlardı. Birlikte yatıyorduk onlarda kaldığım zamanlarda; ama sabahları vücudunun her yerinde morluklar oluyordu. Bendeyse hiçbir şey olmuyordu ve hiçbir şey de hissetmiyordum...

Bir gece, Döndü, ablası, ablasının akrabası Emine ve onun nişanlısı, epey geç saate kadar oturduk. Döndü'nün annesi ise saat 11 gibi yattı, uyudu başka odada. Biz, hala sohbet ediyorduk. Saat, gece 02.00 olmuştu.. Ben, cin cagirmayi önerdim. Bu, onlara da cazip gelmiş olacak ki kabul ettiler. KİKİ adında kibrit cinini hepiniz duymuşsunuzdur. Bir kutudan 4 tane kibrit çöpü aldık ve cin cağirdık dualarla. Bu islerden çok iyi anlıyordu Döndü. Sorular soruyorduk. Kibritler de sağa sola hareketle bize cevap veriyordu. Ben, yaşımın da küçük olmasından dolayı bayağı zirvalamaya baslamıştım. Cinle dalga geçiyordum. Yanımdakilerse iyice korkmuşlardı benim cine ileri geri konuşmamdan! Beni sürekli, "Sus!" diye uyarıyorlardı. Neyse, bir müddet sonra ışık, kendiliğinden kapandı. Kalktım, düğmesine bastım, açtım. Arkamı döndüm ki tekrar "Çattt!" diye düğmeden kapandı ışık.. Bulunduğumuz oda köy evi oldugundan, mutfak ve oturma odası bir kullanılan bir oda.. Mutfak dolabı, zangır zangır titremeye ve tabaklar birer birer yere dökülmeye basladı.. Hepimiz, korkudan sapsarı olmustuk. TV açık değildi. Birden TV açıldı. O zamanlar, sadece TRT 1 gösteriyordu köy yerinde. Bilmediğimiz yabancı kanallar, fişek gibi açılıp kapanıyordu.. Biz, bin bir dua okuyarak cini göndermeye çalışıyorduk. Artık yorulduk ve kibrit çöplerini masanın üzerine bıraktık. Aman Allah'ım! Cin, gitmemişti, ve masanın üzerindeki kibrit çöpleri, kendiliğinden hareket ediyordu. Döndü'nün akrabası olan kadın, bayıldı bayılacak...

Saat 04.00 olmuştu artık ve Döndü'nün akrabası olan Emine'nin nişanlısı eve gidecekti. Köy yerlerini bilirsiniz. Acayip sessiz ve ürkütücü olurlar. Evine gidecegi yol da ormanın içinden geçen ve derenin oldugu bir yer. Neyse, bu çıktı gitti ve biz, cini göndermek için uğraşmaya devam ettik.. Tabii ki başaramadık. Öyle kızdırmışım ki onu, her yeri darmadağın etti diyebilirim... Ve işin ilginç yani, yan odada yatan yengemin çıt bile duymamış olmasıydı.. Sabah ezanı okunurken, hepimiz korkudan ve uykusuzluktan uyuyakalmışız..

Yengemin sesiyle uyandık. "ORTALIGIN HALİ NE BÖYLE!" diye soruyordu. Ona anlattık. O da ürperdi ve kızdı bize.. Emine'nin nişanlısı da ertesi günü geldi ve gece eve gittiği yolda, onu taşlamıştı cinler. Bu taşlar, pek bir yerine isabet etmemişse de, omzuna ve alnına çarpmış ve oldukça morarmıştı.. Aynı gece, ben anneannemin evine gittim yatmaya ve o gece Döndü Abla'mı da çok sıkıştırmışlar ve acayip dövmüş cinler. Kız, günlerce vücudu ve yüzü morluklar içerisinde gezmek zorunda kaldı... Komşumuz olan bir hocaya olanları anlattık! Hoca bile dehşete kapıldı ve cinin, beni yaşım küçük olduğu için affettiğini, yoksa yetişkin bir insanın cinle o şekilde dalga geçse çarpılacağını, ağzının burnunun ters döneceğini söyledi...

Evde Tek Başına... 

Bu hikayeyi bana kuzenim anlattı. Geçen yaz, başından geçmis ve benim haricimde kimseye anlatamamıs, inanmazlar diye…

Halamlar, yani kuzenimin ailesi Ankara’da, Ayrancı’da 6 katlı bir apartmanın en üst katındaki dairede yaşıyor. Yaz tatili için ailesi Bodrum’a gitmiş ve kuzenim de final sınavlarından sonra onlara katılacakmış. Evde yalnız kalmaktan korktugu için en yakın kız arkadaşını beraber kalmak için eve davet etmiş; ama arkadaşının ailesi buna karşı çıkmış, 2 kız tek başlarına bir evde kalamazlar diye. O da mecburen katlanmış evde kalmaya ve de sınavlarına çalışmaya.

Evdeki 2. yalnız gecesiymiş. Erkenden yatağına yatmış ve odasındaki televizyonu da açık bırakmış. Reha Muhtar’ın sesi kulaklarında çınlayarak uykuya dalmış. Bir ara bedeni hafifçe sarsılarak uyanmış ve hemen ardından gecenin sessizliği yırtan uğursuz ezan sesi ile irkilmiş. Gözleri hala kapalıymış. Ezanı okuyanın sürekli olarak “Cin, cin el-Allah” dediğini farketmiş ve odasında ufak bir ses duymuş, imamın bağırışına karışan… Televizyonun sesidir diye aldırış etmemiş ve tekrar uyumaya çalışmış. Ses tekrarlanınca ve bu sefer ona biraz daha tanıdık bir ses olarak gelince, annesinin sesi sanmış. Evde kendisinden başka kimse olmadığını hatırladığı anda gözlerini açmış ve de kapkaranlık odaya korku ile bakmış. Sese bir kez daha kulak vermis ve duydugu sey, ufak bir kiz çocuğununkini andıran ve arada bir yaşlı bir kadının sesine dönüşen, kesik ve kısık fısıltılarmış. O an, sırtından soğuk terler dökülmüş ve odasında başka bir varlığı hissetmesinin ona verdigi ürperti ile tüyleri diken diken olmuş. Yerinden kalkmaya çalışmışsa da, kıpırdayamamış. Çığlık atmış ama kendi sesini duyamamış. Sadece odasındaki o fısıltılar ve mırıldanmalar daha da güçlenerek, yüzüne dogru yavaş yavaş yaklaşmış. Artık kalbini saran dehşete ve kendisini felç eden, şimdiye kadar hiç hissetmedigi kadar güçlü olan bu korkuya dayanamayacağını düşündüğü anda, çalan kapı zili ile kendine gelmiş. Onun çıglıklarını duyan komşularının geldiğini düşünerek rahatlamış. Hemen yataktan fırlayarak, kapalı olan televizyonunun önünden geçip odanın ortasında bir ara durmuş ve karanlığa bakakalmış. Olanlara inanamıyormuş ve de sadece çok kötü bir kabus gördüğünü düşünerek, rahatlamıs. Birden, apartmanın içinde koşuşturma sesleri duymus. Bu sesler, kafese tıkılmış bir hayvanın ordan kurtulmak için delice koşarken çıkardığı toynak seslerini andırmış ona. Bu sesler, yavaş yavaş azalmış ve sonunda etraf, huzur dolu bir sessizliğe bürünmüş. Tam odasına geri dönecekken, sokak kapısından gelen şiddetli ve inatçı tekme sesleri ile istemeden de olsa kapıya yönelmiş. Kapı deliğinden bakmış önce, ama apartmanın içi zifiri karanlıkmış. Işığa basmış ama kapı önünde kimsecikler yokmuş. Komşular gitti heralde diye düsünmüs ve de kapıyı yavasça açmış… Ve gördüğü sey, hemen önünde duran ve ona kızgın gözler ile bakan kıllı bir keçi olmuş. Neye uğradığını şaşırarak korkuyla yerinden zıplamış ve de başından aşağı kaynar sular dökülerek, o an bilincini kaybederek bayılmış. Uyandığında ise yatağındaymış. Odasındaki garip kokuya aldırmayarak, mutfağa gidip, kendine bir kahve yapmak için doğrulmuş yatağından. Yatak altındaki terliklerini ararken, kendi kendine gülmüş boşu bosuna korktuğu için… Terliklerini bulmuş, onları giymek için ayağa kalktığı anda ise, kulaklarını tırmalayan “ONLARI GİYMEEEEEEEEEEEE!!!!!!!!!” diye bağıran bir cırtlak ses, onu tekrar bilinçsiz bir uykuya daldırmış, gerisini hatırlamıyor…

Hasan Amca ve Cinler

İzmir'in Bergama Semti'nde, 1962 yılında, o dönem bağlarda çalışan Hasan adında dedemin bir arkadaşı olayı yaşayan şahış.. 4 tane çucuğu varmış zamanında. Bağlarda çalıştığı için de eve uzak olduğundan dolayı, çalıştığı bağın hemen önündeki ufak kerpiç bir evde uyuyomuş. O dönemlerde, genelde insanların geçimi ya tütün kırmak, ya da bağ bahçe işleri. Kıt kanaat geçiniyolarmış.

Gecenin bir vakti, dedemlerin kapı çalınıyor. Şaşırıyorlar, "Kim bu saatte?" diye. Dedem, kapıyı açmış; gelen Hasan Amca... Kendi evi uzak olduğundan dolayı sanırım, ilk aklına gelen yer dedemgilin evi olmuş. Acayip perişan bir haldeymiş. O yaştaki adam, ağlıyomuş kapıda. Çok korkmuş. Neyse, içeri buyur etmişler. Anlatmaya başlamış. Uyurken, göremediği ama hissettiği birşey ona dokunmuş ve küçük kerpiç evde adını sölemiş. O da çok korkmuş, kaçmış. Dedem, inanmamış haliyle. Daha sonra, beraber gitmişler. Zorla götürmüş bizimkiler, "Yoktur öyle birşey." diye. Gidip bakıyorlar, hiç kimse yok etrafta. Yalvarmış resmen, "Sizin bahçede de yatarım; ama burda kalmayım!" diye.O geceyi bizimkilerde geçirmiş.

Daha sonraki gecelerde de aynı olay tekrarlanmış. Korkudan sanırım, deliriyor adam. Hemen hastaneye kaldırıyorlar. Çünkü yaz günü, kazaklar falan giyiyomuş. Birkaç hafta sonra, dedemlerin kapı yine çalınıyor gece. Dedem açıyor kapıyı. Karşısında en yakın arkadaşı. Hastaneden kaçtığını düşünüyor. Dedeme garip bi ses tonuyla, "Gel," diyor, "Gidelim." Korkup kapıyı kapamış dedem de. Çünkü yüzündeki ifadeyi hiç beğenmemiş. Birkaç gün sonra, hastaneden ölüm haberi geliyor. Neden öldüğünü bilmiyorum. Bergama'da, Ulucami'de naaşını yıkarlarken, imamın dediği olay ilginç. Kolunda arap hafleriyle yazılmış bir iz farkediyorlar.. Dedeme söylüyolar. Zaten en son gece eve gelenin de ne olduğunu hep sormuştur kendisine herhalde. Daha sonra bir çok gece, dedem rüyalarında arkadaşını görüyor. Dedem, vefat etmeden önce bana anlatırdı bunu. Ben de tırsardım. Şimdi ne zaman gecenin bir yarısı kapı çalsa, bu olay aklıma gelir.

Garip Bir Hikaye

Bu olayın tüm tanıklarıyla ayrı şehirlerde ve farklı zamanlarda görüşme olanağım oldu. Hepsi de, harfiyyen aynı şeyi anlattı bana. Ben de aynı garip olayı, olayın şahitlerinden birisinin ağzıyla size aktarıyorum;

«Babamız, evimizden uzaktaydı. Evimizde sürekli bir tedirginlik ve huzursuzluk vardı. Yedi kardeştik ve köy evimizde biz kızlar, annemizle birlikte aynı odada uyuyorken, abilerimiz yan odada uyuyordu. Ben, o devirde 13 yaşındaydım. Evimizin odası beyaz kireçti. Geceleri korkmayalım diye, bir gaz lambası, kısık ateşte sürekli yanardı. Ancak duvarlar beyaz olduğundan, az ışık da olsa odada herşey seçilebiliyordu. Ben, iki kız kardeşimle yer yatağında yatıyordum. Annem, divanda yatıyordu. Yatağa gireli bir kaç saat olmasına rağmen, ben uyuyamamıştım. Tavana bakıyordum. O sırada odamızın kapısı açıldı. İçeri kafasında şapka bir adam girdi. (Bu şapka dediği şey, örgü bere) Babamız evde olmadığı için, dayım köyümüze gelerek sık sık bizde kalırdı. "Yine geç vakitte dayım geldi." diye düşündüm. Ardından adamın arkasından odaya bir kadın girdi. Adam önde kadın arkada, gaz lambamızın asılı durduğu duvara yürüdüler. Adamda pantolon yerine, aşağıdan iple bağlanmış bir kapri vardı. Kadın, beyaz bir elbise giymişti. Siyah saçları beline kadar arkadan uzanıyordu. Hiç konuşmadılar ve lambanın yanında durdular. Her ikisi de bir süre lambanın fanusundan içeri baktılar. O anda, her ikisinin de yüzünü net olarak gördüm. Bu kişileri tanımıyordum. Dayım olmadığını anladığım da çok korktum. Heyecandan dilim tutulmuştu. Ardından adam, gaz lambasının ışığını biraz açtı. Herşeyi artık daha net seçebiliyordum. Işığı açtıktan sonra, yine adam önde, kadın arkada yürüyerek odanın duvarından dışarı çıktılar. İşte o anda, “Anneee !!!” diyerek sessizce ağlamaya başladım. Annem, hızla ellerimi tuttu. “Korkma kızım sende gördün mü?"  dedi.  Olaya odada bulunan annem, ben ve ablam, aynı anda şahit olmuştuk. Annem, sonra bizi şöyle teskin etti. “Kızlarım!!! korkmayın, bunlar bize zarar vermek için gelmedi. Hanemizin ışığını arttırdılar. Herşey daha iyi olacak.” O gece korkuyla biribirimize sarılarak uyuduk. Annem, o gaz lambasını korkudan bir daha söndüremedi. Onu yanık bir şekilde vitrinin üzerine koydu. Lamba, orada kendi kendine gazı bitene kadar yandı. Lambayı söndürmememiz içinde bize tembihte de bulundu. Sanırım, evimize gelenlerin açtığı ışığı söndürmeye korkmuştu…Bu olayı kimseyle paylaşmadık. Aile sırrımız olarak uzun süre içimizde yaşattık…»

Bu olayı, olayın tanıklarına ayrı zaman ve mekanlarda sordum. Hepsi, yaşanan bu olayı aynen teyit etti. Yaşları şu anda epey ilerlemiş bu sıradan kadınların, aradan yıllar geçtikten sonra böyle bir hikaye uydurmalarının hiç bir anlamı olmayacağı kanaati bende oluştu. Hatta, olayı duymuş olmama epey şaşırdılar. Sanırım, birbirlerine çok iyi tembihlemiş olacaklar veya bu sır dolu olayı unutmak istemelerinden de kaynaklanıyor olabilir. Genelde, olayı anlatışları yorumdan uzak, kısa ve özdü. Bu tip olayı anlatanların heyecanla, ballandırarak bezedikleri cümleler kurmadılar. "Yaşandı bitti! üzerinde durmuyoruz." havasındaydılar. Tüm bu izlenimlerim, bana bu olayın gerçekliliği konusunda daha da inandırıcı düşünmeme neden olmuştur.

Mezarlıktaki Heykel

Genç kızlar, korkunç efsanelerin çoğunda başroldeler. İngiltere’de yaygın olan bir hikayede anlatıldığına göre, bir grup kız, bir gece korkunç hikayeler anlatıyorlarmış birbirlerine. Laf dönüp dolaşmış ve gece mezarlığa girip giremeyecekleri tartışmasına dönüşmüş. Kızlardan biri, “Girmek ne ki, sabaha kadar bile otururum ben orada.” demiş.

Yaparsın, yapamazsın tartışması sürerken, korkmayacağını söyleyen kız, üzerine montunu alıp fırlamış dışarı. Giderken de, “Sabah beni mezarlıktan almaya gelirsiniz. Herhalde gündüz vakti korkmazsınız di’mi?” demiş gülerek. Kızlar, engellemeye çalışmışlar ama nafile, dönmemiş sözünden cesur kızımız.

Evde kalan kızlar, sabahın ilk ışıklarıyla arkadaşlarının yanına yani mezarlığa gittiklerinde, onu yanında mermer bir heykel olan bir mezarın üzerinde bulmuşlar. Kız, gözleri pörtlemiş bir halde cansızmış ve mezardaki heykelin elleri kızın boynundaymış. Sonradan öğrenmişler ki, mezarın sahibi, nişanlısı son anda evlenmekten vazgeçtiği için intihar eden bir gençmiş. Heykel, ölü kadınlardan intikamını işte böyle, kızı öldürerek almış.

Musalla Taşı

Köyümüz, Tipi Köy Iç Anadolunun en eski köylerindendir. Köyümüzün mezarlığı, evimizin tam karşisındaydi. Komşumuzun bize, "Orada garip seyler gördüm,." demesi, bizi ne kadar ürkütse de inandırmıyordu. Ta ki Burak arkadaşımın sünnet gecesine kadar. Birden, arkadaşımın hediyesini evde unuttugumu farkettim. Gece, garip olayların olduğunu bildigim için, eve gitmeye korkuyordum. Eve yaklaştığımda, bazı çığlıklar duymaya basladım. Musalla taşının üzerinde garip ışık büzmelerinin daire biçiminde döndügünü gördüm ve birden at sesleri gelmeye basladı. İleriye dogru baktığımda, atin üzerine binmiş bir gelinin hızla musalla taşına doğru geldigini gördüm. Gelin, bir süre musalla taşının etrafında dolaştıktan sonra, mezarlığa girerek ağıt yakmaya basladı. Ben, bu arada korkudan ne yapacağımı şaşırdım. Daha sonra, bir düğün alayının gelip gelini alarak oradan hızla uzaklaştığını gördüm. Ben de düğün yerine koşup olanları dedeme anlatmaya basladım. Dedem, bana inanmadı. Ertesi sabah, mezarlığa bakmaya gittiğimde, bir gelin duvağını bir mezara baglı olarak buldum.Bu duvaği dedeme gösterdigimde, dedemin ağladığını ve bu duvağın savaşta, gelinken sehit olan ablasına ait oldugunu ve mezarınsa sevdiğine ait oldugunu söyledi. Birkaç yıl sonra, Akşehir Gölü'nün taşmasıyla köyümüz sel altında kaldi. Bir daha böyle bir olay görülmedi.

Ölen Babaanne

Liseli bir genç kız, babaannesiyle yasamaktadır. Birgün, okuldan eve gelir. Babannesi, salonda oturmaktadır. Babannesi, genç kıza bakar ve kendisine su getirmesini ister. Kız da mutfağa doğru yürürken, telefon çalar ve arayan babaannesidir. Komşuya gittiğini, yarım saate kadar geleceğini söyler kıza ve kız hayretle sorar: "Babanne, sen evde değil misin? Burda, sana çok benzeyen biri var." der. Babannesi kıza, "Senden su mu istedi?" diye sorar ve kız, "evet!" der. "Derhal ona suyu ver ve evi 5 saniye içinde terket!" der. Kız, şaşkınlık içinde mutfağa gider ve suyu verip evi terkeder. Arkasına dönüp baktığında, ev yıkılmıştır ve ölen, kızın babannesidir.....

Kaynak: Farklı farklı sitelerden alınmıştır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:26
Cinlerle İlgili Hikayeler #5
 

Cin ve Hayalet Hikayeleri 5

Allahsız Osman

İstanbul'da 1800'lü yıllar... O zamanın ünlü kabadayılarından Ustura Kemal ve arkadaşları, Karacaahmet Mezarlığı'nın karşısında bir evin bahçesinde çilingir sofrası kurmuşlar. İçki masası muhabbeti tüm hızıyla devam ederken, laf dönüp dolaşıp mezarlık ve ölü konusuna gelmiş. İçinde zırnık Allah korkusu ve vicdan bulunmadığını iddia ettiği için lakabı Allahsız Osman olan bir kabadayı, "Ulan ölü ne ki be?! Sen sağ olanlardan kork, ölüden kimseye zarar gelmez" demiş. Ustura Kemal da muhabbeti koyulaştırmak için, "Ulan Osman, madem ölüden korkmuyosun, gel şunu iyiden iyiye ispatla bize!" diye dalga geçmiş.

Allahsız Osman, bunu nasıl yapacağını sorunca; Ustura Kemal, "Aha şu karşıdaki Karacaahmet mezarlığını görüyosun. Madem Allah'a inanmaz ve ölüden korkmazsın, bu gece 12'de mezarlığa girip sana vereceğimiz kazığı mezarlığa içinde bi yere çak. Sabah biz gidip, kazığın orada olup olmadığına bakarız. Eğer orada bi kazık varsa seni takdir ederiz" demiş. Allahsız Osman, aslında, gece mezarlığa girmek bir yana, yanından geçerken bile türkü söyleyen bir adammış. Ama yiğitliğe leke süremeyeceğinden, "Peki ama siz de benimle gece gelip, mezarlık çıkışında bekleyeceksiniz." demiş. Zaten bu konuşmalar akşam saatlerinde yapılıyomuş, gece yarısı kalkıp Karacaahmet Mezarlığı'na gitmişler.

Osman, gece karanlığında mezarlığın büyük kapısından içeri girmiş. Herkesin Allahsız Osman olarak bildiği o cesur (!) kabadayı, mezarlığın içinde salavatlar getirerek bi elinde kazık, bir elinde çekiç ilerlemiş. Bir mezarın yanına geldiğinde alelacele eğilip kazığı yere çakmış. Korktuğu için de hemen oradan uzaklaşmak istemiş. Ama birşey, giydiği setrenin, (o zamanlar erkeklerin giydiği uzunca eteği olan bi tür giysi) ucundan tutmuş. Allahsız Osman vargücüyle, "İmdaaat! Ulan yardım edin. Ölü beni tutuyooor!" diye feryat etmiş; ama kendinden epey uzakta olan arkadaşlarına sesini duyuramamış. Bağıra çağıra mezarın üzerine yığılıp, kalp krizinden oracıkta ruhunu teslim etmiş.

Uzunca bir süredir mezarlığın dışında bekleyen arkadaşları, Allahsız Osman'ın kendilerine oyun oynayıp, mezarlığın öteki kapısından çıktığını düşünüp dağılmışlar. Ertesi sabah ise, Ustura Kemal ve arkadaşları kazığın çakılı olup olmadığına kontrol için Karacaahmet Mezarlığı'na gelmiş. Bi bakmışlar ki, Allahsız Osman, kazıkla beraber setresinin ucunu toprağa çakmış durumda, bir mezarın üzerinde cansız yatıyomuş.

A-N-N-E

Anlatacağım olay başımdan geçtiğinde, Bursada Milli Piyango Anadolu Lisesinde lise 1. sınıf okumaktaydım. 7 kişiden oluşan bir arkadaş gurubumuz vardı. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez ve ne yaparsak hep beraber yapardık. Okulda canımız çok sıkıldığında kimin evi boşsa o arkadaşın evine gider ve akşam okul çıkış vaktine kadar orada vakit geçirirdik.

Birgün gene, "Okuldan kaçıp ne yapalım?" derken; S. isimli arkadaş, evlerinin boş olduğunu, ailesinin Rusya'dan gelen akrabalarını almak için İstanbul'da olduklarını söyledi. Ve en erken 1 gün sonra geleceklerdi. Biz, her zamanki gibi makarna, patates vs. alıp onların evine gittik.

Yemek yeme faslı falan bittikten sonra oturup televizyon izliyorduk. Hepimiz, sıkılmıştık ve yapacak bir şeyler arıyorduk ki, arkadaşlardan biri, cin çağırmayı önerdi. İhtiyacımız olan şeylerse bir kahve fincanı ve alfabenin harflerini yazacağımız kağıt parçalarıydı. Geniş bir tepsinin üzerine bütün bir alfabeyi dairesel şekilde kağıt parçalarına yazdık ve fincanı ortasına koyduk. Yapmamız gereken, okumasını söylediği duaları okuyup cinle sohbet etmeye başlamaktı. Bu gibi olaylara o güne kadar kesinlikle inanmadığımdan dolayı ben hala işin ciddiyetinde değildim ve zaten bilmediğim için dua okumadım.

7 kişi birden parmağımızı fincanın üstüne koyup duaları okuduk sonra, cine, "Geldin mi?" diye sorduğumuzda, fincan, "Evet." yazısına doğru kaydı. Ben, hala inanmıyordum; ama ortam bozulmasın diye hiçbir yorum da bulunmuyordum. Yaklaşık yarım saat boyunca,"cin" e çeşitli sorular sorduk ve kimi zaman güldüğümüz, kimi zaman inanmadığımız cevaplar aldık. Ama bütün gülüşmelerimiz ve eğlencemiz, dehşet anını yaşadıktan sonra ortadan kayboldu!

"Cin" , sorularımızdan birini cevaplarken, birden fincan tepsinin ortasına geldi. 2-3 defa dairesel bir hareket yaptıktan sonra, sırasıyla "A", "N", "N", "E" harflerine gitti. Hiçbirimiz bi anlam veremedik. Ancak 1-2 saniye sonra evin kapısı açılıp S.nin annesi eve geldiğinde hepimiz şok olmuştuk!

Gece Müzik Dinlerken

Geçici bir süre için annemin babaannesinin şehir içindeki eski evine taşınmıştık. Evin bulunduğu bölge, diğer binaların arka kısmında kalıyordu ve evin ön tarafı bahçe olmakla birlikte yan tarafındaki okulun bahçesine bitişik olarak bir duvarla ayrılıyordu. Okulun bulunduğu bölge, uzun zaman önce mezarlıkmış. Kentleşme büyüdükçe, mezarlığı taşıyıp okul kurma kararı alınmış. Fakat "Sarı Kız" isminde bir yatırın mezarını bir türlü kaldıramamışlar. Buna yeltenen makinaların her biri muhakkak arızalanıyormuş. Bundan dolayı kaldığımız evin bahçesinden hemen çıkışında sol tarafta bu yatırın mezarı vardı. Temiz kalpli insanların bu yatırı gece yarısı saatlerinde bölgesinde bulunan eski bir çeşmeden takunyalarıyla giderek su aldığını gördüğü söylenir. Topuklarına kadar uzun sarı saçlarıyla genç bir kız görünümünde olduğunu duymuştum. Bu yatırın eve yakın olmasından rahatsızlık duyuyor ve geceleri evde rahat olamıyordum. Zamanla bir şey olmadığını görmüş ve rahatlamıştım haliyle. En büyük zevklerimden biri de müzik çalarken uyumaktı. Tarkan'ın ilk kaseti çıkmıştı ve ''Asla'' isimli parçasından çok hoşlanıyordum. Kaseti aldığımın ilk gecesiydi. Ve o şarkıyla uyumak üzere teybimi hazırlamış ve üstelik eğer uyuyamazsam tek kaset yetmez diye düşünerek ikinci bir kaset koymuş ve continue play durumuna yani ilk kaset bitince ikinci kasete başlaması için hazırlamıştım. 01:00 civarı yatağıma uzanarak müzikli düşüncelerle uyumaya çalışıyordum. Hava biraz soğuk olduğu için yorganıma iyice gömülmüştüm. Uykunun o ince çizgisine gelmiş ve müzikten dolayı iyice gevşemiştim. Artık uyku moduna geçtiğimi düşündüğüm bir anda, teybimden "çıt çıt" diye bir ses geldi. Bu ilk kasetin bittiğine işaretti. Fakat sessizlik olmamıştı; yani çalan parça, yarıda idi. Buna anlam veremeyerek gözlerimi açmıştım. Yanılmış olabilirdim. "İkinci kaset başlamalıydı bu sırada..." diye düşünürken tekrar "çıt çıt" diye gelen iki sesle ikinci kasetinde başlamadan önce kapandığını hissettim. Yıllardır kullandığım teybimi iyi tanıyordum. Bu şekilde kapanmasına mekanik olarak imkan yoktu -ki elektrikler gitmiş olsa bile otomatik olarak kapanmazdı-. Bu anlam veremediğim olaya karşı yatağımdan doğrularak yavaşça teybimin olduğu tarafa bakmaya çalıştım. İçerisi loş olduğu için teybimi seçemiyordum. Anlam veremediğim bu olaya karanlığın içinde öylece bakakalmıştım. İçimde kötü bir his belirmişti ve korktuğumu hissederek kımıldayamıyordum. Nitekim annemler de hemen yan odamda uyuyorlardı. Bu, bana az da olsa cesaret veriyordu. Fakat odada yalnızdım. Bu olanlar, bir kaç saniye içerisinde oluyordu. O doğrulmuş halimle yatağımda tuhaf bir sallanma olduğunu sezmiştim. Hafif bir biçimde sağa ve sola sallanıyordu bedenim. kalp atışlarımı da duyuyordum. Bu sallantı kalp ritmlerimdenmi kaynaklıydı çözemedim. Evin tavanı ahşap malzemedendi ve tam üstümden başlayarak gittikçe güçlenen bir gümbürtü diğer odalara kadar hızla ilerledi. Bu an, şok anımdı. Bir veya iki saniye gümbürtünün dinmesini bekledim. Ne annemlerin varlığı ne de yatağımdaki sallantı aklımdaydı. Mantıksız olaylar üst üste geliyor ve canıma okuyordu. Tüm bedenim kaskatı olduğu halde beynimden bir-iki saniye içinde sayısız dua döküldü. İşe yaramış mıydı bilmiyorum; ama o gümbürtü geri dönmemişti. Bundan istifade ederek yatağımdan dualarla birlikte fırlamamla hiçbir şey göremediğim o karanlık içinde lambayı yakmamı sağlayacak olan düğmeyi tek hamlede tokatlamıştım. Florasan olduğu için iki saniye daha beklemem gerekiyordu. İki gün gibi geçen o iki saniyeden sonra göz kırparak florasanın yanmasıyla içerini net olarak görebildim. Odamda hiçbir tuhaflık yoktu. Kalp atışlarımın gürültüsünden başka bir ses var mı, yok mu anlayamıyordum. Bir cesaret daha göstererek bilinçsizce kapımı açarak hemen yan odadaki annemlerin odasının kapısını araladım. Odamın ışığından yansıyan ışıkla annemin uyuyan yüzünü gördüm. Uyanmamışlardı. Hemen odaya daldım ve birkaç saniye başlarında sağa sola bakındım. Annem, tavşan uykusu olan biriydi ve benim odadaki varlığımı hissederek gözlerini açtı. Ne olduğunu sordu. O gümbürtüye uyanmamış olması, hayret verici birşeydi benim için. Anlaşılan benden başka bunu duyan olmamıştı. Annemi odama çağırdım ve ondan önce giderek az da olsa rahatlamış biçimde teybimi inceledim. Herşey normaldi. Beni asıl hayrete düşüren içindeki kasetin durumuna baktığımda iki kasetinde hiç ilerlememiş gibi en başında sarılı biçimde durduğunu görmem oldu. Kendimden kuşku duydum. Anneme de hiçbir şey ispat edemedim. Annemin yorumu, gece tavan arasında dolaşan kediler hakkında oldu. Ben de o gümbürtüyü bir kedinin yapabilmesi için ancak dört bacağını ve kuyruğunu altından toplayarak deli gibi poposu üstünde zıplayarak ilerlemesi gerektiğini söyledim. Bir kedinin işi olamazdı. Sanırım başka güçler tarafından uyarılmıştım. Kısık bile olsa müzikten rahatsız olan komşularım vardı. O evden taşındıktan sonra da müzik dinleyerek uyumayı denesem de uyuyamadığımı gördüm. Bir zevkimden daha mahrum bırakılmıştım.

"Gizli İlimler" Kitabı

Dershaneden tanıştığım Ramazan adında çok samimi bir arkadaşım vardı. Ramazan, bana birgün, "Bizim köye gidelim. Sana köyü gezdireyim Hem de ailemle tanışırsın." derdi. Ben de, "Tamam. Müsait bir zamanda evden izin alır gideriz." demiştim.

Neyse, ÖSS sınavına yirmi gün kala, yorgunluğumuzu atmak için kendi kendimize tatile girmeye, gezip eğlenmeye karar vermiştik. Ramazan, "Fırsat, bu fırsat," dedi. "Git babana durumu anlat...". Ben de durumu babama açıkladım. "Arkadaşımın köyüne gitmek için bana izin verir misin?" dedim. O da, "Tamam, üç-dört gün birlikte gezebilirsin." dedi.

Ramazan’ı buldum ve köylerine gittik. İşte, ailesiyle tanıştık. Çay filan içtik derken; Ramazan, "Gel dışarı çıkalım." dedi. Biraz gezdikten sonra tekrar eve döndük.

Ramazan’ın ailesi biraz zengindi. Bahçelerinde iki tane ev vardı. Evin birisi eski, diğeri yeni, yani oturdukları evdi. Ramazan, "Gel eski eve girelim, Eski eşyalara bakalım." dedi. Neyse, girdik eve. Eski gaz lambalarına, çakmaklara, tüfeklere baktık. Girdiğimiz odada eski kırmızı koltuklar, eski bir vitrin, dolaplar sandıklar vardı. Bir kaç eşyaya da baktıktan sonra, sandıklara geldi sıra. Ramazan ve ben, ayrı birer sandık aldık. Açtık sandıkları... İkimizinkinden de kitaplar çıktı. Kitapları karıştırırken içlerinden bir kitap gözüme çarptı. Kitabı elime aldım zor çıkardım sandıktan. Adeta dökülüyordu. Kitabın kalınlığı 30-40 cm vardı. Yeşil ciltli ve başlığı "GİZLİ İLİMLER" adlı bir kitaptı.

Kitabı aldım ve koltuğa oturdum. Karıştırmaya başladım. Kitabın içeriği cinler, ruhlar, dualar vb. korkutucu kavramlar. Kitabı okurken başım ağrımaya başladı. "Ramazan, bana bir hap bul, dayanamayacağım." dedim. Neyse, kitabı okuyorum... Hem korkutuyor, hemde heyecan veriyor. Bu arada Ramazan da başka şeylerle uğraşıyor. Kitap, cin çağırmadan ruh çağırmadan filan bahsediyordu. Bir saat kadar kurcaladım kitabı. Son sayfasına baktığımda, korkudan ölecektim. Ne mi yazıyordu? "Bu kitabı okurken başınız ağrıyabilir..." yazıyordu. Bir titreme geldi bana. Geriye yaslandım. Kulaklarıma uğuldama geldi. Ramazan'a gösterdim kitabı. O da inceledi. "Başınız ağrıyabilir." yazısını ona da gösterdim. Hayret etti. Kitapta yazanlardan, "Ruh çağırmayı yapalım." dedi. Ertesi gün, şehre dönüp yapacaktık.

Akşam oldu, yatma vakti geldi. Üzerimdeki yorgunluk gitmemişti. Ben, uyuyamadım. Korkuyordum. Ramazan, uyumuştu. Onu kaldırdım. "Ben uyuyum, sonra sen uyu." dedim. Işığı filan yaktırıp başımda beklettim. Ben uyuduktan sonra o da uyumuş. Sabah olunca şehre döndük. Bizim evde kitabı açtık, tekrar inceledik. Kitapta yazan "Ruh çağırma"yı yapacaktık. Ramazan, "Yalnız ikimiz olmaz. Bir kaç kişiye de söyleyelim." dedi. Bir arkadışımıza daha söyledik.

Kitabı açtık. Ruh çağırmayla ilgili gerekli eşyaları temin ettik. Eşyalar ise; yemek tepsisi büyüklüğünde cam parçası ve iki adet metal kapaktı. Karanlık bir odada cam parçasının üzerine kapakları koyduktan sonra iki kişi parmağını koyacak diğer kişi kitaptaki duayı okuyacaktı.

Kitap; yapılacakların aklı bilinci yerinde, korkusu olmayanların yapmasını söylüyordu. Gelecek ruhun söylediklerimizi veya soracaklarımızı yapacağını, daha sonra itaat etmeyip bizi korkutacağı söyleniyordu. Örnek olarak da; "Mesela, gece yolda gidiyorsunuz. Bir adam gördünüz. Adama doğru yaklaştığınızı farz edin. O, adam değil aslında ruhtur. O da sizi korkutacaktır." diyordu. Yani en sonunda kafayı bozdurur, diye yazıyordu. Onun için çok tereddütteydik.

Neyse, arkadaşlar, "Yapalım." dedi. Akşam, bizim evde toplandık. Işıkları kapattık. Eğer ruh gelirse, ya üniversiteyi kazanacak mıydık yada ÖSS soruları ne diye soracaktık. Cam parçasını yere koyduk. Kapakları da koyduk. Ramazan ve ben de parmaklarımızı kapaklara koyduk. Öbür arkadaşımız da kitaptaki duayı okumaya başladı. Korkudan terlemeye başladık. Öbür arkadaşımız kekeleyerek konuşmaya başladı. Yapamadık. Korkuyu yensek yapacaktık. Bir de karşımıza ne çıkacak, onu da bilemiyorduk. Başaramadık.

Ertesi gün, kitabı Ramazan’a verdik, "Git, götür." diye. "Ben, götüremem; sizde gelin." dedi. Biz de, "Gelemeyiz, sen götür." dedik. Sonra, Ramazan Köye gitti. Annesinin anlattığına göre, Ramazan, eve gelmiş ve eski eve çıkmış. Uzun bir süre gelmeyince o da  meraklanmış, gidip bir bakayım demiş. Sonra gitmiş. Bizim Ramazan, odanın ortasında kitap önünde diz çökmüş ve gözleri kapalı bir şekilde duruyormuş. Annesi, "Ramazan!" diye seslenmiş. Hiç ses çıkmamış. Bir kaç dakika sonra, annesi Ramazan’ın aklını yitirdiğini anlamış. Evet Ramazan, aklını yitirmişti. Bu basit bir şey değil; koca bir insan telef olmuştu.

O günden sonra benimde uykularım bozuldu. 5-6 ay uyuyamadım. ÖSS yi de kazanamadım. Ara sıra Ramazan’ın yanına gidiyordum. Derdinin devasını kimse bulamamıştı. Sizlere tavsiyem; birgün, olurda "Gizli İlimler" adı altında bir kitap görürseniz yanına bile yaklaşmayın...

Kara Keçi

Kapı komşumuz Hüsnü bey amca anlatırdı... Urfa'da ki köylerinde bir zamanlar çok garip olaylar olmuş. Hala bu ürkütücü olayların devam edip etmediğini bilmediğini ama yine de emin olmadığını söylerdi bize. Çünkü köyüyle tüm ilişkisini koparmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla bu olanları sizinle paylaşmak istiyorum. Köylerinin adı "Karakeçi", nam-ı diğer "Cinli Köy". Çevre kasaba ve köylerin insanları, cinlerin musallat olduğu bu köyden ve orada yaşayan köylülerden olabildiğince uzak durmaya çalışırmış.

1900'lü yıllarda Karakeçi'nin çok dindar birisi olan çobanı İbrahim bir gün sürüyü salmış otlağa ve de oturmuş bir ağacın altına. Rehavet basmış ve de uyuya kalmış. Esen hafif rüzgar onun suratını yalayıp geçmiş, o esnada birkaç hınzır kıkırdama duymuş. Hemen gözlerini açmış. Gördüğü şey çevresinde toplanmış ve başında bekleyen, ona sinirli sinirli bakan ve bağırıp çağırarak ağıza alınmayacak küfürler savuran koyun sürüsü olmuş. Hızla ayağa fırlayarak köye doğru koşmuş. Bir yandan da omzunun üstünden arkasına bakıyormuş, korkudan tir tir titreyerek. Kan-ter içinde evine varmış ve ev ahalisine soluk soluğa olanları anlatmış. Tabii ki kimse ona inanmamış. Gerçi o zamanlar "Gul Yaban"i rivayetleri çok yaygınmış ama yine de İbrahim'in anlattıklarını çok saçma bulmuşlar. Hatta onun delirdiğini sanmışlar.

Olay bir süre sonra unutulmuş. Çoban, Hüsnü bey amcanın dedesiymiş. İbrahim, bir daha o otlağa gidememiş ve artık hiçbir koyuna bakamıyormuş. Bir gece, tuvaleti geldiği için evden çıkmış ve ertesi sabah boynu 180 derece dönmüş ve de gözleri çıkartılmış bir vaziyette, yerde yatarken bulunmuş. Bir kaç köpek, çobanın bomboş olan göz oyuklarını yalıyormuş ve de kalan et parçalarını kemiriyormuş. Tabiatı ile herkes onu köpeklerin parçaladığını düşünmüş.

Çobanın oğlu Hüseyin, bir kaç yıl sonra evde yalnız kaldığı bir zaman, namaz kılmaya karar vermiş. 2. rekatının ortasında, ev hafiften sallanmaya başlamış. Adam, yine de devam etmiş namaz kılmaya. Bu sırada evde başka birşeylerin varlığını sezmiş. Onu ziyarete gelenlerin, etten kemikten olmadıklarını hissetmiş ve de onları göremediği için de korkusu ikiye katlanmış. Dualara devam etmiş, belki bu ifritler, iblisler gider diye; ama her ne kadar Allah'a sığındıysa da varlıklar gitmemeye kararlıymışlar. Secdeye vardığı anda üstüne ağır bir şey atlamış ve de sırtına binmiş. Hüseyin, durmadan Kelime-i Şehadet getirmiş ve her Allah dediğinde, üstündeki şey daha da bir bastırıyormuş. Adam, yüzü tamamen seccadeye yapışmış bir halde dualar okuyormuş. Kendi arkasından gelen bazı koşuşturma ve de kağıt yırtılması sesleri duymuş. Ayağa kalmak istediyse de yapamamış, yerinde doğrulamıyormuş bile. Artık o kadar ağlamasının ve yalvarlarının ardından sırtına çok sert bir tekme yemiş ve onların gittiğini hissetmiş.

Bu olayı, akşam üzeri ailesine anlattığı zaman herkes ona inanmış, çünkü bir iki dakika önce her zaman evlerinin duvarına asılı ılan Kuran-ı Kerim'i paramparça bir halde dışarıdaki tuvalette bulmuşlar. Bütün köye ve de çevre köylere bu olay yayılmış ve köy bundan sonra "Cinli Köy" diye anılmış. Ama bu tip olaylar artık olmuyormuş. Hüseyin'de bu hadiseden sonra bir daha ağzına "Allah" lafını almamış. 10 sene sonra, Hüsnü bey amca 6 yaşındayken, babası Hüseyin yatağında ölü bulunmuş. Gözleri korkudan faltaşı gibi açılmış ve de vücudu kaskatı kesilmiş. Köyün imamı gelmiş cesede bakmaya ve dualar okuyup üfledikten sonra, adamın ölmeden önce felç geçirdiğini ve de bütün ayak parmaklarının kırıldığını farketmiş. Ondan sonra bütün eve ve de ev halkına okuyup üflemiş ve de gitmiş. Hüseyin'in nasıl öldüğü anlaşılamamış, zira o gece yanında kimse yokmuş. Yalnız, Hüsnü bey amca, o gece babasının odasından bazı homurtu ve mırıldanmalar geldiğini duymuş ama önemsememiş.

Hüsnü bey amca büyüdükten sonra Ankara'ya taşınmış, evlenip çocuk çoluğa karışmış. Dindar ve çok iyi bir insandı, hepimiz onu çok severdik. Bazı tuhaf hareketleri oluyordu ara sıra ama hiç gözümüze batmıyordu. Hüsnü bey amcayı geçen baharda gömdük. Ölmeden önceki gece tuvalete kalkmış ve ertesi sabah, yan daireden gelen çığlıklar ile uyandık. Onu salonun ortasında elleri kolları arkasına bağlı bulduk. Allah rahmet eylesin.

Ruh Çağırma

Bu olayı anlatırken hala daha tüylerim kalkıyor ve ağlamamak için kendmi zor tutuyorum. Fakat bunu bilmenizi isterim ki benim başımdan böyle bir olay geçti ve ben bu olaydan sonra bir daha ruh çağırmamak üzere yemin ettim! İsteyen inansın istemeyen de inanmasın birini inandırmaya da zorlamıyorum zaten!! Adım belli, adresim belli, saklamıyorum onlar da yayınlansın!

Bundan beş altı yıl önce, ben daha o zamanlar 14-15 yaşlarında iken, bir yaz günü aynı mahhallede oturduğum bir arkadaşımın evinde 4-5 kişi ruh çağırmak için taplanmıştık. O zamanlar da bu ruh çağırma olayları çok moda idi. Herkes birbirine hikayeler anlatıyor, ruh çağırıyor, başından geçenleri anlatıyor ve çoğu zaman da korkutmak için kafadan atıyordu. Yani şahsen ben hiç inanmıyordum. Bir çok defa da ruh çağırmıştık ve hepsi fiyasko idi. Hatta bir çoğunda aramızdan birini kurban belirleyip onu korkutuyorduk. Ortada bir şey yokken ruh gelmiş gibi yapıp o seçilen arkadaşımızı korkutmak için ruh çağırıyorduk.

Herneyse, fakat bu son ruh çağıracağımız zaman gerçekten aramızda, ne seçilmiş bir kurban, ne de numara çeken biri vardı! Saat gecenin üçüydü ve arkadaşımızın anne ve babası uyuyordu. Biz de evin oturma odasına tam teşkilat yerleşmiştik. Gerçekten herkes o ortamdan biraz da olsa ürkmüştü ve herkes cidden ruh çağırmak istiyordu. Derken hazırlıklar bitmiş ve Klasik ruh çağırma olayı başlamıştı. Üzerinde harfler ve birtakım gerekli yazılar falan bulunan büyük karton kutu, üzerinde okunmuş fincan, dualar falan işte herşey hazırdı ve herşey ciddi bir şekilde yapılıyordu. Ben de biraz gerilmiştim artık çünkü herşey gayet ciddi ve bilinçli idi. Ne kadar da inanmasam böyle şeylere gene de ya gelirse diye bir heyecan vardı içimde.

Artık ruhun gelmesini bekliyorduk. Herşey yapılmış, ruh belirlenmiş, dualar okunmuş, herkesin işaret parmağı fincanın üzerinde bir hareket bekliyorduk. 10 dakika geçmeden fincan kıpırdamaya başladı. O anda herkes bir birine suç atmaya başladı, parmağınla kıpırdatma şu fincanı, ben kıpırdatmıyorum ya gerçekten kim kıpırdatıyor gibisinden ama kimse kıpırdatmıyordu! Derken sorular başladı ve fincan bize bu soruları cevaplıyordu. Yanıtların hepsi doğruydu! En son artık öyle sorular soruyorduk ki aramızdaki şahısların bilemeyeceği türden şahsi sorular, fakat onları da biliyordu! Çok korkmuştuk!

Evin sahibi olan arkadaşımızın böyle şeylere çok zaafı vardı ve çocuk birden ağlamaya başladı! Bu arada belirteyim ruh çağıranların ben dahil hepsi erkek. Çocuk çok kötü olmuştu ve kurban olarak seçilenin kendisi olduğunu sanıp bize yalvarıyordu. Artık oyun oynamamızı, çok korktuğunu, bu kadarın aşırı olduğunu söyleyip duruyodu ve ağlıyordı! İşte o an korkum 2 ye katlanmıştı. Atık ruhu göndermeye çalışıyorduk ama o da gitmiyordu. Ruh gitmeden de fincanı kaldıramıyorduk. Ev sahibi arkadaşımız git gide fenalaşıyordu ve resmen ağlıyordu haykıra haykıra, benim de gözlerimden yaş gelmedi desem yalan olur yani!!

Öyle bir an oldu, arkadaşımız dayanamadı artık ve herkese küfrederek fincanı kaldırdığı gibi pencereden dışarı yola fırlattı. Fincan kırılmıştı. Böylelikle ruh çağırma olayı da bitmişti tabii ama herkesin içinde bir endişe vardı ve o arkadaşımıza ne yapıyorsun sen gibisinden bakıyorduk endişeli gözlerle. Ev sahibi arkadaşımız hala daha sövüyordü ve siz arkadaş değilsiniz diye hem bize hem de ruhlara kadar sövüyordu. Allahtan anne babası gürültüye uyanmamışlardı. Bizde daha fazla gürültü rezalet çıkmadan yavaş yavaş evlere dağılmanın iyi olacağını anlamıştık. Öyle böyle herkes kendi evine gitti ve yattık uyuduk.

Ertesi sabah kalktığımda mahallede bir bağırışmanın olduğunu duydum. Bu sesler ruh çağırdığımız arkadaşımızın evinden geliyordu. Herkes ağlıyor, bağırıyor ve sağa sola anlamsızca koşuyordu! Ben resmen şok olmuştum! Ruh çağırdığımız evde oturan o arkadaşımızın babası uyurken sabaha karşı kalp krizi sonucu vefaat etmişti!!.....

Siyah Şey

Yaklaşık 6 sene önce, 15 yaşındaydım ve arkadaşlarla her zamanki gibi evin önünde oturup muhabbet edecektik. Aşağı indiğimde bir çocuğu korkutuyorlardı. Ben de buna katıldım ve, "Bu apartmanda gizlice biri öldü. Biz de onu duvarların arasına gömdük." dedik. Ruhunun hep gezindiğini ve herkesin çok korktugunu da söylemiştik. Tabii çocuk aklıyla inandı buna. Biz de bunu korkutmaya calışıyoruz... Bunlar, evin arkasında yürürlerken; ben, dışarı çıkardığım müzik setinin kolonlarıyla mikrofondan çıkardığım garip garip sesleri aşağıdakilere dinletiyordum. Çocuk, öylesine korkmuştu ki, bunu bilmeyen başka çocuklar da buna inanmaya baslamıştı. Biz de bunun devam etmesi için yan bloğun bodrum katına bir yer hazırladık. Sanki bir insan ölüsü varmış gibi duruyordu. Arkadaslar da duvarların arkasından yerlere camlar atıyor; içerde, çıkan sesler yankılanıyodu.

Artık bütün mahallenin çocukları buna inanmıştı. Hepsi de, "Olamaz böyle birseş!" diyordu. Sonunda bir aksilik cıkmadan akşamı getirmiştik. Bu arkadaslardan bir gurubu, yine aşağı ineceklerdi. İnanmışlardı ama gece ne olacagını merak ediyolardı. Biz, bunların gece oraya gideceğini öğrendik ve arkadaşlarla birşey yapamayacağımız için kara kara düşünmeye başladık. Çünkü oyunumuz ortaya çıkacaktı. Çardakta oturuyorduk. O sırada, kapkara birşey önümüzden geçti. Biz, "Ya kedi, ya köpek" dedik bunun icin. En sonunda karar aldık. Gizli saklanma yerimize gidecektik. Burası, boş bir evdi. Apartmanın zemin katı panjurundan giriyorduk. Eve girdik. Işıkları açmaya çalıştık; ama yanmadı ve birden önümüzden yine o siyah sey geçti. İnanamamıştık. Kedi değildi. Köpek olsa saldırırdı. Çok ürkmüştük. O sırada, çığlıklarla arkadaslar bizi aramaya basladılar. Biz, bize bir oyun oynadıklarını düşündük. Fakat, oyun degilmiş... Aşağı indiklerinde, bodrumun ışık alan camları kırılmaya baslamış ve duvarların içinden sesler gelmeye baslamış. Biz de buna inanmayıp aşağı indik. Gördüüğmğz şey, sonunda bizi de korkutmuştu. Orada, birşeyler fazlaydı ve bunu bir insan, bizden habersiz yapamazdı. Anahtarlar da bizdeydi.

Oradaki masa ve bıçak... Resmen kanlıydı ve o sırada içeriden yine o siyah şey dışarı çıktı. Artık altımıza kaçıracaktık. Kaçtık... En iyisi, herkesin evine gitmesiydi. Evlerimize döndük. Ben, durmadan dua ediyodum. En sonunda, anneannem bizde kaldığı icin salonda yatacağımdan, eşyalarımı aldım ve salona gittim. Uyumak icin gözlerimi kapadığımda hep bir ses duyuyordum. Bunlar, sanki birinin bana doğru yürüdüğü ve yaklaştığı ayak sesleri gibiydi. Gözümü açtım ve sesler kesildi. Tekrar gözümü kapadığımda, yine bir şeyler yaklaşıyor gibiydi. Hemen gözümü açtım. Dayanamıyordum... Çığlık atacaktım... En sonunda bildiğim bütün duaları okudum ve uyudum. Fakat çare etmedi. Resmen içimden bir ses, "Kesinlikle dua etme ve gözünü açma!" diyordu. Dayanamamıştım. Birden cıglık atarak kalktım ve içeriye koştum. O gün, abimin yanında yattım. Ertesi gün uyandığımda, buluşma yerinde birşeyler olmustu. Sabah, o ışık girmeyen evde onlarca göz ve insan gölgeleri görmüşler, sesler duymuşlardı. Hepimiz de delirmiş gibiydik. İyileşene kadar cıkamadık bir yere. Sonradan, bu oyunu yaparken birilerinin ruh çağırdııını ögrendik. Bir daha böyle birşey yapmamaya kendime söz verdim...

Yardımsever Zenci

Olayın geçtiği yer, Beyoğlu, Asmalımescit Sokak, 50 numaralı evdir. Olayın geçtiği tarih, 1912-1914 yılları arası; olayın kahramanı ise, bu yazarın (Giovanni Scognamilla) büyükannesi, adı ile Mariana Filipucci. Ailenin oldukça dar bir gelirle yaşamakta olduğu o yıllarda (Birinci Dünya Savaşı öncesi ya da başlangıcı) bir kış sabahı evin geniş avlusunu süpürmekte olan, kara kara düşüncelere dalmış büyükanne Mariana üst kat merdivenlerinden birinin inmekte olduğunu, yaklaştığını görmüş, dönmüş bakmış ve hayretler içinde kalmıştı.

Merdivenlerden inen ve yaklaşan, evde hiç görmediği bir zenciydi, alımlı, kır saçlı ve fesli. "Bir paşa gibi giyinmiş, sırmalarla süslenmişti" diye anlatırdı büyükanne. Zenci önünde durmuş, eğilip selam vermiş sonra da redingotunun cebinden bir kese çıkatıp Mariana’nın eline bırakmış ve kapıdan çıkıp gitmişti. Büyükanne, hayretten dona kalmış, bir süre sonra kendine gelmiş, keseyi açtığında ise içinin altınlarla dolu olduğunu görmüştü. Tam o sırada, sokaktan kızı (annemiz) Elisabetta gelmiş; büyükanne de sormuş ona sokakta böyle bir zenciyi görüp görmediğini. Hayır, kızı böyle bir kimseyi görmemişti, ne o ne de başka birileri. Sanki birden cisimlenmiş, büyükannenin parasal sorunlarını bir çırpıda halletmiş ve de kayıplara karışmıştı. Kesin olan bir şey varsa o da o gün, o evde herhangi bir zencinin kalmadığı, daha önce ve daha sonra hiç gelmediği görünmediğidir. Ancak o evde, dört-beş yıl sonra, bir ruh çağırma seansı esnasında üç bacaklı yuvarlak bir masanın dört kat merdiven boyunca indiği seansa katılanlar tarafından görüldü!

Kaynak: Farklı farklı sitelerden alınmıştır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:29
Cinlerle İlgili Hikayeler #6
 



Cin ve Hayalet Hikayeleri 6

Baba, Üstümü ört

Bu olay Bursa’da olmuş. 17 yaşında bir genç kız aniden ölmüş. Aile, perişan olmuş ama n’apsınlar, kızı defnetmişler tabii. Aradan birkaç gün geçmiş. Baba, kızını rüyasında görmüş. Kız sürekli titriyomuş ve, "Çok üşüyorum baba. Yalvarırım üstümü ört!" diyomuş. Adam, sabah kalktığında rüya aklına gelince hüngür hüngür ağlamış. "Gül gibi evladımı kaybettim. Rüyama giricek tabii." diye düşünmüş. Karısının üzülmemesi için de ona hiçbir şey söylememiş. Ama ertesi gece, sonraki gece, daha sonraki gece, hep aynı rüya: "Çok üşüyorum baba. N'olur üstümü ört!" Baba, bir gece yine aynı rüyayı görürken kan ter içinde uyanmış. Dayanamamış. Karısının, "Nereye bey bu saatte?" demesine aldırmadan sokağa fırlayıp soluğu mezarlıkta almış. Kızının mezarına gelince ne görsün? Mezar açık ve bomboş! Adam, ne yaptığını bilmez bir halde mezarlık bekçisinin kulübesine yönelmiş. Allahım, o an gördüğüne yürek dayanmaz. Bekçi, resmen kıza tecavüz ediyomuş! Meğer bu aşşağılık herif her zaman, yeni gömülen ölülere belli bir süre bunu yaparmış.

Cin Fikirli Mahkum

Amerika'da, müebbet hapis cezasına çarptırılan bir adam, sabah akşam hapishaneden kaçmanın yollarını düşünüyomuş. Birgün bahçede volta atarken, gardiyanların bir tabutu cenaze arabasına yüklediğini görünce, nihayet aylardır aradığı fikri oracıkta bulmuş. Burası, büyük bir cezaevi olduğu için her hafta mutlaka 2-3 kişi Tanrı'nın rahmetine kavuşuyomuş. Mahkum, gardiyanlardan birine, cenaze olduğu bir gün, tabuta konularak kaçırılması karşılığında epey yüklüce para teklif etmiş. Gardiyan, korktuğundan başta biraz mızırdanmış; ama sonra paranın cazibesine kapılıp kabul etmiş. Gardiyan, adama; gece cenazelerin bekletildiği yerin anahtarından yaptırıp vermiş. İlk cenazede, adam tabutun içine girecekmiş. Cenaze defnedildikten sonra da, gece gardiyan gelip adamı mezardan çıkaracakmış.

Plan aynen uygulamaya konmuş. Kaçma ateşiyle yanıp kavrulan mahkum, ölüye aldırmadan sıkış tepiş tabutun içine girmiş. Sabah da gardiyanlar tabutu cenaze arabasına yüklemişler ve mezarlığa götürüp laf olsun diye yapılan bir dini törenle gömmüşler.

Mahkum, tabutun içinde sabırsızlanarak gardiyanın gelip onu çıkarmasını bekliyomuş. Epey vakit geçtiği halde, gelen giden olmayınca biraz biraz endişelenmeye başlamış. Bayağı bir zaman geçip de hâlâ gelen olmayınca, bizimki hafiften tırsmaya başlamış. "Acaba kendim çıkabilir miyim?" diyerek etrafı araştırmak istemiş. Cebinden zar zor çakmağını çıkarıp yakmış. Tabutun üstünü incelerken gözü bir an yanındaki ölüye takılmış. Ve o an donup kalmış! Yanındaki ceset, anlaşmayı yaptığı gardiyanmış!

Ermiş

Daha henüz 9 yaşımdaydım. Fal, ruh, cin, şeytan vb. gibi şeylere inanmazdım. Yeni inşaa edilmiş bir eve taşınmıştık; ama nedense bir türlü gece banyodan ve sokak kapısından garip sesler geliyordu. Taşındıktan bir hafta sonra, seslerin nereden kaynaklandığını anlamak için ben, banyo; abim ise, sokak kapısının önünde bekliyordu. Fakat hiç bir şey gözükmüyordu. Ama ses vardı. Evimize hoca çağırdık. Dua okudu ve bize banyoya 1 kova su, takunya ve havlu bırakmamızı söyledi. "Neden?" diye sorduğumuzda ise, hiçbir şey söylemedi. Hocanın dediklerini aynen uyguladık. O gece, rüyama garip şeyler girmişti. Beyazlar içinde, elinde bir asa, yaşlı biri; el hareketiyle kızgınlığını anlatıyordu. Sabah kalktığımızda su bitmiş, takunyalar ve havlu ıslaktı. En ilginç olanı ise, kapının kilidi açıktı. Hocayı tekrar çağırdığımızda bize evin yapıldığı konumda çok ama çok eskiden bir mezar olduğunu söyledi ve rüyama giren kişinin bir ermiş olduğunu söyledi. Banyoda ise abdest almış. Ertesi hafta evden taşındık ve şu an orada hiç kimse oturmuyor. Ve tam 17 yaşındayım.

Falcının Cini

Bu olay, annemin ve annemin arkadaşının başından geçti. Bunların ikisi, fal düşkünüdür. Onlar bize geldiklerinde, annem bakar; biz onlara gittiğimizde de, o, anneme bakar. Tabii bunlar fal düşkünü ya. Birgün, bir falcı kadına gittiler. Fal baktıracaklar. Biz de her zamanki gibi evdeyiz. Onların gelmesini bekliyoruz. Aradan bayağı saatlar geçtikten sonra, kadının neler anlatıklarını bize söylediler. Akşam oldu. Tabii, biz de yataklarımıza yatacağız.

Ertesi gün annem, bize, "Gece, birtakım sesler duydunuz mu?" diye sordu. Biz de, "Hayır, duymadık." dedik. Annem, dün gece bizim hırsız alarmının çaldığını duymuş; ama alarmı açmadığından emindik. Annem de emindi. Biz, o gün annemin arkadaşına oturmaya gittik. Hep beraber oturmuş muhabbet ediyorduk. Annem, birden o gece duyduğu sesi anlattı.

Annem hepsini anlattıktan sonra, arkadaşı da bize, o gece kapı zilinin çaldığını anlattı. Kocasına, "Kapı çalıyor, aç." demiş. Kocası da, "Saçmalama, çalmıyor. Yat, uyu!" demiş... Ama biz bunları duyunca, hepimiz bir süre şoka girdik. Kısa bir süre, kimse kimseyle konuşmadı.Annemler tekrar falcıya gittiler ve başlarına gelen bu olayı anlattılar. Falcı kadın, iyi erkek cinin onları beğendiğini ve bu yüzden onlarla birlikte eve gittiklerini söylemiş annemlere. Falcı kadın, "İyi ki, size kadın cin peşinizden gelmemiş. Dua edin." demiş... Annemler de, meraklı tabii. "Neden?" diye sormuşlar. Kadın da onlara, "Eğer kadın cin gelseydi, siz, şu anda yaşamazdınız." diye cevap vermiş... İster inanın, ister inanmayın; ama cin diye birşey var. Bundan eminim...

Lanetli Cinler

Başımdan geçen garip; ama gerçek olan bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Henüz çocuktum. 12 yaşındaydım. Ablamla aynı odayı paylaşıyorduk. Büyük bir oda ve karşı, karşıya yataklarımız, bir de büyük bir penceremiz vardı. Bir gece uyurken, bir el beni dürtükledi. Ben de bilinçsiz, uykulu uykulu gözlerimi açıp, hemen pencereye doğru baktım ve siyah bir gölge şeklinde bir cisim gördüm uzun kulaklı. Ablamın ayağının ucunda oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Baktım ablam uyuyor. Aklıma bir şey gelmeden, korkumdan gözlerimi yumdum. Yorganı çektim, Kur'an okumaya başladım uyuyana kadar.

Sabah olup bitenleri anneme, babama, ablama anlattım. Annem, "cin, şeytan" diye çok korktu. "Hocaya götürelim." dedi. Ama babam, bana inanmadı ve, "Ağaç gölgesidir." dedi. Halbuki, boş bir bahçeye bakıyor odamız ve ağaç falan da yok.

İkinci gün; ben, annem, ablam ve kundaktaki kardeşim Ozan, bizim odada yere yatak serdik ve uyuduk. Yine bir el beni dürtükledi ve benim gözlerim, yine cama gitti. Yine aynı şeyi gördüm ki, Ozan hemen ağladı ve ağlamasına annem gece lambasını açtı. Ama o, kaybolmuştu. Olaylar, büyümeye başladı.

Yatağımda uyuyorum. Uyandığımda kendimi bahçede, salonda, damda, annem'le babamın arasında buluyorum. Ama birgün uyandığımda, ağzım yamulmuştu!!!... Sanki yanağım, felç olmuştu. hissetmiyordum, oynatamıyordum. Yanağım ve ağzım resmen yamulmuştu ve benden korkmaya başladılar, "Seni cinler çarptı!" diye... Annem, beni doktora götürdü. Doktor, çok şaşırdı. Yanağıma tam 15 gün, elektirik verdiler ki düzeldim. Eve geldim ve o gece yine beni uyandırdılar; ama bu defa lanetli cinler değil, aynı şekilde bir cisim. Ama nur gibi, ışık gibi. Ben, yine korktum.

Ertesi gün annem, beni babamdan habersiz bir hocaya götürdü. Bütün bu olanları anlattım ve bana cinlerin iliştiğini, beni yanlarına almak, lanetlendirmek istediklerini söyledi. Başaramayınca (Kur'an okuduğum için) bana tokat vurduklarını; ama son gördüğüm şeyin beni koruması için Allah'ın gönderdiği bir melek olduğunu söyledi. Büyük bir Kur'an getirdi ve elini başımın üstüne koyarak okumaya başladı.O günden sonra da, hiçbir şey görmedim ve onların lanetinden kurtulduğum için mutluyum. Ayrıca Kur'an'ın, ayetlerin ne kadar önemli olduğunu da anlamış oldum. Şimdi, 19 yaşındayım ve ayet okumadan yatmam...

Siyah Pardesülü Adam

Bundan 4 sene önce, kardeşim, 5; bense, 14 yaşındaydım. Bir akşam, kardeşim benim yanımda yatmak istedi. Bir türlü uyutamadım. Sonra bir baktım ki uyumuş. Saat, 02:00'ye geliyordu. Bense kız arkadaşımla mesajlaşıyordum. Bir ara kardeşim, uykudan uyandı ve bana dünüp, "Sen, beni çocuk parkına götürmüyon!" deyip yanımdan kalktı ve annemle babamın odasına yöneldi. Bense şaşkındım. Aslında hep götürürdüm; ama rüyasında ne gördüyse... "Neyse," dedim. "Devam edeyim, kız arkadaşımla mesajlaşmaya."

Kardeşim, yatak odasının kapısını açar açmaz, "Annnneeee!" diye bir çığlık attı... Bense şoktaydım... Kardeşim, döndü ve yorganımın altına girip, "Abi, içerde bir adam var!" dedi... Ben, o an ne diyeceğimi düşünürken; bir anda, annem geldi odaya... Dili, bir türle dönmüyordu. Bana birşeyler anlatmaya çalıştı; ama anlamadım... Arkasından babam da gelip anneme bir tokat attı, kendine gelsin diye... Annem, babamla yalnız konuşmak istedi...Ama, ben de neler olduğunu öğrenmek istedim... Ben, annem ve babam, oturma odasına geçtik. Annem, anlatmaya başladı...

Kardeşimin çığlığından sonra annem, gözlerini açtığında, babamın yanında uzun boylu, siyah pardesülü bir adamın, babamın boğazını sıkar şekilde orda durduğunu görmüş... Babam, inanmadı; ama bense, şoktaydım hâlâ... Çünkü biraz önce kardeşim, bana aynısını anlatmıştı. Şimdi annem de anlattığında, çıkmaz bir sokaktaydım sanki ve o günden sonra ben, 4,5 ay, ışıksız yatmadım.... İşte bu kadar. Kusura bakmayın. Almanya'da yaşadığım için, Türkçem biraz kötü.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:30
Cinlerle İlgili İnanış ve Uygulamalar
 

Cinlerle İlgili İnanış ve Uygulamalar

*Bir şeye rast gelmiş, cin çarpmış veya korkmuş kimseler bir hocaya veya nefesi geçen bir kimseye götürülür okutulur, su içirilir veya okunup-üflenir.

*Cin çarpanları Melek Çeviren'e götürürler. Üsküreye su konur. İçine taşı koyar, üç kere çevirirler. Okunan bu suyu korkana içirirler; iyi gelir.

*Periler ve cinler eşikten geçtiği için eşikte durulmaz.

*Gece türkü söylenince cin çarpar.

*Aniden birini korkutunca cin çarpar.

*Ateş közüne su serpilirse cin çarpar.

*Karanlık yerlerde gezince cin çarpar.

*Soğanın kabuğu cinlerin parasıdır.

*Merdiven altları cinlerin evidir, oturulmaz.

*Akşam veya sabah, besmelesiz sıcak su dökülmez; cin çarpar.

*Ulu (büyük) ağaçlarının altında oturulmaz, buraların cinlerin evi olduğuna inanılır.

*Ağaç diplerinde taharet olunursa, dışarı sıcak su serpilirse, banyoya besmelesiz girilirse cin-peri çarpar.

*Cinin varlığı Kur'ân-ı Kerim'le sabittir. Onlar da insan gibi yer-içerler. Korunmak içinbesmele çekilmelidir.

*Al karısı veyacin aynı şeydir.

*Gece vakti taş diplerine, gül bahçelerine su dökülürse cin çarpar!

*Akşam ezanı okunduktan sonra yerler mühürlenir, dışarı çıkılmaz; cin çarpar.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:32
Cinlerle İnsanlar Arasında Cinsel Temas Olabilir mi?
 

Cinlerle İnsanlar Arasında Cinsel Temas Olabilir mi?

İnsan ruh, nefs ve fizik vücuttan yaratılmıştır. İnsan nefsleri ile cinlerin fizik vücutları birbirine çok yakın yaratılmışlardır. Bu nedenle cinler sahip oldukları kişinin vücuduyla cinsel ilişkiye girerler. O kişi böyle bir alışkanlıktan sonra bundan kolay kolay vazgeçemez. Devamlı huzursuzluk içinde olur. Hatta çocuklarının olduklarını iddia edenler bile vardır.
Sevgili ziyaretçiler! Bilinmelidir ki; Allah'ın müsaadesi olmadan şeytan kimseye bir zarar veremez. Allahû Tealâ buna ne zaman müsaade etmez? Akîl-baliğ olan kişi hacet namazı kılarak, Allah’ın tayin ettiği mürşidini Allah'tan sorup da mürşide tâbî olursa, o kişi muhafaza altına alınır ve kurtulur. Kişi şüpheye düşmedikçe durumunu muhafaza eder. Cenneti de hak eder

2/BAKARA-102: Vettebeû mâ tetluş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne), ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihrâ, ve mâ unzile alel melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârute), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur, fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer'i ve zevcih(zevcihî), ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum, ve le kad alîmû lemeniş terâhu mâ lehu fil âhireti min halâ(halâkın), ve le bi'se mâ şerav bihî enfusehum, lev kânû ya'lemûn(ya’lemûne).

Süleyman'ın mülkü üzerine onlar, şeytanların okuduğu (anlattığı, tilâvet ettiği) şeylere uydular (tâbî oldular). Oysa Süleyman, (sihir yapmadı ve) kâfir olmadı. Fakat şeytanlar, insanlara sihri öğretmekle kâfir oldular. Babil (şehrin)deki iki melek (olan) Harut ve Marut'a indirilen şeyleri (öğretiyorlardı). Oysa onlar: "Biz (im bilgimiz, sizin için) sadece bir fitne, bir imtihandır. Sakın (sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın." demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. O zamanlar (sihir meraklıları ve onu geçim vasıtası yapanlar) o ikisinden erkek (koca) ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki onlar, Allah'ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar veremezlerdi. Zaten onlar kendilerine fayda verecek şeyleri değil, zarar verecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki; onlar onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan (ve onunla çıkar sağlayan) kimse için ahirette bir nasip olmadığını bilirlerdi. Kendi nefslerini, onunla ne kötü bir şeye sattıklarını onlar keşke biliyor olsalardı



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:34
Cinlerle İnsanlar Evlenebilir mi?
 
 
Cinlerde Evlilik
    
KAYNAK #1
   
Cinleri insanlar gibi düşünebiliriz, onların da erkekliği ve dişiliği vardır. Evlenip çoğalabilirler. İslam alimleri, bu konuda delil olarak Rahman Suresi 55. ve 56. ayeti delil göstermişlerdir,
 
"Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur."
 
Tams, esasen kanamak demektir. Onun içindir ki hayız kanına tams denir. Bu kelime daha sonra bekâret halinde olan birleşmeye isim olmuştur. Ayrıca mutlak cinsî yaklaşım anlamı ifade ettiği de söylenmiştir. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Onları kimse kanatmamıştır. Yahut onlara kimse dokunmamıştır. Hep bekâr kalmışlardır. Buradan cinlerin cinsel ilişkiye müsait olduğu anlamı ortaya çıkmaktadır.
 
Diğer bir delil ise Kehf suresinin 50. ayetidir, " Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere:  "Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir."
Bu ayetteki "soy" kelimesi de üremeyi gerektiren bir husus olduğu için cinlerin evlenmesine delil gösterilmiştir.
 
Cinlerle Evlenme
 
Cinlerle evlenme konusunda İslam alimleri fikir biriliğine varamamışlardır. "Evet, cinlerle insanlar evlenebilinir" diyenler olduğu gibi, "Hayır, mümkün değildir" diyenlerde vardır.
 
Bu konudaki düşünceler şöyledir.
 
Ebu Mansur es- Sealibi,
"Babası insan, annesi cin olan kişilerden doğan kimseye 'el-Has', insan ile cin sihirbazından dünyaya gelene de 'el-Amluk' denir.
 
Beyhaki'nin senediyle Cabir'in nakliyle,
Medineli bir kadının cinlerden bir dostu vardı. O, kuş şeklinde gelip, evinin duvarına düştü. Kadın ona,
"İn de laflayalım" diyince o şu cevabı verdi:
"Hayır olmaz! Mekke'de bir peygamber gönderildi; bir arada kalmamızı men etti ve bize zinayı yasakladı"
 
Katde'den nakil,
"Belkis'in annesi veya babasından biri cinlerdendi".
 
İmam Şibli cinlerle nikahın mümkün olduğunu savunmaktadır. Şibli bu konuda şunları söylemektedir:
"Hz.Peygamber'in, cinlerle evlenmeyi yasaklaması, fukahanın 'cinlerle insanlar arasında nikahlanmak caiz değildir', tabiinden bazı kimselerin bunu hoş karşılamaması, böyle bir şeyin mümkün olduğunu gösterir. Çünkü: "Mümkün olmayan bir şeyin cevazına veya meşru olmadığına hükmedilmez." demektedir.
 
İmam Şibli cinlerin cevheri ateştendir nasıl olur sorusuna cevaben ise,
"Onlar ateş unsurundan yaratılmış olsalar bile, yemek-içmek, evlenip-çoğalmak suretiyle tıpkı asılları toprak olan Ademoğularının ana unsurlarını kaybettikleri gibi, cinler de ana unsurlarını kaybetmişlerdir. Kaldı ki ateşten yaratılan cinlerin atasıdır. Tıpkı Hz.Adem'den başka, diğer insanlartopraktan yaratılmadıkları gibi, diğer cinlerde ateşten yaratılmamışlardır.
 
İmam Malik'in,
"Cinlerden bir adam var. Bizden kız istiyor. Helal yoldan evlenmek istediğini söylüyor. Ne dersiniz?" sorusuna cevaben,
"Dince bunda bir sakınca yoktur. Lakin ben şahsen bunu hoş karşılamam. Çünkü kadın cinden hamile kaldığı zaman 'Bu çocuk kimdendir?' diye sorduklarında, 'Cin'den', diye cevap verecektir. Ve bu yüzden müslümanlar arasında fesat alıp yürüyecektir." şeklinde cevap verdiği kaydedilmektedir.
 
İmam Şibli, cinlerle evlenmenin mümkün ve vaki olduğunu kabul etmekle beraber, buna engellerinde bulunduğunu belirterek insan neslinin insanlarla evlenmekle olacağını belirtiyor. Ancak, "İnsanla, cin arasında bir aşk meydana gelir de, insan evlenmek zorunda kalırsa, o zaman iş değişir. "Zararından kurtulmak için evlenebilinir" diyor ve "Yinede zararından kurtulunmaz "diye ekliyor.
 
Sealibi, "İnsanlarla cinler arasında evlenmek ve çoluk çocuk sahibi olmak mümkündür"
 
Cinlerle İnsanlar Arasında Evlilik
 
Bazı kimselerin cinlerle evli bulunduğuna dair halk arasında rivayetller dolaşmaktadır. Bunların doğruluk dereceleri ile dini bakımdan kabule müsaid olup olmadığının münakaşa mevzu olduğuna şahid olmaktayız. Bu söylentiler acaba doğru olarak kabul edilebilir mi?
 
Her iki tarafın rızasına, icab ve kabul esasına dayalı ve nikah kıyılması suretiyle cin ile insanlar arasında evlilik ceryan etmez. Bu rivayetler, "rızaya ve nikah akdine" müstenid evlilik olmayıup, tasallut ve tecavüz mahiyetinde bulunmaktadır.
 
Tecavüzün ve cinsi yakınlığın vaki olduğunun kabulü, aralarındaki evliliğin meşru olduğunu kabule delil olamaz. Sonra bir kadın, fuhuştan peydahladığı veled-i zinayı, "cinle evliyim de onmdan oldu" diye iddia edip suçtan sıyrılmaya kalkışır. İslam hukuku, böyle bir iddiayı makbul tutup sahibini mazur saymamıştır.
 
Mehmed Emre, Cinlerle İnsanlar Arasında Evlilik

Cinlerle Evlenmenin Aslı Var mı?

Toplumda, insanlar arasında tereddüte ve yanılmaya sebep diğer bir hususta cinlerle evliliktir. İtikadî olarak ne Kur'an-ı Kerim'de, ne Hadîs-i şeriflerde bize böyle bir evlilik rivayet edilmemektedir. Birçok büyük âlim de bu olayı anlatmışlar fakat hayal ile hakikat birbirine karıştırılmış, birçok hezeyan türünden hâdiseler günümüze kadar ulaşmıştır. Medya da bu şarlatanlığa çanak tutmuş, milletin kafasını daha da karıştırmıştır. TV'lere çıkan şovmenler; "ben şu kadar cin ile evliyim", "cinlerden eşim var" vs. hezeyanlarla sap ile samanı birbirine karıştırmış, insanları şüpheye düşürmüşlerdir.

Evvelâ, insan, hücrelerin ve moleküllerin yoğunlaşmasından, cin ise, ışın şeklinde bir enerji akımından ibarettir. Farklı âlemlerde, farklı boyutlarda, farklı yaratılışta olan insan ve cin, fizyolojik ve biyolojik mânâda biraraya gelip birleşmeleri, izdivaç etmeleri imkânsızdır. Cin, insanlara ancak his, heves, duygu verebilir, insanın şehevî duygularını tahrik edebilir, insan beynindeki şehvet merkezlerini, manyetik akım ile harekete geçirebilir.

Cinlerle insanların evlilikleri konusu, israiliyat ve bâtıl dinlerden, eski inanışlardan, hurafelerden, halüsinasyon gören beyninde rahatsızlığı olanlardan rivayet edilir. Hikâyeler, nesilden nesile, kulaktan kulağa aktarılırken, olay farklı boyutlarda değişmekte ve hurafe hâline gelmektedir.
  
Beyin ile alâkalı bir hastalık olan şizofreninin birçok çeşidi vardır. Halüsinasyon olayları şizofrenilerde çok görülür. Halüsinasyon şeklinde beyni hasta olan kişiye görünen cin, pekalâ hastanın kendisiyle evli olduğu kanaatini verebilir. O hastaya açık saçık bir insan suretinde görünüp, onun şehvetini arttırabilir ve ona izdivaç hayali gösterebilir. Aynen rüyalarda olduğu gibi kişi cünûp olabilir, boşalabilir. Cin burada manyetik olarak o kişinin beynini uyarmakta, beynindeki şehvet merkezine akım göndermektedir. Beyni hasta kişi bu hayalî olayı, hakikî zanneder ve her tarafa ?ben cinle evliyim? diye ilân yapar. Hayal ile hakikat birbirine karışmış olur.

İnsana musallat olup, böylesine hayaller gösteren cin, kendi âlemindeki çocuklarını o insandan oldu diye telkin ederse, bu kişi de cinlerden çocukları olduğunu savunur. Halbuki maddî âlemde böyle bir şey yoktur, bu sadece bir görüntüden ibarettir. Cinle temas kurduğunu söyleyen kişi, bunun bir görüntü olduğunu idrak edemez. Normal insanların rüyada boşalmaları gibi, kişi burada inzal olur. Böyle bir olayı başkalarına söyledi mi, ya "deli, aklını oynatmış" diye psikiyatri kliniğine gönderilir ya da karşısında bu olayı gerçek zannedenler tarafından inanılır. Modern tıp böyle bir olayı kabul etmez, dolayısıyla cinleri, cinnî olayları hayal ve halüsinasyon olarak değerlendirir. Tarafıma bu şekilde birçok olay intikal etmiş, bu rahatsızlıklar daha sonra izale edilmiştir.

Kaynak: Zafer Bilim Araştırma Dergisi
  
  
KAYNAK #2
 
insanların cinler ile veya cinlerin insanlar ile evlenmesi mümkündür. Fakat ulemanın ekserisi kerih görmüş, Hanefi alimleri ise cin ile evlenmeyi caiz görmemişlerdir. Çünkü cinsleri aynı değildir. Evlenmek caizdir diyenler de olmuştur.

Hasan-ı Basri (r.a.) "iki şahid huzurunda olursa caizdir" demiştir. (Ginyel'ül Münye) Ehli ilimden cinlerden birbiri ardınca dört kadın nikahlayan olmuştur.

Yemen'den bir cemaat imam Malik'e mektup yazıp sordular, "Burada bir cinni var bizden kız istiyor, siz ne buyurursunuz?" İmam Malik, "Dinen bunda bir sakınca yoktur. Fakat ben bunu kerih görüyorum. Çünkü, kadın cinden hamile kaldığı zaman seni kim hamile bıraktı, bu çocuğun babası kim diye sorulduğunda, "cin" diye cevap verecektir. Bu da Müslümanlar arasında fesada sebep olacaktır" demiştir. (Akamül Mercan)

insan olan bir kadına, erkek bir cin yaklaşırsa gusül icap eder mi? Bir Kadın Kadıhan'a gelerek "bir cin uykuda iken bana yaklaşıyor. Kocam yaklaşırken ne buluyorsam, o yaklaşınca da aynı şeyi buluyorum" deyince, Kadıhan: "Gusül icap etmez" demiştir. Bazılarına göre, kadında inzal vakî olursa gusl etmesi icab eder. Kadının menisinin geri dönmesi muhtemel olacağından, ihtiyaten yıkansın diyenler de olmuştur.

Hanbeli alimlerinden birisine, Cinin arkasında kılınan namaz sahih midir?" diye soruldu. O da; "Evet sahihtir, çünkü cinler de mükelleftir, peygamberimiz insan ve cinlere peygamber olarak gönderilmiştir" dedi.

Hatta bir cin, insan namaz kılarken önünden geçecek olsa, onun geçmesini önleyecek, onunla geçmemesi için mücadele edecek denilmiştir.


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:35
Cinlerle İrtibat Kurma
 

Cinlerle İrtibat Kurma

Bazı insanların ruhları cinlerle temasa müsaittir, çabuk trans haline geçebilir, çabuk bizim buudlarımızın dışına çıkabilir ve onların alemi, onların buudları, onların dilleri ve haberleşmeleriyle mayalanabilirler.

Görülmeyen bu kuvvetlerin tabi oldukları belli prensipler vardır. Dolayısıyla insan her arzu ettiği yerde cinlere iş yaptıramaz, ama kolayca onlarla bağlantıya geçebilir. Kişi birtakım kelimeleri ve isimleri, sırlı kilitleri açar gibi kullanarak cinlerle temasa geçebilir. Ama cinlerden kolay kolay istifade edemez.
 
Günümüzde bazı insanlar birtakım kelimeleri birer kod, birer telefon numarası gibi kullanarak ve belirli sayıda tekrarlayarak onlarla irtibat kurmakta, fakat genelde zararlı çıkan da insanoğlu olmaktadır. Çünkü bu seansların, eskilerin el verme dediği yöntemle, yani bilen kişilerle yapılması gerekir. Her iki varlık da ayrı boyutlarda yaşamaktadır. Temas kurmaya karar verdiğinizde enerjiniz onları karşılamaya yetmeyebilir ya da onları negatif etkileyebilir. Bu durumda da ipler onların eline geçer ve psikiyatrların possesyon dediği belki de demekte zorlandığı durum ortaya çıkar. Yani bedensiz bir varlık sizi yönetmeye başlar.
 
Kur'an'ı Kerim'de cinlerin, ve şeytanların celp ve teşhirine yani irtibat kurup, hizmet ettirilebileceğine dair işaretler var. Nitekim günümüzde dahi bu konu bir kısım kötü niyetli kişiler tarafından gerçekleştirilerek, bir çeşit oyun ve eğlence aracı olarak kullanılabildiği gibi, kimileri tarafından da falcılık, sihirbazlık, hırsızlık yaptırıldığı bilinen hususlardandır.
 
Ruhani varlıkların yani melek, cin ve şeytan gibi varlıkların kendi bedenleri, bizim yaşadığımız boyutta olmadığı için onları bizim gibi de görmemiz mümkün değildir. Bu sebeple yüce gördükleri Allah onlara bir temessül, yani başka bedenlere girme hakkı vermiş ve onlar da insanlarla görüşmek durumunda oldukları zaman bu bedenlerden istedikleri birine girip öyle görünebiliyorlar. Bu konunun misalleri oldukça fazladır. İlmi ve manevi yönü büyük olan hocaların cinlerden talebe okutmasından tutun da Cebrail (a.s) in, sahabeden ahlakı ve güzelliği ile dikkati çeken Dıhye suretine girip Peygamberimize vahiy getirmesine kadar. Ayni şekilde şeytanın Daru'n-Nedve'de Necitli bir ihtiyar şekline girip Peygamberimizi öldürmek için plan yapanlara akıl vermesi ve cemiyette insan şekline bürünmüş olarak dolaşan şeytanlara ve cinlere verilebilecek bir çok örnek vardır.
 
Cinleri basit ve kötü işlerde kullanmak, onlarla eğlenmek yerine, daha farklı ve akademik seviyedeki bazı işlerde ve uğraşlarda kullanmak mümkündür. Aslında bizzat şahit olduğumuz bazı kişilerle, duyduğumuz bazı şahısların onları kullanıp, yine onlardan elde ettikleri bir kısım bilgilerle kitap yazdıklarına dair söylentiler var.
 
Bazı duaların okunması ile cinlerin çağrılabileceği ve onlar vasıtası ile yapılmayacak işlerin yapılabileceğine de inanılmaktadır. İnsanların hizmetinde kullanılan cinlere Huddam adı verilir. Cin hizmetçiler kullanan büyücü ve üfürükçülere de huddam lı denir.
 
Hz. Süleyman'ın Emrine Verilen Cinler
 
Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Süleyman(a.s) hakkında nazil olan ayetlerde, cinleri emrinde çalıştırdığı bildirilmektedir. Hz. Süleyman, cinlerden teşkil ettiği işçilere, onların usta ve sanatkarlarına kaleler, burçlar, saraylar yaptırmış; heykeller, mabetler, mescitler yaptırılıp, bunlarla yemekler pişirilip halka ikram edilmiş ve insanlar, bu nimetler ve refah içerisinde tembelliğe zevk ve eğlenceye dalmadan çalışmaya ve kendilerine verilen nimetlere şükre davet edilmişlerdir. Çünkü insanın esas gayesi Allah'a kulluk etmek ve Onun verdiği nimetlere, sıhhat ve afiyete şükretmektir.

 Kur'anda, Hz. Süleyman'ın cinleri denizlerin diplerine dalma işinde kullandığı da belirtilmektedir.
 
Hz. Davud'un 19 oğlundan biri olan Haz. Süleyman'a Allah'ü Teala tarafından çok özel bir güç verilmiştir. Hz Süleyman kuşlarla ve cinlerle konuşma ve onların her hareketinden davranışlarından anlama ona verilen ilahi bir güçtür. Hz. Süleyman cinlere, şeytanlara hükmetmiş, özellikle onların inşaat ustalarına, denize dalan dalgıçlarına vazifeler vermiş ve çalıştırmıştır. Birbirine zincirli vaziyette, cezalandırılmadıkça rahat durmayan, iş yapmayan diğer cin ve şeytanlar da onun emrine girenler arasındadır. (25. Sat Suresi 37,38)
 
Bu şeytanlar içerisinde iblis yoktur ancak İblis'in gayret ve çabasıyla şer ve fesat ehli olan ve adına Şeytan denilen cinler vardır. Cinler alemini teşkil eden bütün cinler değil, içlerinden yalnız belli bir kavmidir.

Cinler ve şeytanlar Hz. Süleyman tarafından insanların güç yetiremeyecekleri derecede ağır işlerde çalıştırılmış, yüksek binalar yapılmış, maharet isteyen sanatlar icra edilmiştir. Belkıs gibi bir hükümdar sultanın su dolu zannedeceği derecede sırçadan yapılmış sahanlık bunun bir örneğidir. Mescit ve mihraplar azizlere ait timsal ve heykeller ve daha buna benzer işler Hz. Süleyman'ın emir ve isteği üzerine bu cinler tarafından yapılmıştır. (27) 13 yaşında iken Saltanat' a geçtiği rivayet edilen Hz. Süleyman 4 yıl sonra inşaatı yeniden başlatmıştı. 53 yaşına geldiği zaman Beyt-i Makdis'in bitmesi için fazla bir iş kalmamıştı ama Cibril Emin gelmiş hayatının sona erdiğini izin verilirse ölüm meleğinin görevini yapmak üzere beklediğini bildirmişti. Tek dileği vardı: Allah'ım cinler ve şeytanlar benim öldüğümü duyarlarsa Beyt-i Makdis'in yapımını bırakırlar. O halde vefatımı geç duyur.
 
 Bu duasının kabul edilmesi üzerine sırça sarayına girdi ve ibadete başladı. Dışarıda görenler onu iki eliyle tuttuğu asasına alnını dayamış halde müşahede ettiler. Ayaktaydı, bir şeyler düşünüyormuş gibi bir hali vardı. Hz. Süleyman günlerdir hatta haftalardır hep aynı yerde aynı vaziyette duruyordu. Bu arada Hz. Süleyman'ın asasını kemirmeye başlayan bir kurt Yüce Mevla'nın görevlendirmesiyle geceli gündüzlü uğraşıp duruyordu. Nihayet bir gün asasını ucu iyice kemirilmiş oldu ve kaydı. Ona dayanmış olan Hz. Süleyman vücud-u şerif'i yere yığıldı. Tam bu sırada ona bakanlar vefat ettiğini anladılar ve cinler derhal işi bıraktılar. Şu an günümüzde Kudüs'te bulunan cinlerin yapmış olduğu mescit Beyt-i Makdis halen ayaktadır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:42
Diğer Toplumların Görüşleri
 
  
Diğer Toplumların Görüşleri

Batılıların Cin Hakkındaki Görüşleri
  
Fransızca Larausse'ta "genie" kelimesi açıklanırken şöyle denilmektedir: Bu isim ( Demon "Favarable: Uyar şeytan ve melek demek olan latince "genius" kelimesinden), eskilerin inanışına göre herkesin iyi kötü hayatına hakim olan divinipte,; yani ilahlık; lutin yani rüyada hoş görünerek aldatan ruh; gnume, yani yahudi tılsımcılarına göre yerin içinde yaşayıp oradaki defineleri beklediği iddia edilen ve gnume denilen olağanüstü cüceler ve " sylhpe" silf, yani ortaçağlarda seltt denilen ve Cermen mitolojisinde de hava cinni denilen varlıkları ifade eder.
  
Ayrıca bir işi yapmak için beceri, zevk, doğal istek, insan zihninin varabileceği en yüksek derece, cin fikirlilik, keskin zeka ve bu zeka ile nitelenen şahıs, yani dahi anlamlarına gelir. Bundan batılıların da cin hakkında eski ve yeni anlayış ve inanışları anlaşılmış olur. Bu da gösteriyor ki, müşrikler eskiden cinleri tanrılık derecesine çıkararak onları ilahlaştırıyorlardı. Dev, peri, melek , şeytan ve cin adlarıyla anılan iyi ve kötü esrarengiz ruhani yaratıklar veya hayal ürünü varlıkları, türlü türlü ilah tanıyarak onlara tapan ve suretşerini tasvir edip canlandıra, onların özelliklerine göre tılsımlar ve büyüler yapan Sabiiler, Süryaniler, Dildaniler, Yunanlılar, Romalılar ve Cahiliye Arapları gibi diğer müşrikler bütün bunları " Cinn" genel adıyla ilahlaştırıyor, "Böyle iken Allah'a cinlerden ortak koştular" ve "Birde onunla cinler arasında bir hısımlık/yakınlık/akrabalık uydurdular" ayetleriyle açıklandığı üzere Allah'a ortak edip ona oğullar kızlar uyduruyorlardı. Sonrakilerde beceriklilik edip, iyi iş yapma ve insanoğlunun erişebileceği en yüksek derece diye cinni, jeniyi, cin fikirlilik, büyük zeka ve dahi manalarıyla ululayıp yüceltmişlerdir. Arapça'da deha, hakkından gelinmez bela manasındadır.
  
Yahudilerin Cin Hakkında Görüşleri
   
Yahudilerin " Kabala" denilen tılsımcıları, büyücüleri ve kahinleri bunları ilahlaştırmamakla beraber Sabiiler gibi tılsım ve büyücü için esrarlı vasıtalar olarak peşlerine düşmüşlerdir. Bunlar ta Hz. Nuh'a, Hz. İbrahim'e ve Hz. Musa' ya karşı gelenler tarafından izlenegelmiş şeytanlıklar olup, Hz. Süleyman'a karşı da yapılmış ve böylece onun mülkünde fitne çıkarılmıştır. Fakat neticede Allah'ın yardımı ile o şeytanca iş yapan jeniler, cinniler, yapı ustası ve dalgıç şeytanlar ve diğerleri Hz. Süleyman'ın emrine verilmiş ve çifte prangalara bağlanarak esir alınmış ağır ve ince işlerde kullanılmışlardı. Hz Süleyman'ın vefatı üzerine bu esirlikten kurtulmuş olan şeytanlar, "Süleyman mülkünü bu ilimlerle yönetirdi, cinleri, şeytanları bununla emri altına alırdı" diye birtakım tılsım ve büyü kitapları yazmışlardı. Bu hususa bakarak Bakara suresinde geçen; "Tuttular Süleyman'ın mülküne dair şeytanların uydurduğu şeylerin ardına düştüler. Oysa Süleyman inkar etmedi. Fakat o Şeytanlar kafirdiler. İnsanlara sihri öğretiyorlar ve Babil'de Harut ve Marut adlarındaki iki melek üzerine indirilenleri de öğretiyorlardı." ayeti işaret etmektedir.
  
Sonraki Yahudiler Allah'ın kitabı olan Tevrat'ı arkalarına atıp bir taraftan Süleyman (a.s) 'ın mülküne ve onun devleti idare şekline dair ona yalandan bir takım küfürle ilgili işler yakıştırarak, o şeytanların ilim adına insanları aldatmak üzere sihir öğretme gayesiyle, küfür ile uydurdukları eserlerin, bir yandan da büyü ve tılsımla meşgul olan Babiller'den kalma Harut ve Marut hikayeleri gibi şeylerin ardına düşerek, karıyı kocasından ayıracak büyü ve tılsımın peşine düşmüşlerdi. Dini ve mucizeyi bir büyücülük sayanlar da bunlara inanırlardı.
  
Asur ve Babil Dininde
  
Cinler Asur ve Babil Dininde iyilik veya kötülük yapan yarı insan yarı hayvan yaratıklardır. Asur Alçak kabartmalarında insan vücutlu kuş başlı ve kanatlı veya boğa vücutlu ve insan başlı cinler görülür.
 
 
 
 
Ek Bilgiler
 

Ek Bilgiler

Cinler, gayb âleminin bilinmeyenleridir. Onlar, Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen ve Allahû Tealâ'nın “Ey insan ve cin topluluğu” diye hitap ettiği, İslâmiyetten sorumlu varlıklardır. Cinlerin de bizler gibi hayatları, cinsiyetleri ve evlilikleri vardır. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

7/A'RAF-11: Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).

Ve andolsun ki; sizi Biz yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)'a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

İblis, kıyâmete kadar insanoğluna duyduğu kin ve intikamını sürdürecektir. Ve Allah'a verdiği yemin üzerine insanoğlunu Allah'ın yolundan uzaklaştırabilmek için elinden gelen herşeyi yapacaktır. Yani elinden geleni ardına koymadan insanoğluna dünyayı dar edecektir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

7/A'RAF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).

Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.

Cinlerin içinden iblisin tayfasında olanlar, insanlara musallat olup onların bedenini kullanmak isterler. Bedenini kullanamadıklarını ise evham, korku vesvese vererek hasta ederler. Bu tür hastalar ancak havas ilmi ile tedavi edilerek kurtulabilirler.

Yaşar Cengizoğlu da manevi tedavi yapan havasçılardan biridir. Kendisi 1958'de Kars Sarıkamış'ta doğmuştur. Daha sonraki günlerini Sivas'ta geçirmiştir. Asıl mesleği mali müşavirliktir. 15 senedir insanları havas ilmi ile manevî olarak tedavi etmektedir. Siyasi bir suçtan dolayı yattığı hapishanede bu ilmi öğrenmiştir. 6 ay boyunca hücre hapsinde riyazet orucu tutup, sabah namazına kadar yaptığı ibadetlerle Allah'ın bir lütfu olarak bu ilmi kazandığını düşünmektedir. Çünkü bu ilim Allah'tan çok istenilerek elde edinilen bir ilimdir. Gayb âlemi dediğimiz bilinmeyen varlıkların âlemini çok iyi tanıyan Yaşar Cengizoğlu: “Mürşid ve himmet bu ilmin öğrenilmesinde çok önemlidir. Onlar da beni çok iyi tanırlar” diyor.

Riyazet: Bedeni her türlü hayvansal gıdalardan temizleyerek, sadece tuzsuz zeytin, hurma, arpa ekmeği ve su ile tutulan oruç ile yapılır. Amaç nefsi kontrol altında tutabilmektir. Bu zaman zarfında bütün dünya ilişkilerinden soyutlanılır. Yaşar Hoca bu orucu 6 ay yaparak bu ilim üzerinde yoğunlaşmıştır. Şu an Türkiye'de bu ilmi icra eden 11 kişiden biridir.

Cinler ile ilgili bölümü, havas ilmine sahip olan Yaşar Cengizoğlu ile yaptığımız röportaj sonucunu sitemize yerleştirdik. Kendisiyle irtibata geçmek isteyenler sitemizin adresinden ulaşabilirler.

Sakaleyn kimdir: Cinlere hükmeden kişiye sakaleyn denir. Süleyman Peygamber, İsa (A.S), Peygamber Efendimiz de sakaleyndir. Hazreti Süleyman, Süleyman tapınağını emrindeki cinleri kullanarak tamamlamıştır.

Havas ilmi nedir: Kur'ân ve sünnet üzeri yapılan manevî bir tedavi şeklidir. Bir ismi de RUKYE ilmidir. Rukyecilik Allah Resûlü (S.A.V)'in tedavi şeklidir. Bu tedavi, mânâ âleminin doktorlarından ve mürşidlerinden alınan himmet ile yapılır. Bir adı da gizli ilimlerdir. Allah'ın ilmidir, bu ilme sahip olmak için çok uzun bir eğitim sürecinden geçilir. Bu ilmi öğrenebilmek için bir öğretici bir mürşid esastır. Bir şeyhten yetki ve himmet alınmadan yapılmaz. Havas ilmi, Rahmâni cinleri kullanıp kâfir cinlerle mücadele etmek için Allah tarafından verilen bir ilimdir. Elde edilmesi çok zordur. En az 41 gün tuzsuz zeytin, hurma, su, ve ekmekle riyazet orucu tutulması lâzımdır. Bu arada kimseyle konuşulmaz, bütün dünya ile ilişkinin kesilmesi lâzımdır. Fazla yemek şeytanın çok hoşuna gider. Riyazet, halvete girmek şarttır.

Havasçıların görevi nedir: Havasçıların görevi, bedene giren, insanlara musallat olan kâfir, suflî cinleri oradan çıkarıp bedeni bu cinlerden temizlemektir. Havasçılar fizik âlemindeki doktorlar gibidirler, onların kendilerine has metodları vardır. Bugün piyasada bulunan medyumların hiç biri havasçıların yaptığı işi yapamaz.

Cinler hangi âlemde bulunurlar: Allah kâinatı 6 âlem olarak yaratmıştır.

1-Zahiri âlem (Şu an içinde yaşadığımız âlem)

2-Berzah âlemi( Rüyada veya öldüğümüz zaman gideceğimiz âlem)

3-Gayb âlemi ( Cinlerin yaşadığı âlem)

4-Gayb'ın berzah âlemi(cinlerin öldüğü zaman gideceği âlem)

5-Emr âlemi (melekût âlemi)

6-Emr âleminin karşıtı (Zülmanî âlem)

7-Lâ mekân yani yokluk olup karşıtı yoktur. Allah da Lâ mekânda'dır.

Şu an içinde bulunduğumuz mekânda 6 âlem de iç içedir. Kur'ân-ı Kerim'in 72. suresi olan Cin Suresi cinleri anlatmaktadır. Adları CANN, CİN diye geçmektedir. Sayıları insanlardan çoktur. Allah onları dumansız ateşten yaratmıştır. Görünmez olmalarına karşın varlıklarını hissettirirler. Onlar, gayb âleminin varlıklarıdır.

55/RAHMÂN-14: Halakal insâne min salsâlin kel fehhâr(fehhâri).

İnsanı, testi gibi kurutulmuş topraktan yarattı.

55/RAHMAN-15: Ve halakal cânne min mâricin min nâr (nârin).

Cann'ı (cinni) da 'yalın, dumansız bir ateşten' yarattı.

Cinler nasıl varlıklardır: Allahû Tealâ buyuruyor ki:

15/HİCR-26: Ve lekad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).

Andolsun ki Biz, insanı “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

İnsan topraktan, cinler de dumansız ateşten yaratılmıştır. Bazen insan şekline dönüşürler, bazen yılan, bazen de siyah kedi ve köpek tarzında görünürler. Öyle cinler vardır ki insandan ayırt edilmezler. Meselâ sahâbeler zamanında insan kılığına girip yiyecek çalan cinler bile vardır. Peygamber Efendimiz: “Öyle bir zaman gelecek ki şeytanlar ve cinler iki ayaklı askerler olacaklardır.” diye buyurmuştur. Bu demektir ki 21. YY insan kılığında dolaşan şeytanlar ve cinler ile dolup taşacaktır.. Yani cinler ortalıkta cirit atmaktadırlar.

Cinler, akşam namazı ile sabah namazı vakti arasında etrafta dolaşırlar. Çok akıllı mahlûklar değildirler.Yaratılış itibari ile çok cahil mahlûklardır, çok yalan söylerler. Çok sabırlıdırlar. Âdem oğullarına atalarından gelme bir kinleri vardır.

Neden İnsanoğluna zarar verirler: Allahû Tealâ buyuruyor ki:

38/SAD-72: Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).

 Böylece onu sevva ettiğim ve onun içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secde ederek yere kapanın!

38/SAD-73: Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn(ecmaûne).

Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde etti.

38/SAD-74: İllâ iblîs(iblîse), istekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).

İblis hariç ki, o kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

38/SAD-75: Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyy(yedeyye), estekberte em kunte minel âlîn(âlîne).

(Allahû Tealâ): “Ey iblis! Ellerimle (kudretimle) halkettiğim şeye secde etmenden seni men eden (şey) nedir? Kibirlendin! Yoksa sen yücelerden mi oldun?” dedi.

38/SAD-76: Kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).

(İblis): “Ben, ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu tînden (nemli topraktan, balçıktan) yarattın.” dedi.

İşte iblisin Âdem'e olan kini o secde gününden kalmadır. Ona secde etmek çok ağırına gitmiş ve asla secde etmeyi kabul etmemiştir. Onun için Âdem (A.S) zürriyetine zarar vermek isterler. İnsanları hiç bıkmadan, usanmadan takip ederler. .Hep insanların zayıf anını beklerler. Eğer kişi çok dirayetli olur da bedenine giremezse görüntü vermek sureti ile korkutup bundan çok acayip zevk duyarlar. İşleri güçleri Âdem (A.S)'ın zürriyetine zarar ve mutsuzluk vermektir.

Cinler, her ne kadar ateşten yaratılsa da şekilleri ateş gibi değildir. Onların da kendilerine has şekilleri vardır. Konuşan hareket eden mahlûklardır. Dayak atınca canları yanar. İnsan da topraktan yaratılmasına rağmen ateşte yanabilir. Allah insanlardan önce kâinata cinleri yerleştirmiştir. İblisi bilerek yaratmıştır. Kâinatın boş kalmamasını istemiştir. İblis cennette bütün hilelerini yapmış ve Âdem (A.S)'ı cennetten çıkarmıştır. Bir rivayete göre cennete yılan şeklinde girmiştir.

36/YASİN-60: E lem a'had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta'budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben sizden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), sizin için apaçık bir düşmandır.

36/YASİN-61: Ve eni'budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Bana kul olun! (İşte) bu, Sıratı Mustakîm'dir.

Kaç çeşit cin vardır: Allah, Âdem (A.S)'a secde emrini verdiği zaman, secde etmeyen iblistir. O da cin taifesindendir. Cinler şu şekilde sınıflandırılabilir:

1-Müslüman cinler

2-Müslüman ve mü'min cinler

3-Kâfir cinler

İblis, kâfir cinlerin başındadır. Ve tektir. Âdem (A.S)'a secde emrine karşı gelen de odur. Ve kıyâmete kadar yaşayacağına dair Allah'tan söz almıştır. Şeytan (ona hizmet eden kâfir cinler), cin tayfasındandır. İnsanları kandırmak asıl görevidir.

İfrit, 4 tanedir ve hepsinin görevi ayrıdır. Onlara bağlı hizmet eden orduları vardır. İfrit, iblisten sonra Allahın yarattığı en güçlü mahlûktur. İnsanlara musallat olur. En çok Allah'ı zikredenlere musallat olur. Amacı Âdem (A.S) zürriyetini yoldan saptırmak ve onları hayatı boyunca mutsuz etmek, karı koca arasına girip yuva yıkmaktır. Çünkü Âdem (A.S)'ın zürriyetinin çoğalmasına dayanamazlar. En tehlikeli olanı Mardin ve Nusaybin cinleridir. Emir komuta sisteminde çalışırlar. Görevlerini bitirince üstlerine rapor verip kişiyi terk ederler.

Peri, dişi cinlerdir.

Karabasan, geceleri uykuda insanların üzerine oturup onlara sıkıntı veren cin tayfasıdır.

Tagut, yeryüzünde iblise hizmet eden insan şeytanlardır. Onlar da aynı şekilde insanları Allahı'n yolundan saptırırlar.

Cinler ne yerler, ne içerler: Onların beslenme şekilleri kokudur, enerji varlıklar oldukları için bizim gibi yemek yemezler. Pişmiş pilav kokusuna bayılırlar. Ayrıca kemik artığı et kokusu en sevdikleri kokulardır. Kim sofraya oturduğunda “Besmele” çekmezse yemeğini kâfir cinlerle paylaşır. Peygamberimiz (S.A.V):: “Özellikle et yemeği yediğiniz zaman elerinizi mutlaka yıkayın, yoksa yağlı elleri yalarlar.” buyurmuşlardır. Sigara dumanını çok severler. Kâfir olanları, kan, irin, hayvan pisliği kokularını çok sever.

Nerelerde yaşarlar, hangi mekânları severler: En çok mezarlıklarda yaşarlar, Harabe, ıssız yerleri severler, namaz kılınmayan evlerde, pis ve Kur'ân okunmayan evler mekânlarıdır. Çok pis insanları çok severler. Özellikle pis insanların kokularına bayılırlar. Peygamberimiz (S.A.V): “Her kim evine girerken ‘Bismillâh' demezse bilsin ki evine iblisle birlikte girer.” buyurmuştur. Kim yatağa besmelesiz girerse onunla birlikte yatarlar. Onlar da şöyle der: “Hem barınacak yer buldum, hem doyacak sofra buldum, hem de yatacak yatak buldum” . Herşeyin başı besmeledir. Evlerde en çok banyo ve tuvalette bulunurlar. Tuvalete girince özellikle Allah'ı hatırlatırlar. Mü'min cinler camilerde, mü'min evlerde barınırlar. Evlerde mü'min cinlerin bulunması iyidir. Çünkü onlar zülmanilere karşı koruma görevi yaparlar. Hamamlar, çöplükler, ağaç dipleri en çok barındıkları yerlerdir. Kâinatın her tarafı onlarla doludur, bütün evler onların mekânıdır. Müslüman kişilerin evinde müslüman cinler vardır. Kâfir kişilerin evinde kâfir cinler vardır. Nusaybin cinleri çok meşhurdur. İlk defa da müslüman olanlar Kâbe cinleridir.

İnsan bedeninde de barınırlar m: Kâfir cinler insan bedenini sahiplenirler. Bir insan bedenini sahiplendiler mi boğazda yalıya yerleşmiş gibi sevinirler. Orada çok rahat ederler. O kişinin ağzını, gözünü, beynini, kalbini kullanırlar. Çıkmak zorunda kalınca da, anne kucağından koparılıyormuş gibi bağırırlar.

Ömürleri ne kadardır : Ömürleri çok uzundur. Sahâbe zamanından bugüne kadar yaşayan cinler vardır. 1000, 1500 sene ömürleri vardır.

Nasıl yaşarlar nasıl ölürler: Evlenirler, çoluk çocuk sahibi olular, ölürler. Ticarî bir kaygıları yoktur. İnsan artıkları ile beslendikleri için çalışma gibi bir durumları yoktur. Eğlenirler, düğün yaparlar, konferanslar verirler. Çok güzel besteler yaparlar. Onların da canını Azrail (A.S). alır. Bizlerle birlikte cennet veya cehenneme gireceklerdir.

Hayvanların canını kim alır: Allah yarattığı hayvansal âlemi anadan doğduğu günden ecel gününe kadar sayısal bir zikir sayısı ile sınırlamıştır. O bittiği zaman otomatikman ölüm gerçekleşir. Bütün hayvanlar Allah'ı zikrederler. Cinler de öyledir.

Cehennemde yanmaları nasıl olacak, ateşten yaratıldıkları için ateş onları etkiler mi: Nasıl ki insan çamurdan yaratılıp ateşe atılıyorsa, cinler de ateşten yaratılıp toprağa katılacaktır. Bu onlar için çok büyük bir azap olacaktır.

Evimize kafir cinlerin girmemesi için nelere dikkat etmeliyiz: Evlerimizin temiz olmasına çok dikkat etmemiz lâzım. Evimizde Kur'ân okunacak, zikir yapılacak, bunu da duvarlar duyacaktır. Mümkünse gülsuyu evin her tarafına sıkılacaktır. Bu kokuya dayanamaz, kaçarlar. Tuvalet ve banyolarda olabildiğince az kalmak lâzımdır. Orada da insanı oyalarlar, gusül aldım mı almadım mı diye evham verirler. Hiç bir şey yapamazlarsa vesvese ile insanı mutsuz ederler.

Kimlere musallat olurlar: Özellikle kendi yolundakilerle uğraşmazlar; ama kendi yolundan biri Allah yoluna girerse ona çok musallat olurlar. Ümitsiz, mutsuz, korkak kimselerin zayıf bir anını kolaylayıp, çok rahat bedenlerine girip o bedeni kendi bedenleri gibi kullanırlar.

Cinler nelerden hiç hoşlanmazlar: Kâfir cinler Yâsin'i, ezanı ve tekbiri hiç sevmezler. Bunu duydukları anda zangır zangır titrerler. Namaz anını hiç sevmezler, secde anında çok azap çekerler, çırpınırlar. Kur'ân okunan evleri hiç sevmezler. Çünkü o zaman Rahmâniler gelir. Rahmânilerin olduğu yerde zülmanîler barınamazlar. Allah sohbetine hiç dayanamaz ve hemen oradan kaçarlar.

En çok neden korkarlar: Kâfir cinler ihlâslı bir müslümandan korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar. Allah'ın evliyalarını hiç sevmezler, onlardan çok korkarlar.

Cinleri en kahreden şey nedir: “ Allah seni kahretsin” kelimesini hiç sevmezler. Aslında zaten Allah'ın rahmetini kaybetmişlerdir. Ama bunu Adem (A.S)'ın. zürriyetinden duymak, çok ağırlarına gider ve bu onları kahreder.

Cinlerden korunma yolu nelerdir: En önemlisi koruma kalkanının altına girmektir. Allah'ın başlarının üzerine emrinden bir ruh yerleştirdiklerinin içine hiçbir cin girip onu sahiplenemez. Her zaman abdestli dolaşmak lâzımdır. Her zaman “Besmele” çekmeyi alışkanlık haline getirmemiz lâzımdır.

Her insanın bir cini var mıdır: Evet, her insanın içinde bir cin vardır. Şeytan, zülmâni, iblis, cin dediğimiz 4 ismi olan şey herkesde vardır. Sahâbe Peygamber Efendimiz'e: “Ya Resulullah sende de var mıdır?”diye sorduğunda,“Vallâhi vardır; ama o bana teslim oldu.” buyurmuştur. Bir zülmanî, bir Rahmâni herkesde vardır. Kişi ne zaman Allah'ın hoşuna gidecek bir iş yapsa, namaz kılsa, hemen devreye girer, caydırmaya çalışır. Hem içeride kalp ve beyin, hem de dışarıda bedeni kuşatmaya çalışan zülmanîler vardır. Onlara karşı da görev yapan Rahmâniler vardır. Kâinat onlarla doludur. Boş hiçbir yer yoktur, özellikle güneş battıktan sonra şeytanlar, kâfir cinler cirit atarlar. Biz havasçılar, “Çocuklarınızı akşam namazından sonra kesinlikle sokağa çıkarmayın” deriz, ta ki seher vaktine kadar.

Sübyânlık nedir: Eğer anne cinli ise doğumda annenin cini çocuğa geçebilir. Çocuk doğduğunda bedeni cinli olarak doğar.

Kâfir cinler kimlere yaklaşırlar: İhlâslı olmayanlara, başlarının üzerinde bir koruyucusu bulunmayanlara, üzüntülü olanlara, kendini koyuveren, çok şiddetli üzüntüsü olanlara, şiddetli kaygıları olanlara, hayattan bütün ümidini kesmiş yaşamak istemeyenlere, yalnız yaşayanlara şak diye yapışırlar. İnsanlık âlemini öyle güzel izlerler ki, o açığı buldukları zaman hemen insan bedenine girerler. Buna havas ilminde “harici girme” denir.

7/A'RAF-154: Ve lemmâ sekete an mûsel gadabu ehazel elvâh(elvâha), ve fî nushatihâ huden ve rahmetun lillezîne hum li rabbihim yerhebûn(yerhebûne).

Ve Musa (A.S)'nın öfkesi yatışınca levhaları aldı. Onun (levhaların bir) nüshasında hidayet (Hakk'a hidayet, Allah'a ulaşma) vardır. Ve o, Rab'lerinden korkan kimseler için bir rahmettir.

Cin âlemindekilerle evli olanlar var mıdır: Eğer bir insan gece yarısı kan ter içinde uyanıyorsa, çok yorgun ve bitkin ise bu, o insanın o âlemden birisi ile evli olduğuna işarettir. Eğer cinler âleminden bir kadın bizim âlemden bir erkek ile evliyse ve bu durumu kabul etmişse o erkeğin hayatı boyunca o cinden kurtulması imkânsızdır. O kişiye her türlü kötülüğü yaparlar, dünyasını karartırlar.

Kimler insanı cinlerden kurtarabilir, cini vücuttan çıkartabilir: Bu tedaviyi yapabilen kişi, mutlaka havas ilmine vakıf, Allah'tan nusret, bağlı olduğu mürşidinden himmet alan bir kişi olmalıdır. Ses ve görüntü alabilmelidir (Gönül gözü, gönül kulağı açık olmalıdır). Mürşidi ile rabıtalı olmalıdır. Mürşidinin “başla” sesini duyup tedaviye öyle başlayacak bir kişi gerçek anlamda manevî tedavi yapabilir.

İnsanlar arasında dolaşan cinlileri nasıl fark ederiz: Eğer siz Rahmâni iseniz, karşıdaki insanın gözlerinin içine bakın. Cinli olan kişi bu bakıştan çok şiddetli rahatsız olur. Başını öne eğer ve gözünüze bakamaz. Daha sonra içinizden bir “ http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - Fatiha ” okuyun ve izleyin, sıkıntı duyar. Üçüncü kademe olarak içinizden tekbir getirin. Kişinin içinde bulunan cin veya şeytan diğer kişinin içindeki ile temasa girer ve aldığı mesajı diğerine fısıldar, fal olayı böyle gerçekleşir

Cinlerin vücuda intikali kaç yolla ve nasıl olur: Cinler, bedene iki yolla intikal eder.

1-Hârici intikal: Müsait zaman kollayıp bedene girme,

2-Dâhili intikal: Büyü yolu ile bedene cin göndererek cin sokma

Kâfir cinler insan vücuduna nerelerden girerler: Ağızdan, burundan, kulaktan, ayaklardan, parmak uçlarından tırnak aralarından her yerden girebilirler. Bu hissedilmez. Çıkışta çok zor çıkarlar. Müslüman olup da mü'min olmayan cinler, insan vücuduna girerler ama onun günah olduğunu bilmezler. Daha ziyade çocuk yaştaki cinlerdir. Onları çıkarmak kolaydır. Bize “Yâsin okuyun ya da tekbir getirin ki yolumuzu bulalım” diye yardım isterler. Y3asin'in özelliği yol göstermesidir. Kendi kendine çıkamazlar.

İnsan vücudunda nerelerde saklanırlar: En çok kasıklarda saklanırlar. Sırasıyla ensede, diz kapak altlarında, sol kol altında, çünkü sağ tarafta hayra yönelik amellerimizi yazan melek vardır. Oraya gelemezler. Beden sahibini bazen ateşlendirirler, bazen sol kolu uyuştururlar ve ağrı verirler. O ağrıyı dumanla verirler. Genelde sabah kalkınca sol kolda uyuşukluk olur. Sol tarafta kalbin bulunduğu bölge necis olduğu için orayı seçerler.

Kişi, kendi içinde cin olup olmadığını nasıl anlayabilir: Sabahları çok zor uyanıyorsa, namazlarda çok vesvese oluyorsa, abdest anında akla hayale gelmeyen vesveseler geliyorsa, eşiyle çok şiddetli geçimsizliği varsa, eşinin yüzünü bir anda değişik görüyorsa, gözleri kan çanağı gibi kırmızıysa, sol kolda uyuşmalar oluyorsa, bunlar bariz belirtilerdir.

Eğer gece geç vakitlerde yorgun uyanıyorsa, banyoda, tuvalette çok uzun kalıyorsa, ani sinirlenmeleri varsa, yatakta çok sağa sola dönüyorsa, uykuda dişlerini gıcırdatıyorsa, eşine karşı sebepsiz soğuksa, bir anda kendini kaybediyorsa, bir anda kramp şeklinde ağrı giriyorsa, bir anda uyku basıyorsa, iki ayrı insan gibi farklı kişilikler sergiliyorsa, mutlak surette bu o kişinin bedenin içinde cin olduğunu gösterir.

Beden dışında cin olduğu nasıl anlaşılır: Onlar da rüya âleminde kendilerini göstererek alıştırırlar. Hiç acele etmezler, çok sabırlıdırlar. Kedi, köpek ve yılan olarak görülürler. Eğer uykuda yılan sokuyorsa uyanınca soktuğu yerde kişi acı hisseder. Yerde fare gibi koşuşan siyah karaltılar görüyorsa, karanlıktan korkuyorsa, arkadan biri beni takip ediyor korkusu varsa, biri tarafından devamlı gözetleniyor hissine kapılıyorsa, namazlarda arkasında biri varmış gibi hissediyorsa, kâfir cinler tarafından gözetleniyor demektir. Zaman kollayıp mutlak surette müsait bir anda içine girme yollarını arıyorlardır. Devamlı zaman kollarlar. Üzgün ve ümitsiz anlarında “fırsat bu fırsattır” deyip saldırırlar, aynı tilki gibidirler. Çok sabırlıdır ve hiç vazgeçmezler.

Cinleri evimizden uzak tutmak için ne yapmamız lâzım: Şu âyetin sıkça okunması lâzımdır: “La ilahe illâlahû vahdehu la şerike lehul mülkü şerike hamdü ve hüve âla küllü şey in kadir”. Bu âyet günde 100 defa okunur. Allah Resûlün'e 100 den az olmamak şartı ile salâvat getirilir. Yedi dükkân süprüntüsü ile tütsüsü yapılır, her tarafa gül suyu serpilir. Kur'ân'ı açıp sesli olarak evde dinlediğiniz zaman evde bir tane kâfir cin barınamaz.

Rahmâni melaikeler siz yatak odanıza girdiğiniz zaman odadan içeri girmezler, kapıda beklerler. Sadece kâfir cinler girer. Sebebi eşler arasında soğukluğu oluşturmaktır.

Yatak odasında âyet cinsinden hiçbir şey olmaması gerekir.

Şeytanla nasıl iş birliği yapanlar yaparlar: Şeytanla iş birliği yapmak isteyenler önce kâfir cinlerle ilişki kurarlar. Cinler onlarla şöyle bir anlaşma yapar: “Sen bizim patronumuz olan şeytanın emirlerine itaat ettiğin müddetçe biz de senin emrindeyiz”. Şeytan da onlara emrini verir. Büyücü cinleri emri altına alır. “Git şurada şunun vücuduna gir, şunu yap” diye veya yedirme tarzında büyü yapılır ve bedene cin sokulur. Cin görevini bitirinceye kadar çok yoğun çalışır, birisi müdahale etmezse işini bitirmeden o bedeni terk etmez. İşini bitirince patronuna gider, rapor verir ve bedeni terk eder. Bazen de ölünce bedenden çıkarlar.

Büyü nasıl yapılır: Yazılan muskalar, hazırlanan sular değil, burada asıl olan büyücünün görevlendirdiği cindir. Yani büyücü der ki: “Git şu şahsın bedenine gir ve bu karı kocanın arasını aç, vazifen bu”. Kâfir cin de emri mutlaka yerine getirir.

Büyünün kuvvetli tutması için ne yaparlar: Kur'ân'ı tersten okurlar, tuvalette okurlar ve abdestsiz okurlar veya Kur'ân'ı oturduğu minderin altına koyarak ve necis ortamlarda okuyarak büyü yaparlar. Bu sistem büyücülerin en etkili yoludur. Bu sistemle 12'den vururlar. Eğer kişinin bir mürşidi ve koruması yoksa yapılan büyü 24 saat içinde tesir eder. Medyumların hepsi zülmanî güçleri kullanarak mesleklerini icra ederler.

Bedenine cin giren kişi nasıl tedavi olur: Havas ilmine sahip olan kişiden başkası cinliyi tedavi edemez. İlim sahibi kişi önce cinliyi bir teste tâbî tutar. Bir bardak suya 7 http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - Fatiha okur, telefonun öbür ucunda olsa bile o okumanın etkisi ile eğer kişi cinlerin etkisin de ise suyun tadını değişik alır. Suyun tadı ya ekşi, ya tuzlu, ya acı, ya da yakıcı olur. Sonra cinlinin kulağına ezan okunur. Eğer kişide yine zülmanî cinler varsa kişi ezana dayanamaz, sıkıntı basar. Daha sonra yakma işlemine geçilir. Yakım başlayınca kişide yanma ve kaşıntı olur. Tıp buna çare bulamaz. 35 gün sonra mutlaka yanma ve kaşıntı durur.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e böyle bir hasta geldiğinde, bedene giren cine, “Çık ey Allah'ın ve Resûl'ünün düşmanı” deyip sırtına vururdu ve cini çıkartırdı. Hz İsa da, HZ Süleyman da böyle tedavi ederlerdi. Bunun adı “RUKYE”dir. Günümüzde rukye tedavisi tamamen unutulmuştur.

Cin ile havasçı arasında nasıl bir konuşma geçer: “ Hiç bir bedene zarar vermemek koşulu ile benim askerim olmayı kabul ediyor musun? Bedene zarar verdiğin takdirde başına neler geleceğini biliyor musun?” Cin, denileni yapmazsa yanacağını bilir. Cini mutlaka ehil ilim sahibi kişi çıkartmalıdır. Kulaktan çıktığı takdirde kulakta tahribat yapar. Ehil olan kişi onu alırken gözlere, kulaklara ve buruna Rahmâni görevlileri yerleştirerek oraları kapatır.Ve cini ağızdan alır. Cin ya Rahmâni ordusuna katılmayı kabul eder ki eğer etmezse yakılır. Bu onun sonu olur. Çıkış anında çok sıkıntı verirler, karın ağrısı yaparlar. Ve kafayı, kolları, ayakları uyuştururlar.

Şuna çok dikkât etmek lâzımdır. İçerideki şeytanın dışarıda dostları vardır. O içerden çıkıp sizin bedenine zarar veremez. Ama dışarıdaki dostlarını kullanırlar. Onlara iltifat da etmeyin. Sakın hakaret de etmeyin. Tek çözüm onları bulunduğu yerden çıkartıp almaktır. Bunu da ancak bilen biri yapabilir. Bu havas ilmi yapmış bir kişi olmalıdır. Onun haricinde medyumlar, cinci hocalar size daha fazla zarar verebilirler.

Azap âyetleri vardır, onlar okunur. Meselâ Bakara Suresinin 255. âyet-i kerimesi okunur. Hasta kusturulur. Pis, necis bir koku gelir. Bu onların kokusudur, ona tebliğ yapılır.

“Allah'ı seviyor musun, Peygamber'i seviyor musun, Kur'ân'ı seviyor musun?” diye sorarız. “Onlardan nefret ediyorum.” diye cevap verirler. Eğer bir cini yakıp da tayfasını yakmazsan intikam alırlar. Havasçıdan alamazsa ailesinden alırlar.

Cin çıkarma işini herkes yapabilir mi: Eğer bir mürşidiniz yoksa cinlerden haber alacak bir merkeziniz yoksa maneviyatta güç ve himmet yoksa değil cin çıkarmak, başınıza dert alırsınız. Sakın bu işe karışmayın size girer. Bunların içinde en tehlikelileri ifrittir, çok kuvvetlidir. Onunla mücâdele çok zordur. Genelde ya insanı intihara sürüklerler yada bir başkasını öldürtmeye çalışırlar. Bu konuda hiç durmadan ilham verirler.

Sakaleyn olan Süleyman Peygamber, Süleyman tapınağında cinleri mi çalıştırmıştır: Evet, bu 4 ifrit ve her birinin 360 tane tayfası ile birlikte Hazreti Süleyman'a hizmet etmişlerdir ve zerre kadar seslerini çıkaramamışlardır.

Muallâk taşının hikâyesi nedir: Süleyman (A.S) âsasına dayanıp bir noktaya baktığında aslında ölmüştür. Cinler onun öldüğünü anlamadan harıl harıl çalışır. Ama âsasına giren bir kurt âsayı kemirince âsa kırılır ve Süleyman (A.S) yere düşer. O zaman cinler, “Peygamber ölmüş” diye bağırınca hepsi işi bırakıp kaçarlar. Tam taşı yerine koyarlarken bırakıp kaçtıkları için taşın havada kaldığı rivayet edilir.

Cinlerin başka görevleri var mıdır: Cinlerin bir görevi de bütün insanların arasında infilâk çıkarmaktır. Devletler arası savaşları ile âdemoğullarını birbirine kırdırırlar ve ölmelerinden mutluluk duyarlar.

Gece yatakta cinlerden korunmak için ne yapmalıyız: Yatağa yatınca 21 Besmele çekilir, 3 http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - Fatiha , 3 İhlâs, 3 Felâk, 3 Nas, 3 Ayet-el Kürsi okunur. Ve 21 Besmele ile kapatılır. O zaman ona ne bir cin, ne bir karabasan yaklaşamaz. Bu bir zırhtır. Sabaha kadar sizi korur.

Peygamber Efendimiz'e yardım eden cinler var mıydı: Peygamber Efendimiz'e yardım eden cinlerin başında Ebû Yusuf vardır. 140 cm boyunda yapılı ve çok kuvvetlidir. Hâlâ daha ondan yardım alınır. Şu an Ebû Hureyye Rabbani cinlerin başında yardımcımızdır. Ebû Yusuf ile irtibat halindedir. Onun yardımı ile cinli hastalar tedavi edilir. Cin içinden çıkartılır. Cini çıkan kişinin hemen korunmaya alınması lâzımdır. O zaman bir daha içine girmeleri mümkün olmaz.

Cinlerden korunma yollarını bilirsek bize zarar veremezler. En önemlisi onları iyi tanımak, onlardan korkmamaktır. Korkutmayı çok severler. Mezarlıklardan geçerken ürperti hissini veren de onlardır. Geceleri dışarıya sıcak su dökülmemelidir. Üzerlerine gelirse canları yanar ve zarar verirler. Besmeleyi dilimizden düşürmez, onları iyi tanırsak onlardan korunabiliriz. Bu yazının amacı da onları çok iyi tanıyıp bu konu hakkında bilgilenmektir. Genelde korku ve irade zayıflığı onlara davetiye çıkartır. Daha fazla bilgi için sitemize müracaat edebilirsiniz.

Kaynak: http://www.ledunilmi.com/cin.htm



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:50
En Çok Hangi Gizli Servisler Cinlerden Yararlanıyor?
 

En Çok Hangi Gizli Servisler Cinlerden Yararlanıyor?

Cinler konusu Batı'da ciddi anlamda merak edilerek araştırmalara konu edilmekte. Bu amaçla zaman zaman medyum ve falcılardan yararlanıldığı da gözleniyor. Hatta CIA ve KGB gibi gizli servislerin medyumlardan medet umduklarını öğrenmek belki size şaşırtıcı gelecektir, iddialara göre Amerika'da Scandorf Araştırma Enstitüsü'nde çalışan parapsikolog Pat Price, ABD'nin nükleer denizatlarının Okyanus'un hangi bölgesinde bulunduklannı, az bir yanılma payı ile tespit etti. Sıtkı Uluç'un "Gizli Servis Öyküleri* isimli kitabında 1950'den beri CIA'nın medyum ve falcılara rağbet gösterdiği, CIA'nın Sovyetlere ait Semipalantinsk Araştırma Merkezinin yerini Pat Price sayesinde öğrendiği kaydediliyor.

İtalya'da Kızıl Tugaylarca kaçırılan ABD'li James Dozier'in bulunması için ClA'nın medyumlardan yardım istediği belirtiliyor. Medyumlar, generalin rehine tutulduğu evin kapısının de mir. yeşil parmaklıklı olduğunu ve kapı numarasını kaç olduğunu tespit ettiler. Kitapta ClA'nın İran'da rehine tutulan Amerikalıların, ABD Elçiliğinin hangi bölümlerine kapatıldıklarını öğrenmek için yine medyumlara başvurduğu belirtiliyor. Hatta bu tür işleri için CIA yetkililerinin. "En geniş parapsikoloji servis KGB'de, Ruslar bu işi çok ilerlettiler dedikleri de aktarılıyor.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:51
Etrafımızda Bir Cinin Olup Olmadığını Nasıl Anlayabiliriz?
 

Etrafımızda Bir Cinin Olup Olmadığını Nasıl Anlayabiliriz?

Eğer kişi kulağının dibinde fısıltı halinde sesler duyuyorsa ve bir tarafa bakarken gözünün yan tarafında gölgeler, karartılar geçtiğini hissediyorsa, o zaman o kişinin yakınında cin var demektir. Eğer cin fizik olarak o kişiye görünüyorsa, o zaman yapması lâzımgelen o cinin ayaklarına bakmaktır. Cinlerin ayakları terstir. Gördüğünüz şeyin ayaklarına baktığınızda onun bir cin olup olmadığını rahatça anlayabilirsiniz.

Cinlerin içinde de Allah dostu olanları vardır. Allah'ın düşmanı olup şeytanın dostu olanlar da. Bu cinlerin hangisi olduğunu bilemeyiz.

Gizliilimler Yorumu: Yukardaki yazıyı çok da güvenli bulmuyorum. Yani insanın korkudan dolayı yarattığı ses yada görüntü halisünasyonlarını cinlere bağlamak çok yanlış. Büyü belirtileri maddesinde belirttiğim gibi, insanların kendisine cin musallat oldugunu ya da büyü yapıldıgını düşünmesi ve böyle inanması ve böylece onların sırtından para kazanmaları için insan psikolojisini iyi bilen ve bunu da insanları DOLANDIRMAK için kullanan bir takım kendilerini cindar yada kahin olarak adlandıran insanların uydurması hepsi de. Sakın bunlara inanmayın ve sakın da bu tür kişilere paranızı kaptırmayın. 

Sizi koruyabilecek TEK BİR GÜÇ vardır; O da Allah'tır. Eğer Allah'tan değil de, bu tür konularda kendinize yardım için bile olsa başkasından medet umarsanız bu sadece şirktir. Kıldığınız namazın da değeri kalmaz. Ne diyordunuz hergün kıldığınız namazda: "İyyâ ke nağbudu ve iyyake nestaîn" Yani, "Allah'ım, yalnız Sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz (Medet umarız)." Eğer bu tür konularda yardıma ihtiyacınız varsa, tek silahınız ALLAH'A OLAN İNANCINIZ ve KENDİ EN TEMİZ KALPLE, İNANARAK ve ONUN KORUYUCULUĞUNA, RAHMETİNE GÜVENEREK ETTİĞİNİZ DUALARDIR. Ayete'l Kürsi'yi bol bol okuyun. Felak, Nas surelerini bol bol okuyun. İşiniz iyi mi gitmiyor: "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm." ve "Hasbinallâh-u veniğmel vekîl." Yani, "Sığındığım Allah'ımın herşeye gücü yeter. Beni bu halden kurtarmaya da elbet gücü yeter." "Beni koruyan da, gözeten de, rızkımı veren de Yüce Allah'tır. O, ne güzel vekildir." Ya Rezzak ism-i şerifini çokça anın. Yani "kullarını rızıklandıran Yüce Allah." Elinizde dua silahınız oldukça medet umacağınız hiç kimse yoktur; olamaz da...


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:54
Evlerdeki Haşere ve Hayvanlar Cin Olabilir mi?
 

Evlerdeki Haşere ve Hayvanlar Cin Olabilir mi?

Cinler Hayvan Kılığına Giriyor

Cinler insan kılığında görünebilecekleri gjbi, hayvan şeklinde de görünebiliyorlar. Bunun yanında bazı hadislerde cinlerin yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri de anlatılmaktadır. Nitekim. Nahle Vadisı'nde Efendimiz (s.a.v.), onlardan biat kabul ederken, akrep ve kedi gibi herhangi bir hayvan kılığında görünmemelerini istemiş, illa görüneceklerse de kendi suretleri, ya da daha başka munis suretlerde görünmelerini cinlere teklif etmiştir. Ümmetine de, Evinizde böyle bir haşare gördüğünüzde, ona önce üç defa "Allah rızası için git" deyin, belki o Cin kardeşlerinizden biri olabilir. Eğer gitmezse o zaman Cin değildir; zarar verecekse öldürebilirsiniz" buyurmuştur. Bu bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın anlaşması gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de, "Ümmetin her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse, biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz" diyerek söz vermişler.

Cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de keyfiyetinden istifade etmektedirler.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:57
Evlerinizi Kabirlere Çevirmeyiniz

Cinler bazen evlerde gözükerek , bazende ev halkına eziyet ederek rahatsız ederler. Hatta evin içine pislik, taş gibi şeyler atarlar. Bazan evde 5 kişilik yemek pişer 10 kişi yiyormuş gibi çabuk biter. Bazen evde 3- 4 kişi olduğu halde on kişi varmış gibi fazla ses çıkar.

Sayılan bu evler ya kimsesiz evlerdir ki , cinler orada mesken kurarlar, yahutta içindeki insanlar islâmı yaşamadıklarından o evin malından , evladından ve hanımından istifade ederler onlara ortak olurlar. Allah'u Teale Kur'an-ı Mecidinde mealen:

" Onlara mallarında ve evlatlarında ortak ol" buyurmaktadır.

İnsan İslamdan uzaklaşınca bu ortaklık her zaman olabilir. Allah'a sığınırız.

Şeytanlar ve cinler insanların bulunduğu mekanda bulunabilir ve beraberce yaşarlar. Şeytanlar insanlarla beraber eve girip aynı evde hatta aynı yatakta uyuyabilirler. şöyleki evde kullanılmayan yataklar bir süre sonra onların kullandığı bir yatak haline gelebilir. Şeytanların sizin evinizde kalmasını istemiyorsanız eve girerken sağ ayakla ve besmele çekerek girmeniz gerekir. bu durumda sizin evinizi mekan edinemezler. Siz yemek yerken sağ elle ve başlarkende besmele ile başlarsanız sizin yemeğinize ortak olamayacaklar, Hanımınızla birlikte olurken " Allahümme inni euzü bike cennibneş şeytane ve euzübike ma razektena" demeli ve duhul esnasında besmele çekilmeli bu durumda hanımlarınızdan ve çocuklarınızdan onlara pay vermemiş olursunuz. Evet yanlış anlamadınız sizinle beraber cinler/ şeytanlar cisi münasebette bulunabilir bunu ancak yukarıdaki şekilde yaptığınız taktirde engellersiniz ve cinsi münasebet esnasında mutlaka yorganın altında olun yahut en azından üzerinizde bir örtü bulundurun.


Allah Rasülü (S.A.V.):
"Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz" buyurmaktadır.( Namaz kılınmayan, Kur'an okunmayan ev mezar gibi olmuştur. Bu eve şeytanlarda cinlerde rahatça girip cirit atarlar. böyle bir evden cinler uzaklaştırılmak istendiği zaman, o cinlere evi terketmeleri için üç gün mühlet verilir. Evden gitmeleri ve ev halkından kimseye gözükmemeleri istenir. Eğer gitmezlerse bolmiktarda su alınır, eller suyun içine konulur, ağız iyice suya yaklaştırılır ve okuma bitinceye kadar öyle durularak şu dualar okunur.

Önemli not: Benim tavsiyem öncelikle evinizde sabahları ve akşamları bir tutam üzerlik tohumunu bir şeyin üzerinde yakarak dumanının evin her tarafına yayılmasını sağlayın (mesela bir teneke kutu olabilir tüpün üzerine koyun içine bir tutam üzerlik tohumu ek olarak bir miktar ak günlük ekleyebilirsiniz) cinler orasını terkeder . Eğer direkt olarak okuma yaparsanız cinler evi dağıtabilir evde cam eşyası ne varsa hepsini kırabilir. onun için ilk önce üzerlik tohumunun yakılmasını tavsiye ederim.

eğer hala terketmezlerse o zaman okuma yapılır eğer suya bir miktar sirke katılırsa daha tesirli olur. Suyun dökülme usülüde tuvalet ve banyo hariç bütün pervazlara bir miktar serpilerek suyun hertarafa dökülmesi sağlanır.

Suyu döktükten sonra 4-5 saat süreyle evi terkedin eve hiç kimse girmesin bu zaman zarfında evde birini görürlerse onu çarpabilirler.

Okunacak Ayetler sırasıyla şunlardır:

1- http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - Fatiha ;

Bismillahirrahmanirrahıym. Elhamdülillahi rabbi alemiyn Errahmânirrahıym.Maliki yevmiddiyn. İyyâkena'büdü ve iyyakenestaıyn. İhdinassıratal mütekıym. Sıratalleziyne en'amte aleyhim gayril mağdzubi aleyhim veledzaalliyn.

2- Bakara süresinin ilk dört ayeti:

Elîf, Lâm , Mîm. Zelikel kitâbü lâraybe fîhi hüdenlilmüttekıyn. Elleziyne yü' minune bil gaybi ve yukıymunessalate ve mimma razeknâ hüm yunfikun. Velleziyne yü'minune bima ünzile ileyke vema ünzile min kablike ve bil âhıratihün yüükınûn.

3- Ayet-el kürsî

Allahü lâ ilahe illa hüvel hayyül kayyûmü lâ te' huzühü sinetün vela nevm. Lehü mâ fissemâvati vema fil erdz. Men zellezî yeşfe'u iyndehü illa bi iznihi ya'lemu ma beyne eydihim vema halfehüm vela yuhıytune bişeyim min ı'lmihi illa bima şâ e vesia kürsiyyühüssemavati vel erdz. Ve lâ yeûdühü hıfzuhüma ve hüvel aliyyül azıym.

4- Bakara süresi 285-286. ayetler(Amerrasülü):

Âmenerrasulü bima ünzile ileyhimirrabbihi vel mü'minûn. Küllün âmene billahi ve melâiketihi ve kütibihi ve rusülihi lânüferrikubeyne ehadimmirrusülih, Ve kalû semi'na ve eta'na gufraneke rabbena ve ileykel masıyr. La yükellifullahü nefsen illa vüs'ahê lehea ma kesebet ve ileyhea mektesebet. rabbena lâ tüeahıznâ innesiynâ ev ehta'na. Rabbena vela tehmil aleyna iısran kema hameltehü alelleziyne min kablina. Rabbena vela tühammilna mâ lâ tâ katelena bih. va'fü 'annâ veğfirlena verhamnâ ente mevlâna fensurnâ alel kavmil kâfiriyn.

5- Alî İmran 18. Ayet:

Şehidallahü ennehü lâ ilahe illâ hüve vel melâiketü ve ülül 'ılmi kâimem bil kıst. Lâ ilahe illâ hüvel 'aziyzül haküym.

6- Âraf 54. Ayet:

İnne rabbekümüllahüllezî halakassemâvâti vel ardza fî sitteti ayyamin sümmestevâ alel arşi yüğşilleylennehara yatlübühü hasisen veşşemse vel kamera vennücume müsahharatim biemrih. Elâlehül halku vel emr. Tebarakellahü rabbül âlemiyn.

7- Mü'minûn süresi son 113ten 118 ayete kadar:

Efehasibtüm ennema halekaküm 'abesen ve enneküm ileyna la türce'ûn.Fete'alalahül melikül hakku Lâ ilahe illa hüve rabbül 'arşil keriym. Vemen yed'û me'allah, ilâhen âhara lâ bürhane lehû bihi feinnemâ hisabühü 'ıynde rabbih. İnnehü Lâ yüflihül Kâfirun. Ve kurrabbiğfir verham ve ente hayrurrahimiyn.

8- Saffat Süresi 1-10 ayetleri:

Vessâffati saffen, fezzacirati zecran. fettaliyati zikran. inne ilaheküm ilahün vahid. Rabbssemavati vel ardzı vema beynehüma ve rabbül meşarık. İnnâ zeyyennessemâeddünya biziynetinil kevakib. Ve hifzam min külli şeytanim marid.. La yessemme'ûne ilel meleil e'alâ ve yükzefune min külli canib. Dühuranvelehüm azeabün vasib. İllâ men hatıfel hatfete fe etbe'ahü şihabün sâkib.

10- Haşr süresi son üç ayeti:

Lev enzelnâ hazel kur'ane âlâ cebelin leraeytehû haşiam mütesaddiam min haşyetillah. Vetilkel emsalü nadzribüha linnasi le'allehüm yetefekkerûn. Hüvallahüllezî la ilâhe illâ hü. Âlimül gaybi veşşehadeti hüverrahmanürrahiym. Hüvallahüllezi lâ ilahe illa hü. Elmelikül kuddüsüselamül mü'minul müheyminülaziyzül cebbarul mutekebbir. Hüvallahül halikul bariül müsavviru lehül esmaül hüsna yüsebbihu lehü ma fissemavati vel erdzi. ve hüvel aziyzül hakiym.

10- Cin süresi'nin tamamı:

11- İhlas :

Bismillahirrahmanirrahiym. Kul hüvellahü ehad. Allahüssamed. Lem yalid. Velem yüüled velem yakün lehü küfüven ehad.

12- Felak:

Bismillahirrahmanirrahiym. Kul euzü birabbil felak. Min şerri mâ halak.Ve min şerri gâsıkin izâ vekab. Ve min şerrinneffaseati fil ukad. Ve min şerri hasidin izea hased.

13- Nas süresi:

Bismillahirrahmanirrahiym. Kul eûzü birabbinnasi melikinnasi ilahinnas. Min şerril vesvasil hannas. ellezî yüvesvisü fî sudürinnas. minel cinneti vennâs.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: {{{{{Hanne}}}}}
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:59
Selamlar saygıdeğer Helen,
 
Bu bölümden ben en iyisi uzak durayım :) Valla okurken bile korktum..


-------------


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 12:59

Geceleri Yalnızken Neden Korkarız ve Bu Korkularımızı Nasıl Yenebiliriz?

Pek çok genç arkadaşımın mesajlarında belirttiği hususlardan biri de, geceleri tek başına kaldıklarında duydukları korkular ve bunların nasıl yenilebileceği hakkındadır. Pek çoğumuz, hayatımızın bir bölümünde, hatta bazen ileri yaşlarda bile bu tür korkular ile yüz yüze gelmişizdir. Bunların başında, cinler, halk arasında anlatılan yaratıklar, karabasan vs gelmektedir. Özellikle de çok erken yaşlarda kendine ait bir odada yalnız uyuyan kişilerde görülen bu korkuların kökeninde aile içi huzursuzluklar, anksiyete ve kaygı bozuklukları, toplumdan kopukluk, şiddet ve korku filmleri, cinlerle ilgili anlatılan hikayeler ve tüm bunların psikolojimize yansımış işlevleri vardır. Bu yüzden bu tür korkuların ve bunların getirdiği psikolojik bozuklukların önüne geçmek, ancak sağlıklı bir aile yapısıyla mümkün olabilir http://www.gizliilimler.tr.gg/" rel="no follow - . Aksi halde ergenlikte basit bir sorun gibi görünen bu sorunlar, zamanla paranoya, şizofreni gibi ilerde daha ciddî hastalıklara dönüşecektir.

Peki bu konuda ebeveynlerin üzerine düşen görevler nelerdir? Bunları kısaca sıralayalım;

a) Çocuğa özgüven kazandırmak, onu ve fikirlerini önemsemek ve bunu hissettirebilmek.

b) Çocuğu psikolojisini bozucu "Öcü, umacı, cinler" vs yaratıklar ve kötü bir davranış yaptığında bu yaratıkların ona zarar vereceğini söyleyerek onu baskı altına çalışmanın -ne kadar basit ve masum görünseler de- çocuğun gelişme sürecine çok büyük zararlar vereceğinin bilincinde olmak.

c) Aşırı şiddet ve korku öğeleri taşıyan film ve dizilerden çocuğu uzak tutmak.

Beyin, bizler için hâlâ koca bir bilmecedir. Bugünkü bilim, insan beyni hakkında ne kadar ilerleme kaydetmiş olsa da sınırları, fonksiyonları ve işleyişi hakkında oldukça yetersizdir. Çoğu zaman karşılaştığımız pek çok zihin oyunlarının ve -aslında pek çoğunu kendi yarattığımız- sanrıların nedeni hakkındaki bilgisizlik, toplumda yaygınlaşan hurafe ve dinî yetersizlikler, kimi zaman da nörotik bozukluklar, bu tür korkuların çevremizi sarmasına neden olur. Bunu kısaca şöyle örnekleyelim;

Diyelim ki bir akşam tek başınıza bir korku filmi izlediniz ya da arkadaşlarınız arasında cinlerle ilgili hikâyeler vs anlatıldı. Böyle durumlarda salgıladığımız adrenalin oranında ciddî artışlar olacaktır ve bünyemiz daha da hassaslaşacaktır. Örneğin normal koşullarda duymadığınız ve doğal olarak algılamadığınız bir çok sese karşı daha duyarlı olacaksınız ve algınız, bu korkuların kontrolünde çevreyi size yeniden çizecek. Örneğin en küçük bir kıpırtı, bir pencere gıcırtısı, bir saat sesi, cisimlerin o ana kadar fark etmediğiniz herhangi bir özelliği, bir gölge (ve bazen de az önce bahsettiğim gibi zihnin ürettiği fısıldama, homurtu gibi sanrılar); sizi daha da telaşlandıracak ve korkunuzu, salgıladığınız adrenalini daha da arttıracaktır. Hele de karanlıktaysak. http://www.gizliilimler.tr.gg/" rel="no follow - . . Bu durumda tek yapmanız gereken, algımızın bu duyarlaşmasının önüne geçip gerçekliğe dönmeye çalışmaktır. Mahmut Sami Ramazanoğlu, (bir sohbetinde) böyle bir durumda kaldığınızda varsa yanınızdaki radyoyu açmanızı (ki buna günümüz teknolojilerine TV ve Bilgisayar'ı, MSN'de arkadaşlarınızla yazışmayı da ekleyebiliriz.) öğütler. Yani algıdaki gerçekdışılığı dengelemek için, algı ve dikkatimizi korkunun yönetiminden kendi yönetimize almamız ya da gerçek dünyayla ilgili bir objeye yönlendirmemiz gerekir.

Ya da gece geç saatte evinize geliyorsunuz. Bir korku filmi izlediniz ya da arkadaşlarınız arasında cinlerle ilgili hikâyeler falan anlattınız ya da dinlediniz. Zihin, korkuya zemin hazırlayacaktır ve yine aşırı adrenalin salgılayacaktır. O an çevrede bir köpek ya da başka bir hayvan varsa, size saldırması oldukça muhtemeldir.Çünkü hayvanların bu duyuları çok hassastır ve bu adrenalini hissederler http://www.gizliilimler.tr.gg/" rel="no follow - . Yani korkuyu. Siz de sanırsınız ki o köpek bir cin ya köpek kılığına girmiş başka bir varlık. Hayır. Korktunuz, adrenalin salgıladınız, içinizden "Kötü birşeyler olacak, kötü birşeyler olacak." diye şartlandınız. Köpek bu salgıyı, dolayısıyla da korkuyu hissetti ve üzerinize saldırdı.

Korkularımızın en önemli sebebi, belki de YALNIZLIK duygusudur. Zaten yanımızda (bize güven veren) bir başkası varsa bu korkumuz daha da azalacaktır. Yalnızlığımızı FİZİKSEL ve RUHSAL, başka bir deyişle de MADDİ ve MANEVİ olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Örneğin gece, tek başınıza yatmanız, fizikî bir yalnızlıktır. Yanımızda duran başka herhangi bir insan ve bu insanın bizim için temsil ettiği şey, güç, güven, cesaret; bu yalnızlığımızı giderecektir. Hatta küçük kardeşiniz, beşikteki bir bebek bile. Ruhsal yalnızlıksa, dinî yetersizliklerin doğal bir sonucu olarak gelen bir dürtüdür. Yani bir YARATICI'nın varlığına inanmamak ya da pratikte bu inancı gerektiği kadar yaşayamamak.

Dinimiz, bize şunu söyler: "Yalnız değilsin!" Her ânımızda bizi gören, işiten, duâlarımıza kulak veren ve yanıtlayan bir Yaratıcı var. Bizi KOLLAYAN ve GÖZETEN bir Allah. Bize şahdamarımızdan bile daha yakın olan Allah. Asla yalnız değiliz. O'ndan izinsiz yeryüzünde bir yaprak bile yerinden oynamıyorsa, korkmamız için hiçbir neden var mı ve kalır mı? Tek korkmamız gereken, Allah'tır. Ama bir öcüye karşı duyulan bir korku gibi değil. En çok sevdiğimizi kırmaktan duyduğumuz korku gibi. İşlediğimiz her günahta O'nun dostluğunu, ülfetini kaybetme korkusu. Allah'tan korkmayan insan, her şeyden korkar. Çünkü O'nun varlığını unutmuş, girdiği himayenin her şeyin de ötesinde TEK KUDRET olduğu/olacağı gerçeğini unutmuştur http://www.gizliilimler.tr.gg/" rel="no follow - . Allah'tan korkansa, gayrı hiçbir şeyden, hiç kimseden korkmaz. Aksine tüm mahlûkât, Allah'tan korkandan korkar. Çünkü onun azametinden duyulan korku ve huşû ölçüsünde kişi azamet sahibi olur. Allah'ın kendisine verdiği, nûrâni bir azamettir bu. Tıpkı namaz nûru gibi. Allah'a hakkıyla, huşû ve tam bir sadakatle ibadet eden bir  Müslüman'ın alnında bu nûr'un parladığını fark edersiniz. (Övünülecek bir şey değildir bu. Çünkü elde edilen makamla övünmek, Allah'ı yüceltmekten nefsin yüceltilmesine sebep olur ve bu kibir, kalpteki imanın yavaş yavaş sönmesine yol açar. Şeytan, ona amellerini güzel gösterir ve nefsin bu zayıf yönünü kullanarak kibrini artırdıkça artırır.) Nûrânî azamet de böyledir. Gözlerine her bakan insan , bunu hisseder. Kalpteki kibir, tevâzûya dönüşmeli, iman hayatında yaşanan bu sırlı şeyler, insanı aldatmamalıdır.

Hergün, her saniye kalbine Allah-u Teala'nın zikrini koyan kimse, Allah'a gün be gün daha da yaklaşır. Öyle hâle gelir ki günlük hayatında bile mucîzelerin ardı arkası kesilmez hâle gelir. Tabii amaç, sadece Allah ve sadece Allah'ın rızâsı olduğu müddetçe. Kalp, kutsal bir tapınak; Allah'ın bir mescidi hâline gelir. Tefekkür kapısı, sonuna dek açılıp tüm hikmet ve sırlı bilgiler, kalbe hücum eder. Yolda yürürken gördüğünüz her şey, size Allah'ı anlatır, O'nun bir esmâsını kalbinize getirir. Bir ağacı gördüğünüzde, onun yapraklarını döktüğü, yani öldüğü bir kış mevsiminden sonra bahar geldiğinde Allah'ın onu nasıl dirilttiğini ve bizlerin de öylece diriltileceğini... Yapraklarındaki ve sûretindeki ince sanatlarda Allah'ın "Musavvir" sıfatını vs. Yani kainat âlemi, size sonsuz bir tefekkür kitabına dönüşecektir. Gün geçtikçe Allah'ın varlığını ve rahmetini daha somut, elle tutulur bir şekilde hissetmek, O'na daha da yakınlaşmaktır http://gizliilimler.tr.gg/Zikir.htm" rel="no follow - zikir . Ama anlamını bilmeden değil... Yâni çoğu cahil kimsenin bu isimleri bir tefekkür vesilesinden çıkarıp "farklı amaçlarla", Allah'ı tanımak yerine kişisel çıkarlar için hazırlanmış tılsım gibi azametlerle, insanla Allah arasındaki bu ilişkiden Allah'ı çıkarıp yerine cinleri koymakla KÖTÜYE kullanır ve insanları da bu sapkınlıklarının peşinden sürüklemeye çalışırlar. Oysa İslam, CİNLER SALTANATINDAKİ BİR DİN DEĞİLDİR ve cinler, Allah'ın YARDIMCILARI hiç değildir. Çünkü Allah'ın yardıma ihtiyacı yoktur ki!!! Kün ve feyâkün emriyle o bir şeye sadece "OL!" der ve o olur. Bu yüzden çare arıyorsak bu gibi kişilerden değil, sadece ve sadece Allah'tan medet ummalı ve sadece ondan yardım istemeliyiz. Yok şu cin bana yardım et, yok bu cin bana yardım et diye değil. Hani namaz kılarken her rekatta Fatihâ Sûresi'ni okuyoruz ya. Ne diyor orda; "İyyâke nağbudu ve iyyâke nestaîn" Yani YALNIZ SANA İBADET EDER VE YALNIZ SENDEN YARDIM İSTERİZ!!! Şu cinden, bilmem şu cin padişahından, şu şeyhten, şu medyumdan, şu cinciden vs vs değil!!! Bu yüzden bir Müslüman'ın en azından http://gizliilimler.tr.gg/Namaz-S%FBreleri-ve-Namaz-Dualar%26%23305%3B.htm" rel="no follow - NAMAZDA OKUDUĞU SURELERİN ANLAMINI ÇOK İYİ ÖĞRENMESİ ve çocuğuna sadece bu sûrelerin okunuşunu değil, anlamını ve gündelik hayatımızda ne ifâde ettiğini de öğretmemiz, bir anne-baba olarak görevlerinden biri olmalıdır http://www.gizliilimler.tr.gg/" rel="no follow - . Ben öğrenemedim, bari Kur'an Kursu'na göndereyim ki çocuğum öğrensin demiyeceksiniz. Siz de öğreneceksiniz ve O'na bazı temel bilgileri siz kendiniz öğreteceksiniz....

Tekrar RUHSAL YALNIZLIK konusuna dönelim... "Gün geçtikçe Allah'ın varlığını ve rahmetini daha somut, elle tutulur bir şekilde hissetmek, O'na daha da yakınlaşmaktır http://gizliilimler.tr.gg/Zikir.htm" rel="no follow - demiştik. Bu, öyle bir yakınlaşmadır ki, her ân kalbinizde O'nun varlığını hissedersiniz. Şahdamarınızdan da daha yakın... Sanki onla aranızda incecik bir perde var. Ölümle hayat arasındaki, gerçekle yalan arasındaki, gündüzle gece arasındaki perde gibi. İncecik... O zaman ibadetlerinizden aldığınız zevk, hiç eksilmez. Aksine gün geçtikçe daha da artar ve O'na daha da yakınlaşabilmek için kalbiniz, her şeyi bir fırsat bilir. Kıldığınız namaz daha bitmeden yeni bir ezan vaktini özlersiniz. Sevgiliye duyulan özlem gibi. Aşk'la. İşte o an, bütün kainata meydan okuduğunuz ândır. Eskiden duyduğunuz tüm korkular, yerini sonsuz bir güvene bırakır. Bir köpekten, cinden, kötü güçlerden, silahtan, mermiden... Çünkü bilirsiniz ki her şeyinizi teslim ettiğiniz kimse, herhangi birisi değildir. Bu kainatın Sultan'ı, Melik'i, gücü her şeye yeten, kadri ve kudreti her şeyin üstünde olan Allah'tır ve bilirsiniz ki O, her an yanınızdadır. O'nun izni olmadan, tüm dünya size güçlerini birleştirse, cinler ve insanlar bir araya gelip size cephe alsa hiçbirinin kıymeti yoktur. Çünkü sizin koruyucunuz olan bir Allah var... Kalbiniz kırıldığında ve incindiğinde, sizi teselli eden bir CAN DOSTUNUZ var. Ölümse sadece O'na bi kavuşma, bir vuslât ânı... Tüm dünya birleşse size ne yapabilir?

Makale: http://www.gizliilimler.tr.gg" rel="no follow - www.gizliilimler.tr.gg Admin
13 Nisan 2009, Pazartesi.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:01
Günlerin ve Gecelerin Memurları
 



Günlerin ve Gecelerin Memurları

Arapça "imar" demek, (daha doğrusu Havvas ilminde). İster Müslüman ister diğer dinlerden olsun yeryüzünde veya gökyüzünde yaşayan cinler topluluğuna denir. Bunlar da 3 kısımdır. Bir kısmı semada yaşayanlar, bir kısmı yeryüzünde yaşarlar (uçamazlar) ve bir kısmı da yeraltında yaşarlar (toprağın içinde) Bunlara "küçük imar" denilir toplucasına.

Birde "büyük imar" vardır, Buna da "Melik-i Tariş İmarı" denilir. Melek-i Tariş ise, bütün bu küçük imar denilenlere, yeryüzüne, denizlere, nehirlere hükmeder. Hepsi, bu melikin tasarrufundadır. Tariş dediğimiz melik ise, Kesfiyail denilen meleğin 4 hizmetçisinden biri olan Kerakyil denilen Meleğin hizmetcisidir, Onun tasarrufundadır.

Melek-i Kesfiyail ise, Melek-i Şerantiyail denilen meleğin veziri dir.

Bazı cinlerin reisleri ise ve nerelere memur Olduklarını aşağıda yazacağım;

Gökyüzündekilerin reisi, ( هورش ) Huriş'tir.
Sualtındakilerin reisi, قارش Gariş'tir.
Yeryüzündekilerin reisi, (طارش) Tariş'tir.
Hazine ve definelere memur olanların reisi, مارش Mariş'tir.
Şeytan ve devlere memur olan, (هوش) Huş'tur
İfritlere memur olan, (طيروش)'tur.
Hazine ve defineleri açmaya memur olan, (بطروش)'tur
Hayvanlara memur olan, (ميروش)'tur
Şehirlere memur olan, (جليوش)'tur
Yollara memur olan, (موش)'tur
Binalara, saraylara memur olan, (غاموش)'tur
Yatak odasına ve oturma odasına memur olan, ( طرشي)'tir
Hamamlara ve banyolara memur olan, (شرش)'tir.
Nehirlerle müvekkel olan (دنهش)'tir.
Nehirlerin üzerinden geçen köprülere müvekkel olan (دهنش) dir
Dağlara ve çöllere memur olan, (طوش)'tur.
Ormanlara memur olan, (ناروش)'tur.
Gündüzlere Memur olan, اشقر'dır.
Geceye memur olan, طشرك 'tir
(Bu ikisi, gece ve gündüzün sahibidirler. Bunların da 2 hizmetçisi vardır bunlar da (كفدع ولفدع)'dır)

Yıldırımlara memur olanlar, (خندروش و حندروش)'tur.

Mesela bir defineyi açmak için, defineye memur olanın İsmi sölenir ve cinlere "O'nun Hakkı için..." denir.. Veya bir hayvana nazar olmuştur veya bir yere bereket olmasını istediğin vakit, o yerle memur olanın hakkı için gibi şeyler söylenir ki onun emrindeki cinler, onu yerine getirsin..
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:03
Hangi "Hoca" (!) Diye Tanınan Cincilere Gitmek Dinimizce Yasaklanmıştır?
 

Hangi "Hoca" (!) Diye Tanınan Cincilere Gitmek Dinimizce Yasaklanmıştır?

İnsanlar, hatta bazı hocalar veya salih insanlar hangi hastaları tedavi eden hocaya gidilir, hangisine gidilmez doğruyu yanlıştan ayırd edemez hale gelmişlerdir. Cincilerin ve sihirbazların alametlerini anlatacağım ki kimin doğru yoldan ayrılmış, sapık; kimin hak üzere olduğu anlaşılsın.

Eğer şu sayacağım alametler bu tür hoca diye tanınanlarda var ise o insan sihirbaz veya cincidir:

1) Hastanın resmini ister, resmine bakarak onun hakkında bazı bilgiler verir.

2) ismini, annesinin ismini sorar ve bu usulle onun hakkında malumat verir.

3) Suya bakarak suya cinnin veya bir hüddamın geldiğini söyler ve bu usulle ona cevap verir.

4) Hastanın giydiği elbiselerden herhangi birini ister, bazen, mendil, iç fanila veya külotunu v.b...

5) Siyah bir tavuk kesmesini ve keserken besmele okumadan kesmesini ister. O, kandan da o hastanın ağrısı veya sancısı olan mekana sürmesini ister, veyahut da o kesilmiş tavuğu harabe bir mekana atar.

6) Manası belli olmayan şeyler ile muska yazar.

7) Manası belli olmayan azimet ve tılsımlar okur. 

8) Bazen hastaya bazı muskalar verir, toprağa gömmesini, denize atmasını, yakmasını söyler.

9) Bazen bu sihirbaz hastanın ismini, annesinin ismini ve yanına niçin geldiğini söyler.

10) Suyun içinden gözlerinin önünde sihir diye kendi hazırladığı muskaları çıkarır.

Bu tür insanların içlerindeki manevi karanlık yüzlerinden anlaşılır. Adeta yüzleri simsiyahtır. Basiretli bir mümin bu insanların habis olduğunu bilip onlardan yardım beklemez. Nerde kaldı ki bunları meşhur etsin...

Muhaddis alim fadıl ustad Şeyh Abdullah Habeşiye bu tür hoca lakabı ile tanınan cincilere gaybi haber sormak veya gaybi haberlerine inanmak maksadıyla değil sadece tedavi amacıyla gidilir mi diye sordum, haramdır gidilmez buyurdular. "Her kim kahin veya arraf'a gidip (cinciye) ondan kendi hakkında gizli olan bir şeyi sorarsa kırk gün tevbesi ALLAH katında kabul olunmaz. O kimse kahin'in sözünü doğrularsa küfür etmiş olur.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:06
İnsanlara Musallat Olan Şeytan ve Cinlerin Amaçları Nedir?
 

İnsanlara Musallat Olan Şeytan ve Cinlerin Amaçları Nedir?

Müslüman cinler, yani Kur'ân-ı Kerim'e Hz. Muhammed (s.a.v)'e iman etmiş olan cinler, tıpkı insanlar gibi Allah'a, Kurana, onun resulüne iman eden, ibadet eden, aile hayatı olan tıpkı insanlar gibi sosyal faaliyeti olan varlıklardır. Müslüman cinler arasında da elbette ibadeti zayıf olan, isyan eden, kimi zaman ibadetten uzak kalanlar da vardır. Tabi ki imanlarını da muhafaza ederler. Bir de, şeytanı cinler vardır. Bunlann maksadı, kendi dünyalannın ve yaşantılarının haricinde ekseriyette insanlara zarar vermek ve musallat olmaktır. Kimi insanın kalbine ve beynine hükmedip yönlendirebilirler. Şeytani enlerle İrtibat halinde olan insan, onlann emri alandadır. Onlar ne derse, onu yapar. Zaten Şeytani cinlerin amaçları o insanı imandan uzaklaştırmaktır, şeytan, ne kadar kötü amel varsa. hepsini gerçekleştirir Cinler ne isterse. 0 tür insanlara yaptırırlar. Bir anlamda cinler, o insanlara hükmederler. Bu gibi durumlarda benim tavsiyem, birincisi kimse cinlerle irtibatlı olayım diye. böyle bir yola başvurmasın, çünkü o insanın aklı tamamen gidebilir. Pek tavsiye etmem. Ama Nas ve felak sureleri vardır. Bu sureleri iyi okuyup, anlamak gerekiyor. Kuran o kadar büyük bir hazine ki. bunun kıymetini bilmiyoruz. Kuran herşeydir. Kur'ân sadece ölülerin arkasından okumak için değildir.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:07
İslam Öncesi Türklerde Cin Kavramı
 

İslam Öncesi Türklerde Cin Kavramı

Anadolu folklöründeki biçimiyle cinlerden huddam edinme inancının, Türklerin müslümanlık öncesi inançlarında da yer aldığını söylemek pek mümkün değildir. Türk şamanizminde, doğaüstü varlıklarla ilişki kuran kişiye “kam” veya Kırgızlar'da hâlâ kullanıldığı gibi “bakşı” denir. Bakşı'nın koruyucu ruhu olarak sözünü ettiği “arvak” ile hadîm bir cinden bahsetmediği açıkça bellidir. Diğer yandan, zaman içinde yok olup giden Türk şamanizminde de cin benzeri varlıklara inanıldığı biliniyor. Fakat, bu inancın temellerinde Budizm'in köklü bir etkisi olduğu da kesindir. Uzakdoğu dinlerinin esas ilkeler açısından Ortadoğu'dakilere oranla büyük farklılıklar taşıması sebebiyle, bu farkın mitolojik unsurlarda da kendini göstermesi kaçınılmazdır.

Nitekim, İslam öncesi Türkler'den kalma ve “çıvı” olarak geçen bir terimi, Mahmud Kaşgarî “Dîvanü Lûgat-it Türk” adlı kapsamlı sözlüğünde açıklarken, İslamın etkisi ile bunun "cinlerden bir bölük' olduğunu yazmak zorunda kalmıştır. Oysa, Yakut Türkleri'ndeki şamanizmde - ki İslam-Arap etkisinde kalmamış nâdir bir koldur - görülen “ije-kil” ile paralel anlamdadır “çivi”. İje-kil; herhangi bir kişinin, ruhu gibi bedenine bağlı olan ve canı olarak tercüme edebileceğim biçimde tanımlanmaktadır. Çıvı da, fertleri birbirine bağlı bir toplumun kollektif canı gibi düşünülmüştür. Mesela, eski metinlerde anlatıldığı üzere; savaş anında birbirine saldıran iki ordunun askerleri çarpışırken, o iki toplumun çıvılarının da birbirine saldırdığına inanılırmış. Özellikle askerler gece vakti istirahatte iken, askerlerden çıkan çıvı daha da güçlenir ve böylece karanlıkta müthiş bir savaş olurmuş. Öyle ki, askerler geceleyin çıvıların attığı oklardan korunmak için çadırlarından dışarıya adım atmazlarmış.

Kaşgarlı Mahmud'un Türkler ile ilgili muhteşem eserini, Abbasi halifesi Muktedî'ye takdim ettiği yıllarda, doğudan itibaren Akıncılar Anadolu'ya girmeye başlamışlardı. Bu Akıncıların Orta Asya'daki İslam öncesi eski Türk kültür öğelerini ne ölçüde Anadolu'nun otantik etkisinden koruyabildiğini bilmiyoruz. Ancak, Anadolu'nun eski Doğu Roma İmparatorluğu'ndan kalma halkının âdet ve inançlarından günümüze kadar gelen bazı cin-peri hikayelerinin varlığını inkâr etmek mümkün değildir.

Bu sebeple, günümüzdeki Anadolu inançlarının kökünü; Akıncıların göçerlikten yerleşikliğe geçerken küçük beylikler kurmaya başlamalarıyla birlikte, Arap-İslam kültürünün Bizans-Anadolu ortamında yorumlanışında aramak gerekir. Burada Osmanlı kültürünü - içeriği çok zengin olmasına rağmen - aynen kendisinden önceki gibi İstanbul'un surları içinde sıkışıp kalmış ve onbeş-yirmi sene önce de Anadolu kültürü tarafından tamamen yok edilmiş olması yüzünden dikkate almıyorum. Esasında, cinlerle ilgili inançlarda da Anadolu ile Konstantinopolis (Der-Saadet) arasında dikkati çeken farklar vardır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:08
Karin Nedir?

"Biz onların başına birtakım arkadaşlar sardık da bu arkadaşlar onlara geçmişlerini ve geleceklerini süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları ile ilgili o söz (azap), onlar için de gerçekleşti. Çünkü onlar ziyana uğrayanlardı. " (Fussilet Suresi, 25)

Dünya hayatındaki imtihanın hikmeti olarak her insanın Cinlerden bir karini vardır. Bu Karin, kişinin yaşayışına göre o kişiden etkilendiği gibi, o kişiyide etkiler. Kişinin Karini müslümansa sağ omzunda bulunur.

Kişi müslümansa ve karini de müslümansa; o kişiye her konuda yardımı dokunur ve ibadetlerinde yardım eder. Tembelliğe ve gaflete düşmesine engel olur. Karin, başka dinden veya hiç bir şeye inanmıyorsa o kişinin sol omzunda bulunur. O, insana kötülüğü iyi gösterir ve fitneleriyle azmasına, sapmasına neden olur.

Karinler, diğer cinler gibi cinsel istek sahibi değildirler. Allah, Karinleri diğer cinlerden farklı yaratmıştır. İnsanlarda olduğu gibi, cinlerinde aynı bu şekilde Karinleri vardır. Nasıl, insan Karinlerini özel bazı durumlar dışında göremiyorsa, cinlerde kendi Karinleri olan, o cinleri göremezler.

Karinler, insanlardan daha uzun yaşarlar. Beraberinde olmakla yükümlü olduğu insan ölünce, Karin o insandan ayrılır ve Allah tarafından şekillenme gücü kazanarak hayatına devam eder.

alıntı


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:10
Kur'an ve Arap-İslam Kültüründe Cin Kavramı
 

KURAN VE ARAP-İSLAM KÜLTÜRÜNDE CİN KAVRAMI

Sanıldığının aksine, Kuran'da - aynen ruh, melek, şeytan, öte alem konularında olduğu gi*bi - cinlerle ilgili konuda da yeterince açıklayıcı bir bilgi yoktur. Genellikle aynı tanımlamala*rın tekrarları yapılmıştır. Konu ile ilgili önemli sayılacak ayetlerin anlamları şöyledir:

6:100 : “Cinleri ona (Allah'a) ortak yaptılar. Halbuki onları da o yarattı.”

15:26-27 : “Andolsun ki biz insanı kuru çamurdan, biçimlenmiş balçıktan yarattık. Cann'ı da daha önce semum (dumansız? zehirleyici? çok sıcak?) bir ateşten yarattık.”

55:14-15 : “O, insanı bardak gibi kup*kuru balçıktan yarattı. Cann'ı da yalın bir ateşten/alevden yarattı.” Cann, tefsircilere göre, cin*lerin babası sayılan İblis olabilirmiş. Çünkü o da ateşten yaratılmıştır.

18:50 : “Hani biz meleklere: Adem'e secde edin demiştik de İblis'ten başkası hemen secde etmişlerdi. O ise cinlerden olduğu için, rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Şimdi siz beni bırakıp da onu ve onun avenesini - hepsi sizin düşmanınız olduğu halde - dost edinir misiniz? Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”

51:56 : “Ben cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

11:119 : “Andolsun ki ben cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım.”

7:38 : İns(an) ve cinden siz*den önce geçmiş ümmetler arasında siz de girin bu ateşin içine.”

6:130 : “Ey cin ve ins(an) topluluğu: Aranızdan size ayetlerimi nakleden, bu gününüzün gelip çatacağını özellikle haber veren peygamberler gelmedi mi size?”

6:128 : “Ey cin topluluğu, insanlardan birçoğunu baş*tan çıkardınız ha! Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecekler: Ey rabbimiz, kimimiz ki*mimizden faydalandık, bizim için takdir ettiğin ecelimize ulaştık.”

41:29 : “O küfredenler: Ey rabbimiz, cinden ve insanlardan bizi saptıranları göster bize de, onları ayaklarımızın altına alalım. Ta ki en aşağıda kalanlardan olsunlar, diyecekler.”

34:14 : “Cinler gaybı bilmiş olsalardı, öyle horlayıcı bir azab içinde bulunmazlardı.”

Yahudi kral-peygamber Şalomon'un (Süleyman) cinleri için de şöyle deniyor:

27:17 : “Sü*leyman'ın cinlerden, insanlardan, kuşlardan orduları toplandı. İşte bütün bunlar (onun tarafın*dan) idare ediliyordu.”

27:37-38 : “(Süleyman) dedi ki: Ey ileri gelenler, onun (Saba melikesi*nin) tahtını, teslim olarak bana gelmelerinden önce, hanginiz bana getirir? Cinlerden bir ifrit: Sen daha yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm. Eminim ki buna gücüm yeter, dedi.”

34:12 : “(Süleyman'ın) Önünde, rabbinin izniyle iş gören bazı cinler de vardı.”

Ayrıca, birtakım cinlerin Peygamber'i Kuran okurken dinlemeleri ve daha sonra da bu ko*nuda cinlerin konuşmalarının Peygamber'e vahy olunuşu ile ilgili 28 ayetlik Cin suresi ise şöyledir:

72-Cin : 1-15 : “Biz gerçekten hayranlık veren bir Kuran dinledik ki o hakka ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak tutmaya*cağız. Gerçekten, rabbimizin büyüklüğü yücedir. O ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. De*mek ki, meğer bizim avanağımız, Allah'a karşı ne yalanlar uyduruyormuş. Aslında biz de, in*san olsun cin olsun, hiçbiri Allah'a karşı asla yalan söylemez sanmıştık. Ancak şu da var: İn*sanlardan bazıları cinlerden bazılarına sığınırlar. Demek ki bu suretle onların azgınlıklarını art*tırmışlar. Doğrusu, onlar da, sizin zannettiğiniz gibi, Allah'ın hiçbir kimseyi katiyen diriltemeyeceğini sanmışlar. Biz, ciddi bir biçimde göğe erişmek istedik. Fakat onu sert bekçilerle ve alevlerle doldurulmuş bulduk. Halbuki bundan önce, haber dinlemek için onun (göğün) bazı kısımlarında yer bulup oturuyorduk. Ama, şimdi kim dinleyecek olursa, karşısında kendisini gözetip duran bir alev buluyor. Doğrusu biz, yerdeki kişilerin kötülüğü mü isteniyor, yoksa rableri onlar için bir iyilik mi diliyor, bilmiyormuşuz. Gerçekten bizim aramızda iyiler de var*dır, daha aşağı olanlar da. Farklı yollara ayrılmışız. Şu gerçeği de kuşkusuz anladık ki: Yeryü*zünde kalsak da, göğe kaçsak da Allah'ı asla güçsüz kılamayız. Doğrusu, biz o doğru yola ulaştıranı dinleyince ona iman ettik. Her kim rabbine iman ederse, o ne ecrinin eksileceğinden ne de bir haksızlığa uğrayacağından korkmaz. Aslında kimimiz müslüman, kimimiz de zalim*lerden. Müslüman olanlar, doğru yolu arayıp bulmuş olanlardır. Zalimler ise cehenneme odun oldular.”

Cinin anlattıkları Peygamber'e naklen bildirildikten sonra kendisine denmiş ki: “Eğer onlar o yol üzerinde dosdoğru gitselerdi, elbette onlara bol su içirirdik.” Bir tür alevden veya ateş*ten yaratılmış olanlar için ayrı bir cehennem tablosu çizileceği beklenirken, onların da cehen*nem ateşinde yanacaklarının söylenmesi ilginçtir. Kurandaki daha başka birçok tanımlamada da olduğu gibi, iyice anlaşılsın diye, olaylar “insanlara hitaben ve yine insanların değer yargı*larına göre” anlatıldığından, vahiyde cehennem ateşi sembolik anlamda ve acı veren bir ortamı tasvir etmek için seçilmiş olabilir (4).

Kuran'da cin hakkında yapılan bu açıklamalar sonucunda, İslam alimleri arasında büyük fikir ayrılıkları doğmuştur. Dini açıdan önemli bir yeri olan Mu'tezîle ekolü cinin varlığını toptan yok sayarken, İmam Eşarî'nin yandaşları da cinlerin nerdeyse her şeyi yapmaya gücü yetecek varlıklar olduklarına inanmak gerektiğini savunmuşlardır. Diğer yandan, Hadis ravileri de, Peygamberin herhangi bir cini görüp görmediği hususunda anlaşamamışlardır. Ancak, esas itibarıyla, müslümanların cinlere inanması gerektiği söylenir.

Esasen, Kuran'da da belirtildiği gibi, Araplar Peygamber'e vahiy gelmesinden önce de za*ten cinlere inanıyorlardı. Cinler, melekler ve diğer mitolojik tasvirlerin hepsi Cahiliye Dönemi'nin Arap kültüründe önemli bir yer almaktaydı. Seci (kafiyeli ifade), belâgat (güzel konuş*ma) ve şiir sanatlarına büyük değer veren Araplar, bu alanda yetenekli kişilerin daima marifet*li bir cini olduğuna inanırlardı. Nitekim, Peygambere vahyolunan güzel sözleri duyduklarında da onun cininin kim olduğunu sormuşlardır.

Arap literatüründe, Kazvinî'nin “Acaib al-Mahlûkat wa Garaib al-Mawcûdat” ile Damirî'nin “Hayât al-Hayawân” adlı eserlerinde cinlerle ilgili önemli açıklamalar vardır. Bu yazarlara göre; insanın topraktan, meleklerin de nurdan yaratılmış olmalarına karşın, ateşten yaratılmış olan cinlerin erkeğine “cinni” dişisine de “cinniye” denir. Cinler üç gruba ayrılırlar: Agval, Saali ve Afarit. Agval veya Gilan grubundan olanlara “Gul” denir. Saali türü cinle*re ise “Sılat” derler. Afarit grubundakiler ise “İfrit” diye bilinirler. Bu cin gruplarının kendi aralarında da hiyerarşik bir düzenleri vardır.

Arap inancına göre, “Gul” türünden olan cinler genellikle dişidir, erkeğine “Qutrub” denir. “Marid” tipi Gul'ler en acımasız olanlardır. Hilekarlıkta onlardan daha haini yoktur. Değişik biçimlere girerek önce insanlara yollarını şaşırttırır, sonra hemen üstlerine atlayıp parçalayarak onları yutarlar. Mısır Arapları, geceleyin mezarlara saldıran Gul'lerin cesetleri yediklerine ina*nırlar. Anadolu folklöründeki “Gul-yabani” ise daha ziyade hortlak veya hayalet olarak tasvir edilir ve ıssız yerlerde, karanlıkta ansızın insanın önüne çıkarak korkuttuğu söylenir. Masallar*daki umacı “dev anası” da bir Gul'dür.

Yine, Anadoluda “al-karısı” diye bilinen ve loğusaya veya çocuğuna saldırarak onları boğmaya çalıştığı söylenen hayali yaratık da dişi Gul sayılır. Peygamber, bir hadise göre, Gul diye bir yaratık olmadığını söylemiş. Mu'tezîle ekolü de bu hadise atfen cinleri yok saymıştır. Fakat, başka bir hadise göre de Peygamber, sataşan Gul'leri kovmak için ezan okumayı tavsiye etmiştir. Araplar için Gul kavramı o kadar etkileyiciydi ki, uğursuz sayılan beta-Persei çiftyıldızına Ras al-Gul (Cinin Başı) adını takmışlardı. Bugün as*tronomide kullanılan Algol adı da dolayısıyla onlardan kalmıştır.

Sılat türündeki cinlerin dişileri Gul gibi biçim değiştirebilirler. Ayrıca, cinlerin çoğu dişi Sılat'lardan korkar, çünkü büyücü olurlar. Yani, mesleği büyücülük olan cinler bile var. Sılat'ların daha az zararlıları ise su birikintilerinde yaşayanlar, ağaç kovuklarında gizlenenler ve havadar yerlerde gezinenler olarak tanımlanıyor. Bu türdekilere Anadolu'da daha çok - farsi kökenli olarak – “peri” adı verilmektedir.

İfrit’ler ise Cahiliye Döneminde cinlerden sayılmazken, İslamiyet ile birlikte cin olmuşlar. Ama, eski bir alışkanlık olarak, Araplar İfrit’leri Şeytan’lar ile bir tutmayı yeğlemişler. İnanışa göre, İfrit çok kuvvetli, sert mizaçlı, acımasız ve aynı zamanda kurnazdır. Mısır'da ise, öldürü*len veya acılar içinde ölen bir adamın hayaletine ifrit derler.

İslam inancına göre, cinlerden korunmak amacıyla, Kuran'ın sonunda yer alan iki kısa su*renin (Falâk ve Nâs) dua olarak okunması yaygındır. Ananeye göre, bu iki sure Peygamber'e büyü yapılmasından sonra, büyülerden korunması için indirilmiştir. Hadislere dayanarak bazı tefsirciler bu surelerin sadece birer dua olmaları sebebiyle, ilk dönemlerde Kuran'a dahil edil*mediğini söylerler. Fakat, daha sonra Kitab'ın en sonuna ilave edilmişler



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:14
  Kur'ân'da Başka Dünyaların Varlığına İlişkin Bilgi Var mı?
 

Kur'ân'da Başka Dünyaların Varlığına İlişkin Bilgi Var mı?

Çağdaş müessirlerimizden Elmalılı Hamdi Hoca, Cin Suresi'nin tefsirin de pek çok görüşü dile getirerek, "Cin ecrimi Dazı klasik müfessirlere göre, belli duyarlı organizmaları kapsayan geniş bir olgular yelpazesi içinde kullanılmakladır.

Bu organizmalar öyle ince tabiatlı ve bizimkinden o kadar farklı bir fizyolojik yapıya sahiptirler ki, normal olarak duyularımızla kavranabilir durumda değiller. Canlı bir organizmanın rolünü neyin oynayabildiği ve neyin oynayamadığı hakkında çok az biliyoruz; ayrıca böyle olguları fark edememe ve gözlemleyemememiz, hiçbir şekilde onların varlığını inkar etmemiz için yeterli mazaret olamaz'' demektedir. Müfessirimiz şöyle devam ediyor "Kuran sık sık insan kavrayışının ötesindeki varlıklara atıfta bulunurken, Allah çoğu zaman bütün alemlerin rabbi olarak anılır. Bu çoğul halin kullanılması, bizim gözlemlerimize açık olan dünyanın yanı sıra, başka canlı varlıkların olduğunu açıkça gösterir Dolayısıyla, ve muhtemelen birbirlerinden farklı ve hatta bizim çerçevemiz dışındaki bir şekilde birbirleriyle çok ince etkileşimde bulunan ve belki de birbirlerinin alanına başka hayat tarzlarının var olduğunu hatırlatır İşte biyolojik unsurları bizimkilerden tamamen farklı oları başka canlı varlıkların bulunduğunu varsaydığımızda, bizim fiziksel duyularımızın onlarla ancak çok istisnai şartlarda baglantı kurabileceklerini düşünmemiz, mantıklı bir düşünce olacaktır. Onları görünmez varlıklar olarak tanımlamanın sebebi budur. Şırndı onların hayat tarzı ile bizimkisi arasında nadiren vuku bulan tesadüfi kesişmeler, insanın ilkel fantazisinin daha sonraları hayalet, ifrit veya öteki benzer tabiat üstü tezahürler olarak yorumladığı acaip (çünkü açıklanamaz) görütülere yol açabilir."

 
Müslüman Cinler Nerelerde Yaşar?
 

Müslüman Cinler Nerelerde Yaşar?

Nesei ve Müsned'de Abdullah b. Sercis'ten nakledilen bir rivayette de Hz. Peygamberin deliklere idrar yapılmasını yasakladığı belirtiliyor, ünlü müfessirlerden Katade'ye, deliklere idrar yapmanın niçin yasak olduğu sorulduğu zaman, onun. "Delikler ünlerin meskenidir" şeklinde cevap verdiği aktarılmaktadır.

Rivayetlere göre Müslüman cinler köy ve dağlarda, müşrik cinler dağ ve denizler arasında yaşıyor. Müslümanlara ait evlerin tavanlarında Müslüman cinlerin bulunduğuna, sofralar kurulduğunda cinlerin insanlarla yemek yediklerine ve cinlerin en çok yemek olarak otları kullandıklarına. cinlerin en çok otluk, çöplük ve mezbelelik gibi pis yerlerde bulundukları. kemik ve tezek ile beslendikleri kabul ediliyor. Hz. Peygambere atfedilen rivayetlerde, evler de bırakılan çöplerin önlerin toplantı yerleri olacağı bildirilmiştir. Bazı İslam bilginleri ise hadislerdeki ün kavramıyla, üçüncü varlık türü olarak kabul edilen cinlerin değil, mikroplann kastedildiğini savunmaktadırlar.

Nasıl Oluyor da Cinler ve İnsanlar Birbirlerini Görmüyorlar?
 

Nasıl Oluyor da Cinler ve İnsanlar Birbirlerini Görmüyorlar?

İnsan Allahû Tealâ'nın katındaki topraktan yaratılarak yeryüzüne indirildi. Cinler ise enerjiden yaratıldılar. Ve cinler de insanlarla birlikte yeryüzüne indirildiler. İnsanlar da cinler de aynı koordinatları paylaşıyorlar. Ama boyutlar, yapılar farklı olduğu için, ne onlar bizi, ne biz onları göremiyoruz. Eğer bir insanın hücresindeki en küçük yapıtaşı olan atoma bakarsak (-) elektrik yüklü olduğunu, bir cinin atom yapısının ise (+) elektrik yüklü olduğunu görürüz. Yani yapılarımız birbirine zıt olarak yaratılmış.

7/A’RAF-27: Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumuş şeytânu kemâ ahrece ebeveykum minel cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sev'âtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealneş şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yu'minûn(yu'minûne).

Ey Âdemoğulları! Şeytan, sizin ebeveyninizi (anne ve babanızı), onların ayıp yerlerinin görünmesi için elbiselerini soyarak, cennetten çıkardığı gibi sakın sizleri de fitneye düşürmesin. Muhakkak ki; o ve onun kabilesi (topluluğu), sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Muhakkak ki; Biz şeytanları mü’min olmayanlara dost kıldık.

Allahû Tealâ diyor ki; Allah her iki doğunun da her iki batının da sahibidir. Bize göre doğu olan cinlerin âleminden bakıldığında batı, bize göre batı olan da cinlere göre doğu olmaktadır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:16
Periler, İfritler ve Hüddâm
 

ein%20Bild

Periler, İfritler ve Hüddâm

Periler
: Çok üstün enerjileri vardır Bir yerden bir eşyayı götürme, bir kişiyi başka bir mekana iletme gibi üstün yetenekleri vardır. İnsanlarla tam temas içerisinde bulunmazlar. Tek veya birkaç kişi halinde, su kenarlarında, ıslak zeminlerde, eski mezarlıklarda, deniz kıyılarında, gelinlikli yada tüller içerisinde, çok uzun boylu, üç-dört katlı bina büyüklüğünde, heybetli olarak bayan şeklinde insanlara görünürler. İnsanlara pek zarar vermezler. Eğer görüldüğünde korkmadan ondan bir hediye istemek ve almak mümkündür; ama bunu başaramayan insanları da etkileri altına alırlar ve yaşamsal faaliyetlerinde akıl, zeka buna benzer durumlarda bozulmalar olması mümkündür. Yaşam süreleri insanlara oranla çok çok fazladır. Beslenme dengeleri insanlara oranla farklıdır. Müslüman olan ve olmayanı vardır

İfritler: Çok üstün enerjileri vardır Bir yerden bir eşyayı götürme, bir kişiyi başka bir mekana iletme gibi üstün yetenekleri vardır. Kişilerin ibadetleri sonucunda cenabı hakkın isteğiyle emrine hizmetçi olarak verilebilir. Ama onu denetim altına almak ve kontrol etmek için, büyük inanca ve ahlaka sahip olmak gerekmektedir. İnsanlara görünümleri çok farklıdır: üç-dört kat bina şeklinde, yırtıcı büyük hayvan şeklinde, dev bir yılan gibi bir çok şekillerde görünebilirler. Yaşam süreleri insanlara oranla çok çok fazladır .Beslenme dengeleri, insanlara oranla farklıdır.Müslüman olan ve olmayanı vardır.

Hüddam: Ayetlerin okunmasıyla elde edilen güçle kişiye yardımına gelen hizmetçi konumundadırlar. Cinlerden daha üstün yetenekleri vardır. Buna sahip olan dinine ve genel ahlak kuralları içerisinde hareket etmesiyle Cenab-ı Hak tarafından ona verilen bir hediyedir. Her hangi bir yanlış hareket sonucunda kişinin gerekli öz veriyi göstermediğinden dolayı, bütün yetkiler alınarak kişi yalnız bırakılır. Bir daha da bu gücü elde etme şansı azalır. Müslüman ve inançlı olurlar.

Temel olarak, zaman ve mekan kavramları olmayan, istediği şekle girebilen, ışık hızında veya daha fazla güçle hareket edebilen, yerçekiminin etkisinde kalmadıklarından dolayı boşlukta hareket edebilen, beslenme alışkanlıkları bizden daha farklı olan, bedensiz varlıklar diyebiliriz.

 
 
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:19
Saranın ve Cinli Hastaların Hakikatı ve İlacı (Bölüm1)
 

Saranın ve Cinli Hastaların Hakikatı ve İlacı

BÖLÜM 1

1- Saranın Hakikati

Sara, insanın aklının gitmesi ile hasıl olur ki; bayılan veya kendini kaybeden insan ne konuştuğunu, ne yaptığını bilmez. Bu da iki türlüdür:

1- Beyin damarlarında veya beyinde olan herhangi bir rahatsızlık sebebi iledir ki; bu tıbbîdir. Hastalığın şekli şöyledir: Hasta bayılır, ağzından köpük gelir, vücudu kasılır, bazen dilini ısırır, yüzünün rengi değişir, gözleri bir noktaya takılıp kalır. Bu hal, iki veya üç dakika, en fazla beş dakika sürer. Beyindeki rahatsızlığın fazla olması sebebi ile kasılma ve dişlerini sıkma olayı olmadan bu hastalık bir veya iki saatte sürebilir. Maalesef hastalık tıbbî olduğu halde doktorlar bu hastalığı tedavi etmekten acizdirler.

2- Bu bayılma türüne yakın bir cinnî bayılma, yani cinlerin insanın vücuduna girerek bayıltması da vardır ki, aynen beyinden gelen bir rahatsızlık gibi olur. Onu gören doktor, hastalığın beyinden olduğunu söyler. Fakat beyin filmi veya elektrosu çekildiğinde, beyinde herhangi bir şey gözükmez.

Cinlerin, insanların vücutlarına girerek başka bayıltma usulleri de vardır ki, hasta bu bayılma türünde ya ölü gibi yatar yahut da çığlıklar atar. Bunlara ilerde misaller vereceğiz. Önce saranın bazı kısmının cinlerden olduğuna Kur'an ve hadisten delil verelim:

سورة البقرة (2) ص 47.

الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لاَ يَقُومُونَ إِلاَّ كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ إِنَّمَا الْبَيْعُ

مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا فَمَن جَاءهُ مَوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَانتَهَىَ فَلَهُ مَا سَلَفَ وَأَمْرُهُ إِلَى اللّهِ وَمَنْ عَادَ فَأُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ {275}


"Faiz yiyenler, ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar." (Bakara: 275) İmam Kurtubî, "bu ayet, cinin insanı çarpıp saralattığına işarettir." buyuruyor.

Cinin insanın cesedine girmesi Allah'ın Kitab'ı, Rasulullah'ın sünneti, sahabeden bazıları ile müslümanların imamları tarafından sabit olmuş, kabul edilmiş bir gerçektir.

Ümmü Eban, binti Elvazia'dan, o da babasından rivayet ediyor; "Babam, mecnun olan oğlunu veya kız kardeşinin oğlunu Rasulüllah'ın yanına götürdü ve "Ey Allah'ın Rasulü, yanımda oğlum veya kız kardeşimin oğlu var, size dua buyurmanız için getirdim" dedi. Bir şeyin üzerine binili olarak (deve veya at) elleri de bağlı olduğu halde getirdiler. Rasulüllah, "Onu bana iyice yaklaştırın, arkası benden tarafa olsun." buyurdu, dediğini yaptım. Rasulüllah elbisesinin arkasını yukarı kaldırdı ve onu vurmağa başladı. Elini o kadar kaldırıyordu ki, koltuğunun altı gözüküyordu. Bu esnada "çık ey Allah'ın düşmanı" diyordu. Baktım çocuğun bakışları değişti, düzgün bir şekilde bakıyordu. Sonra Rasulüllah onu önüne oturttu, biraz su ile yüzünü mesh etti ve ona dua etti. Sonra ben ondan daha iyisini görmedim." (Ahmed, Ebu Davud)

Bu hadiste, ihtiyaç ve zaruret esnasında cinnî olan hastanın dövülmesine işaret vardır.

İmam-ı Ahmet'in Müsned'inde Yaleb, Mürre'den rivayet ediyor;
"Rasulüllah ile bir seferde idik. Yolda bir çocuk ile oturan bir kadına rastladık. Kadın, Peygamberimize, "bu çocuğuma bir bela isabet etti, günde kaç defa oluyor bilmiyorum." dedi. Peygamberimiz, "Onu bana ver." buyurdu. Ben de onu Rasulüllah'a verdim. Çocuğun ağzını açtı ve onun ağzına üç defa nefes etti ve hakaretvari bir şekilde, "Ben Allah'ın kulu ve Rasulüyüm, sus ey Allah'ın düşmanı!" dedi. Sonra çocuğu annesine verdi ve biz sefere devam edip gittik. Sonra geri döndüğümüzde kadın üç koyun ile duruyordu. Efendimiz çocuğun durumunu sordu. Kadın, "Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki çocuğun hiçbir şeyi kalmadı. Şimdi bu koyunları otlatıyor. Koyunların bir tanesini Rasulüllah'a hediye etti. Efendimiz de kabul buyurdular."

İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor: "Bir kadın oğlu ile Rasulüllah'ın yanına geldi ve "Ya Rasulüllah oğlumda cinlerden rahatsızlık var. Sabah akşam bizi rahatsız ediyor" dedi. Peygamberimiz çocuğu eli ile mesh etti ve ona dua etti. Çocuk kustu ve çocuğun ağzından bir köpek yavrusu çıktı ve kaçıp gitti."

Ata bin Ebiy Rebah'dan mervidir. "İbni Abbas bana dedi ki, "sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?" Ben de "Evet" dedim. Şu siyah kadındır. Rasulüllah'a geldi, "Ya Rasulüllah beni sara tutuyor ve açılıyorum, bana dua et." Rasulüllah "istersen dua edeyim, Allah sana afiyet versin, istersen sabr et karşılığında cenneti kazan." Kadın, "Ben sabrediyorum, dua edin üstüm açılmasın." dedi. Efendimiz dua etti. (Müslim bi şerhi Nevevi) Bu kadının sarası cinlerdendi.

Abdurrahman b. Ebu Leyla'dan o da babasından rivayet ediyor:
"Biz Rasulüllah ile beraber oturuyorduk, bir Arabi geldi ve "Ya Rasulüllah benim kardeşim rahatsız" dedi. Efendimiz "rahatsızlığı nedir?" buyurdu. "Cinlendi" dedi. Efendimiz "git onu bana getir" dedi. Gitti getirdi ve Peygamberimizin elleri arasın?, oturttu. Ben Peygamberimizin şu duayı okuduğunu işittim. Fatiha, Sûre-i Bakara'nın evvelinden dört ayet, Sûre-i Bakara'nın 163-164. ayetleri, Ayet-el Kürsi, Sûre-i Bakara'nın 285-286. ayetleri, Ali İmran'ın 18. ayeti, Araf Sûresi'nin 54. ayeti, Sûre-i Sarfat'ın 1'den 10'a kadar ayetleri, Sûre-i Haşr'ın sonu, Sûre-i Cin'in ilk üç ayeti, Ihlas, Felak ve Nas. Arabî bir şeyi kalmadı iyileşti" dedi. (Sünen-i İbni Mace)

İmam-ı Eş'ari, ehli sünnet vel cemaat makalelerinde dediler ki, "Cin saralının bedenine girer." Allah'u Teâlâ'nın da ayette buyurduğu gibi;
"Faiz yiyenler ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. " (Bakara: 275)

Ahmed İbni Hanbel'in oğlu bir gün babasına, bazılarının cinin insan bedenine girdiğini inkâr ettiğini söyledi. Ahmed Ibni Hanbel, "Ey oğlum, onlar dillerinin konuştuğunu yalanlıyorlar." dedi.

Taberi tefsirinde, Sûre-i Bakara'nın 275. ayeti için "sara ve cin çarpması" demektedir.

İmam Kurtubî ise saranın cinlerden olduğunu inkâr edip doktorluk olduğunu iddia edenler delidir demektedir.

Tabakalı Ashab-ı İmam-i Ahmed'de olduğu gibi, cin saralı olan kadının dilinden Imam-ı Ahmed'in gönderdiği tehditli habere "baş üstüne Ahmed isterse Irak'ı terk ederiz" dedi. Ahmet Ibni Hanbel'in arkadaşı Ebu Bekr'in nalını ile cariyenin yanına gittiğinde ise ona,"Ben bu cariyeden çıkmıyorum, sana itaat etmiyorum. O İbni Hanbel idi ki, Allah ve Rasulüne itaat ederdi, biz de ona itaat ile emr olunduk" sözü açık bir delildir ki, cin insanın içine girer.

Yukarıda verdiğimiz delillerden de anlaşıldığı gibi, cin insanın içine girer ve onu sara tutmasına sebep olur. Cinin başka bir şekilde daha insana musallat oluşu vardır ki, bu bazen çok açık alamet ile bilinir ki, sapasağlam bir insanın bir anda aklı gider mecnun oiur. Bunu bir misal ile açıklayalım:

18-19 yaşlarında bir kızı bana getirdiler. O gün hiçbir şeyi yokken mecnun olmuş. Ne konuştuğunu nerede olduğunu bilmiyor. Üzerine okudum. Cin içinden çıkar çıkmaz kız Allah (c.c.)'ın izni ile uykudan uyanır gibi kendine geldi.

Bir başka şekli daha vardı ki, cin insanın herhangi bir uzvuna girer ve orası devamlı ağrı ve sancı içinde olur. Doktorlara giderler doktorlar senin hiçbir şeyin yok deyip gönderir. Hatta bazen insanın ayaklarına girerler ve yürümez hale sokarlar. Böyle bir kız geldi, okuyunca cin içinden çıktı ve kız yürümeye başladı.

••• Sara hakkında tabibler ne diyor?

SARA (EPİLEPSİ)

Genellikle şuur kaybı ile birlikte olan ve nöbetlerle giden bir sinir sistemi hastalığıdır. Tıpta, "epilepsi" olarak bilinir. Bir sara nöbeti beyin fonksiyonunda kısa süreli bir bozukluk olarak tarif edilebilir. Bir grup beyin hücresi ani olarak elektrik deşarjı göstermekte ve nöbet ortaya çıkmaktadır. Nöbeti başlatan asıl sebebin sinir hücreleri arası akım geçişiyle vazifeli maddelerarası (nörotransmitterler) dengesizlik olduğu sanılmaktadır.

Sara, yaygın, (büyük nöbet ve küçük nöbet) veya fokal (kısmî nöbetler) olabilir. Yaygın nöbetlerde şuur kaybı vardır. Fokal nöbetlerde şuur, sinir sisteminin bazı mesafelerinde kalabilir. Anormal elektrik deşarjı beynin belli bir bölgesindedir. Ancak komşu bölgelere yayılıp, yaygın nöbete dönüşebilir.

Saranın bir kısmının sebebi bilinmez. Bunlar bilhassa çocuklukta başlar. İbni Sina, Kanun ismindeki tıp kitabında; sara hastalığını anlatırken cinden bahsetmektedir. Burada diyor ki; hastalıklara birçok maddeler sebep olduğu gibi, cinnin hâsıl ettiği hastalıklar da vardır ve meşhurdur. Sara hastalığının bir kısmı kafa içi hastalıklarından dolayıdır (kafa yaralanmaları, beyin tümörleri ve beyin damarları hastalıkları). Diğer bir kısım vakalar beyin dışı hastalıklara bağlıdır (kan şekeri azlığı, kanda üre artışı, kalb sektesi, bazı ilâçlar ve alkol alımı). Sara vakalarının % 6 kadarında da sebep titrek ışıktır. Bunların çoğuna da televizyon seyretmek sebep olur.

Büyük nöbet (Grand Mal):

Tonik-klonik nöbet de denen bu nöbet, halk arasında sara denince akla gelen nöbettir, herhangi bir yaşta başlayabilir. Büyük nöbet birçok safhadan meydana gelir. Aura denen ilk safhada hasta kaşıntı, koku, tat, mide ağrısı gibi bir his duyar. Böylece hasta nöbet geleceğini hissedebilir. Her zaman olmayabilir.Bundan sonra tonik safha başlar, hasta şuurunu kaybeder ve ayakta ise düşer. Bu düşmenin tedbirsiz olması, yâni düşerken kendini civarındaki ateş, su, uçurum gibi tehlikelerden veya hafif kazadan korunmaya kalkmaması, çok mühim bir hususiyettir. Hastanın bütün kasları aynı anda kasılır. Bu sebeple önce, bir çığlık duyulur. Hasta nefes alıp, veremez ve morarır. Ayrıca idrar ve dışkısını kaçırabilir, dilini ısırabilir. 30 saniye sonra derin bir nefes alır ve klonik safha başlar. Bu safhada kaslar bir kasılıp bir gevşediğinden vücutta silkinti hareketleri ortaya çıkar. Çene ve dil hareketleri sonucu tükürük köpük haline gelir. Bu safha da 30 saniye sürer ve sonra gevşeme safhası başlar ve hasta derin bir uykuya dalar. Görünüş komaya benzer ama hasta her an uyandırılabilir.

Küçük nöbet (Petit Mal):

Daha çok çocukluk çağında başlar. Ancak erişkinlikte de sürebilir, büyük nöbetlere yerini bırakabilir. Nöbete kısa süreli şuur kaybı eşlik eder. Bunların bir kısmında hasta tutulduğunda dik dik anlamsızca karşıya bakar. 10-15 saniye sürer ve gözden kaçabilir. 6-12 yaşında başlar. Bir kısmı daha nâdirdir ve kollarda ani hareketle belirli kısa süreli şuur kaybıyla kendini gösterir. Daha çok delikanlılık döneminde görülür. En az görülen tipinde hasta aniden şuursuz olarak yere düşer; fakat, hemen şuur yerine gelir geri kalkar. Bu da 2-6 yaşlarında başlar.

Fokal (Parsiyel) nöbetler:

Genellikle hastalığın yeri, beynin temporal lobudur. Koku, tat, işitme, görme halusinasyonları, hafıza bozukluğu gibi belirtiler olur. Genellikle ruhi değişiklikler eşlik eder. Nöbet sırasında şuur genellikle bozulur ama kaybolmaz, irâde dışı ağız hareketleri, yalanma, yutkunma sık görülür. Psikiyatrik hastalıkları taklit eder görünümünde olabilir.

Fokal nöbetlerin bir kısmı da adım adım ilerler tarzdadır (Jacksonian Epilepsi). Bunda deşarj bir yerde başlamakta ve komşu yerlere yayılmaktadır. Meselâ, bu nöbet bir el parmağından başlar ve omuzda sona erer; hasta son vaziyette asker selâmı verir gibidir. Bu nöbette şuur kaybı olabilir de olmayabilir de. Bu hastaların bir kısmında nöbetin olduğu kısım felçli kalır (Tedd felci).

Teşhis: Kesin teşhis, nöbetin görülmesi ile konur. Ancak bu her zaman mümkün olmaz. Nöbetin tarifi yardımcı olabilir. Byin eletrosu (Bkz. Elekroense falografi) teşhis koydurursa da bazen nöbetler arasında normal olabilir. Teşhisten sonra sebebin ne olduğu önemlidir. Genç erişkinlerde aniden başlayan tipi, genellikle beyin tümörüne bağlıdır. Yaşlılarda ise beyin damarları hastalığına bağlıdır. Ayırım için kafa filmleri ve bilgisayarlı kesitli beyin tomografisi (ÇAT, BBT) gibi tetkikler yapılır.

Tedavi: Sosyal, psikolojik tedavi ve ilâçlarla yapılır. Çocuksa okula devam etmelidir. Erişkinler, ağır işlerde çalışmaktan kaçınmalıdır. Adlî açıdan hastalar araç kullanamaz. Nöbeti teşvik eden faktörlere (meselâ bir kısmında televizyon seyretmek bir kısmında ruhî sıkıntı tetik çekebilir) dikkat etmelidir. Nöbet sırasında hasta yaralanmaktan korunmalı ve genel olarak ateşli, keskin, sivri ve sert cisimlerden uzak tutulmalıdır.

Başlıca sara ilâçları; fenitoin, fenobartial, karba-mazepin, süksinitin ve diazepam gibi ilâçlardır. Hiltit veya şeytan tersi adındaki zamkı, sara hastası koklarsa iyi olur. Asa foetide denilen bu zamk, esmer, pis kokulu reçine olup, antspasmodik olarak, yâni sinirleri teskin edici olarak Avrupa'da.toz, hap ve ihtikan şeklinde adele ve sinir gerginliğini gidermek için kullanılmaktadır.

Status epileptikus (Bitmeyen nöbet): Hiçbir iyileşme zamanı olmayan devamlı birnöbettir. Çabuk kontrol edilmezse hasta ölebilir. Tedavisi Gcil olup, öncelikle solunum yolları açık tutulur. En iyi ilâcı klonazepam'dır. (Sağlık ansiklopedisi)

2- Cin Çarpan İnsanda Uykuda Olan Rahatsızlıklar

1. Uzun zaman sağa sola döner uyuyamaz, iyice dinlendikten sonra uyur.

2. Sebepsiz yere devamlı üzülür ve gece boyu devamlı sıkılır.

3. Bazı insanları görür onlardan çok sıkılır, korkar bir yerden yardım bekler yardım da göremez.

4. Çok korkunç rüyalar görür.

5. Rüyasında kedi, köpek, kurt, tilki, aslan, inek, fare gibi hayvanlar görür.

6. Dişlerini sıkar.

7. Uykuda çok ağlar veya güler veya çığlık atar.

8. Uykuda ah vah eder.

9. Uykuda şuursuz olur, kalkıp yürür.

10. Yüksek bir yerden düşüyormuş gibi olur.

11. Kendisini kabirde, pis yerlerde, korkunç yollarda görür.

12. Garip insanlar görür, siyah, çok kısa boylu, çok uzun boylu.

13. Çizgi gibi çok garip şeyler görür.

3. Cin Çarpan İnsanda Uyanık İken Olan Rahatsızlıklar

1. Sebepsiz yere başı ağrır.

2. ibadet etmekte, Allah'ı zikr etmekte çok zorlanır.

3. Beyin yorgunluğu.

4. Kasılma ve sinirlenmek.

5. Tembellik

6. Herhangi bir uzvunda doktorların sebep bulamadığı bir ağrı ve sancı.

4- Cin Çarpması (Bedenin içine Girmesi)

1. Cin bedenin tamamına girer. Bedende ağrı, sancı ve titreme olur.

2. Herhangi bir uzva girer. Kol, ayak ve dil gibi.

3. Uzun zamandır cesettedir.

4. Gelir, vurur ve gider, daima cesedde kalmaz.

Bu uykuda ve uyanık iken olan sebeplerin hiç birisi olmadan cinin varlığını, cesedde olduğunu şu şekilde anlarız.

Hastanın kulağına okumaya başlayınca cin içeride ise açık alametler gözükmeye başlar. Hastanın bayılması, çığlık atması, titremesi, elini gözlerine kapatması gibi.

5. HASTAYI TEDAVİ ETME PROGRAMI

1. TEDAVİ EDECEK KİŞİNİN SIFATLARI

1. Ehli sünnet akidesi olan, itikadında yanlışlık olmayan ve ehli sünnet akidesini iyi bilen birisi olması.

2. Yaşantısına da ona göre olması.

3. Allah (c.c.)'ın ayetlerinin cinlere tesir edeceğine inanması.

4. Cin ve şeytanın hallerini bilmesi.

5. Şeytanın insanı nereden vuracağını iyi bilmek. Hastanın içindeki, cin'e "çık bunun içinden" dediğinde, "sana itaat ediyorum ve senin kerametin olarak çıkıyorum" dediğinde, "Allah'a ve Rasulüne itaat etmiş olduğun halde çık" demek.

6. Okuyanın evli olması iyidir.

7. Allah (c.c)'dan korkmak ve takva sahibi olmak, ayak kayması olunca hemen tevbe ile telafi edip bir daha o hataya düşmemek.

8. Haramlardan son derece sakınmak.

9. Allah (c.c.)'ı çok zikredenlerden olmak. (Kâmil bir şeyhden vird almış ise onu ara vermeden yapmak.) Rasulüllah (s.a.v.)'in gösterdiği ölçüler ile ki, bu bir kale misalidir. O kaleye girince Allah (c.c.)'ın izni ile düşmandan emin olunur.

10. Halis niyetli olup, Allah (c.c.) için yapıp, şöhret ve mal sevgisinden uzak olmak.

11. insan, Allah (c.c.)'a yakın, şeytandan uzak olursa, edep, ahlak ve zikrini ziyade ederse, Allah (c.c.)'ın izni ile şeytanını mağlub eder, dolayısı ile hastanın şeytanına da da tesiri olur. insan bunlardan aciz olur, zikr, ahlak, ilim sahibi olmazsa zaten kendi nefsine ve şeytanına mağlub olur, kendi şeytanına mağlub olan başkasına nasıl galib olur?

12. Kâmil bir veliden izin alırsa iyi olur.

2. Hasta

1. hasta huzurda olacak, arkasından kendi olmadan okunma olmaz. eğer kadın ise beraberinde mahremi veya başka kadınlar olacak, güzel kapanmış olacak, açılmamaya çok dikkat edecek.

2. hasta allah (c.c.)'ı çok zikir edecek, beş vakit namazlarını kılacak, şarkı türkü dinlemeyecek, televizyon seyretmeyecek. diğer haramlardan da elinden geldiği kadar kaçacak.

3. okunma esnasında, evde resim (canlı resmi) olmayacak. hasta deli veya baygın değilse abdestli olacak.

4. üzerinde ayet ve rasulüllah (s.a.v.)'den gelen dualar haricinde karalamasyon muskaları yakacak.

5. okuma usulü şu şekilde yapılacak?

peygamberimiz (s.a.v.)'in ilerde anlattığımız bir hastayı okuduğu tertip üzere okuyacak ki, o da şöyledir.

hafif sesle;

1. fatiha

,

سورة الفاتحة (1) ص 1

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ {1} الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {2} الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ {3} مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ {4}

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ {5} اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ {6} صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ

عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ{7}

2. sûre-i bakara'nın ilk dört ayeti,

سورة البقرة (2) ص 2.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

الم {1} ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ {2} الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {3} والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ{4}

3. sûre-i bakara'nın 163-164. ayetleri,

وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ {163} إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِن مَّاء فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {164}

4. ayet-el kürsi,

اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ {255}

5. sûre-i bakara'nın 285-286. ayetleri,

آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ {285} لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ {286}

6. ali imran'ın 18. ayeti,

سورة آل عمران (3) ص 52

شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {18}

7. araf sûresi'nin 54. ayeti,

سورة الأعراف (7) ص 157

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثاً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ {54}

8. sûre-i mü'minun'un son üç ayeti

سورة المؤمنون (23) ص 349

فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ {116} وَمَن يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِندَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ {117} وَقُل رَّبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ{118}

9. saffat 1'den 10'a kadar,

سورة الصافات (37) ص 446

وَالصَّافَّاتِ صَفّاً {1} فَالزَّاجِرَاتِ زَجْراً {2} فَالتَّالِيَاتِ ذِكْراً {3} إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ {4} رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ {5} إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ {6} وَحِفْظاً مِّن كُلِّ شَيْطَانٍ مَّارِدٍ {7} لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ {8} دُحُوراً وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ {9} إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ {10}

10. sûre-i haşr'ın sonu,

سورة الحشر (59) ص 548

لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعاً مُّتَصَدِّعاً مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ{21} هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ {22} هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ{23} هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {24}

11. sûre-i çin'in ilk üç ayeti,

سورة الجن (72) ص 572

قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآناً عَجَباً {1} يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَن نُّشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَداً {2} وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَداً {3}

12. ihlas, felak ve nas sûreleri okuyup, hastanın sağ kulağına üflenir.

سورة الإخلاص (112) ص 604

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ {1} اللَّهُ الصَّمَدُ {2} لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ {3} وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُواً أَحَدٌ {4}

سورة الفلق (113) ص 604

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ {1} مِن شَرِّ مَا خَلَقَ {2} وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ {3} وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي

الْعُقَدِ {4} وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ {5}

سورة الناس (114) ص 604

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ {1} مَلِكِ النَّاسِ {2} إِلَهِ النَّاسِ {3} مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ {4} الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ {5} مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ {6}


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:24

Saranın ve Cinli Hastaların Hakikatı ve İlacı

BÖLÜM 2

Ahmed b. salih (r. aleyh) şöyle buyurdular: bir cariye satın aldım. cinler tarafından rahatsız edildi. hastalandı. ben de onu azad ettim. sonra başka bir cariye satın aldım. o da evvelki gibi rahatsızlandı. bir gün seccademin üzerinde otururken birden bir ses işittim başımı kaldırdım baktım bir kuş hayali bana selam verdi. selamını aldım ve ona sen kimsin allah, senden merhametini esirgemesin dedim. o da cevaben; "ben cinlerdenim, ismim ebu zekeriyya. senin cariyelerine isabet eden hastalıkların şifa bulması için dua öğretmeye geldim. o duayı okursan allah (c.c.) şifa verir ve cariyelerin iyileşir." kalemi aradım bulamadım. cin bana hitaben "kalem serîr'in altında" dedi. ben de kalemi ve kağıdı aldım söylediklerini yazdım. sonra cariyelerime okudum ertesi hafta iyileştiler. hangi hastaya bu duayı okudumsa allah'ın izni ile iyileştiler."

الحَمْدُ للهِ الذي رَفَعَ السَّماَءَ وَوَضَعَ الأرْضَ وَنَصَبَ الجِباَلَ وَأرْسَلَ الرِياَحَ وَأظْلَمَ اللَيلَ وأضَاءَ النَّهَارَ وَخَلَقَ مَا يُرىَ وَمَا لاَ يُرَى وَلَمْ يَحْتَج فيهِ إلى عَوْنِ أحَدَ مِنْ خَلْقِهِ سُبْحَانَكَ مَا أعْظَمَ شَأنَكَ لِمَن تُفَكِّرُ في قُدْرَتِكَ عَلَوْتَ بِعُلُوِّكَ وَدَنَوْتَ بِدُنُوِّكَ وَقَهَرْتَ خَلْقَكَ بِسُلْطاَنِكَ فالمَعَادى لَكَ مِنْهُمْ النّاَرِ وَالمُذِلُّ لَكَ نَفْسَهَ فِي الجَنَّةِ أمَرْتَ بالدُعَاءِ وَتَكَفَّلْتَ بالإجَابَةِ رَدَّ قَضَائِكَ دُعَاءَنَا اِسْتَجِبْ لَنَا أنتَ القَوِىُّ فَلَيسَ أحدٌ أقْوىَ مِنكَ أنتَ الرَحيمُ فَلَيسَ أرْحَم مِنكَ رَحِمْتَ يَعْقُوبَ فَرَدَدْتَ عَلَيهِ بَصَرَهُ وَرَحِمْتَ يُوسُفَ فَنَجَّيتَهُ عَنِ الجُبِّ وَرَحِمتَ أيُّوبَ فَكَشَفْتَ عَنهُ البَلاَءَ اللهُمَّ إنِي أَسأَلُكَ وَأرْغَبُ إلَيكَ فإنَّكَ خَيرُ مَسئوُلٍ بِهِ كَمَنْ سَألَهُ مِنْكَ ياَ قاَصِم الجَبَابِرَةِ ياَ دَيَّانَ يَوْمَ الدِينُ يَا مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ {يس78} نَصَبْتَ لخَلْقِكَ أن يَمُرُّوا على أحَدْ من السَّيفِ وَأَدَقٍّ مِنَ الشَّعْرِ على جِسْرِ جَهَنَّمِ أنتَ اَبْتَلَيْتَ {فُلانً أو فُلانَة ابن أو بنت فُلانٍ أو فُلانَة} بِهَذِهِ الأوْجَاعِ وهذهِ الرِيَاحِ وهذهِ الأمْرَاضِ والأسْقَامِ وأنتَ القَدِيرُ على الذِّهاَبِ بِهاَ يَا أرحَمَ الرَحِمينَ {وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ{171البقرة}

- imam-ı gazali (r. aleyeh) havassul kuran isimli kitabında bazı salihlerden nakl ederek buyuruyor ki; bir gece bir cariye kalkar ve bevl edilmeyecek bir yere bevl eder sonra onu sara tutar. ve ona şu duayı okurlar. sonra o cariye o hastalıktan kurtulur, bir daha hasta olmaz.

سورة يونس (10) ص 215.

قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ لَكُم مِّن رِّزْقٍ فَجَعَلْتُم مِّنْهُ حَرَاماً وَحَلاَلاً قُلْ آللّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللّهِ تَفْتَرُونَ {59}


- fakih ve allah dostlarından olan ahmed b. musa b. aciyl saralılar'a şu ayeti okurdu ve hasta iyileşirdi bir daha hastalanmazdı.

سورة يونس (10) ص 215.

قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ لَكُم مِّن رِّزْقٍ فَجَعَلْتُم مِّنْهُ حَرَاماً وَحَلاَلاً قُلْ آللّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللّهِ تَفْتَرُونَ {59}

- imam-ı suyuti hazretleri şöyle buyuruyor: ulemadan bazılarının kitaplarında gördüm ki insan'ın içine girmiş olan cinni yakmak istediğin zaman sağ kulağına 7 defa ezan, 1
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - fatiha , felak ve nas surelerini okursan cin ateşte yanıyormuş gibi yanar.

- cinlenmiş bir hastaya; bir bardak temiz suya
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - fatiha , ayet-el kürsi, 4 ayet s. cinn'in evvleinden okunur ve su hastanın yüzüne serpilirse allah (c.c.)'ın izni ile şifa bulur. bu su bir mekana serpilir ise oradaki cinler çıkar bir daha gelmez.

4. CİN HAZIRSA NASIL ANLARIZ?

Cin eğer hastanın içinde ise şu şekilde anlarız;

1. Cin bağırmaya başlar, sızlanır, hatta cinin durumuna göre hastanın dilinden konuşur.

2. Bazen cin ismini söyler.

3. Hasta sağa sola sert bir şekilde bakmaya başlar yahut elini gözlerine koyar.

4. Vücudu titremeye başlar, sağa sola döner.

5. Hasta bayılır ve cin hastanın dilinden konuşur.

5. CİNE ŞU SORULAR SORULUR:

1. Adın ne? Hangi dindensin?

2. Hastaya niçin girdin?

3. Senden başka cin var mı? Varsa kaç kişisiniz ve cesedin neresindesiniz?

4. Herhangi bir sihirbazın hadimi misiniz?

6. CİN MÜSLÜMAN İSE NASIL HAREKET EDİLİR?

1. Hastaya musallat oluşunun sebebi aşk ise, o cin Allah (c.c.)'in azabıyla korkutularak, bunun haram olduğuna inandırılır.

2. Zulümden ise yani üzerine bevl edilmiş veya sıcak su dökülmüş ise insanların cinleri göremediği dolayısıyle bunu kasıtlı olarak yapmadığı hatırlatılır.

3. Sebepsiz yere zulmetmek için girmiş ise bu da haramdır.

Eğer çıkarsa Allah (c.c.)'ın fazlına hamd edilir.

7. CESEDDEN ŞU ŞEKİLDE ÇIKARILIR

1. Çıkarken el ve ayak parmaklarından, yahut burun veya ağzından çıkarılır.

2. Çıkmadan evvel "Esselamu Aleyküm" demesini isteriz.

3. Kesinlikle göz, karın gibi yerlerden çıkmamasını tenbih ederiz.

4. Hasta kendine geldiği zaman, tekrar Kur'an-ı Kerim okuyarak hakikaten çıkıp çıkmadığını anlarız.

5. Cin çıktıktan sonra hasta uykudan uyanmış ve bayıldıktan sonra kendisine gelmiş gibi olur. Arkadaşlarımızdan çok kişi bu olaya şahit oldular.

8. CİN GAYRİMÜSLİM İSE NE YAPILIR?

1. Ona müslüman olması telkin edilir, müslüman olursa tevbe etmesini ve hastanın içinden çıkmasını isteriz. Çünkü hastanın içinde durmak hastaya zulümdür, zulüm ise haramdır.

2. İslamı kabul etmezse hastadan çıkması sert bir şeklide istenir. Allah (c.c.)'ın fazlı keremi ile çıkarsa çıkar, çıkmazsa hakaretvari bir şekilde dövülür ve çıkarılır. Eğer dövmek icab etmezse dövülmez.

3. Tedavi edenin dövme usulünü veya hastadan cini çıkarma usulünü iyi bilmesi gerekir, aksi takdirde cin hastaya eziyet eder.

4. Cin çıkmamakta ısrar ederse, hastaya Yasin, Ayet-el Kürsi, Sûre-i Cin, Saffat, Duhan, Sûre-i Haşr'ın sonu, Sûre-i Hümeze, İhlas, Felak ve Nas Sûreleri okunur. Çıkmak isterse (dönmek veya okumak suretiyle) bırakılır. Cin zayıf veya tecrübesiz olduğu için çıkamıyorsa Yasin okunur.

9. HASTAYI TEDAVİ EDERKEN RİAYET EDİLMESİ LAZIM OLAN ŞEYLER

1. Hastanın sağ kulağına Kur'an-ı Kerim okunur. Şifa niyetiyle, cin ile konuşmak niyetiyle değil.

2. Okuma esnasında hastanın başı döner, boğazı sıkılır. Daralır fakat cin konuşmaz. Dualar, birkaç defa okunur, cin hazır olmazsa hastaya şu talimat verilir:

a) Beş vakit namaz kılması, uyumadan önce ab-destli yatması tenbih edilir.

b) Sabah akşam "La havle vela kuvvete illa billah" okunur.

c) Her yaptığı işte besmele okunur.

d) Sabah, akşam, Yasin, Duhan, Cin sûreleri okunur, okuma bilmiyorsa okuyandan dinlenir.

e) Hastada cin varsa iyice zayıflayacaktır. Bir ay sonra zayıf ve zelil olduğu halde sana gelecektir.

f) Hastayı tedavi ederken evde ezan okumanın çok faidesi vardır.

Şu ayetler cine çok eziyet verir;

1 - Ayet-el Kürsi

2- Sûre-i Nisa: 167-173.

3- Sûre-i Maide: 23-24.

4- Sûre-i Enfal: 15,

5- Sûre-i Hicr: 16-17,

6- Sûre-i Isra: 110-111,

7- Sûre-i Enbiya: 70,

8- Sûre-i Hac: 19-20,

9- Sûre-i Furkan: 23,

10- Sûre-i Nur: 39,

11-Sûre-i Saffat: 98,

12- Sûre-i Gafir: 78,

13- Sûre-i Fussilet: 44,

14- Sûre-i Duhan: 43-50,

15- Sûre-i Ahkaf: 29-34,

Cin çok kuvvetli ve inatçı ise bu ayetler tekrarlanır. Bağırmaya başlar ve hastanın içine niçin girdiğini haber verir.

Bazen hastaya okumaya başlayınca hasta ağlamaya başlar. O zaman sihri çözmekte olan ayetler yedi defa okunur. Ağlama şiddetlenir ise hastalık sihirdendir. Sihri çözmekte okunacak ayetler şunladır:

1. Araf: 117-122,

2. Yusuf: 81-82,

 
 

Saranın ve Cinli Hastaların Hakikatı ve İlacı

BÖLÜM 3

3. Taha: 69,

Bazen cin "Senin kerametin olarak çıkıyorum. Senin gibi bir insan görmedik" der. O zaman cine "Ben Allah (c.c.)'ın zaif bir kuluyum. Allah (c.c.)'a ve Rasulü (s.a.v.)'e itaat edici olduğun halde çık" denir.

Bazen cin hastayı okuyanı tehdit eder veya ona söver. Tedavi eden nefsi için kızmayacak. Bu hal fazlalaşırsa hastaya birkaç tane vurabilir. Allah (c.c.)'ın izni ile sakinleşir. O zaman şu ayet okunur. "Muhakkak şeytanın hilesi zaiftir." (Nisa: 76)

Bazen cin çıkmak ister, fakat küçük olması ve tecrübesiz olması dolayısıyla çıkamaz. Tedavi edenden Yasin veya başka bir sûre okumasını ister yahut da ezan okumasını isterse istediği yapılır.

Bazen hastanın altın yüzük takmasını, kendisine horoz, tavuk kesilmesini veya buna benzer şeyler isterse kabul edilmez.

Ramazan ayında bir insana cin musallat olursa bu cin Müslüman’dır. "Ramazan ayında rahmet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır." (Müslim)

Cin Çarpmış Hastayı Tedavi ve İçindeki Cin'ni Çıakrma Konusundaki Tecrübelerim

1- Şu bir gerçektir ki, Cin çarpmış, ona musallat olmuş veya içine girmiş olan hastayı, cinlerin tasalutundan kurtarmakta en te'sirli yol ve dua Ayetel Kürsi'dir. Bu defalarca tecrübe edilmiştir.

سورة البقرة (2) ص 42

"اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ {255}"


Ayetel Kürsiyi hangi müslüman samimi olarak okursa muhakkak te'sirini görür. Okuyanın "iman, takva, yakin ve Islamı yaşama seviyesine göre" bazan, insan 1 defa okuyunca hemen te'sir müşahade edilir. Bazan 7, bazan 17 bazan daha fazla, ihlası ve samimiyeti en düşük olan insan, cin musallat olan bir hastaya 313 defa Ayetel Kürsi okusa muhakkak ve muhakkak te'sir eder. Eğer hastada bir değişme olmamış ise Ayetel Kürsi'yi okuyan insan ya yanlış okuyordur yahut o hasta cinli değildir. Aksi takdirde muhakkak te'siri görülecektir.

Acizane tecrübelerimden biri de şudur ki, 1 tane Ayetel Kürsi okunur. Ayetin sonu ise 70 defa tekrarlanır. Bu minval üzere okumaya devam edilir. Te'sir bunda daha süratlidir.

Hastalar üzerinde yapılmış çok tecrübeler var ki burada misal vermeyi uygun görmedim. Önemli olan okuma usulünü ve şeklini bilmektir.

- Cin çarpmış olan hastanın alametlerini vermiştim. Bir hastada cin çarpmasında olan alametlerin tamamı var ise 313 defa Ayetel Kürsi mütaddid defalar da ayetin sonu okundu ise ve buna rağmen hastada değişme yok ise hasta Müslüman bir doktora gösterilir. Nasıl ki bir insanda şeker hastalığındaki belirtilerin tamamı olmasına rağmen hastalığı değişik olabilirse, cin çarpmış olan hastadaki tüm alametler olduğu halde hastalık sebebi başka olabilir. Hazinetül Esrar isimli kitaptan menkuldür ki; Hacı ibrahim Efendi bir kış günü arkadaşları ile beraber sefere çıkarlar. Kar yağar ve şiddetli rüzgar eser, yolu kaybederler ve yürümekten aciz kalırlar, İbrahim Efendi arkadaşlarına 1 Ayetel-Kürsi ve ayetin sonunu 70 defa tekrarlamaları için emir verir. Arkadaşları da bu minval üzere okumaya devam ederler. Her defasında ayetin sonuna gelince 70 defa tekrarlarlar arkadaşlarından birisi hadiseyi şöyle anlatıyor:

"Allah (c.c.)'ın yardımı ile kar ve fırtına olduğu halde güneş açtı etrafımıza yağıyor üzerimize düşmüyor ne zaman ki köye vasıl olduk. Köylü bizi görünce şaşırdı. Karlı ve fırtınalı bir havada uzak mesafeden geldiğimiz halde üzerimizde ıslaklık yok."

Şeyh Efendi (Hz.) şöyle dedi:

Herhangi bir isteğinizin husulü veya herhangi bir şerrin defi hakkında aciz kaldığınız zaman bu minval üzere Ayetel Kürsi okuyun o zaman matlup hasıl olur.

Bu verdiğim sayılar insanın ihlas ve samimiyeti nisbetinde te'siri muhakkaktır.

1 defa çok ihlas sahip olanlara mahsustur. 17 defa, 170 defa sıradan bir mü'min bu ayeti okursa muhakkak te'sirini görür. 313 defa Allah'ın izni ile kesindir bilhassa 3 gün bu sayıya dikat edilerek fazla noksan olmadan devam edilirse yüzde yüz te'sir gözükür...

Ayetel Kürsiyi yazmak ta te'sirlidir. Fakat okumak gibi elbette olmaz. Bir temiz kâğıda temiz mürekkeb ile 50 defa yazılırsa te'siri gözükür.

2- Cin üzerinde te'sirini müşahade ettiğim bir başka nokta sûre başlarındaki kesik harflerdir ki 29 yerde vardır. Sırası ile okunur. Elif, Lam, Mim'den başlanır. Nün da bitirilir. Nun'a gelince tekrar, tekrar okunur. Eğer hastada cin varsa muhakkak tesiri gözükür. Kendini belli edecek bir alamet gösterir.

3- Hastaya musallat olan Çin'in hastanın üzerine gelmesi ve helak olması hususunda Sure-i Cin de de kafi tesir gözükmektedir. Şu sayılara göre okunursa te'sirin gözükmemesi imkansızdır. 41, 82, 103 Bu sayılar mücerrabatımızdandır.

(12)

4- Sure-i Mü'minûn'un son üç ayeti de sar'alının veya cinli herhangi bir hastanın cinninin helaki hususunda çok te'sirlidir. Hastaya bir saat tekrar, tekrar bu ayetler okunur ve biiznillah Cin helak olur. Abdullah b. Mesud (r.a.) saralı bir hastaya bu ayetleri okudu. Hasta kendine geldi. Efendimiz (s.a.v.) ne okudun diye sorunca Sure-i Mü'minûn'un son ayetlerini diye cevap verdi. Efendimiz (s.a.v.), "Bir insan şüphesiz inanarak bu ayetleri bir dağa okusa dağ parçalanır" buyurdu.

5- Sûre-i Zilzal.

Bu sûrenin bir mahaldeki cinni ve hasta üzerindeki cinni uzaklaştırma ve helak hususunda te'siri azim'dir.

Kafuru buhur yapıp hastaya koklatarak ve bu sure-i suratla okuyarak cin çıkarılır. Bir defa okumakla maksad hasıl olmazsa tekrarlanır.

Bir hastanın içine cin girmiş Hoca Efendi cinnin çıkmasını rica ederse de cin "müslüman bir cinnim beni düşmanlarım kovaladılar, ben onlardan korktuğum için bunun içine girdim" demiş.

Hoca Cinne sormuş.

"Bir insanın içine cin girse o cinni çıkarmak için ne yapmak lazımdır?"

Cin cevap vermiş; kafur buhur yapılır ve Sure-i Zilzal süratle okunur, o zaman cin tehammül edemez ve kaçar."

Hoca kafur buhur ederek bu hasta üzerinde denemiş ve o cin içinden kaçıp gitmiş. Bu da tecrübe ettiklerimizdendir.

6- Yasin-i Şerif okunması, tabağa yazılıp suyunun içilmesi ve yazılarak taşınması da tesirlidir. 41 defa okunursa muhakkak te'sir gözükür.

7- Es-Saffat suresinin de cinnin yanması hususundaki te'siri büyüktür, ilk on ayeti okunur. Ve 70 defa tekrarlanır, ilk gün hasta iyi olmazsa 3 gün devam edilir.

8- Sûre-i Buruc da yine cinnin yanması hususunda tesirlidir. Tamamı 21 defa okunur.

9- Tilkinin ödü, sar'ası tutup yatmakta olan bir kimsenin burnuna üfürülse daimi olarak hastalığı geçer. (Hayat-ül hayvan)

10- Tavuğun kursağından çıkan taş, sar'alı bir kimsenin üzerine asılsa hasta şifa bulur. (Hayat-ül hayvan) Bu ikisi tarafımdan tecrübe edilmedi.

10. Hastayı Tedavi Ettikten Sonra Yapılacak İşlemler

1. Hastanın içinden cin çıktıktan sonra hastaya elden geldiği kadar dini bilgiler verilir. Allah (c.c.)'dan korkması tavsiye edilir.

2. Cinin bir müddet sonra hastanın üzerine dönmesi muhtemel olduğu için dikkatli olması gerekmektedir.

3. Beş vakit namaz kılması ve Kur'an okuması tavsiye edilir.

4. Yatmadan evvel abdestli olarak, Ayet-el Kürsi, Sûre-i Bakara'nın sonu ve Yasin okuması, okuma bilmiyorsa bilenden dinlemesi istenir.

5. Evinde canlı resmi bulundurmaması ikaz edilir.

6. Sabah namazından sonra, Yasin, Duhan ve Mearic sûrelerini okuması istenir.

7. Hasta kadın ise şer'i bir şekilde örtünmeye çok dikkat etmesi, giyebilirse çarşaf giymesi tavsiye edilir, çünkü çarşaf örtülerin en güzelidir.

8. Her işte besmele çekmelidir.

9. Sahih haberlerde gelen duaları da ihmal etmemelidir.

10. Kötü meclislerden ve kötü arkadaşlardan uzak durmalı.

11. Tek başına evde yatmamalıdır.

12. Sabah namazından sonra

"لا إلهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ المُلْكُ وَلَهُ الحَمْدُ وَهُوَ على كُلّ شَيْءٍ قَدِيرٌ"

(100 defa) okuması istenir.

Hastanın tam bir şekilde Allah (c.c.)'a yönelmesi ve verilen tavsiyeleri yerine getirmesi lazımdır.

Önemli bir husus ise, cinli olan hastaya düşmanı olan cine karşı bir silah bir de o tetiği çekecek el lazımdır. Bunlar ise bir tanesi olmazsa maksat hasıl olmaz. Silah Rasulüllah (s.a.v.)den gelen dualardır. El, hastayı tedavi eden şahsın vasıflarını geride saydığımız insan olması lazımdır.

İnsanın Cinlerden Kendini Koruması

1. Her zaman Allah (c.c.)'a sığınıp, Allah'a yönelmek, özellikle helaya, hamama ve benzeri yerlere girince "besmele" çekmek (cinlerin hasedinden korunmada geçecek)

2. Yılan, akrep, siyah köpek ve siyah kediye zarar vermemek. (Yılan, akrep, siyah köpek öldürülebilir, yaralı bırakmamak lazımdır.)

3. Kırlarda deliklere işememek.

4, Herde gelecek olan şer'i okuma usulleri ile insanın manevi kalenin içine girmesi.

Şeyhim Mahmud Efendi hazretlerinin bu fakire, hasta okumakta izin verirken söylemiş olduğu söz de, cinlerden korunmak, onların hile ve çarpmalarından emin olmak için temel esastır ki, o söz de şudur: "Sen İslam’ı muhafaza edersen İslam’da seni muhafaza eder."

Layık olmadığım halde efendimin yardımı ve bereketi ile Allah'u Teâlâ muhafaza etti ve ediyor. Allah (c.c.)'a sonsuz hamd'ü senalar olsun. Ayağımı ve bütün Müslümanların ayağını İslam yolunda sabit kılsın. (Amin)

Hasta Tedavi Eden ile İlgili Meseleler

1- Hasta tedavi eden insan İslam’ı bilir ve yaşar ise cin ona zarar veremez. Cinlere tazim ederek arkadaşlık kurmuş olup kendisine tedavi için gelen hastaların cinini öldürtüp veya cinlere hapsettirip eziyet edince, o cin veya annesi veya babası veya akrabası muhakkak ondan intikam almak isteyeceklerdir.

İslam’ı bilip o çizgide hareket edenlere gelince onların maksadı ne cin öldürmek ne de onlara eziyet verip zulmetmektir. Onların maksadı hastayı tedavidir. Hastayı tedavi ise Rasulüllah (s.a.v.)'ın sünnetlerindendir. Bu sebepledir ki, cinler bu tür insanlara zarar veremezler. Onlar bilir ki o insan adildir. Yahut da o insana zarar vermekten acizdirler.

İslâmî ölçülerde olmayıp, hastayı tedavi edene cinlerin verdikleri zarar, bazen anlaşılmaz. Gören ona cinlerin zarar vermediğini zanneder. Çünkü onda bir delilik yoktur, cin çarpmış insana da benzemez.Cinlerin onların dinine verdiği zarar aklına verdiği zarardan daha mühimdir. Cinler bu tür insanların ekserisini küfre, bir takımını da günah bataklığına sürüklemişlerdir. Onlardaki para ve şöhret sevgisi bu bataklıktan çıkmalarına mani olmaktadır. Cinler ifritlerden olup karşısındaki zayıf olunca ona eziyet edebilirler. O zaman tam bir tevazu ile Allah (c.c.)'a yönelip günahlardan tevbe ederek, Ayet-el Kürsi, İhlas, Felak ve Nas Sûreleri okuyarak Allah (c.c.)'a dua edip, Allah (c.c.)'dan yardım istenir. Bu da bir cihaddır. Hatta büyük bir cihad. Çünkü kardeşini Allah (c.c.)'ın düşmanlarının zulmünden kurtarıyorsun. Uğraşman sonucu yine de başarı sağlanamıyorsa Allah (c.c.) kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez.

2- Cini hastadan uzaklaştırmak ve o rahatsızlıktan kurtarmak için hastaya vurmak caizdir. Hadisi şerifte de anlatıldığı gibi Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz bir hastaya şiddetli şekilde üç defa vurmuştur. Bu vuruşun cinler üzerinde çok tesiri görülmektedir. Hatta bazı alimler cin çıkmazsa ayaklarına üçyüz, dörtyüz defa vurulur demişlerdir. Vuranın vurma usulünü iyi bilmesi lazımdır. Hatta cin içinde mi, cine mi vuruyor, yoksa insana mı eziyet ediyor, onu iyi bilmesi lazım. Aksi takdirde insana eziyet etmiş olur. Cin insanın içinden çıktığında bu hastalar hiçbir ağrı ve sancı duymazlar.

Hasköy'den yaşlı bir kadın geldi, içinde cin vardı, içinden çıkmasını istediğim halde çıkmadı. Onu dövdüm, hasta kendine geldiğinde ağrı ve sancı gibi bir şey hatırlamıyordu.

3- Cinlerden ölenler de olsa, kendisini cinler çarpmış olan adamı cinlerin o zararından kurtarmak caizdir. Cinler hastanın içinden tehdit ile veya nasihat ile çıkarsa çıkarlar, çıkmazlarsa o hastaya zulmetmiş olurlar, insanın o mazlumu cinlerin zulmünden kurtarması müstehabtır. Allah (c.c.)'ın ve Rasulünün gösterdiği ölçüler dahilinde okumak veya tabağa yazarak suyunu içirmek sonucu cinler ölseler de bu yapılır. Sebepsiz yere cinler vasıtasıyla cinleri öldürtmek caiz değildir. Cinlere tazim gösterenlerin yaptığı gibi. Bu cin ister Müslüman ister kafir olsun, kişinin cinlerin öleceğini bilse bile kendini müdafaa edip meşru okumayı ya kendisi yapıp yada başkasına yaptırması lazımdır. Efendimiz (s.a.v.) "Kim malı, canı veya dini için öldürülürse, o şehittir" buyurmuştur. Malı uğruna ölen şehid olursa, aklı ve dini uğrunda o cin ile uğraşmak bunun gibidir, insan elinden geldiği kadarıyla bu konuda gayret gösterecektir.

4- Cin çarpmış olan insanı o tasalluttan kurtarmak, farz'ı kifayedir. insanın gücü yettiği kadarıyla nasıl "bu meşru mudur" denilebilir? Hatta bazıları "meşayıh böyle işlerle uğraşmaz" diyorlar. Bu söz hatadır. Hem de cahilane bir hata. Hiç ilim sahibi olan bir insan bu sözü söyler mi? insan Müslüman kardeşini aklı gitmiş mecnun olduğu halde nasıl yalnız bırakabilir? Hem de Allah (c.c.)'ın düşmanı olan şeytanın eline.

Efendimiz (s.a.v.) sahih bir hadiste, "Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Onu düşmanına teslim etmez, ona zulüm de etmez" buyurmuştur. Eğer bu işten aciz ise veya yapamıyorsa ehil olan başka bir insana gönderir veya götürür. Eğer onu tedavi etmeye gücü yetiyorsa, onun için ondan daha mühim bir iş yoktur. Bu iş meşru mudur? Bu amellerin en faziletlisidir, hatta enbiyanın ve evliyaullah'ın işidir. Îsa (a.s.) ve Efendimiz (s.a.v.)'in hastaları tedavi ettiği gibi.

Kur'ân-ı Kerîm ile İlaç

(Allah (c.c.) şöyle buyuruyor.

De ki: "O, (Kur'an) inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve

(göğüslerdeki hastalıklara) şifadır." (Fussilet: 44)

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Biz Kur'an'dan müminlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz."

(İsra: 82)

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur;

"ilaçların en hayırlısı Kur'an'dır." (İbni Mace).

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur;

"Sizin için iki şeyde şifa vardır. Onlar da Kur'an ve baldır." (İbni Mace).)

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor, "Biz Kur'an'dan mü'minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz." Kur'an-ı Kerim bütün dertlere ve hastalıklara devadır, ilaçtır. Bu hastalık ister kalbî, ister bedenî olsun bütün dünya ve ahiret hastalıklarının ve dertlerin devası ve ilacıdır. Hasta olan insan tedaviye niyet ettiği zaman tam bir kabul, sıdk-u sadakat ve Kur'an'ın kendisine şifa vereceğine ve tesirli olacağına inanarak tedaviye başlayacaktır.

Allah-u Teâlâ (c.c.), Kur'an-ı Kerim'inde: "Biz Kur'an-ı bir dağa indirseydik, onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün" buyurmaktadır. Kimin maddî ve manevî bir hastalığı varsa, o hastalıktan kurtulması, şifası veya hasta olmaması için Kur'an ona yol göstermiş, onu doğruya delalet etmiştir. "Kime Kur'an şifa olmadıysa (!) onun için şifa yoktur.

Hastanın tam itikad ile Kur'an ve Rasulüllah (s.a.v.)'den gelen duaların Allah (c.c.)'ın izni ile kendisine faide sağlayacağına ve şifa göreceğine inanması lazımdır. Okuyan ve okunan şunu iyi bilecek ki, okunan Kur'an ve dualar birer sebeptir. Şafie şifayı yaratan Allah'dır. Kur'an nurdur, kalplere şifadır, mü'minlerin hayatta ve kabirde olanlarına rahmettir. Allah (c.c.) manalarını hakkı ile anlamayı, emirlerine sımsıkı sarılmayı ve yasaklarından kaçmayı hepimize nasib etsin.

Kur'an'ın şifa olduğunu hemen hemen bütün Müslümanlar biliyor. Çoğu da Kur'an'ın şifasına şahid olmuşlardır

Cinin İnsanı Çarpması ve İçine Girmesinin Sebepleri

1- Cin insanlardan herhangi bir erkek veya kadına aşık olmuştur.

2- İnsan cine eziyet etmiştir. Ya bilmeyerek onların üzerine işemiştir, yahut sıcak su ile bir şekilde eziyet etmiştir.

3- Cinlerin zalimliğindendir. Hiç sebepsiz yere insanda şu zayıf halleri görünce musallat olurlar.

a) Çok şiddetli bir şekilde kızmak.

b) Çok şiddetli bir şekilde korkmak.

c) Çok şiddetli bir şeklide Allah (c.c.)'dan gafil olmak.

d) Çok şehvetli olmak.

Cin, İnsanın Bedenine Nasıl Girer ve Neresinde Durur?

İbni Abbas (r.a.) "Cinler ateşin duman tarafından yaratılmışlardır" buyuruyor. Duman da insanın vücuduna rahatlıkla girebilmektedir. Sigara dumanının girdiği gibi. Ekseriyetle beyinde karar kılarlar ve oradan diğer uzuvlara kolay etki edebilir. Hastanın dilinden konuşan bazı cinler de beyinde olduklarını haber verirler. Beyne girip yerleştiği gibi, vücudun herhangi bir yerine de girip yerleşebilirler. Ağrı ve sancı yapabilirler. Bu ağrı ve sancı tıbbî de olabilir, cinnî de.

Sihrin Tedavisi 

Öncelikle belirtmek gerekir ki, sihrin tedavisi caiz, hatta sevaptır. Sahih-i Buhari'de Katade (r.a.) buyuruyor ki: Said b. Museyyib'e "adamın birine sihir yapılmış, hanımı ile birlikte olamıyor, buna ilaç caiz midir?" diye sordum. "Bunda bir sakınca yok, siz iyi bir iş yapmak istiyorsunuz" dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e sihir yapıldığında, Felak ve Nas sûrelerinin nazil olması ve Cebrail'in (a.s.) Rasulullah'a okuması da, sihrin okunarak tedavi edrileceğinin delilidir.

Okumanın da mutlaka Kur'an-ı Kerim'den veya Rasulullah (s.a.v.)'den mervi dualarla olması gerekir. Ayrıca, bu duaların temiz bir mürekkep ile tabağa yazılıp suyunun içilmesi de caizdir. Nitekim, Said b. Cübeyr, Ibni Abbas'dan rivayet ediyor; "Bir kadın doğumda zorluk çekiyorsa, şu duayı yazarak içirilmelidir.

"بِسْمِ اللهِ الحَلِيمُ الكَرِيمُ سُبْحانَ اللَّهِ رَبِّ العَرْشِ العَظِيمِ، الحَمْدُ لِلَّهِ رَبّ العالَمِين"

سورة النازعات (79) ص 584.

كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا {46}

سورة الأحقاف (46) ص 506.

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُوْلُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِل لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِّن نَّهَارٍ بَلَاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ إِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ {35}


Sihrin tedavisi için okunacak 19 tertip aşağıya alınmıştır. Bunların herhangi biri ile tedavi, biiznillah mümkündür.

1) Hastaya 21 Yasin okunur. Her "mübin"de Yunus sûresinin 81. ayeti okunur nefes edilir.

2)
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - fatiha , Ayet-el Kürsi, Ihlas Felak ve Nas Sûreleri 70 adet okunur. Gerekirse buna üç gün devam olunur.

3) Tarık Sûresi tabağa yazılıp suyu içirilir.

4) Bir bardak suya 7
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - fatiha , 7 Ayet-el Kürsi, 11 Ihlas sûresi, 11 Felak, 11 Nas okunur. Hastaya içirilir.

5) Hasta üzerine 7
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - fatiha , 7 Ayet-el Kürsi, 7 kere Tevbe Sûresinin 126 ve 129. ayetleri, 7 kere Yunus Sûresi'nin 81. ayeti, 7 kere Kureyş Sûresi okunur.

6) Yunus Sûresinin 81. Ayeti 70 kere hasta üzerine okunur. Defne yaprağı buhur edilir. Gerekirse birkaç defa tekrarlanır.

7) Ihlas, Felak, Nas Sûreleri bir tabağa yazılır. Bu yazı yağmur suyu ile silinip hastaya içirilir.

icon_cool.gif Defne yaprağı birkaç gün tütsü olarak kullanılır. Bu şekilde de sihrin çözüldüğü vakidir.

9) 41 karabiber alınır, her biri üzerine 7 Ihlas sûresi okunur. Bu biberler hastaya tütsülenir.

10) Çözülmesinden aciz kalınmış sihirler için, büyük bir sahana Yasin-i Şerif temiz bir mürekkep ile yazılır. Şöyle ki;

a) Mübin'den sonra
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - fatiha

b) Mübin'den sonra Ayet-el Kürsi

c) Mübin'den sonra Hüvellahüllezi la ilahe illa hû, alimül gaybi veş-şehadeti

d) Mübin'den sonra Kâfirun Sûresi

e) Mübin'den sonra Ihlas Sûresi

f) Mübin'den sonra Felak Sûresi

g) Mübin'den sonra Nas sûresi, eklenecektir. Bu yazı bol miktarda su ile silinir. Hasta üç yudum içip gerisi ile banyo yapar. Sihir yedi yıllık olsa da bozulur.

11) Beyyine Sûresi tabağa yazılıp, suyu içilir.

12) Hasta üzerine 33 defa Fetih Sûresi okunur.

13) 7 Adet defne yaprağı alınıp, her birinin üzerine 1 Yasin okunur. Bu yapraklar bir bardak suda bir gün bekletilip hastaya içirilir.

14) Bir adet Yasin okunur. Her mübin'den sonra başa dönülerek ikmal edilir. Bu işlem 9 defa yapılıp hastaya nefes edilir.

15) Bir avuç üzerlik tohumu alınıp, suda iyice kaynatılır. Su süzülür. Bir tabağa Ayet-el Kürsi ile Felak ve Nas Sûreleri yazılır. Yazı bu su ile silinip hastaya içirilir.

16) Bir avuç nohut suya konularak 24 saat bekletilir. Büyük bir tabağa 25
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - fatiha ve 25 Kadir Sûresi yazılır. Yazılar bu su ile silinir, hastaya içirilir.

17) Bakara Sûresinin tamamı hastaya 1 veya 3 defa okunur.

1icon_cool.gif Ayet-el Kürsi ile Ihlas, Felak ve Nas Sûreleri bir tabağa yazılır. Bu yazı sedef otunun yeşilinin suyu ile silinir ve hastaya içirilir.

19) Bunların hiçbirinden fayda bulmayan hasta için, 10 tane Kur'an-ı kerim'i iyi okuyan çocuk bulunur. Şu ayetleri ve sûreleri aralarında paylaşarak hasta üzerine ve bir miktar suya okurlar. Bu hastaya içirilirse, sür biiznillah çözülür, cin de helak olur.

789 kere Besmele,

70 kere
http://www.gizliilimler.tr.gg/Fatiha-Suresi.htm" rel="no follow - fatiha ,

41 kere Yasin,

2200-kere Felak ve Nas,

41 kere Cin Sûresi,

1 kere Fetih Sûresi,

1 kere Taha Sûresi.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 13:25
UFO’lar ya da Cinler
 



UFO’lar ya da Cinler


Kenan Keskin

Cinlerde mantıksal bir bütünlük mevcut değildir, devamlı çelişkili bilgiler verip bu yönlü vizyonlar oluştururlar. Benlikleri, büyüklük duyguları ise, çok yüksektir. Kendilerini kontrol edemeyip seviyelerini bir türlü sabit tutamazlar. Verdikleri tebliğlerde de devamlı tekrarlar bulunmaktadır. Mesajlarında ve halisünasyon türü uyku-uyanık hallerinde gösterdikleri rüya ve imajlarda bu temel dört özelliği görmek daima mümkündür. Bu ve diğer başka özelliklerini günümüzde de en yoğun olarak uzaylılar seklinde göstermektedirler ki, bunlar da Cinlerin ortaya koydukları olayların farklı sekle bürünmüş, ama genelde hep aynı oyunlarından başka bir şey değildir.

Ufolar akla gelince de genelde bunu hemen ya fizikçilere ya da Astronomlara sorarlar. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü, uzaylılar konusunda, üzerinde araştırma yapılacak ne madde, ne molekül, ne atom ne de atom-altı parçacıkları bulunmaktadır.

Dolayısıyla olmayan şeyin bilimi ve bilim adamı da olamaz. çeşitli ruhsal ve fiziksel temaslarda kendilerini ülkemizdeki Müslüman toplumuna, önce “Cinler” olarak tanıtırken daha sonra birden çeşitli insan ya da varlıkların Ruhları olarak göstermeye, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle de gökten gelen uzaylı yaratıklar seklinde bildirmeye başlamışlar, fakat en sonunda yine kendilerinin Cin olduklarını çünkü, kendileri hakkında en geniş ve detaylı bilgileri veren Kuran ve Resulullah açıklamalarında Cinlerin ters ve kötü varlıklar olarak anlatıldığı için saklanmak ihtiyacı
gösterdiklerini belirtmektedirler.

Ayrıca sunu da hemen söylemek gerekirse UFO yani, tanımlanamaz uçan nesneler olarak adlandırılan görüntülerin birçoğu uçak, balon, füze, kuyruklu yıldız, oldukça parlak görünen Sirus yıldızı, Venüs gezegeni, yıldırımlar veya başka atmosferik ya da yer altı hareketlerinin, gazlarının neden olduğu plazma (ışık) topları gibi normal doğal olayları iken, bazı görüntülerin bunlardan tamamen farklı ve ayırt edici özellikli olması, bazı varlıklarla çeşitli sekil ve düzeylerde ilişkiye geçilmesi ve bunların belli felsefelerinin bulunması, olayı başka noktalara taşımaktadır ki, iste biz bunları incelemekteyiz. Tamamıyla kendi deneyimlerine dayanan, bunun dışında, hiçbir insanın tanık olmadığı, olamadığı UFO olaylarındaki meşhur araçlar; havada, karada, deniz içinde veya üstünde pilotlara, kaptanlara, yolculara, çok büyük oranla da ıssız yollarda, gece karanlığında görünmekte, bazılarını takip edip kovalamakta, bazen de güya uçakların, gemilerin, araçların motor ve elektrik sistemlerini geçici olarak etkileyip durdurmakta, bozmakta, eğer bu evlerin yakınında cereyan ediyorsa bu sefer de elektrikli ev aletleri aynı şekilde stop etmekte, bunun yanında bazı insan ve hayvanların hareketlerini bloke edip geçici olarak felç geçirmelerini sağlamakta ve bu araçlar ya da içindeki uzaylı varlıklar gözden kaybolunca da tüm bu durumlar eski hallerine dönmektedir.

Oysa radarlara yakalanmalarına, bilinen tüm fizik yasalarına aykırı olarak ani ses üstü hızlarda birden yer değiştirip manevralar yapmalarına (ki bu durum da ses üstü hızlara geçen araçlarda olduğu gibi, sok dalgaları yani ses patlamaları duyulması gerekirken tiz bir vızıltı türü ufak sesler ya da hiçbir ses duyulmamaktadır) bir anda ortadan
kaybolmalarına rağmen, tüm bu ve diğer olayların gerçekten fiziksel görüntüler, yasanmış olaylar değil, bir başka boyuttan projekte edilen holografik görüntüler olduğu, yapılan bazı laboratuar araştırmalarıyla da gösterilmiştir.

Mesela, hile olmadığı kanıtlanan filmlerin devamlı olmayıp çok, çok kısa süreler içinde gidip gelen (yok olup beliren) görüntüler oldukları açıkça ispatlanmıştır. Hatta bazı UFO gözlemleri ve sahte olmayan filmlerde bu araçların somut maddesel bir yapıda görünürken birden şeffaflaştıkları ve tamamen ışıklar saçar hale geldikleri, çok parlak ve
canlı ısınlara dönüştükleri ya da çeşitli geometrik sekil ve büyüklükteki uzay gemilerinin birden diğer bir türe dönüştükleri açıkça görülmektedir ki bu da onların gerçekten maddi olmadıkları anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla, kişilerce görüldükleri yerden bu araçların bir anda yok olmaları, sahip oldukları yüksek hız teknolojileri nedeniyle değil, tamamen birer soyut görüntü olduklarından ileri gelmektedir. Bazen de bunlara, havaya uçup gittikleri görüntüsü eslik etmektedir.

Yine maddi bir niteliğe sahip olmadıklarını, bunun yerine başka bir boyutun varlıkları olan Cinler tarafından insan beyinlerinden projekte edilen görüntüler olduklarını belgeleyen bir diğer olay da, bu uzay gemilerinin ve içindeki yaratıkların havada, gökyüzündeki boşluk yerine evlerdeki, is yerlerindeki küçücük bir odanın ortasından, duvarından, tavanından ya da çalışmayan TV ekranından da çeşitli şekillerde görünmeleri, o insanlarla bağlantıya geçim birtakım mesajlar vermeleri ve hatta bu yolla da gemilerine alıp onları çeşitli mekanlara kaçırmaları, gezdirmeleri... v.b. türlü, türlü oyunlar oynamalarıdır.

Zaten buna maruz kalanların çok gerçekçi bir biçimde görüp yasadıkları tüm bu şeylerin rüya mı yoksa gerçek mi olduklarına emin olamamaları, bazılarının da yasadıkları olayı ve varlıkları, flu olarak görmeleri bütün bunları onaylamaktadır. Uzaylılarla maddi ve manevi karsılaşmaların çok sayıda olması da bunların uzaylı oldukları fikrini
ortadan kaldırmaktadır.

Ufolarla karsılaşmalar yanında, dördüncü türden yakın ilişkiler adı verilen, kişilerin gönüllü olarak ya da zorla onlar tarafından kaçırıldıklarını iddia ettikleri olaylar da vardır. Bu olaylar da incelendiğinde açıkça görülmektedir ki, bu kişiler bir yerlere götürülmekten çok, oldukları yerde (genelde gece ve sabaha karsı olmakta) sekerat halinde ya da uyuyorken veya uyutulmak suretiyle belli vizyon ve algı oyunlarına maruz kalmaktadırlar.

Gerçekte bu türden şeyler, insanların hayal dünyalarında meydana getirdikleri, ancak, kendilerinin bizatihi olmuş zannettikleri, deneyimledikleri olaylarda ise, uzay gemilerinin yere indikleri, içindeki varlıkların yaklaşarak onları arabadan veya araçlardan çıkartıp beraberce yürüyerek gemilerine götürdükleri, bazılarında da direkt uçan dairelere ışınlanmak suretiyle veya su üzerinde yürüyen, havada sabit durabilen, süzülüp uçabilen imajlarını gösteren bu uzaylılarca taşınarak gönüllü, tatlı sert ya da zorla gemilere alındıkları belirtilmektedir.

Hatta bazı vizyonlar öyle abartılmaktadır ki, içinde gittikleri aracın boyutları hiç düşünülmeksizin, güya büyük güçler uygulanarak araçla birlikte gemilere de alınmaktalar. Elbette rüyalar, pardon olaylar, burada bitmemekte, insan beyinlerinde hazırladıkları dekorlar, geminin içinde de devam etmektedir. Bunlar geminin içinde üstün teknolojik aletlerin bulunduğu dişçi koltuğuna benzer ameliyat masasına incelenmek amacıyla yatırılmakta, bir çeşit ameliyata sokulmakta, bu yüzden vücutlarında kesikler, delikler oluşturulmakta, kan nakilleri yapılmakta, et, tırnak, saç, deri örnekleri alınmakta, uzaktan o kişileri daha sonra da izlemeleri ya da belli nedenlerden ötürü vücutlarının herhangi bir yerine parçalar, fiber optik kablolar, çipler takılmakta sonra da sözüm ona insanların geleceklerini de bildiklerinden ameliyatlar sırasında bu kurbanların geleceklerini de programlamakta, sonra yine aldıkları yere bırakmaktadırlar.

Kimileri bu esnada acı çekerken, kimi de bir şey hissetmemekte. Bu esnada, deneklerin büyük çoğunluğu kendilerini yine uyurken bulmaktadır. Genelde bu yaşanılanları unuttukları ya da unutturulduğu için, daha sonra da vücutlarında belli değişiklikler olduğu izlenimini veren, hafif yara ve iğne deliği izleri, çeşitli kızarıklıklar, yanıklar... v.b. olduğunu fark etmekte, doktora gidip film çektiklerinde de vücutlarında belli nesnelerin olduğunu görmekte ve olayları çeşitli şekillerde hatırlamaya başladıklarında ise, uzaylı varlıklarca kaçırıldıklarını söylemektedirler.

Tüm bunların açıklamalarına gelince, bir defa Cinlerin geleceği büyük bir oranla bilemeyeceğini, bilseler de detayına inemediklerini daha önceki bölümlerde anlatmıştık. Ayrıca, bugün bilim adamları insan beyinlerinin çeşitli bölümlerine belli frekanslarda dalga ya da elektrik akımı vererek o bölgeleri İfrit'e etmekle o kişide belli çağrışımlar, duygular, hisler uyandırılabilmekte, çeşitli kokuları algılaması, belli sesleri duyması sağlanabilmekte ve belli şeyleri hatırlayıp çeşitli şekillerde tıpkı gerçekmiş gibi vizyonlar görmesi temin edilebilmekte, bunun yanında acı, ıstırap ya da tam tersi
mutluluk verici... v.b. haller oluşturulabilmektedir.

İste paralel boyutumuzun varlıkları olan Cinler de yapılarının gereği olarak, çok iyi bildikleri insan beyinlerine bu türden dalgalar göndermek suretiyle kişilerin veri tabanlarına uygun, hali ve durumlarına göre çeşitli vizyon ve seslerin, kokuların... her tür somut algılamalar ile o kişilerde geçici süreler boyunca süren mutluluk, huzur duygusu yada vecd hali, sonsuzluğa ulaşmış-zamansızlık hissi, duygusu... vs. sanrıları meydana getirebilmektedirler.

Vücutlarında görülen çeşitli izlere, maddelere gelince, onların da yapılan araştırmalarda dünyaya ait maddeler oldukları ve bunların genelde çocukken ya da daha önceden vücutlarına batan, ağız veya burun yoluyla içlerine giren ve oldukça da küçük cam, porselen, metal türü şeyler oldukları, ama bunları o güne kadar fark etmedikleri anlaşılmıştır. Bu durum bazı yara izlerinin oluşmasını da açıklamaktadır.

Cinler kimi olaylarda insanların bu durumlarını kullandıkları gibi, tıpkı reenkarnasyon vakalarında ya da cinlerin insanlara musallat oldukları poltergeist olaylarında görüldüğü üzere, insan bedeninde birtakım fiziksel etkiler meydana getirerek, vücutlarına giren parçacıklara şekiller vererek, biçimlendirerek, onlara yaşattıkları hayallerin gerçekliğine ilişkin dayanak oluşturmaktadırlar. Genelde gördükleri ufoların hemen ertesi ya da bir iki hafta içinde yaşanılan bu kaçırma esnasında, kişilerin felç benzeri bir hal geçirip transa girmeleri, şehrin göbeğindeki gökdelenin penceresinden dışarı alınarak gemilere bindirilmesine rağmen, hiç kimsenin bu araçları görmemesi, aynı anda birden fazla kişinin bu ve benzeri deneyimleri yasarken yanlarında bulunan diğer kişi ya da kişilerin bunları hiç görmemeleri, duymamaları, algılamamaları, radarların bir kaçında görünürken diğer radarlarda hiç görünmemeleri, bu olayların tamamen insan zihninde ve birkaç cihaz üzerinde oluşturulan etkiler olduğunu açıkça göstermektedir. Yine beyin aracılığıyla sinir sistemini etkilemeleri bu geçici blokajlara açıklama getirmektedir.

Gemilerde yaşanıldığı iddia edilen bir başka durum da, Cinlerin eskiden beri hep yapa geldikleri, ama burada sekil değiştirdikleri, insan görünümlü uzaylı varlıklarca cinsel tacizlere, cinsel ilişkilere hatta tecavüzlere de maruz kalmalarıdır. Bu kurbanların çoğu da kadınlardır. Nadir de olsa erkekler, insanları büyüleyecek düzeyde çok güzel kadın suretindeki bu uzaylılarla ilişkiye girdiklerinde bu varlıklar bunun sebebini, inceleme araştırma amaçlı olmanın ötesinde ara türler, melez ırklar oluşturmak için hamile kalmak istediklerini söylemişlerdir.

Elbette çok, çok yakışıklı erkek uzaylıların da kadınlarla girdikleri cinsel ilişkinin nedeni budur. Bazen de bunu erkeklerden ve kadınlardan sperm ve yumurtalık örnekleri alarak yapmaktadırlar. Bazı kadınlar da, bu yollarla önce hamile bırakıldıklarını sonra da karınlarındaki ceninlerin alınarak bunların belli bölümlerde fabrikasyon ortamdaki
tüplerin içinde büyümelerinin sağlandığını, en sonunda da bunların uyandırılıp tüplerden çıkarıldıklarını, bu melez ırklar ve kendi çocuklarının onlara gösterildiklerini, gerekiyorsa sonradan onlarla bağlantıya gedmelerinin yöntemlerinin anlatıldığını ya da bunun direkt onlar tarafından sağlandığını anlatmaktadırlar.

Kimi önceden hamile kalmış kadınlar ise, kaçırılma olayını yasadıktan sonra hamileliklerinin ve bu özelliklerinin tamamen ortadan kaldırıldığını iddia etmişlerdir. Oysa yapılan ciddi araştırmalarda, gerçekte bu olayın kendilerinden başka kimse tarafından görülmediği, izlenmediği, bu olayların tanığının da sadece kendileri olduğu ve bunların somut olarak da kanıtlanamadığı ortaya çıkmıştır.

Hamileliklerinin tamamen ortadan kalkması ise, yine tamamen kendilerinde olan böyle bir özelliğin onlar tarafından algı oyunlarıyla kullanılmasından başka bir şey değildir. Ayrıca bu olayda çok eskiden beri bilinen, Cinlerin insanları etkilemek için çok, çok güzel kadın ve erkek suretlerine girerek insanlarla zorla cinsel ilişkide bulunmalarının ve bu ilişkilerinin sonucunda da cinlerden çocukları olduğu (çocuk edindikleri) yalanıyla aynıdır. Bununla birlikte bu yolla cinsel tacize uğrayan kadınların bu olayın neden olduğu travmadan ötürü kendilerini eve, odaya hapsedip yasadıklarını sadece kendilerinin bilmesi, durumlarını saklamaları da cinlerin onlar üzerinde oynadıkları oyunların kökleşmesini sağlamakta ve bunların açığa çıkmasını önlemektedir.

Bu konuda yapılan bilimsel çalışmalarda, uzaylıların tacizine uğrayan insanların, kendilerini uzaylı dışında farklı varlık seklinde tanıtan Cinlerin benzer saldırısına ya da gerçek tecavüze maruz kalanlarla aynı ruhsal travmaları geçirdikleri, bunun yanında diğer türden uzaylılarla karsılaşma olaylarını yasayan bazı kişilerin de sok geçirip yıllarca tedavi görmeleri veya akıl rahatsızlıkları geçirmeleri bu varlıkların iddia ettikleri, edildikleri gibi dost, yardım sever, insanlığın iyiliği ve çıkarı için çalışan... varlıklar daha doğrusu uzaylı varlıklar olmadığını ispatlamaktadır.

Hiçbir mantıklı varlık, bir diğer varlığa zarar vererek yardımda bulunmaz. Uzayın bilmem ne kadar uzaklığından üstün teknolojileriyle gelip kendilerini çok üstün akıllılar olarak gösterenlerin yaptıkları bu basit, sıradan şeylerde en ufak mantıklı bir davranış, açıklanabilecek bir izah da yok ama çelişki çok. Burada görülen bariz bilimsel bir hata da
birincisi, bizden tamamen farklı evrimleşmiş olan bir türün insanlara ilgi duyması ikincisi de, daha dünyada bilinen türler arasında genetik uyuşmazlık nedeniyle tohumlama gerçekleşmezken (mesela bir fille bir köpek...) bizden çok farklı bir türle cinsel birleşme yoluyla üremenin gerçekleşmesidir ki bu da tamamen imkansızdır. Kısacası bunların, dışarıda bilfiil gerçeklesen olaylardan çok, insan beyni içinde gerçeklesen olaylar olduğu açıkça görülmektedir.

Kaynak: www.yorumsuz.net.tc

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 28-Mayıs-2009 Saat 17:04
  Zehirli Ateş Ne Demektir? Cinler, Bu Ateşten mi Yaratıldı?
 

Zehirli Ateş Ne Demektir? Cinler, Bu Ateşten mi Yaratıldı?

Cinler Kurân-ı Kerime göre dumansız ateşten yaratılmış olan varlıklardır. islam inanana göre göze görünen ve maddi yapıya sahip olan insanlar balçıktan yaratılmıştır veya insanın yaratıldığı sırada dünyadaki ortam Dalak şeklindedir. Buna karşılık göze görünmeyen bir yapıya sahip olan cinler ise yaratıldıkları sırada dünyadaki ortamın kızgın alev ve dumanlar saçan bir ortam olduğu Kur'ân-ı Kerimin ifadelerinden anlaşılmaktadır. Hicr suresi 27 ayette. "Cine gelince onu da (insandan cince) vücudun gözeneklerine nüfuz eden kavurucu ateşten yarattık'. Rahman Suresi 15. Ayette ise, 'Cini de halis ateşten yarattık" denilmektedir. "Cin" ve 'Can' kelimelerinin anlattığı gözle görülmeyen varlıklar, Kuranda "ins' kelimesinin karşılığı olarak da kullanılmaktadır.

Bu anlamda 'ins" gözle görülen akıllı ve mükellef varlıkları, "Cin" ise gözle görülmeyen akıllı ve mükellef varlıkları temsil eden kelimeler olarak ele alınmaktadır. "İns" ve "Çin'in her ikisini birden ifade eden kelime ise "Sakaleyn" dir. Kur'ân ı Kerimde 30'dan fazla ayette cinden bahsedilmekte ve hatta müstakil 72. surenin adı da "Cin suresi' olmaktadır. Bu bakımdan mutlak bir varlık olarak cinlerin inkarı İslam inancına göre mümkün değildir. Cinlerin gözle görülmemeleri onların yok oldukları anlamına gelmez.

Birçok şeyi gözle göremeyiz ama varlıklarını kabul ederiz. Mesela, elektriği gözle görmeyiz, ama varlığını kabul ederiz. Her insanın bir ruhu vardır. Ama gözle görmeyiz. Çok ihtiyacımız olan oksijeni kullandığımız halde görmeyiz. O halde cinleri inkâr etmemiz de mümkün değildir. Bu apaçık yüce kitabımız Kur'ân'ı Kerimde Cin Süresiyle mevcuttur, ve Kuran ı Kerimin çeşitli surelerinde cinlerle ilgili ayet-i kerimeler vardır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat