Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

Tılsım Nedir?

Nereden Yazdırıldığı: Kur'an Yolunda
Kategori: Kur'an-ı Hakim -Genel-
Forum Adı: Hurafeler-Dinde olmayanlar
Forum Tanımlaması: Kur'andaki Din'de olmayan, olmaması gereken hurafeler, inançlar, uygulamalar ve ilahlaştırılan şahsiyetler....vs
URL: http://www.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=6681
Tarih: 30-Eylül-2014 Saat 08:54


Konu: Tılsım Nedir?
Mesajı Yazan: Helen
Konu: Tılsım Nedir?
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:25
Tılsım Nedir?
 

Tılsım Nedir?

Esrarlı bir kuvvet taşıdığına, tabiatüstü gücü bulunduğuna, birtakım sırlar sakladığına inanılan şey. Tılsım karşılığında dilimizde sihir, büyü, efsun kelimeleri kullanılmaktadır.

Anadolu kadınlarının başlarına taktıkları metal süs eşyasına da tılsım denir. Baş süslemelerinde kullanılan tılsımın, kişiyi, nazar, iftira ve kötü ruhlardan koruduğuna inanılır (İbn Haldun, Mukaddime, çev. Z.K. Ugan Ankara, 1957, 111, 2 vd.). Tılsım gümüş, altın vb. değerli metallerden yapıldığı gibi, bunların taklidlerinden, mücevherlerden, deniz kabuklarından da olabilir. Tılsımın Manî inancıyla da ilişkisi bulunmaktadır. Anadolu folklorunda tılsım genellikle büyünün etkisini sağlayan araçları ifade eder. Define vb. gizli şeyleri bulmak, kapalı yerleri açmak için ehlinin bildiği sözlere veya vasıtalara da tılsım denir (Meydan Larousse, XIX, 11508). Bulaşıcı hastalıkların tesirini önlemek ve insanlarla hayvanların kötülüklerinden korkmamak için de tılsım yapılır (M.Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü, 111, 494).

Tılsım, insanları koruduğuna veya uğur getirdiğine inanılan tabiat veya insan eseri olan nesnelerin tamamını içine alır. Tılsımları insanlar bizzat kendileri üzerlerinde taşıyabilecekleri gibi, tesirli olması istenen arazi, dam çatısı, vb. yerlerde de saklayabilirler. İnsan yapısı tılsımlar, daha çok hayvan veya eşyaların küçük modelleriyle, üzerinde dinî yazılar bulunan madalyonlar ve yazılı kâğıtlardan oluşur. Bazı metal ve muskaların tılsım için kullanıldığı da oldukça yaygın uygulamadır.

İnanışa göre tılsımların etkili olabilmesi, tabiattaki bazı güçlerle ilişki kurulmasına ve uğurlu bir zamanda dinî törenle yapılmasına bağlıdır. Tılsımdan medet ummanın mazisi oldukça eskilere gitmektedir. Papirüslerin incelenmesi Eski Mısır'da 75 kadar tılsımın mevcut olduğunu ortaya çıkarmıştır. Eski Mısır'da "Doğan Güneş" tılsımının, ölümden sonra yeniden dirilmeyi sağladığına inanılmıştır. Yine eski Mısır'da ölüyle birlikte gömülen "Menat" tılsımının, ölüyü tanrısal koruma altına aldığına kesin gözüyle bakılmıştır.

Hristiyanlık dünyasında da tılsımın çeşitli şekilleriyle kullanıldığı bilinmektedir. Bu kullanım, din adamlarının asırlar süren mücadelelerine rağmen hâlâ tam olarak önlenebilmiş değildir. Hristiyan halkın birtakım bâtıl inançlarından da kaynaklanan tılsım inancı, sihir, büyük ve efsunla beslenmektedir.

Yahudilikte uygulanan tılsım çeşitleri Hristiyanlık'tan çok daha yaygındır. Bunun sebebi, geç dönem Kabalacılarının tılsıma büyük ilgi göstermeleridir. Bundan dolayı tılsım hazırlamak hahamların görevleri arasında yer almıştır. Nitekim, lohusaya zarar verdiğine inanılan Lilit'ten korumak için doğum odasına tılsımlı eşyalar asılması, yahudi toplumlarında hâlâ yaygın bir gelenek olarak varlığını sürdürmektedir (Ana Britannica, XX, 619).

Bazı değişik şekiller göstermekle beraber tılsım hemen her toplumda vardır. Eski Bâbil, Asur ve Persler'de tılsım bir teknik olarak uygulanmıştır. İslâm dışındaki bütün bâtıl ve muharref dinlerin tören ve âyinlerinde her zaman tılsımdan izler bulmak mümkündür. Birçok tarihçi ve sosyolog tılsımı, bâtıl ve muharref dinlerin bir parçası gibi ele almıştır. Tılsımla ilgili yazılı tarih öncesi bilgiler noksan olmakla beraber, Yunan ve Mısır papirüslerindeki bilgiler oldukça doyurucudur.

Türk toplumlarında tılsım ve tılsıma benzer uygulamaların mazisi İslâm öncesine kadar uzanır. İslâm'dan sonraki dönemlerde ise eski İran, Mezopotamya ve Mısır kültürlerinin tesiriyle tılsım az da olsa varlığını sürdürmüştür (Dinler Tarihi Ansiklopedisi, İstanbul, 1976, III, 606). Cahiliye dönemi Araplarında fal okları atmak, çeşitli anlamlara gelen taşlar dikmek, yıldızlara bakarak mana çıkarmak, birtakım kareler içinde harf veya rakamlar yazarak tılsım yapmak oldukça yaygın bir uygulama idi.

Anadolu'da tılsım ve tılsıma benzer uygulamalar, Hristiyanlık, eski putperest dinler ve komşu kültürlerin tesiriyle âdetâ kurumlaşmış, büyücülük-le içiçe yürümüştür.

Tılsımı dinden uzak tutmak ve onu din ile karıştırmamaya özen göstermek gerekir. Tılsım ile tılsımdan sonra ortaya çıkacak durum arasında sebep sonuç münasebeti bulunmasına rağmen, her dinden insanın tılsım ve tılsıma benzer uygulamalardan medet ummaları cidden düşündürücüdür.

İslâm tılsım yapılmasını da, tılsıma inanılmasını da yasaklamış, medet umarak onu meslek edinmeyi şiddetle reddetmiştir. Ayrıca İslâm, tılsımın mucize ve keramete benzetilmemesine özen göstermiş, onu müşrik ve kâfirlere özgü bir faaliyet olarak değerlendirmiştir. İslâm'a göre tılsım, Allah'tan gelen bilgilere dayanmaz. Kur'an-ı Kerîm, tılsım ve ona benzer faaliyetleri bâtıl ve şeytan işi saymış (el-Âraf, 7/102), sâhir sözüyle de büyü ve tılsım yapanları kastetmiştir (el-Âraf, 7/109, 113; et-Tûr, 52/15; el-Hicr, 99/14-15). Hz. Muhammed'e gelen ilâhî vahye inanmayanlar ona sihirbaz, büyücü ve tılsımcı iftirasında bulunmuş ve sözlerini de sihir saymışlardır (el-Müddessir, 74/24).

Hz. Peygamber, yedi büyük günahtan birincisinin Allah'a şirk koşmak olduğunu açıklamış, ikincisi de "sihir ve tılsımla ilgilenmektir" buyurmuştur.

Genellikle ilâhiyat ve sosyoloji ile ilgilenen bilginlere göre tılsımın tesiri daha çok psikolojiktir. Halk tılsımın etkisini görünce onu yapan kişiye bağlanır ve âdeta onun müşterisi olur. Kendisine tılsım yapılan kişi, bunun tesirinden kurtulmak için Hz. Peygamber'in yaptığı gibi İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini üç kere okuyarak bütün "bedenine üflemelidir. Bu hareketin üfürükçülükle bir ilgisinin bulunmadığını, aksine Kur'an-ı Kerîm'den şifa ummaya dayandığını belirtmekte fayda vardır. Kur'an-ı Kerîm ve Hadis-i Şerif'ler, Allah'ın iradesi dışında hiç kimsenin kimseye fayda veya zarar vermeyeceğini defalarca vurgulamış, tılsım yapan kişide olağanüstü bir güç bulunduğuna inanmayı kesinlikle reddetmiştir (el-Mâide, 5/90; Tâhâ, 20/69).

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Cevaplar:
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:27
Bitkisel Tılsımlar
 

Bitkisel Tılsımlar

Günümüz dünyasında sağlıklı beslenmenin tek yolu olan bitkiler, eski çağlardan bu yana koruyucu olarak da kullanılmışlardır. Bunların kimi doğal hallerinde muhafaza edilerek kullanılmışlar, kimileri kurutulup öyle kullanılmışlar, kimileri ise değerli bir madene kopya edilerek koruyucu güçlerinden fayda sağlanmışlardır. Doğal hallerinde bitkileri saklamak, soldukları ve bozulabildikleri için sık sık değiştirilmelerini gerektirse de halk arasında pek sık kullanılan bir yöntemdir.

Abanoz Ağacı : O filmlerde gördüğümüz, yazılarda okuduğumuz sihirbaz değneklerinin işlevlerini iyi yapabilmesi için mutlak abanoz ağacından yapılması inancı bugün bile gündemdeki yerini korumaktadır. Koruyucu bir etkisi olduğu bilinen abanoz ağacının tahtasından yapılan tılsımlar, bugün en revaçta olan tılsımlardır. Nazarlık ve muska olarak yapılan bu tılsımların kişileri kötü ruhlardan ve kem gözlerden koruduğuna inanılır.

Defne : Defne ağacı, bulunduğu yere bereket getiren bir ağaç olarak bilinir. Onun bulunduğu yere hastalık ve kötü cinler giremez inancı pek yaygındır. Eski Yunan ve Roma' da taçlar defne dalları ve yapraklarıyla süslenir, mitoloji de ise defnenin yıldırımsavar bir gücü olduğuna inanılırdı. Hatta bu inanış o kadar geçerlilik kazandı ki, günümüzde bile ev girişlerinin iki yanına dikilen defne ağaçları hem evi kötü ruhlardan hem de yıldırımlara karşı koruyarak adeta bir paratoner vazifesi görmesi sağlandı.

Fesleğen : Hintlilerin kutsal bitkisi fesleğen, Tanrı Vişnu ve Krişna' ya adanmış bir bitkidir. Doğum sırasında kadına yardımcı olduğuna inanılırdı. Sahibini sancılardan ve ağrılı hastalıklardan koruduğu da inanışlar arasındadır. Akdeniz' ülkelerinin bazılarında ise fesleğen, evdeki bakire kızın koruyucusuydu. Şayet evdeki bakire kız evlenme çağına gelmişse, fesleğen saksısıyla birlikte camın önüne konur ve evdeki kızın artık evlenmeye hazır olduğu bu, koruyucu bitkisi olan fesleğenle ilan edilirdi.

Kehribar : Görenin taş ya da kaya cinsi sandığı kehribar, aslında çam ağacının fosilleşmiş reçinesidir. Bugün kullanılan kehribarın, yüzyıllar öncesine dayanan bir geçmişi ve takana sirayet eden özel güçleri vardır. Kehribar tılsımları, takana hem hem kötü talihi yenmesi açısından, hem de iyi şansı çekmesi açısından çok yararlıdır. Kehribar boncuklarından yapılmış bir kolyenin, kişiyi zehirlenmelere karşı koruduğu bilinen yönlerinden biridir. Kehribarın erkek penisi şeklinde yontulup, tılsım olarak kullanılmasının da nazara ve kötü ruhlara karşı çok etkili olduğu inancı, 1900' lerin başında çok yaygındı. Çeşitli hayvan motiflerinde işlenen kehribarların da erkeklerin cinsel iktidarlarını kazanmasına , kadınların da doğurganlıklarını arttırmasına yardımcı olduğu bilinirdi. Kehribar, doğal hali bozulmadan boyuna asıldığı zaman guatr hastalığına da iyi gelmektedir. Kişinin bu tedavi sırasında üç ay kehribarı boynundan hiç çıkarmaması gerekmektedir.

Kekik : Kekik bitkisi, yemeklere lezzet katan tadının yanı sıra da önemli bir koruyucu olarak bilinir. Bir kekik dalını yanında taşıyan kişi, korkularından, hastalıklarından ve karabasanlardan kurtulur. Saçına bir kekik dalı takan kadının aşkta şanslı olacağına inanılır. Kekik, insanların enerji eksikliklerini tamamladığı gibi, psişik güçlerini de güçlendirir.

Kına : Kına bugün bile kullanılan hem uğur, hem de koruyucu nitelikleri olduğuna inanılan bir bitkidir. Düğünden bir gece evvel, kına geceleri düzenlenmesi, Türkiye'de olduğu kadar bir çok değişik Ortadoğu ve Asya ülkelerinde de yapılmaktadır. Kimi yerlerde bu kına gecelerine yalnızca kadınlar katılır ve gelinin ellerine sürülen kına bir bezle bağlanarak ertesi gün açılır. Bu uzun bir müddet elden çıkmaz. Bunda amaç, düğüne gelebilecek nazarın ve şeytani güçlerin saldırılarını etkisiz hale getirmektir. Bu gelenek Anadolu' muzda yıllardır özelliklerinden hiç bir şey kaybetmeden uygulanmaktadır.

Meşe Palamutu : Meşe ağacı yüzyıllardır kutsal bir ağaç olarak bilinir. Bunun meyvesi olan meşe palamutu da bu sebepten dolayı özel güçlere sahip olarak bilinir. Meşe palamudundan yapılan koruyucu tılsımların, kolera gibi hastalıklara iyi geldiği bilinmekte, inanılmaktaydı. Meşe ağacının uzun olan ömrünün, insanlara yansıyacağı düşüncesiyle uzun yaşamı da temsil ettiği bilinir. Üzerinde bir meşe palamutu taşıyanın hiç yaşlanmayacağına inanılırdı.

Sarı Kantaron : Bir adı da Aziz John Kökü olarak bilinen Sarı Kantaron, kötü ruhları, kötü güçleri kovmak için kullanılan en etkili bitki olarak bilinir. Eski Roma' da bu bitkiye "Şeytan Kaçıran" denirdi. Sarı kantaronu, dalınla birlikte evin bir köşesine asmak, o evin ve sakinlerinin tılsımlı ve güçlü bir korumaya sahip olacaklarını ve evden içeri hiçbir kötü ruhun girmeyeceği anlamına gelirdi. Bundan başka sarı kantaronun evi yıldırımlardan ve ölümden de koruduğuna inanılırdı. Bu bitkiyi evlerde en çok asılı olarak Aziz John' un 24 Haziran' da ki yortusu sırasında görebilirsiniz. Bitkinin bir cinsinin yaprakları ışığa doğru tutulduğunda, üzerinde kırmızı lekeler görülür. Bu da Aziz John' un kafası kesildiği sırada kanının bitkinin yaprakları üzerine düşerek bıraktığı lekeler olarak yorumlanır. Sarı kantarona Aziz John Kökü denmesinin sebebi de bu rivayete dayanmaktadır.

Sarmısak : Çok eskilere dayanan koruyucu etkisi sarmısağı bitkiler içinde en etkili bir bitki tılsımı haline getirmiştir. Bilimsel olarak faydalarının arasına her gün bir yenisi eklenen sarmısak, eskiden vampirlere karşı korunma olarak kullanılırdı. İnsanlar evlerine sarmısaklar asarak bu kan emicilerden korunacaklarına , sarımsağın kokusunun vampirleri eve sokmayacağına inanırlardı. Hatta durum çok vahimse, sarmısağı boyunlarına bağlayıp öyle yatarlardı. Öte yandan sarmısak huysuz bebeklerin, gece rahat uyumaları için yatağın altına konurdu ve bebeklerin sakinleşmesi sağlanırdı. Ortaçağlarda sarmısak, savaşlarda yaralanmalara karşı da kullanılmış ve savaşanları koruduğuna inanılmıştı. Denizciler kötü hava şartlarına ve deniz kazalarına karşı da sarmısak kullanırlardı.

Üvez Ağacı : Keltler in Minerva' sı , Gaul ülkesinin sanatçılara ve zanaatkarlara ilham veren Tanrıçası Brigit' in kutsal ağacı olarak mitoloji de bile kendisine yer bulan üvez ağacının, kötü büyüleri bozduğuna inanılırdı. Öyle ki ; bir vampirin göğsüne çakılacak kazığın, amacına ulaşabilmesi için, üvez ağacından yapılmış olması gerekir derler. Bir bahçe içine ekilen üvez ağacı, bulunduğu bahçeyi, evi ve içindekileri şanssızlıklardan korur, iyi talihin gelmesini sağlarmış. Gemilerde fırtınaya, evlerde yıldırım düşmesine karşı kullanılan üvez ağacı, muska olarak da iki dal parçası kırmızı bir kurdelaya bağlanarak taşınırdı.

Yoncalar : En çok revaçta olan uğur simgesi olarak bilinen yoncaların, en makbulü dört yapraklı yoncadır. Üç yapraklı yoncanın da uğurlu sayıldığı yerler vardır, örneğin İrlanda gibi. Ama dört yapraklısı daha nadir bulunduğu için, üç yapraklıya nazaran güçlerinin daha fazla olduğu düşüncesi yaygındır. Dört yapraklı yoncanın inanılan tılsımlı güçleri arasında kötü büyüden korunma, inanç sağlamlığı, denge, birlik ve bütünlük sembolü olma özelliklerini sayabiliriz. Yoncaların dörtten fazla yapraklılarına da rastlamak mümkün. Yaprak adetlerine göre her birinin ayrı ayrı anlamları bulunur. Mesela, beş yapraklı yonca zenginliği işaret ederken, altı yapraklısı aşkı, yedi yapraklı olanı ise kötülüklere karşı korunmayı belirtir.

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:28
Denize Ait Tılsımlar
 

ein%20Bild

Denize Ait Tılsımlar

İlki ; Çatladıkapı'daki Güngörmez sarayı yanında, dört köşe bir sütun üzerine yerleştirilen bir dev surettir. Şayet Akdeniz tarafından bir düşman gemisi gelecek olursa, bu dev heykelinden bir ateş çıkıp gemileri yakarmış.

İkincisi ; Kadırga limanındaki bakır bir gemiyle yılda bir kere, kış gecesinde, İstanbul' un sihirbaz kadınları sabaha kadar o gemiyle gezerek Akdeniz'i muhafaza ederlermiş.

Üçüncüsü ; Bir başka bakır gemi de Tophane rıhtımında dururmuş. Yine bir kış gecesi tim sihirbazlar bu seferde Karadeniz tarafını sihirle muhafaza altına alırlarmış.

Dördüncüsü ; Saray burnunda üç yüz sütun üzerinde üç yüz altmış çeşit deniz canlısının şekil ve heykelleri varmış. Bunlardan hangisi ses çıkarırsa, o yıl onula ilgili bir şeyler olurmuş.

Beşincisi ; Yine burada bulunan sütunlardan biridir. Kış günün de kırk gün çeşitli balıklar



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:30
Dini Tılsımlar
 



Dini Tılsımlar

ein%20Bild

Buda Tılsımları : Budizm, bugün dünya yüzünde, bilhassa Asya kıtasında beş yüz milyondan fazla müridi olan bir dindir. Bu dinin kurucusu Buda' nın muskalarını, fetişlerini takmak çok yaygın bir inanıştır. Bu tılsımların en popüleri olan "Gülen Buda" heykelcikleri, talih getirdiğine inanılan ve takanları ansızın gelen ölümlere karşı koruduğunun sanılmasından dolayı pek rağbet edilen bir tılsımdır. Bu tılsımda Buda, bağdaş kurmuş oturan, uzun kulaklı, toparlak yüzlü, şişman, şiş göbekli ve gülümseyen bir halde resmedilmiştir.


ein%20Bild

İsa' yı Taşıyan Adam (Aziz Christopher) : İsa' yı arayan ve onu bir çocuk halinde bularak, bir nehri geçmesi için omuzlarına alıp karşıya geçiren kişi olarak bilinen Aziz Christopher, halk arasında "İsa' yı Sırtında Taşıyan Adam" olarak anılmaktadır. Yunanca da Christopher adı da zaten " İsa' yı taşıyan " anlamına gelmektedir. Aziz' in madalyonları ve resimleri bugün insanlar tarafından rağbet edilen bir tılsım olarak kullanılmaktadır. Onun yolda olanları, yolcuları koruduğu, sevgilileri birleştirdiği söylenir. Bu gün bile birçok insan yolculuğa çıkarken çantalarında, boyunlarında ona ait bir şeyleri taşımaktadırlar. 70' li yılların başında Amerika' da yaygınlaşan bir modaya göre, sevgililer birbirlerine Aziz Christopher madalyonu hediye etmeye başlamışlardır. Bu, iki sevgili arasındaki romantik bir bağın göstergesi olarak kabul edilmektedir.


ein%20Bild

İstavroz : Altın, gümüş, taş, kristal, tahta, cam vb. bir çok maddeden yapılan istavrozlar, bilhassa Hıristiyan aleminde en çok rağbet edilen tılsımlardandır. Genelde boyunda ve bir zincirin ucunda kullanılan bu istavrozların, yüzük hatta küpe olanları bile mevcuttur. İstavrozlar taşıyan kişiyi hastalıklardan , kötülüklerden, büyülerden ve vampirlerden koruduğuna inanılan tılsımlardır.


ein%20Bild

Hilal : Analığın ve aile kurumunun simgesi ve koruyucusu olan Ana Tanrıça İsis' in sembolü olan hilal, bu yakıştırmadan dolayı anneleri ve çocuklar korumak, gözetmek gibi bir özelliğe sahiptir. Eski Mısır' da ve Roma' da genç kadınların kendilerini büyülerden koruma ve sağlıklı çocuklara sahip olabilmek için kullandıkları bir tılsım olan hilal, aynı zamanda Hıristiyan tarihinin başlarında delilikten korunmak için de kullanılırdı. Hilal çok yaygın bir İslami semboldür de. Türkiye başta olmak üzere bir çok İslâm ülkesinin bayrak, flama ve sancaklarında kullanılmaktadır. Bu hilal tılsımlarının Batı dünyasında pek rağbet görmemesi, İslam Dünyasında pek revaçta olması olarak yorumlanmaktadır.


ein%20Bild

Hz. Süleyman' ın Mührü : İki üçgenin birinin aşağı, diğerinin yukarı dönük halinin birleşmesinden meydana gelen altı köşeli yıldız ve bunu çevreleyen daire olarak basit bir şekilde tarifini yapabileceğimiz Hz. Süleyman' ın Mührü, eski çağların en güçlü tılsımlarından biri olarak bilinir. Taşıyanı kötülüklere, şanssızlıklara ve çeşitli tehlikelere karşı koruduğu inancı, bugün bile yaygındır. Musevi Dünyasının da sembolü olan bu altı köşeli yıldız, tek başına kullanıldığı durumlar olsa da, genelde tamamlayıcı unsurları yanında mevcuttur. Bu öncelikle yıldızı çevreleyen daire ve üç bir yanı büyük dinlerin temel unsuru olan kutsal üçlemeyi temsil eden figürlerle süslüdür.


ein%20Bild

Kalp Tılsımlar : Yaşam sembolü olan kalp, aynı zamanda tılsım olarak da kullanılan iyi bir koruyucudur. Günümüzde bazı Ortadoğu İslam ülkelerinde üzeri kurandan ayetler yazılı kalpler en güçlü koruyucu tılsımlar olarak kullanılmaktadır. Güçlerinden en belirgini nazara karşı yaptığı koruma olan kalp tılsımı, aynı zamanda sevgi sembolü olarak da kullanılmaktadır. En gözde sevgililer arsı armağan olması, sevgiyi temsil etmesi ve yaşamı ifadesi onu diğer tılsımlar arasında ayrı bir yere oturtur. Eski Mısırlılar onun kalp üzerinde taşındığı takdirde, kötü güçlerin kalbin ruhunu çalamayacaklarına inanırlardı.


ein%20Bild

Nal : Batı toplumlarının en eski ve en rağbet gören koruyucularından olan at nalını, insanlar üzerlerinde minyatürlerini taşıyarak da kullanmaktadırlar. Bunlar broş, kolye, yüzük ya da anahtarlık şeklinde yapılıp, kullanılmaktadır. At nalı ev ve binalar için kullanılan güçlü bir koruyucu olarak bilinir. Bir nalı evinize asacaksanız, iki açık ucun yukarı doğru gelmesine dikkat edin. Aşağı doğru bakan bir at nalı, o evdeki bereketin ve şansın akıp gitmesine neden olacaktır. Düzgün yerleştirilmiş bir nal ise, o eve bolluk, bereket ve huzur taşıyacağı gibi, ev halkını da uğursuzluklara karşı koruyacağına inanılır.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:34
Doğal Taşlar ve Mineraller
 



Doğal Taşlar ve Mineraller

ein%20Bild

Akik : Bedensel ve zihinsel kuvvetlendirici bir taş olan akik,taşıyanı tehlikeden korur, uyumsuzluklarına son verir. Akik taşının bunların yanı sıra uykusuzluğa, korkaklığa, karabasana,nazara ve hatta metabolizmaya faydası olduğu da bilinen güçleri arasındadır. Akik taşına kimileri de Ateş Taşı ya da Gezgin Taşı derler. Gerçeklerin farkına varılmasında yardımcı rol oynar. Eski Romalılar gücüne inandıkları bu taştan yüzük yaptırarak parmaklarına takarlardı. Akik taşının toprağı koruduğu da çok yaygın bir inanıştır.


ein%20Bild

Ametist : Ametist, kuvars ailesinden mor ya da mavi-mor renkli bir taştır. Asırlar boyunca türlü uygarlıklarda sevgi beğeniyle kullanılmış,Asya'da, Mısır'da mühür olarak değer kazanmıştır. Eski çağlarda "Sarhoşluğu yok eden taş" diye bilinirdi. O zamanlarda bir kısım kadeh,çanak, kap gibi şeylerin birçoğu ametistten yapılmaktaydı. Ametist, endoktrin ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, kanı temizler ve enerji verir. Bilinç seviyelerini aktive eder, yatıştırıcı etkisi vardır. Eski çağlarda kişileri hırsızlıklara karşı korunduğu söylenir. Meditasyon için en ideal taşlardandır.


ein%20Bild

Aquamarine : Gökzümrüt de denilen Aquamarine, soluk mavi-yeşil renkli bir taş olmasından dolayı, Sakin Taş olarak da bilinir. Her ne kadar Sakin Taş dense de, Cesaret taşı olarak adlandırılır ve onu taşıyana ya da takana özellikle ölüm karşısında cesaret verdiği söylenir. Bu taşı renginden dolayı özellikle denizciler tılsım diye kullanırlar. Renginden dolayı kahinler tarafından geleceği görmek için de kullanıldığından Kahin Taşı olarak da anılır. Akıl almaz renklerde olabilen Aquamarine, mücevheratta da kullanılır. Aquamarinin sinirleri yatıştırıcı özelliğinin yanı sıra düşüncenin berraklaşması ve yaratıcı gücün ortaya çıkmasında da büyük rolü vardır. Böbrek,karaciğer, dalak ve tiroid bezlerini kuvvetlendirir, vücudu temizler.


ein%20Bild

Aytaşı : Ay'ın taşın parıltısını yansıttığı söylentilerinden dolayı bu ismi alan Aytaşı, lenfotik sistemdeki bozuklukları ortadan kaldırır. Duygusal dengeleyici vasıflara sahiptir. Tutumlarda esneklik yaratır. Bu taş hakkında en çok rivayet çıkan yerlerden biri de Hindistan'dır. Hindistan da kutsal bir taş olarak kabul gören aytaşı, sevgilileri daha ihtiraslı yaptığı da söylenir. Aytaşı, kadınlar tarafından kısırlığa iyi geldiği ve üreme organlarının sorunlarını çözmesi ve de kolay doğum yapmaya yaradığı için taşınır. Kişilerdeki egoizmi giderdiği ve fazla yemek yeme dürtülerini ortadan kaldırdığı da bilinir. Aytaşı üzerine yapılan rivayetlerin en çarpıcısı da, onu tılsım olarak taşıyan kişiyi şöhretli ve görünmez yaptığıdır.


ein%20Bild

Elmas : En sert ve değerli taş olan elmas, yüzyıllardır kadınları erkeklere karşı sihirli bir koruma altına almışlardır. Sertliğinin verdiği esinlenmeyle de doğal olarak yenilmezlikle özdeşleştirilir. "Size bir elmas hediye edilmişse eğer, bu satın alacağınız elmastan daha çok koruyucu özelliklere sahip olacaktır " diye de bir rivayet bulunmaktadır. Altın bir muhafaza içine yerleştirilerek, vücudun sol tarafında taşınan elmasın daha etkili olduğu da bilinir. Erkek ve kadın ilişkilerinde sevgiyi arttırıcı bir güç olarak bilinen elmas, takanı büyü, zehirlenme, hastalıklar, karabasanlar, öfkelenme ve dirayetli olma konusunda da korur. Elmasın büyük olanı makbul değildir ve uğursuzluk getirdiği inancı çok yaygındır. Bu gün ismi lanetliye çıkmış bir çok elmas vardır.


ein%20Bild

Hematit : Enerji ve canlılık verir, stresi azaltıcı etkisi vardır. Çekim gücü fazla olduğundan, kişisel çekim, neşe, cesaret ve istek verir. Özellikle karar verme güçlüklerine birebirdir. Eski çağlarda tılsım olarak kullanılan taşların başında gelir, ancak modern çağda da insanlar bu taşın bel soğukluğuna iyi geldiği inancındadırlar.


ein%20Bild

Kaplan Gözü : Bir kuvars cinsi olan Kaplan Gözü, kimi kesimlerde "Bağımsızlık Taşı" diye de anılır. Buna sebep, taşın, kendisini üzerinde bulunduran kişileri başka kişilere karşı daha az bağımlı yaptığına inanılmasıdır. Bu özelliği ikili ilişkileri zedelediği gibi, iş hayatında da ortaklıkları sona erdirebilir. Bu yüzden de çelişkili bir taş diye adlandırılır. Sindirim sistemi bozuklukları bu taş sayesinde giderilebilir. Dalak, pankreas ve kolon için faydalıdır. Duygusal denge unsuru ve inatçılığı azaltan bir taş olarak bilinir. Maskulen enerji verdiği gibi, kişilerin olayları net algılamasında rol oynar. Kaplan Gözünün bir unsuru da nazardan koruduğuna inanılmasıdır. Bu daha çok eski zamanlarda bu niyetle kullanılırdı.


ein%20Bild

Kara Kehribar : Sahibini çeşitli hastalıklardan koruduğuna inanılan kara kehribar, takanı cinlere ve melankolik durumlara karşı korumasıyla da çok popüler bir taştır. Renginden dolayı Kara Kehribar denilen bu taşı, İtalya'da küçük tılsımlar yapmak için kullanırlardı. Nazara karşı en üst koruma yaptığına inanılan kara kehribar, ilk bulunduğu yıllarda kömür zannedilerek yakılmış daha sonraları ise zaman zaman yakılarak dumanının yılanları kovduğuna inanılmıştır. Kökeninin Hz. İsa' dan çok öncelere dayandığı bilinir.


ein%20Bild

Kuvars Kristali : Yüzyıllardır tedavi ve sihir alanlarında kullanılan Kuvars Kristali, bugün tedavi edici nitelikleri en fazla olan taşların başında gelir. Duygusal dengeleyicidir. Beyin fonksiyonlarını stimüle eder. Kahinlerin kristal küreler kullanarak yorumlarda bulunmaları, onun zihinsel konsantrasyona ne kadar etki ettiğinin de bir göstergesidir.

Pembe kuvarsa Aşk Taşı denir. Onu üzerinde taşıyanı öfkeden, suçluluktan, korku ve kıskançlıktan koruduğu ve kısırlığa karşıda faydalı olduğu kabul edilir. Rüya Taşı olarak da bilinen Dumanlı Kuvars, umutsuzluğa, üzüntüye, öfkeye, depresyona ve diğer negatif etkilere karşı taş sahibini koruma altına aldığına inanılır.


ein%20Bild

Lal : Dairesel veya oval biçimli bir taştır. Lal'in erkek türü koyu kırmızı, dişi türü ise açık kırmızıdır. Üzerinde taşıyanı, bedensel zayıflığa ve acımasızlıklara karşı koruduğu bilinir. "Hayal Kuran" ve " Merhamet Taşı" olarak da bilinir. Cinsel enerjiyi ve duyarlılığı artırdığı, cinsel dengesizlik eksikliğine karşı koruma taşı olarak bilindiğinden bazı yerlerde de "Tutkuların Taşı" olarak bilinir. Kalp şeklinde yapılmış tılsım Lal'ler, eşleri ve sevgilileri cezbetmeye yaradıkları gibi, yatak ve tastık altına konulduğunda kötü rüyaları ve gecenin kötü ruhlarını kovar. Bedeni kuvvetlendirir, temizler, canlandırır.


ein%20Bild

Lapis Lazuli : O dünyanın en değerli taşlarından biridir. Çok eski medeniyetlerce de bilinen Lapis Lazuli, bir zamanlar Mısır Kralı Tutankom'un da mezarını süslerdi. Her zaman mavidir, ancak yoğunluğu çıkarıldıkları bölgelere göre farklılıklar gösterir. Gece Taşı ya da gerçek Taşı olarak da adlandırılan Lapis Lazuli, renginden dolayı göklerin sembolü olarak kabul edilir. İsim manası da "Göklerin Taşı" anlamını içermektedir. Küçük çocukları korkularından ve solunum yolu hastalıklarından uzak tuttuğu için Çocuk taşı da denir. İskeleti kuvvetlendirir, tiroid bezlerini harekete geçirir. Tansiyon ve kaygıyı azaltıcı, canlandırıcı etkisi vardır. Zihinsel açıklık ve aydınlanma için kullanılır. Yaratıcı ifade, fiziksel yetenekler ve iletişim yeteneğini kuvvetlendirir.


ein%20Bild

Obsidyen : Renginden dolayı kimileri ona Kara Kadife de derler. Obsidyen in en tutulan cinsi üzerinde beyaz lekeler olan Kar Taneli obsidyendir. Bu tür aynı zamanda Saflık Taşı olarak da bilinir. Karın ve bağırsakları etkileyerek, iyileştirir, zihin ve duyguyu birleştirir. Kaygıyı azaltır, bilinçaltında blokajları temizler. Akıl ve sevgi ile bağlarımızdan kopmamayı simgeler. Koruyucu tılsım olarak çok kullanılan bir taştır. Kahinler tarafından kehanet taşı olarak da kullanılmışlardır.


ein%20Bild

Oniks : Kaygı azaltıcı, Kadın/erkek kutuplaşmasını dengeler ve ilikleri kuvvetlendirir. Kontrol ve denge unsuru bir taş olan Oniks, bağımlılıklardan da kurtulmaya yardım eder. Değerli bir taştır ve kişinin konsantrasyonunu sağladığı gibi nazara karşı da kullanılır. Kimi yerlerde zaman zaman "Ayrılık Taşı" diye de nitelendirilir. Çok çeşitli renkleri olan oniks, kişinin hangi konuda enerji desteğine ihtiyacı varsa onu sağlayan bir taş olarak da bilinir. Gelecek kaygılarını yok ettiği gibi kişilerde farkındalığı da sağlar.

ein%20Bild

Opal : Halk arasında Gökkuşağı Taşı olarak da bilinen opal, karışık bir de geçmişe sahiptir. Kimisi onu talihsizlikler getiren taş olarak nitelerken, kimisi de onu güven duygusunu taze tutmak ve düşmanlara karşı güçlü olmak için taşır. Ayrıca negatif duyguları emdiğine ve duygusal dengeleyici olduğuna da inanılır. Görme duyularını güçlendirip, sezgi arttırıcı etkisi vardır. Üst bene ulaşmak için kullanılabilir. Özellikle mücevheratta kullanılan opal, insanın avuç içi ısıyla renk değiştirme özelliğine de sahip yegane taşlardan biridir.


ein%20Bild

Safir : Dünyanın en pahalı ve değerli taşları arasında bulunan safirler, krallar tarafından kötülükleri uzaklaştırmak için kullanılırdı. Renginden dolayı ona Göklerin Temsilcisi denir. Sahibini masumiyete karşı koruduğu söylenir. Ayrıca sevgilileri koruyan özel güçler de içerirler. Dünya yüzünde en değerli ve ünlü safirler, Hindistan'dan çıkmışlardır. Çok değerli ve koruyucu gücü yüksek olması onu aranılır bir hale getirmiştir. Bugün bilinen en büyük safir,563 kıratlık Hindistan Yıldızıdır ve New York Doğal Tarih Müzesinde teşhir edilmektedir. Kalp ve böbrekleri kuvvetlendirir ve tüm salgı bezlerini harekete geçirici özelliği vardır. Psişik yetenekleri arttırır ve sezgi gücünü güçlendirir. Bu bakımdan dolayı yaratıcı ifadenin gelişmesinde büyük rol oynar. Karışıklığın ortadan kalkmasına neden olup kozmik farkındalığı da arttırdığı söylenir.


ein%20Bild

Sitrin : Sarıdan açık kahveye doğru giden bir renk yelpazesi oluşturan sitrin, birçok hastalığın iyileştirilmesinde kullanılmaktadır. Böbrek, kolon, ciğerler, hazım organları ve kalp için faydalıdır. Bir adı da Tüccar Taşı olan Sitrini, bazı inanan kişiler kasalarına koyarlar. Bu, onların parasal güçlerini arttırdıklarına inancıdır. Kimi kişilerde onun talihsiz bir taş olduğu kanısındadırlar ve her ne olursa olsun ona el sürmemeye çalışırlar.


ein%20Bild

Topaz (Sarı Yakut) : Eski zamanların en kudretli taşlarından biri olan Topazın, göz hastalıklarını ve veba gibi salgın hastalıkları ortadan kaldırdığı söylenir. Bir adı da "Aşk Taşı" olan Topazın bir çok rengi mevcuttur. Sağlıksız insanları sağlığına kavuşturduğu, onları korkaklıktan ve ahlaksızlılardan koruduğu bilinir. Çok güzel ve nadir bulunan taşlardan olan topaz, özellikle mücevher yapımında kullanılır.


ein%20Bild

Turkuvaz : Bilinen taşların ve de tılsım olarak kullanılan taşların en popüleridir, çok sayıda da koruyucu özellikleri bulunur. Tüm vücudu kuvvetlendirir, hücreleri yeniler, kan dolaşımı, ciğerler ve respiratör sistemini canlandırır. Sakinlik verir ve yaratıcı ifadeye güç kazandırır. Duygusal denge, iletişim, sadakat ve dostluğu sembolize eder. Turkuvaz eski çağlarda hayvanları kötü etkilerden korumak için at tılsımı olarak da kullanılırdı. Aztek uygarlığında ise bu taşa "Tanrıların Taşı " adı verilmişti.


ein%20Bild

Yakut : Güzelliği ve sertliği nedeniyle en değerli taşlardan biri olarak kabul edilir. Ona, Hindistan'da "Değerli Taşların Efendisi" adını yakıştırmışlardır. Onun kraliyet ailesi fertlerini koruduğuna inanılır. Kişiyi limitasyonlarından kurtardığı gibi,kendinden fazla diğerlerini düşünmesine yol açar. Cesaret, ruhsal gelişme, liderlik, mutluluk duygularını arttırır. Cinsel aşırılıklara da iyi geldiği söylenir. İnsanları mutsuzluğa karşı koruduğuna inanılır. Tasa, korkular, zehirlenmeler, zihinsel bozukluklara, erken ölüme ve hatta sel, fırtına gibi doğal afetlere karşı da koruduğu bilinir. Kimi yerlerde ise taş sahibinin etine ya da dişine takıldığında daha fazla güç ve enerji verdiğine inanılır.


ein%20Bild

Yeşim Taşı : Binlerce yıl öncesinde bu yana Çinliler Yeşim Taşı'nı en değerli taşlardan biri yapmışlardır. Efsaneye göre büyük Çin Ejderinin yeryüzüne boşalttığı tohumların donmuş hali Yeşim taşı olmuştur. Günümüzde bile Çinli işadamları ellerinde yeşimden tılsımlar taşırlar, bir işe başlamadan önce onu tutar, okşar ve ondan güç alırlar. Bu taşın hayvan biçiminde yontulmuşları bugün bile çok revaçtadır. Ayrıca yeşim Taşının akıl hastalıklarına, dahili hastalıklara, göz bozukluğuna ve kadınların adet ve doğum sancılarına iyi geldiğine de inanılmaktadır.


ein%20Bild

Yılan Taşı : Genelde tılsım yapımı için kullanılan yılan taşı, kadim Mısır Uygarlığı'ndan beri kullanılmaktadır. Taşın bu ismi alması, dış görünümünün bir yılanın derisine benzemesindendir. Bu sebepten dolayı da her türlü böcek sokmaları, akrep ve yılan sokmaları gibi durumlar için karşılayıcı olarak kullanılır. Ayrıca kişilerde romatizmal rahatsızlıklara da iyi geldiği söylenir. Bu taşla romatizma tedavisi yapmak için, ağrılı yerlere bu taşı sarmak gerekir. Öte yandan cerahatlerdeki biriken irini akıtmak için de kullanılabilen bir taştır.


ein%20Bild

Zümrüt : Dünyanın en kıymetli taşlarından biri olan zümrütler, mitlerin ve efsanelerin taşıdır. Geçmişte Şeytanın Cennet'den kovulurken alnından düşen taşın ve Kutsal Kadeh'de ki taşın da zümrüt olduğu söylenir. Renginin yeşil olması nedeniyle bu taşın yağmur yağdırdığına inanılırdı. Bağışıklık sistemi,sinir sistemi, kalp, ciğer ve böbreği kuvvetlendirdiği bilinir. Beden-ruh-zihin için tonik vazifesi görür ve kuvvetli bir duygusal dengeleyicidir. Bolluk, sevgi, iyilik, sakinlik, denge ve sabır unsurlarını da içerir. Zümrüte kimi yerlerde "Koşulsuz Aşk Taşı" da denmektedir. Sevgililerin birbirlerine verebilecekleri en iyi armağan olarak görülür. Kimi İslam ülkelerinde zümrüdün var olan koruyucu tılsım gücünü bazı ayetler okunarak daha da güçlendirildiğine de rastlanmıştır.

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:38
Hayvansal Tılsımlar
 

ein%20Bild

Hayvansal Tılsımlar

Akrep
: Kötülüklerden ve düsmanlardan koruduguna inanilir.

Ari: Dogurganlik,mutluluk, refah ve akli temsil eder.

Aslan: Saglikli bir yasam, bol para, basari, güç ve cesaretin sembolüdür.

Ayi: Kadinlarda agrisiz, sancisiz dogumun gerçeklesmesine yardimci olur.

Balik Tilsimlari: Yüzlerce yil Hiristiyan dininin sembolü olan balik, haçin kabul görmesinden sonra bu itibarini yitirerek yerini haça birakmisti. Asirlar sonra, 20. yy' da balik tekrar ortaya çikarak, eski unvanina sahip olmaya basladi. Balik yüzyillar boyunca cinsel bir sembol olarak ve Büyük Tanriçanin üreme organlarini temsil eden bir simge olarak görüldü. Eski çaglarda böyle bilinen balik, Hiristiyan olmayan ülkelerde hala kisirliga ve cinsellige yardimci bir tilsim olarak kullanilmaktadir. Kimileri balik tilsimlari için " seytandan korumasa bile tasiyani cinsel yönden zevk alarak yasamasini saglayacak bir tilsimdir." derler. Balik tilsimlari, Kuzey Afrika ülkelerinin bir kisminda sans getirmeleri ve cinleri, kötü ruhlari uzaklastirsin diye dükkan önlerine asilirlardi.

Baykuslu Tilsimlar: Kem gözlere karsi en iyi koruyucunun yine bir baska göz oldugu varsayimiyla tasarlanan baykus seklindeki tilsimlar, en çok küçük bir Akdeniz adasi olan Minorka'da kullanilmaktadir. En dikkat çekici özelligi gözlerin oldugu bu baykus seklindeki koruyucu tilsim, camdan veya metalden yapilir. Bugün bile hala popülerligini koruyan baykus tilsimlarinin, Minorka'da evleri de büyük felaketlerden koruduguna inanilir. Baykusun ugursuz bir hayvan olarak bilinmesi, bu tilsimin pek fazla ragbet görmemesine yol açan en önemli etken olarak deger kazanir. Onun koruyucu rolü, pek çoklarina göre evrensel degildir. Çünkü o, gecenin seytani yaratigi olarak bilinir.

Boga: Cinsel iktidarsizliga karsi kullanilir. Sevismeden önce yatagin altina konuldugu bilinir.

Bokböcegi: Kadim Misir'in bu kutsal böcegi. Günümüz dünyasinin bile en geçerli tilsimlarindan biridir. Misirlilar onun yaratilis, erkekligin tartisilmaz gücü, üreme, bilgelik, reankarnasyon, ölümsüzlük ve yenilenmeyle özdeslestirirler. Bokböcegi tilsimi hemen hemen dört bin yillik bir faal yasam süresi gösteren ve dünyadaki tilsimlarin içinde en uzun bir geçmise sahip olanidir. Bugün bokböcegi simgeli yüzük, küpe ve broslar hala hazir kullanilmaktadir. Misir'da hala bokböcegi tilsimlari ugur olarak satilmaktadir.

Boynuz: Boynuzlar bugüne kadar birçok toplumda kah üzerinde tasimak, kah bir yere asmak suretiyle yaygin olarak kullanilan tilsimlardandir. Boganin iriligi, vahsiligi gücü temsil ederken, çiftlesmesi dogurganligi, çifte kosulmasi da bereketi temsil ettigi inanci onu bir tanriya dönüstürür ve Antik çag toplumlari için bu durum ideal bir koruyuculuk timsali teskil eder. Bir damina asilan ya da duvarina yerlestirilen bir boynuz o evin koruma altinda oldugu inancini insanlara asilar. Bugün altin ve gümüsten yapilan küçük ve tek bir boynuz bir zincirin ucunda boyuna asilir ve cinsel iktidar sembolü olarak kabul edilir

Çekirge: Bilhassa çiftçilikle ugrasanlar için bol ürün ve bol kazanç demektir.

Deniz kabuklari: Bilinen koruyucu tilsimlarin en eskisi olan deniz kabuklarinin 20 bin yil öncelerine dayanan bir tarihi vardir. Deniz kabuklari dünyanin bir çok yerinde tilsim olarak kullanildiklari gibi, süs esyasi olarak da çok yaygindirlar. Deniz kabuklarini eskiden beri bir çok seyle iliskilendiren insanoglu, onu hem nazara karsi koruyucu olarak, hem de dogurganligi temsil edici olarak kullanmislardir. Onlarin yumurta biçimli sekilleri gözü hatirlattigindan, cesetlerin göz yuvalarina yerlestirilirdi. Bunda amaç, ölünün öte dünyayi çürümeyen gözlerle görmesini saglamakti. Bu çok yaygin bir gelenek olarak bilinir. Deniz kabugunun kadin cinsel organina benzetilen yarik kismindan dolayi,bazi eski metinler onu disi yasam kapisi olarak adlandirir. O güçlü bir dogurganlik sembolü olarak ve de bir tilsim olarak, dogum sancilari ve kisirliga karsi kullanilirdi. Kimi Asya ve Afrika ülkelerinde deniz kabuklari hayvanlarin kosum aksesuarlarina takilarak onlari nazardan korumak için de kullanilmistir. Deniz kabuklarinin taki olarak kullanilmasindan sonra, bunlarin altin ve gümüsten olan taklitleri de yapilarak çok güzel birer süs esyasi olarak günümüzde de kullanilmaktadir. Bunlarin mavi sirli topraktan, akik ve kuvarstan da yapilanlari mevcuttur.

Dis ve Tirnaklardan yapilan Tilsimlar: Genelde ilkel toplumlardaki yerliler tarafindan avlanan hayvanlarin dis ya da pençe ve tirnaklari çok güçlü bir tilsim olarak görülürdü. Buna sebep olarak da hayvanlardaki o müthis gücün, bu tilsimi kullananlara da geçecegine inanilmasiydi. Ayi disleri, bir kaplanin pençesi, bir kurt disi, yaban domuzu ya da fil disi çok ragbet gören, her birinin ayri ayri koruyucu bir güç yüklendigi tilsimlardi. Mesela bir ayi pençesi, dogum sirasinda kadinin en büyük yardimcisi olarak görülürdü. Ya da bir kurt disi bebekleri korkulardan uzaklastirir ve dislerinin agrilarini keser diye bilinirdi. Iskandinav irklarinin bir çogunda kutsal bir hayvan olarak bilinen Boz ayinin pençesi, hayvanda bulunan o büyük gücün ve cesaretin tilsimi tasiyana yansiyacagi anlami tasirdi. Bugün, bir kaplan disi ya da pençesi, kumarbazlarin çok inandiklari bir ugur tilsimidir.

Geyik: Cinsellik sembolü olarak kabul edilir, kisirliga iyi geldigi söylenir.

Güvercin: Kutsalligin ve barisin sembolüdür, ayni zamanda yangin yildirim ve sevgisizlige karsi da kullanilir.

Kaplumbaga: Ani gelebilecek ölümlere, cehaletten, acele kararlardan ve zaaflardan korunmak için kullanilir. Efsanelerde ise, ebedi yasam sembolü , gücün ve aklin simgesidir.

Keçi: Kisirliga ve cinsel iktidarsizliga karsi kullanilir.

Kedi: Bir patisi havada, oturan ve adeta birini çagiran pozda bir kedi düsünün! Iste bu Japonya'nin en gözde uguru olan Neko'dur. Sahibine sans getiren ve kötü talihi uzaklastirir diye bilinen bu kedi tilsimina Japonlar Maneki Neko, yani Çagiran Kedi ismini takmislardir. Bu kedinin kaldirdigi patisi eger sol ise, bu, isyerine müsterileri ve bereketi çagiriyor demektir. Sayet sag patisini kaldiriyor ise, bu da bulundugu eve huzur ve refahi davet ediyor demektir. Bu çagiran kedilerin beyaz renkte olanlari mutlulugu, sari olanlari ise zenginligi isaret eder. Kara kedi de saglik, sihhat çagrisinda bulunur. Ev girisine ya da dükkan vitrinine konulan bu kedi, gününüzün nese içinde geçmesini saglayacaktir. Irili ufakli bir çok boyutlarda bulunan bu kedi tilsimlari, eskilerde tahtadan yapilirlarken, simdilerde çiniden yapilip, geleneksel renklere boyanmaktadir.

Kirlangiç: Sans ve mutluluk getirdigine inanilir.

Koç: Dogurganlik ve güç sembolü olarak kullanilir.

Köpekbaligi Disi (Aziz Paul'ün Dili): Kökeni Ortaçaglara dayanan ve günümüzde bile hem süs esyasi hem de koruyucu olarak kullanilabilen bir tilsim olan Köpekbaligi disi ya da Aziz Paul'ün Dilinin, bir çok korumayi gerçeklestirdigine inanilirdi. Bu tilsimin bu adi almasindaki nedene gelince ; Siddetli bir firtinada gemisi küçük bir adaya sürüklenen Aziz Paul, karaya çikinca bir yilanin isirmasina maruz kalir. O da buna tepki olarak o adayi kutsadi ve yilanlarina lanet okudu. O anda adadaki tüm yilanlar zehirlerini kaybettiler ve zararsiz birer hayvan oldular. Bu yilanlarin zamanla ölmesi kayalarin içinde fosillesen üçgen seklindeki disleri ada halki tarafindan Aziz Paul'ün Dili olarak adlandirildi ve bulunduklari yerden çikartilarak, üzerlerine altin, gümüs gibi montürler yerlestirildi ve kolye, gerdanlik, küpe gibi esyalar haline sokuldular. Ama bunlarin aslinda yilan dilleri degil, zamanla kayalarda fosillesen köpekbaliklarinin disleri oldugu , çok sonra ortaya çikacakti.

Kuzu: Takana koruma yapar ve kisirligi önleyerek huzur saglar. Bir zamanlar o da balik gibi Hiristiyanligin sembolü olarak kabul edilmistir.

Mercan (Kirmizi): Yüzyillardir tilsim yapiminda kullanilan Kirmizi Mercan' in , tasiyani nazardan, cinlerden, büyü ve delilik gibi hastaliklardan koruduguna inanilirdi. Hormon düzensizligi çeken kadinlarin ve dogumda zorluk çekmek istemeyenlerin üreme organlari yaninda bulundurduklarinda kirmizi mercanin onlara yardim edecegine inanilir. Ayrica kirmizi mercanin bebekleri de koruduguna inanilir. Hatta bebeklerde dis çikmasina bile yardimci oldugu rivayetler arasindadir. Kirmizi mercanin en etkili oldugu kullanim sekli, dogal halidir. Süsü esyasi kullaniminda da kirmizi mercandan kolye, küpe ve yüzük yapilir.

Tavsan Ayagi: Ilginç bir tilsim daha. Hem de en popüler tilsimlardan biri. 20.yy'in baslarinda bu söhreti yakalayan tavsan ayagi tilsimi için bir çok yerde bir dolu rivayetler üretilmistir. Kimi "tavsanin ayagi ugurlu olsaydi, tavsana da ugur getirirdi, bakin simdi o üç ayakli bir tavsan" dedi, kimi hayvan haklarindan bahsetti ve bunun bir katliam oldugunu savundu, kimi de onun uguruna yürekten baglandi ve onu en ugurlu uguru saydi. Ama var olan bir gerçek, tavsan ayaginin bir tilsim olarak kullaniliyor olmasiydi. Tilsim kaybetmek ugursuzluk sayilir ama, tavsan ayagi tilsimini kaybetmek kimilerine göre ölüm, zamansiz bir felaket, kimilerine göre de çok büyük bir sanssizlik olarak algilanirdi.

Tüy: Is yasaminda refah ve bol kazanç getirdigine inanilir.

Yilan Figürlü Tilsimlar: Çeliskilerin hayvani yilan, ayni zamanda da iyi bir koruyucu. Birçogumuzun korktugu, adinin geçmesinin bile insanlari ürperttigi yilan , Çaglar boyunca önemli bir tilsim simgesi olarak kullanilmistir. Yilan seklinde dolanmis yüzükler, yilan figürlü bilezikler ve kolyeler altinla birleserek taki dünyasinda önemli bir yer kaplamislardir. Yilanli tilsimlarin, hastaliklara karsi çok kuvvetli bir tesiri oldugu bilinirdi. Yilani ölümsüzlük sembolü olarak da gören toplumlar vardir. Bugün Tip dünyasi bile bilinen bu ölümsüzlük yakistirmasindan dolayi yilani amblem olarak seçmistir.

Yumurta: Dogurganlik sembolü olarak bilinir. Renkli tas yumurtalar evlerde sikça bulunur.

Yunus: Denizciler arsinda pek yaygindir. Deniz kazalari ve denizden gelecek tehlikelere karsi denizcileri koruduguna inanilir.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:40
İslam'da Tılsımın Hükmü

Esrarli bir kuvvet tasidigina, tabiatüstü gücü bulunduguna, birtakim sirlar sakladigina inanilan sey. Tilsim karsiliginda dilimizde sihir, büyü, efsun kelimeleri kullanilmaktadir.

Anadolu kadinlarinin baslarina taktiklari metal süs esyasina da tilsim denir. Bas süslemelerinde kullanilan tilsimin, kisiyi, nazar, iftira ve kötü ruhlardan koruduguna inanilir (Ibn Haldun, Mukaddime, çev. Z.K. Ugan Ankara, 1957, 111, 2 vd.). Tilsim gümüs, altin vb. degerli metallerden yapildigi gibi, bunlarin taklidlerinden, mücevherlerden, deniz kabuklarindan da olabilir. Tilsimin Manî inanciyla da iliskisi bulunmaktadir. Anadolu folklorunda tilsim genellikle büyünün etkisini saglayan araçlari ifade eder. Define vb. gizli seyleri bulmak, kapali yerleri açmak için ehlinin bildigi sözlere veya vasitalara da tilsim denir (Meydan Larousse, XIX, 11508). Bulasici hastaliklarin tesirini önlemek ve insanlarla hayvanlarin kötülüklerinden korkmamak için de tilsim yapilir (M.Z. Pakalin, Osmanli Tarih Deyimleri Sözlügü, 111, 494).

Tilsim, insanlari koruduguna veya ugur getirdigine inanilan tabiat veya insan eseri olan nesnelerin tamamini içine alir. Tilsimlari insanlar bizzat kendileri üzerlerinde tasiyabilecekleri gibi, tesirli olmasi istenen arazi, dam çatisi, vb. yerlerde de saklayabilirler. Insan yapisi tilsimlar, daha çok hayvan veya esyalarin küçük modelleriyle, üzerinde dinî yazilar bulunan madalyonlar ve yazili kâgitlardan olusur. Bazi metal ve muskalarin tilsim için kullanildigi da oldukça yaygin uygulamadir.

Inanisa göre tilsimlarin etkili olabilmesi, tabiattaki bazi güçlerle iliski kurulmasina ve ugurlu bir zamanda dinî törenle yapilmasina baglidir. Tilsimdan medet ummanin mazisi oldukça eskilere gitmektedir. Papirüslerin incelenmesi Eski Misir'da 75 kadar tilsimin mevcut oldugunu ortaya çikarmistir. Eski Misir'da "Dogan Günes" tilsiminin, ölümden sonra yeniden dirilmeyi sagladigina inanilmistir. Yine eski Misir'da ölüyle birlikte gömülen "Menat" tilsiminin, ölüyü tanrisal koruma altina aldigina kesin gözüyle bakilmistir.

Hristiyanlik dünyasinda da tilsimin çesitli sekilleriyle kullanildigi bilinmektedir. Bu kullanim, din adamlarinin asirlar süren mücadelelerine ragmen hâlâ tam olarak önlenebilmis degildir. Hristiyan halkin birtakim bâtil inançlarindan da kaynaklanan tilsim inanci, sihir, büyük ve efsunla beslenmektedir.

Yahudilikte uygulanan tilsim çesitleri Hristiyanlik'tan çok daha yaygindir. Bunun sebebi, geç dönem Kabalacilarinin tilsima büyük ilgi göstermeleridir. Bundan dolayi tilsim hazirlamak hahamlarin görevleri arasinda yer almistir. Nitekim, lohusaya zarar verdigine inanilan Lilit'ten korumak için dogum odasina tilsimli esyalar asilmasi, yahudi toplumlarinda hâlâ yaygin bir gelenek olarak varligini sürdürmektedir (Ana Britannica, XX, 619).

Bazi degisik sekiller göstermekle beraber tilsim hemen her toplumda vardir. Eski Bâbil, Asur ve Persler'de tilsim bir teknik olarak uygulanmistir. Islâm disindaki bütün bâtil ve muharref dinlerin tören ve âyinlerinde her zaman tilsimdan izler bulmak mümkündür. Birçok tarihçi ve sosyolog tilsimi, bâtil ve muharref dinlerin bir parçasi gibi ele almistir. Tilsimla ilgili yazili tarih öncesi bilgiler noksan olmakla beraber, Yunan ve Misir papirüslerindeki bilgiler oldukça doyurucudur.

Türk toplumlarinda tilsim ve tilsima benzer uygulamalarin mazisi Islâm öncesine kadar uzanir. Islâm'dan sonraki dönemlerde ise eski Iran, Mezopotamya ve Misir kültürlerinin tesiriyle tilsim az da olsa varligini sürdürmüstür (Dinler Tarihi Ansiklopedisi, Istanbul, 1976, III, 606). Cahiliye dönemi Araplarinda fal oklari atmak, çesitli anlamlara gelen taslar dikmek, yildizlara bakarak mana çikarmak, birtakim kareler içinde harf veya rakamlar yazarak tilsim yapmak oldukça yaygin bir uygulama idi.

Anadolu'da tilsim ve tilsima benzer uygulamalar, Hristiyanlik, eski putperest dinler ve komsu kültürlerin tesiriyle âdetâ kurumlasmis, büyücülük-le içiçe yürümüstür.

Tilsimi dinden uzak tutmak ve onu din ile karistirmamaya özen göstermek gerekir. Tilsim ile tilsimdan sonra ortaya çikacak durum arasinda sebep sonuç münasebeti bulunmasina ragmen, her dinden insanin tilsim ve tilsima benzer uygulamalardan medet ummalari cidden düsündürücüdür.

Islâm tilsim yapilmasini da, tilsima inanilmasini da yasaklamis, medet umarak onu meslek edinmeyi siddetle reddetmistir. Ayrica Islâm, tilsimin mucize ve keramete benzetilmemesine özen göstermis, onu müsrik ve kâfirlere özgü bir faaliyet olarak degerlendirmistir. Islâm'a göre tilsim, Allah'tan gelen bilgilere dayanmaz. Kur'an-i Kerîm, tilsim ve ona benzer faaliyetleri bâtil ve seytan isi saymis (el-Âraf, 7/102), sâhir sözüyle de büyü ve tilsim yapanlari kastetmistir (el-Âraf, 7/109, 113; et-Tûr, 52/15; el-Hicr, 99/14-15). Hz. Muhammed'e gelen ilâhî vahye inanmayanlar ona sihirbaz, büyücü ve tilsimci iftirasinda bulunmus ve sözlerini de sihir saymislardir (el-Müddessir, 74/24).

Hz. Peygamber, yedi büyük günahtan birincisinin Allah'a sirk kosmak oldugunu açiklamis, ikincisi de "sihir ve tilsimla ilgilenmektir" buyurmustur.

Genellikle ilâhiyat ve sosyoloji ile ilgilenen bilginlere göre tilsimin tesiri daha çok psikolojiktir. Halk tilsimin etkisini görünce onu yapan kisiye baglanir ve âdeta onun müsterisi olur. Kendisine tilsim yapilan kisi, bunun tesirinden kurtulmak için Hz. Peygamber'in yaptigi gibi Ihlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini üç kere okuyarak bütün "bedenine üflemelidir. Bu hareketin üfürükçülükle bir ilgisinin bulunmadigini, aksine Kur'an-i Kerîm'den sifa ummaya dayandigini belirtmekte fayda vardir. Kur'an-i Kerîm ve Hadis-i Serif'ler, Allah'in iradesi disinda hiç kimsenin kimseye fayda veya zarar vermeyecegini defalarca vurgulamis, tilsim yapan kiside olaganüstü bir güç bulunduguna inanmayi kesinlikle reddetmistir (el-Mâide, 5/90; Tâhâ, 20/69).

Osman CILACI



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:43
İstanbul Tılsımları
 

http://www.jetgen.com/?r=bembeles" rel="no follow -

İstanbul Tılsımları

Ertan Yurderi

 

İstanbul’un Suriçi'nde oturuyorum ben... Yani yeninin içinde surlarla çevrilmiş olan parçacığından ve yeninin içinde sıkışıp kalmış eski İstanbul’dan bahsediyorum sizlere... “Ne var ki bunda” diyebilirsiniz... “Çok normal bir durum... İstanbul koskoca bir şehir... Orada yaşıyorsan, elbette bir yerinde ikamet edeceksin” ... Ancak surlarla çevrili bu alanın tarihten gelen “İlk”lerini ve “En”leriyle ilgili Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Sanat Tarihi öğretim üyesi kültür tarihi araştırmacısı S.Faruk Göncüoğlu’nun “İstanbul’un İlk’leri ve En’leri” kitabını okuyunca yeniden kendimi çok şanslı hissettim böyle bir yerde ve adacıkta yaşadığım için... Neden mi? Bu tarihi yarımadaya baktığımda her yanım tarih kokuyor da ondan... Belki bu yarımadada yaşayan kimselerin çoğu bunun farkında değil ama, insan oturduğu yerin tarihsel geçmişi öğrenip çoğu şeyin farkına varınca ve bunun tadını da çıkartınca tıpkı benim gibi, büyük keyif alıyor... Bu yüzden ben de araştırmaya başladım, her bir karışını eskinin...

Bu arada da merak eder dururdum hep, bu yerleşim alanında şehirleşme fikrini ilk kim düşünmüş diye... Bunun yanıtını kitabın her bir bölümündeki efsaneleri yavaş yavaş okuyunca insan öğreniyor... Aslında bu efsanelerden daha öncelerinde de İstanbul’da yapılan arkeolojik kazılarda İstanbul’da insan kültürüne ait ilk izlerin Küçükçekmece Gölü kenarında bulunan Yarımburgaz Mağarası’nda görüldüğünü öğreniyoruz... Bu izler Neolitik ve Kalkolitik dönemlere ait... Yani kısaca günümüzden 300 bin yıl öncesine kadar uzanan insan yerleşim izleri var bu şehrin bir yerlerinde, bu bir mağara olsa bile... Evet bu mağara,  dönem dönem barınak ve tapınak olarak da kullanılmış. 7500 yıl öncesinden başlayarak, tarım kültürüne geçen insanlara mesken olmuş...

Ayrıca bu mağaradan hariç Bostancı ve İçerenköy arasındaki kaya sığınaklarında, Marmara kıyılarında Avcılar, Haramire’de, karşı yakada Dudullu, Fikirtepe, Pendik, Avşa adası, Boğaziçi Göksu deresi boylarında 100 bin, 50 bin, 7500 yıl öncesine ait yerleşim izleri de bulunmuş...

Bu arada çok enteresandır, oturduğum semte yakın olan ve bugün trafiği ve kalabalığı ile ünlü olan Bayrampaşa semtindeki bir dere kıyısına M.Ö. 1200’lerde Traklar, Frigyalılar, Bitinyalılar gelip yerleşmiş. O zamanlar bu derenin adı Licus deresiymiş. Bu dere Topkapı’nın kuzeyinden geçerek bugünkü Yenikapı civarında Langa’da denize dökülüyormuş Osmanlı döneminde adı “Bayrampaşa Deresi”ymiş.

Bu arada İstanbul’un ilk efsanesi,  dünyanın en güzel kadını için Sarayburnu’nda kurulan bir masal sarayında başlıyor. Hadi bu efsaneyi Evliya Çelebi’nin kaleminden öğrenelim...

ein%20Bild

“Süleyman Aleyhisselam, Kaf dağlarına kadar yeryüzünün tek sultanı olduğu halde, okyanusun ortasındaki Ferendüz Adası’nın hükümdarı Saydun’u bir türlü hükmü altına alamamıştı. Saydun çok gururluydu, Hazreti Süleyman da olsa kimseye baş eğmiyordu. Hazreti Süleyman’ın buna çok canı sıkıldı ve Ferendüz Adası’na bir sefer tertip etti.

Hazreti Süleyman bir gazaya gideceği zaman emir verir, tahtadan bir döşeme yaptırırdı. Önce tahtı bu döşemeye yerleştirir, askerleri, hayvanları, bütün harp aletleri, teçhizatı ve gerekli her şeyi de yüklettirir, sonra da şiddetle esen rüzgara emrederdi. Rüzgar hemen tahtanın altına girer, sabahtan öğleye kadar bir zaman içinde onları bir aylık yola götürürdü.

Bu seferinde gene öyle oldu. Hazreti Süleyman Ferendüz Adası’na gitti. İnsan ve cinlerden müteşekkil ordusuyla Kral Saydun’u yendi. Memleketini ve halkını esir etti. Sonra da Saydun’u huzuruna getirtip ateş saçan kılıcıyla onu öldürdü. Ferendüz Kralı Saydun’un dünyada eşi emsali olmayan güzellikte bir genç kızı vardı. Adı “Alina”ydı. Süleyman Aleyhisselam Alina’yı savaş hediyesi olarak aldı ve Hak dinine davet ederek onunla evlendi.

Hazreti Süleyman’ın nesebleri saf ve şeref sahibi ailelerden olan hanımları vardı, ama Alina hepsinden başkaydı. Hazreti Süleyman ona kadınlardan hiçbirini sevmediği kadar severek kalbini verdi. Fakat Alina hep keder içinde yaşıyor, hep ağlıyordu. Hazreti Süleyman bir gün kendisine sordu: “Güzel Alina, senden ayrılmayan bu kaygı ve eksilmeyen bu gözyaşları nedir?” diye.

Alina ise; “Ya Eminullah, babamı hatırladıkça keder ve hasret içinde kalıyorum, emret de benim için babamın bir heykelini yapsınlar. Sonra da bir saray yaptır, ömrümün geri kalan kısmını o sarayda dua ve ibadetle geçireyim. Babamın heykeline baktıkça da kederlerim gider...”

Hazreti Süleyman sevgili hanımının bu ricasını kabul etti ve hemen insanları, cinleri, kuşları, rüzgarları toplayıp emir verdi: “Tez olun... Dünyanın en güzel yeri neresidir, bulup bana haber verin.” Hazreti Süleyman Alina’sına yaptıracağı sarayın, dünyanın en güzel yerinde olmasını istiyordu.

Cinler, insanlar, kuşlar ve rüzgarlar yedi gün sonra haber getirdiler: Süleyman Aleyhisselam hemen İstanbul’a geldi. Sarayburnu’nda bir gece geçirdi. Sabahleyin uyanınca havanın ve suyun etkisiyle kendisini tam manasıyla genç ve kuvvetli hissetti. Sonra cinlere emir verip hemen burada bir saray yaptırdı ve “kıyamete kadar mamur olsun” diye İstanbul için hayr duası etti.

Efsaneni sonu ise acıklıdır. Meğer güzel Alina bu sarayda gizli gizli babasının heykeline taparmış!.. Hak dininin bir peygamberi olan Süleyman Aleyhisselam bunu öğrenince sevgili Alina’sını öldürdü. “Biz Allah’ın kullarıyız, hep Allah’ın katına döneceğiz” ayetini okuduktan sonra o putu, yani Alina’nın babasının heykelini kırdı. Ardından temiz elbiseler getirilmesini emretti. Bu elbiselerin iplikleri ancak bakire kızlar tarafından eğrilir ve dokunur, ancak bakire kızlar tarafından yıkanırdı. Hazreti Süleyman bunları giydi. Açık bir yere çıkarak yere kül serpilmesini emretti. Sonra bu külün üzerine oturdu, Allah’a dua etti. Dünyanın en güzel yerinde yaptırdığı bu sarayda karısı tarafından işlenen günahın affını diledi. Ondan sonra Sarayburnu’nu da, yaptırdığı sarayı da olduğu gibi bırakıp Kudüs’e döndü.”

ein%20Bild

Evliya Çelebi böylece efsaneyi kaydettikten sonra Sarayburnu’na “Sarayburnu” denilmesinin sebebi de budur demeye getirdi. Hatta “Milletler ve Hükümdarlar Tarihi” adlı büyük eserinde tarihçi Taberi de yer zikretmeden bu rivayeti anlatır. Biz de bunu böylece alıyoruz. Hatta Evliya Çelebi, Hazreti Süleyman’dan sonra oğlunun Sarayburnu’nda bir çok binalar yaptırdığını ve burasını merkez edindiğini, sonradan gelen kralların İstanbul’a “Hazreti Süleyman makamıdır” deyip çok önem verdiklerini, burasını mamur kıldıklarını yazar.

Yine Istanbul’un ilk kuruluşu hakkında çeşitli efsaneler var bu kitapta... Bunları da satırları okudukça öğreniyoruz...

Orta Yunanistan kentlerinden biri olan Megara’dan bir grup yeni bir yurt kurmak üzere geldikleri Boğaziçi’ni geçerek, M.Ö. 685-680 yılları arasında ilk önce Kadıköy’ü (Kalkedon) kuruyorlar. Ardından M.Ö. 660-657 yılları arasında da bir başka Megaralı grup başlarında grup lideri Byzas (Bizas) ile gelerek, Sarayburnu’nda bugünkü İstanbul şehrini kuruyorlar. Bu şehir kurucusundan dolayıdır ki II. Yüzyıla kadar “Byzantion” (Bizantion) olarak adlandırılıyor.

Sarayburnu hakkında eski Yunan mitolojisinden gelme ve eski tarihçilerin, coğrafyacıların yazdığı bir başka meşhur efsane daha var... Eski Yunanistan’da bulunan Megaralılar başlarında kralları Byzas olduğu halde, yeni bir şehir kurmak üzere yola çıkarlar. Daha önce, Delfi kahinine kuracakları şehrin nerede olabileceğini sorarlar. Kahin “Körler memleketinin karşısı” cevabını verir... Megaralılar dolaşa dolaşa Sarayburnu’na, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu tepeye gelirler. Buraya hayran kalırlar. Karşı sahilde Kalkedon şehrini görürler. Sarayburnu dururken Kalkedonyalıların orada şehir kurmalarını körlük olarak nitelendirirler. Kahinin bahsettiği “körler memleketi”nin burası; “Kalkedon” olduğuna karar vererek şehirlerini Sarayburnu’nda kurarlar. Şehrin adını da krallarının adı olan “Byzas” koyarlar. İlk İstanbul budur. Her iki efsane de İstanbul’un ilk olarak Sarayburnu’nda kurulduğunu hikaye eder.

Tarihler bu hadisenin Hazreti İsa’nın doğumundan 658 sene evvel vukuu bulduğunu yazar. Kalkedon şehri de bugünkü Harem-Salacak kıyılarının üstündeki yükseklikte, daha çok Doğancılar semtindedir. Üsküdar o zamanlar derin bir koy ve Kalkedon’un limanıydı. Kalken soluna doğru yayıldı ve çok sonra Kadıköy adını aldı.

Daha sonra Istanbul, Büyük Roma İmparator’u I. Konstantinus tarafından ilk defa bir imparatorluğun başkenti yapıldı. M.S. 324-330 yılları arasında altı yıllık bir yeniden inşadan sonra kent, dört kat büyüyerek 11 Mayıs 330 tarihinde büyük Roma’nın başkenti oldu. Ve başkent oluşu 40 gün süren eğlencelerle kutlandı. Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma’dan İstanbul’a taşınmıştı. O zaman verilen adı ile İstanbul’a Yeni Roma (Nova Roma) dendi. Daha sonraki tarihlerde kent “Konstantinopolis” olarak adlandırıldı.

ein%20Bild

Evliya Çelebi’ye göre dünyada en çok ismi olan şehir İstanbul’dur... İstanbul kentine Latinler “Makedonya”, Süryaniler “Yankoviçe, Aleksandra”, Yahudiler “Vizendovina”, Frenkler “Yağfuriye, Pozantiyam, Konstantiniye”, Avusturyalılar (Nemçe) ‘Konstantinopol’, Ruslar “Tekfüriye”, Macarlar “Vizendovar”, Felemenkler (Hollandalılar) “İstefaniye”, Portekizliler “Kostin”, Araplar “Konstantiniyye-i Kübra” (Büyük İstanbul), İranlılar “Kayser-i Zemin” (Yeryüzü İmparatoru), Hindliler “Taht-ı Rum” (Roma hükümdarlığı), Moğollar “Çakdurkan”, Tatarlar “Sakalya” adlarını vermişlerdir.

“Bizantion” kentin tarihini başlatan ismidir. Latince’de “Bizantoum”, Grekçe’de “Vizantion”du. İstanbul Latince ilk adını Büyük Roma İmparatoru Septimius Severus’un oğlu Antonius’un ismini bu şehre vermesi ile almıştır. M.S. 2. yüzyılda Ermeni kaynaklarında şehrin adının “İstanbol” veya “Istınbol” olarak yer alması daha da ilginçtir. 14. yüzyılda İbn Batuta da “Astanbul” olarak bahseder. Peygamber efendimizin hadis-i şerifine göre şehrin adı “Kostantıniyye”dir. Osmanlı döneminde şehrin adları o kadar çoğalmıştır ki bunlardan bazıları şunlardır: Dersaadet (Saadet Kapısı), Der-i Devlet, Deraliye, Asitane, Darü’s-Saltana, İslambol... Sultan III. Mustafa 1762 yılında İstanbul’a “Konstantiniyye” denmesini yasakladı. Fakat sonraları 19. yüzyıl sonuna kadar Türkçe’de bu ad kullanıldı. Aynı zamanda Arapça olarak verilen “Belde-i Tayyibe” (Güzel kent) adı Ebced hesabına göre İstanbul’un fetih tarihi olan hicri 857 (Miladi 1453) rakamını ifade eder

Tabii bu kadar güzel bir şehir kurulur da bu şehri gök ve yer afetlerinden ve her türlü belalardan korumak amacıyla büyü ve tılsımlar yapılmaz mı? Yapılır elbet... Bunların çoğu da bugün hala ayaktadır... Bu konudaki bilgiyi de Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden öğreniyoruz...

Evliya Çelebi’ye göre; Bizans İmparatorları Yanko, Vezondan ve Konstantinus döneminde halkının gök ve yer afetlerinden korunmaları için İstanbul çok güzel imar edilmiş. Ve bu arada başka ülkelerden de İstanbul’a getirilen ünlü mühendis ve mimarlar tarafından, kenti türlü belalardan korumak amacıyla 27 tılsımlı anıt dikilmiş. Bu tılsımlı anıtlardan ilk on beşi şunlarmış:

Birinci tılsım; “Avratpazarı” (Cerrahpaşa) denilen yerde, bin parça beyaz mermerden, minari gibi içi boş merdivenli yüksek bir direkmiş (Arkadius Sütunu). Direğin tepesinde peri yüzlü bir heykel duruyormuş. Söylentiye göre bu peri yüzlü heykel yılda bir defa bir feryat koparırmış, yeryüzünde ne kadar kuş varsa o heykelin etrafında dönermiş. Kuşların binlercesi yere düşer, halk da bunları yermiş.

Ben bu sütunun yerini çocukluğumdan beri biliyorum...  Bu yer Cerrahpaşa Ekmek Fabrikası’nın yan tarafındaydı... Ve biz o günkü çocukluk heyecanıyla bu sütunun alt kısmındaki bölüme çıkar orada oyun oynardık... O sütunun bir de alt kısmı vardı... O sütunun yanındaki derme çatma bir binada yaşayan yaşlı insanlar buraya bu sütunu görmeye gelen turistlere burayı gezdirirler, ev harçlıklarını buradan karşılarlardı... Daha sonra o yaşlıların ölümünden sonra orayı satın alanlar, artık burayı halka açmıyorlar...

İkinci tılsım; Tavukpazarı (Çemberlitaş) denilen yerdeydi. Kırmızı renkli som mermerden sütunun; hanedanı kötülüklerden, hastalıklardan ve fesattan koruduğuna inanılırdı. Konstantin’in diktiği bu yüksek sütun üzerindeki bir sığırcık kuşu timsali tılsım yılda bir kere kanat çırpması üzerine bütün kuşlar gaga ve tırnakları ile üçer tane zeytin getirdikleri de belirtilir.

Üçüncü tılsım; Saraçhane’de Büyük Pozantin’in kızının mezarı üzerine dikilmişti. “Kıztaşı” diye bilinen bu tılsım, İmparatorun kızını yılanlardan, çiyanlardan ve karıncalardan korumak için dikilmişti. Bu Kıztaşı şimdi o mahalleye adını da veriyor... Geçenlerde yolum bu Kıztaşı’nın önünden geçti... Durup saatlerce taşı inceledim etrafımdan gelip geçenlerin tuhaf bakışları arasında... Eh ne de olsa 1675 senelik bir taşa bakıyordum...

ein%20Bild

Dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci tılsımların hepsi Altımermerli sütununun üzerindeydi... Altımermer şimdiki Kocamustafapaşa semtindeydi... Altı adet mermer sütunun her biri eski bilginler tarafından yapılmıştı. Her bir mermer sütunda bir tılsım bulunurdu...

Dördüncü tılsım, Altımermer’den biriydi. Bunlardan birinin üstünde sürekli olarak vızıldayan bir sinek resmi vardı. Bu sayede İstanbul’a sivrisinek girmediğine inanılırmış.

Beşinci tılsım; yine Altımermer’den biriydi. Bunda ise bir leylek resmi vardı. Bu leylek yılda iki kere çığlık atardı. Birinci çığlıkta bir anda her yer leylek dolar, ikinci çığlıkta İstanbul’daki tüm leylekler ortadan kaybolurmuş

Altıncı tılsım’da ise bir horoz resmi vardı. Bu horoz 24 saatte bir öter ve bütün horozlara önderlik edermiş.

Yedinci tılsım; Altımermer’in birinde bulunan kurt resmiydi. Bu kurt sayesinde İstanbul’da koyun sürüleri çobansız gezer, akşam oldu mu beslenmiş bir halde eksiksiz olarak ahırlarına dönermiş.

Sekizinci tılsım; tunçtan yapılmış genç bir erkek ve sevgilisinin birbiriyle kucaklaşmış haldeki heykelleriydi. Halktan karı-koca kim kavga ederse, içlerinden biri gelip bu heykeli kucaklarsa hemen barışırlarmış.

Dokuzuncu tılsım; Bilgin Calinus’un beyaz mermer üzerine yaptırdığı ihtiyar adam ve kadın resmiydi. Bir erkek ile kadın geçinemezler de onlardan biri bu heykeli kucaklar ise hemen boşanırlarmış.

Onuncu tılsım; Sultan Beyazid Hamamı’nın altında dört köşeli bir sütundu. Bunun sayesinde şehre taun (veba) hastalığı girmezmiş. Beyazid Hamamı yapılırken bu tılsım yıkılmış. O anda Sultan Bayezid’in bir oğlu vebadan ölmüş ve kentte veba salgını başgöstermiş.

On birinci tılsım; Tekfur Sarayı’ndaki tunçtan bir ifrit heykeliydi. Bu heykel yılda bir kez etrafına ateş saçarmış. Bu ateşten bir kıvılcım alabilen çok sağlıklı olur, genç kalırmış. O ateşten bir kıvılcım alıp da evinde mutfağına koyarsa o adam hayatta oldukça o ateş hiç sönmezmiş.

On ikinci tılsım; Zeyrek’te Hz. Yahya Kilisesi bitişiğindeki bir mağaradır. Her sene kışın zemheri geceleri olunca nice “koncoloz” denilen cadılar bu mağaradan çıkarak arabalara binip dolaşırlarmış.

On üçüncü tılsım; Ayasofya’da dört sütunlu bir anıttır. Azrail, Cebreil, İsrafilm ve Mikail resimleri bulunan bu sütunların her biri bir tılsımdı. Cebrail kanat çırpıp bağırınca Doğu’da bolluk olur derlerdi. İsrafil resmi kanat çırparsa, Batı’da kıtlık olacağına inanılırdı. Mikail resmi kanat çırparsa, Kuzey’den bir kahraman çıkarmış. Azrail resmi kanat çırpınca dünyanın her yanına veba salgını başlarmış. 

On dördüncü tılsım; Atmeydanı’nda (Sultanahmet) “Milyonpar” (Örme Sütun) denilen bir anıttır. 300 bin taştan yapılma bu sütunun tepesinde çok güçlü bir mıknatıs vardır. Bu mıknatıs İstanbul’u depremlerden korurmuş. Evliya Çelebi bu dikili taşla ilgili şöyle bahseder: “Atmeydanı’nda Milyonpar adlı yapma yüksek bir sütundur ki usta zırai ile boyu 150 arşındır. Kostantin zamanında yönetimi altında olan padişahların ellerindeki kalelerin ve büyük şehirlerin sayısınca her padişahtan o kadar değerli ve muteber renk renk değerli taşlar isteyip geldiğinde Atmeydanı alanında dağlar gibi yığılıp tamam oldukta hesap ettiler üç kere yüz bin çeşit çeşit taş gelmiş. Ondan bildiler ki Konstantin üçer kere yüz bin kale ve şehre malik kral imiş. Daha sonra bir yetkin usta bu taşların dünya durdukça durması için Atmeydanı’nda bu taşlardan kale ve şehirlerin düzeni için bir minare mili tılsım edip milin ta ortasında bir kalın demir mil dikip dört tarafına anılan taşla hendese üzere inşa edip milin ta en tepesine hamam kubbesi kadar bir mıknatıs taşı koyup o milin ortasına konan demir mili mıknatıs çekip bütün renk renk taşlar da birbiri üzerine metanet buldu. O milin bütün taşları yedi iklim şehirlerinin her birinden gelip yapıldığı için milyonpar derler. Hala sabit bir ibret verici bir parça bir alamettir. Mimarbaşı milin dibinde gömülüdür ki Uryarin adlı bir ustadır. Ayasofya’yı yapan Agnados Mimar’ın oğludur.

ein%20Bild

On beşinci tılsım; Burma Sütun’dur. Üç başlı ejderha şeklindeydi. Başının birisini bir yeniçeri yiğidi kılıç ile bir vuruşta kırmıştır. O tarihten itibaren bunun tılsımı kısmen bozulmuş, İstanbul’da daha önce hiç görünmezken, birdenbire akrepler çıkmış.

Tüm bu tılsımlar o günkü İstanbul’u korumakla kalmamış, günümüze kadar efsanelerin kulaktan kulağa anlatımıyla gelmiştir... Bugün bu yarımadanın her yerinde yapılan bina kazılarının altında binlerce senelik eserler gün yüzüne çıkmaktadır... Bunların bazıları koruma altına alınmakta, bazıları da sessizce yıkılarak bir tarih yok edilmektedir... Bugün Vatan Caddesi’nden Yenikapı’ya yapılacak metro çalışmalarıyla Murat Paşa Camii arkasında yerin beş on metre altında saray kalıntıları bulunmuş ve metro inşaatı durdurulmuştur örneğin...

Son söz olarak bizler gençler olarak geçmişin tarihsel izlerini yok ederek geleceğe, geleceğimize yol açamayız... Hepimizin üzerine düşen görev bu tarihsel zenginlikteki hazineye sahip çıkarak, onu geleceğe yine aynı güzellikte bırakmanın yollarını yaratmaktır...

Çünkü;

”Geçmişine sahip çıkamayan toplumlar, geleceklerine umut bağlayamazlar...”

Ya da;

“İstanbul koca şehir seni... Seni ancak tılsımlar korur...” 

Kaynak: “İstanbul’un İlkleri, Enleri” – Süleyman Faruk Göncüoğlu



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:44
Muska ve Tılsımların Menşei
 



Muska ve Tılsımların Menşei

Muska ve tılsımların menşe-i putperestliğin en ilkel şekli olan "FETİŞ"tir.

Bu inançta olanlar bazı nesnelerde uğur veya uğursuzluk bulunduğuna inanırlar. Kişi, uğurlu saydığı nesneyi boynuna asar veya yanında taşır. Bu nesne bir bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kartal tırnağı olduğu gibi, bazan kurumuş bir böcek hatta bazı taş parçalan v.b. olabilir.

Bu nesneleri taşıyanlar çeşitli hastalıklardan, belâ ve kazalardan korunacaklarına inanırlar. Hâlâ bazı nesneleri "uğur getiriyor" inancıyla boynunda ya da yanında taşıyanlar bulunmaktadır.

Daha sonraki dönemlerde kağıt parçalan üzerine yazılmış dinî formüller veya acaip işaretlerle çizilmiş muska ve tılsımlar fetişlerin yerini aldı.

Muska ve tılsımların en eski şeklinin MISIR'da bulunduğu rivayet edilir. Eski Romalılarda hastalıklardan ve zehirlenmeden korunmak için acaib işaretlerle yazılmış veya çizilmiş muska tılsımları kullanmışlardır.

İsrail Peygamberleri, fetiş ve tılsımlan yasaklamışlardı. Buna dair eski Ahit'de (Tevrat'ta) rivayetler vardır. Mesela Hz. Yakub'la ilgili olarak şöyle söyleniyor.

"Yakup evine ve kendisiyle beraber olanların hepsine dedi: Aranızda olan yabancı ilahları atın, kendinizi tathir (temiz) edip elbiselerinizi değiştirin. Ve ellerinde olan bütün yabancı ilahları (fetişleri) ve kulaklarındaki küpeleri Yakup'a verdiler. Yakup onları şekemin yayında olan meşe ağacı altına gömdü.(1)

Hıristiyanlıkta muska ve tılsımlara inanmak yaygındı. Hıristiyan din adamları muska taşıma âdetleriyle mücadele etmişlerdir. Hatta Miladî 366 yılında toplanan "LAODİCE" dinî kurultayı, muska-tılsım taşımayı yasak eden bir karar çıkartıp ilân etmiştir. Fakat hıristiyanlar bunları taşımaktan bir türlü vazgeçememişlerdir. 8. yüzyılda Papa II. Gregoare bu bâtıl inançlara karşı şiddetle karşı koydu. Ancak halk bildiğinden ve gördüğünden şaşmadı. Sonuçta Hıristiyan din adamları bu hurafeye taviz vermeye mecbur kaldılar. Muskaların yerine "HAÇ", Hıristiyanlık sembolü olan balık resmi, "AGNUS DEİ" yazılı levhacıkları taşımayı tavsiye ettiler, giderek halkı buna alıştırdılar(2).

İslâm'ı kabulden evvel yaşamış Türk boylarında da muska-tılsım kullanma âdeti vardı. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda Budist ve Manihaist Türklerin yaşamış olduğu Doğu Türkistan'da yapılan arkeolojik araştırmalarda elde edilen malzemeler arasında "tılsım-muskalar", çeşitli dini formüller yazılı levhalar, tahtalar v.s. eşya bulunmuştur.

"Budist Uygurların dini kitaplarında da tılsım şekillerine rastlanmıştır. Bunlardan üç şekil Alman Türkoloğu F.W.K. Müller tarafından neşredilen eski Türkçe Uygur metinlerinden birinde açıklamalarıyla gösterilmiştir.

İşte adı geçen üç şekil ve ifade ettiği anlamları:

1. Şekil:

(Bir kanlı dişi, canlı (kadın) bu muskayı vücudunda tutsa-saklasa- kolay doğurur, rahat ve sevinç bulur.)

2. Şekil:

Pars yılı (doğmuş?) kişi bu tılsımı saklarsa çok mesut olur).

3. Şekil

(Herhangi kişinin hayvanları çok ölüyorsa bu tılsımı kapıya yapıştırsın). (4)

 

Günümüzde muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle uğraşan bazı inanç sömürücüsü kişilerin ellerinde bulunan kitaplar, eski Babil, Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin kullandıkları kitaplardan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitaplara inandırıcılığı kuvvetlendirmek için Kur'ân-ı Kerim'den ayetler, Esma-i Hüsna ve bazı dualar da ilave edilmiştir.

Muska-tılsım üzerine yazılan kitapların en meşhurlarından biri Mısır'da basılan "Şems'ül-Maarif'ül Kübra" adlı kitaptır. Kitabın yazan 7. Hicri asır şeyhlerinden Ahmet b. Ali el-Buni'dir. Bu kitapta dörtyüze yakın tılsım şekilleri bulunur. Yine böyle ünlü muska-tılsım kitaplarından biri de "Kenz'ül Havas Keyfiyet-i Celb ve Teshir'dir. Bu kitap, "Süleyman El Hüseyni" tarafından yazılmıştır. Türkçe olup dört cilttir. Bu kitap daha çok Şems'ül-Maarif'in bir çevirisidir. Ancak El-Hüseyni bu kitaba başka kitaplardan ve kendinden bazı dualar da ilave etmiştir.

Bu tür kitaplarda yazılan muska ve efsunlar incelendiğinde görülüyor ki, bir çoğunda bazı ayet ve dualarla beraber, hiç bir dile benzemeyen kelimeler de bulunmaktadır.

Şems'ül-Maarif müellifi bu efsunlarda geçen kelimelere "NURANÎ İSİMLER" demiştir.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:46
Osmanlı Sultanlarının Tılsımlı Gömlekleri
 

Osmanlı Sultanlarının Tılsımlı Gömlekleri

Osmanlı sultanlarının ayet, hadis ve sembollerle süslü her biri üç-dört yılda dokunan ‘tılsımlı gömlekler’inin sırrı hâlâ çözülemiyor. Uzmanlar, gömleklere işlenen şifrelerin Osmanlı tarihine ışık tutacağına inanıyor. Osmanlı padişahlarının savaşta galip gelmek, nazardan korunmak ve şifa bulmak için giyindikleri tılsımlı gömleklerin üzerindeki harf ve rakamların işaret ettiği anlam şimdilik bir sır.

Üstelik çözülemeyen yalnızca şifreler değil, kumaşların nasıl olup da 8 bin çözgü ipiyle dokunduğu da anlaşılabilmiş değil.

Gömleklerin şifresini ve dokuma tekniğinde kullanılan formülü bulmak ise merak tatmininden daha öte bir anlam taşıyor. Amaç, ‘altın oran’ı Türk tekstilinin hizmetinde kullanmak.Tılsımlı sultan gömlekleri, ayet ve duaları tespit eden bir alim, işe başlamak için ‘eşref saati’ni hesaplayan müneccim ve sonunda gömleği bezeyen nakkaşların ortak ürünü. Kumaşlar çoğunlukla o zamanki adıyla Tonguzlu olan Denizli’den getiriliyor saraya. Denizli’nin kaliteli pamuğundan dokunan bezler, iç giyimi olarak tasarlanan tılsımlı gömlekler için bire bir. Hattatların kağıdı terbiye etmek için kullandığı aharlama yöntemiyle yazıya elverişli hale getirilen kumaşlar nakkaşlar atölyesinde işlenmiş. Bir gömlek üzerinde 3-4 yıl uğraşan hattatlar için meçhul kahramanlar yakıştırması yerinde olur; çünkü gömleklerin pek azında kimin tarafından yapıldığı yazılı.

1978 yılından bu yana Topkapı Sarayı Müzesi’nde Osmanlı tekstili ve padişah giysileri üzerine çalışan Doç. Dr. Hülya Tezcan, tılsımlı gömlekleri grafik sanatının zirvesi olarak tanımlıyor. Gömleklerin üzerine celi, sülüs, kufi yazıyla işlenen ayetler ve dualar kare, yıldız gibi geometrik şekillerin ya da Kadem-i Saadet, Süleyman Mührü, Zülfikâr, lale gibi anlamlı motiflerin içine yazılmış. 15-20. yüzyıl arasında hazırlanan padişah giysilerini içeren saray koleksiyonunda Peygamber Efendimizin nübüvvet mührü, Hilye-i Şerif ve O’nun için yazılan Kaside-i Bürde’yle bezenmiş dört gömlek yer alıyor. Ancak diğer gömlekler üzerinde de yine Peygamberimize ait Kadem-i Saadet ve Nalın-ı Saadet motifleri kullanılmış.

Tılsımlı gömlekler üzerinde sıkça yer alan iki motif ise Hz. Ali’nin ucu çatallı kılıcı ‘Zülfikâr’ ve çoğunlukla Musevi inancıyla bağdaştırılan Süleyman Mührü. Hülya Tezcan, gömleklerde Süleyman Mührü’nün saltanatın ebediyetini temsilen kullanıldığını ve Allah, Hz. Muhammed ve Hz. Ali isimlerinin çoğunlukla bir arada anıldığını tespit etmiş. Koleksiyonun en eski tarihli gömleği Şehzade Cem’e ait. Üzerinde 1477-1480 yılları arasında yapıldığına dair bir not bulunan gömlek ihtimal ki, 18 Temmuz 1482’de Anamur açıklarında şövalyelerin gemisine binerek Rodos’a hareket eden Cem Sultan’ın üzerindeydi. Talihsiz şehzade, saltanat yarışından galip çıkması için giydiği tılsımlı gömleğe rağmen Rodos’ta esir alındı. Cem’in gömleği şimdi Topkapı Sarayı koleksiyonunda. Ancak Viyana kuşatmasında bozguna uğrayan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın gömleğinin hâlâ Viyana’da bir manastırda olduğu tahmin ediliyor.

Hülya Tezcan, Osmanlı tarihinin tılsımlı gömlekler üzerinden okunabileceğini söylüyor. Nitekim 2. Selim’e Hürrem Sultan tarafından diktirilen gömlek yalnızca Selim ve Bayezıd arasındaki taht mücadelesini değil, Rüstem Paşa’nın entrikalarıyla boğdurulan Şehzade Mustafa’nın hazin sonunu da anlatır. Sultan 3. Murat’a ait gömlekte ise Konya Mevlevihanesi’ni kuran Şeyh Sinaneddin Dede’nin padişahlarla kurduğu iletişimi görmek mümkün. Sinaneddin Dede sadece gömleği yapan kişi değil, doğu seferine çıkarken elini öpüp hatırını soran Yavuz Sultan Selim’e; “Seferden zaferle döneceksin; benim senden tek isteğim dergâha yardım etmendir.” diyen ilginç bir kişilik.

Yavuz hakikaten savaştan zaferle dönüyor ve Konya Mevlevihanesi’ni yapmaya başlıyor. Yavuz’dan sonra Kanuni ve 2. Selim dönemlerini de gören Şeyh Sınaneddin Dede’nin ömrünün son demlerinde 3. Murat’a hediye ettiği tılsımlı gömlek saraya bir teşekkür babında. Yine aynı sultana ait gömleklerden biri ‘Oğlum, aslanım.’ diye başlayan kitabesiyle diğerlerinden ayrılıyor. Oğluna pek düşkün olan Nur Banu Sultan’ın hazırlattığı gömleğin amacı gözü Safiye Sultan’dan başkasını görmeyen 3. Murat’ın başka evlilikler yapması. Nur Banu Sultan tahtı vârissiz bırakmamak için girdiği bu gömlekli mücadeleden zaferle çıkıyor ve 3. Murat ardında 19 erkek 20 küsur kız çocuğu bırakarak bu dünyadan ayrılıyor. Ancak erkek çocukların sonraki taht kavgalarında öldürülmesi Nur Banu Sultan’ın çalışmalarının boşa gittiği şeklinde yorumlanabilir.

ein%20Bild

Allahım sevgimi kulun Mustafa’nın gönlüne ver!

Tılsımlı gömlekler sadece padişahlar ve şehzadeler için yapılmamış. Saray çevresine yakın paşalardan özellikle makam hırsı olanlar da kendileri için gömlek hazırlatmışlar. Onlardan biri Moralı Hasan Paşa, gömleğinin üzerine şöyle yazdırmış: “Allahım senden sevgimi, muhabbetimi kulun Mustafa’nın gönlüne vermeni dilerim. Nasıl vahyini sevgilin Muhammed’in kalbine ilham etmişsen ruhumla Sultan Mustafa’nın ruhunu uzlaştır.” Gömleğin yakasındaki küçük karelerde ise “Ey herşeyi kolaylaştıran Allahım, Hasan Paşa’nın muradını da kolaylaştır.” yazıyor. Hasan Paşa’nın muradı nedir, sadrazam olmak.

Hülya Tezcan bu gömlekten hareketle yaptığı araştırmada, paşanın çok hırslı bir adam olduğu ve sadrazam olabilmek için padişahları canından bezdirdiği bilgisine ulaşmış. Moralı Hasan Paşa sonunda muradına ulaşıp sadrazam olabilmiş. Saltanat kavgalarının uzağındaki halk da tılsımlı gömleklerden payına düşeni almış. Dönemin tarikat dergahlarında, sarılıktan, akrep sokmasından korunmaya yönelik hazırlanan gömlekler arasında kadınları eşlerine şirin gösteren gömlekler de var. İç gömleklerden günümüze ulaşanlar, üzerlerindeki leke hatta yaka kirleriyle duruyor; çünkü bu gömleklerin yıkanması mümkün değil.

Bir de hiç kullanılmadan kaldırılan gömlekler var koleksiyonda. Tezcan, “Sarayda her şeyin bol bol yedeği vardır. Elimizde yüzlerce giyilmemiş bebek elbisesi var.” diyor. İpeğin nadir kullanıldığı bu alanda tılsımlı takke ve takma yakalar da var. Takma yakayla ilgili bir açıklamaya rastlamayan Hülya Tezcan, kendince bir çıkarımda bulunuyor: “Yaka, sultanların törenlerde giydiği kaftanın yaka kesimine benziyor. Üzerindeki iplik izlerine bakılırsa kötülüklerden korunma niyetiyle kaftanın içine monte edildiği söylenebilir.”

Gömlekler şimdi koruma altında; sergilenmek için özel izinle saraydan çıkarılabiliyorlar; ancak kimi zaman hiç hesapta olmayan çok daha özel istekler olabiliyor. Tezcan, Osmanlı Hanedanı’ndan ismini açıklamadığı bir kadının şifa bulmak için tılsımlı gömleklerden birini giyerek bir müddet beklediğini ve sonra teşekkür ederek ayrıldığını söylüyor. Hülya Tezcan yaklaşık 30 yıldır gömlekler arasında yaşasa da tılsımlarını çözmeye hiç çalışmamış. “Bir şifre var, bu açık; ama o rakamları ve harfleri çözmek uzmanlık gerektirir. Kaldı ki, giysilerin üzerindeki gubarî hatla yazılan Arapça metinler bile daha okunmadı. Gömleklerin hem dokuması hem de deseni itibariyle gerçek bir sanat eseri olduğunu kabul etmeliyiz. Dokuma üzerine çalışanlar da 8 bin çözgü teliyle dokunan Gülistanî Kemha tekniğini henüz çözemediler.” Hülya Tezcan’ın hazırladığı Padişah Giysileri kitabı önümüzdeki günlerde Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanacak.

Şifreyi çözmek Türk tekstiline yeni bir açılım getirecek

Türkiye’de tılsımlı gömlekler üzerindeki şifreyi çözmeye çalışan tek isim Mehlika Orakçıoğlu. Bilinen tek isim demek daha doğru; çünkü gömleklere ulaşma hususunda Hülya Tezcan’la bağlantıya geçmiş başka biri yok. 1998’den bu yana “Türk Tekstilindeki Kültürel Etkiler” başlıklı doktora tezi üzerinde çalışan Orakçıoğlu, şu günlerde 2. Selim’in gömleğini inceliyor. Şimdilik gömleğin ön yüzündeki küçük karelere yerleştirilen rakamlarla Fetih Sûresi’nin kodlandığını keşfetmiş. Tezini Londra’daki bir üniversite’de hazırlayan Mehlika Hanım, İngiliz danışmanlarının kendisini bu alana yönlendirdiğini ve asıl niyetlerinin gömlekler üzerindeki kodlama sistemini çözerek günümüz tekstiline yeni bir açılım kazandırmak olduğunu söylüyor: “Bu konu, dışarıda daha çok ilgi topluyor. Harvard Üniversitesi bütün imkanlarını ücretsiz olarak seferber etti mesela. Sonunda neye ulaşacağımı bilmiyorum. Kodlama sistemini günümüze uyarlamayı başaramasam bile bu tez bitirilmeyi hak ediyor. Fakat çözebilirsem yeni tekstil tasarımları oluşturmak zor olmayacaktır.”

Osmanlı tekstilini incelerken siyaset, ekonomi ve tarihten yararlanmak gerektiğini söyleyen Orakçıoğlu, tılsımlı gömlekler üzerinde dörde yakın formül kullanıldığını tespit etmiş. Uzun yazılar yerine rakamlar ve harfler tercih etmek sınırlı zemini verimli kullanmayı sağlıyor. Ancak altta, gündelik hayatta pratik olma felsefesi yatıyor. Nitekim Osmanlı döneminde tüccarların uzun cümleler yerine kelimelerin sayısal değerleriyle anlaştığı biliniyor. Gömlekler üzerindeki geometrik desenler ve kodlanan rakamlar bir matematik dehasına da işaret ediyor. Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın Türk İslam Kültürü’nde Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme (Ötüken Yayınları) adlı kitabından faydalanan Orakçıoğlu, Mimar Sinan’ın da eserlerinde ebced hesabı kullandığını hatırlatıyor.

Mehlika Orakçıoğlu sadece bir gömlek üzerinde çalışıyor. İncelenmeyi bekleyen onlarca tılsımlı gömlek olduğu hesaba katılırsa gömleklerin dilinin çözülmesinin hayli vakit alacağı söylenebilir. Fakat onun halihazırda çözdüğü bir figür var. Yavuz Sultan Selim’in kaftanı üzerindeki desenleri inceleyerek ‘ellerini gökyüzüne açmış yakaran insan figürü’ne ulaşan Orakçıoğlu, yurtdışında bu kaftan üzerine üç konferans vermiş. Sanatkârın desenler arasına ustaca gizlediği figür, kutsal hazineleri İstanbul’a taşıyan ve ilk Osmanlı Halifesi unvanını alan Yavuz’un İslamî esasların koruyucusu olduğunu simgeliyor. Mehlika Hanım’a göre, görsel bir illüzyon halinde kimi zaman açıkça görünüp kimi zaman da desenler arasında yiten figürü doğrudan Yavuz Selim’e atfetmek de mümkün. Çünkü taç kullanan tek Osmanlı Padişahı Yavuz.

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:47
Siyah Taşın Tılsımı
 


SİYAH TAŞIN TILSIMI


Yaşlılar hep aynı masalı anlatır torunlarına. Anlatırken bir de bakmışsınız bugün ve dün karışmış. Şöyle başlar her masal: Kör Ali’nin güzel mi güzel bir kızı varmış. Öyle deli dolu imiş ki, rengârenk çiçekli şalvarı, rüzgârda uçuşan yemenisi ile allı pullu bir kelebeğin peşine takılır; bal arayan arı gibi bir taraftan diğer tarafa savrulurmuş. Bu güzel kız, bir gün ışıl ışıl parlayan bir gölün kenarında seyrüsefaya dalmış. O anda gökyüzü yeryüzüne pınar olmuş akmış, sanki yaşam değişmiş, kız büyük anneannesinin anlattığı tılsımın içine düşmüş. Ne gökyüzü, ne yeryüzü sadece o an ve o yağız delikanlı varmış. Saatlerce süren uzun bakışmalar sonunda, bir anda gencin boynunda göz alıcı parlaklıkta simsiyah bir inci belirivermiş. Nedir ne değildir tam bilinmez ama tek bilinen boynundaki taşın aşk tılsımı olduğuymuş. Aşkı mıknatıs gibi çekip, kızcağızın kalbini kor etmiş, sudaki delikanlıya ölene dek aşk ağıtları yaktırmış.

İşte bu tılsımlı siyah taşın oltutaşı olduğu ve olağanüstü güçleri içerdiği rivayet edilir yörede. Her delikanlı, her genç kız, her sevdalı siyah incinin tılsımına inanır. Bu masal dilden dile dolaşır, usta ellerin işleriyle her gün yeniden yazılır. Her madenci zamanla Ali’nin kızını görür oltutaşının içinde. Her usta kendi aşkına şekil verir elleriyle. Yontulan taş bir olur


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:50
Süleyman Peygamberin Tılsımı
 






Devami: vaitte bulunur: (Bismillahirahmanirrahim ve Hakkahllahü Emelikü el ma'büdu-ssadiku, Elvadü vel vaudü, ve Münecci Ibrahim min nari- nnemrudi, ve münecci Ali Ibn-i talib min Haceril yahudi). bu söylediklerime yenim ederimki , her hangi bir kimse bu tilsimi üzerinde tasirsa benden hic birkötülük görmiyecektir.

Arabi'nin Saatler Hazinesi kitabindandir


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:53
Tılsım Çeşitleri
 


Tılsım Çeşitleri


Tılsım Muska’dan farklı olarak Korunmak amacıyla değil , istenen , amaçlanan olumlu bir etkiyi ki bu Zenginlik , Ün ve Şöhret kazanma , Düşmanları ve rakipleri alt etme , Karşı cinsin beğenisini ve dikkatini kazanma olabilir , kişinin yaşamını çekmek için kullanılır. Örneğin düşmanlarına galip gelmek , rakiplerini alt etmek isteyen bir iş adamı için Mars tılsımı uygun olacaktır. Zengin ve ünlü olup birçok dost edinmek isteyen bir kişi için ise Güneş ve Jüpiter’in karma güçlerinden oluşan bir tılsım faydalı olacaktır. Aşkta başarılı olup , birçok aşık edinmek isteyen , karşı cinsin dikkatini çekmeyi isteyen biri için ise Venüs tılsımı gerekmektedir. Tılsım’da dikkat edilmesi gereken bir nokta ise yapım aşamasıdır. Tılsımın üretimini ustalaşmamış birinin yapması durumunda Tılsım kendisinden beklenen olumlu etkiyi vermeyecek aksine zararlı olacaktır. Bir Tılsım’ı insanın üzerinde taşıması Tılsımın türüne göre bazı sorumluluklarda getirir. Örneğin Güç için yapılmış bir Tılsımı üzerinde taşıyan kişi cinsel ilişkiye girmeden önce bu Tılsımı çıkarmalıdır. Zenginlik için yapılmış bir Tılsımı üzerinde taşıyan kişi ise ateşi demir ile karıştırmamalı , ateşin içine soğan kabuğu veya ekmek parçaları atmamalıdır. Yapılmaması gereken hareketler , dikkat edilmesi gereken noktalar Tılsımı yapan tarafından , Tılsımı taşıyacak kişiye bildirilir.

Tılsım Çeşitleri

Sarmisak : Çok eskilere dayanan koruyucu etkisi sarmisagi bitkiler içinde en etkili bir bitki tilsimi haline getirmistir. Bilimsel olarak faydalarinin arasina her gün bir yenisi eklenen sarmisak, eskiden vampirlere karsi korunma olarak kullanilirdi. Insanlar evlerine sarmisaklar asarak bu kan emicilerden korunacaklarina , sarimsagin kokusunun vampirleri eve sokmayacagina inanirlardi. Hatta durum çok vahimse, sarmisagi boyunlarina baglayip öyle yatarlardi. Öte yandan sarmisak huysuz bebeklerin, gece rahat uyumalari için yatagin altina konurdu ve bebeklerin sakinlesmesi saglanirdi. Ortaçaglarda sarmisak, savaslarda yaralanmalara karsi da kullanilmis ve savasanlari koruduguna inanilmisti. Denizciler kötü hava sartlarina ve deniz kazalarina karsi da sarmisak kullanirlardi.

Defne : Defne agaci, bulundugu yere bereket getiren bir agaç olarak bilinir. Onun bulundugu yere hastalik ve kötü cinler giremez inanci pek yaygindir. Eski Yunan ve Roma' da taçlar defne dallari ve yapraklariyla süslenir, mitoloji de ise defnenin yildirimsavar bir gücü olduguna inanilirdi. Hatta bu inanis o kadar geçerlilik kazandi ki, günümüzde bile ev girislerinin iki yanina dikilen defne agaçlari hem evi kötü ruhlardan hem de yildirimlara karsi koruyarak adeta bir paratoner vazifesi görmesi saglandi.

Feslegen :
Hintlilerin kutsal bitkisi feslegen, Tanri Visnu ve Krisna' ya adanmis bir bitkidir. Dogum sirasinda kadina yardimci olduguna inanilirdi. Sahibini sancilardan ve agrili hastaliklardan korudugu da inanislar arasindadir. Akdeniz' ülkelerinin bazilarinda ise feslegen, evdeki bakire kizin koruyucusuydu. Sayet evdeki bakire kiz evlenme çagina gelmisse, feslegen saksisiyla birlikte camin önüne konur ve evdeki kizin artik evlenmeye hazir oldugu bu, koruyucu bitkisi olan feslegenle ilan edilirdi.

Kina :
Kina bugün bile kullanilan hem ugur, hem de koruyucu nitelikleri olduguna inanilan bir bitkidir. Dügünden bir gece evvel, kina geceleri düzenlenmesi, Türkiye'de oldugu kadar bir çok degisik Ortadogu ve Asya ülkelerinde de yapilmaktadir. Kimi yerlerde bu kina gecelerine yalnizca kadinlar katilir ve gelinin ellerine sürülen kina bir bezle baglanarak ertesi gün açilir. Bu uzun bir müddet elden çikmaz. Bunda amaç, dügüne gelebilecek nazarin ve seytani güçlerin saldirilarini etkisiz hale getirmektir. Bu gelenek Anadolu' muzda yillardir özelliklerinden hiç bir sey kaybetmeden uygulanmaktadir.

Mese Palamutu :
Mese agaci yüzyillardir kutsal bir agaç olarak bilinir. Bunun meyvesi olan mese palamutu da bu sebepten dolayi özel güçlere sahip olarak bilinir. Mese palamudundan yapilan koruyucu tilsimlarin, kolera gibi hastaliklara iyi geldigi bilinmekte, inanilmaktaydi. Mese agacinin uzun olan ömrünün, insanlara yansiyacagi düsüncesiyle uzun yasami da temsil ettigi bilinir. Üzerinde bir mese palamutu tasiyanin hiç yaslanmayacagina inanilirdi.

Sari Kantaron : Bir adi da Aziz John Kökü olarak bilinen Sari Kantaron, kötü ruhlari, kötü güçleri kovmak için kullanilan en etkili bitki olarak bilinir. Eski Roma' da bu bitkiye "Seytan Kaçiran" denirdi. Sari kantaronu, dalinla birlikte evin bir kösesine asmak, o evin ve sakinlerinin tilsimli ve güçlü bir korumaya sahip olacaklarini ve evden içeri hiçbir kötü ruhun girmeyecegi anlamina gelirdi. Bundan baska sari kantaronun evi yildirimlardan ve ölümden de koruduguna inanilirdi. Bu bitkiyi evlerde en çok asili olarak Aziz John' un 24 Haziran' da ki yortusu sirasinda görebilirsiniz. Bitkinin bir cinsinin yapraklari isiga dogru tutuldugunda, üzerinde kirmizi lekeler görülür. Bu da Aziz John' un kafasi kesildigi sirada kaninin bitkinin yapraklari üzerine düserek biraktigi lekeler olarak yorumlanir. Sari kantarona Aziz John Kökü denmesinin sebebi de bu rivayete dayanmaktadir.

Yoncalar : En çok revaçta olan ugur simgesi olarak bilinen yoncalarin, en makbulü dört yaprakli yoncadir. Üç yaprakli yoncanin da ugurlu sayildigi yerler vardir, örnegin Irlanda gibi. Ama dört yapraklisi daha nadir bulundugu için, üç yaprakliya nazaran güçlerinin daha fazla oldugu düsüncesi yaygindir. Dört yaprakli yoncanin inanilan tilsimli güçleri arasinda kötü büyüden korunma, inanç saglamligi, denge, birlik ve bütünlük sembolü olma özelliklerini sayabiliriz. Yoncalarin dörtten fazla yapraklilarina da rastlamak mümkün. Yaprak adetlerine göre her birinin ayri ayri anlamlari bulunur. Mesela, bes yaprakli yonca zenginligi isaret ederken, alti yapraklisi aski, yedi yaprakli olani ise kötülüklere karsi korunmayi belirtir.

Üvez Agaci : Keltler in Minerva' si , Gaul ülkesinin sanatçilara ve zanaatkarlara ilham veren Tanriçasi Brigit' in kutsal agaci olarak mitoloji de bile kendisine yer bulan üvez agacinin, kötü büyüleri bozduguna inanilirdi. Öyle ki ; bir vampirin gögsüne çakilacak kazigin, amacina ulasabilmesi için, üvez agacindan yapilmis olmasi gerekir derler. Bir bahçe içine ekilen üvez agaci, bulundugu bahçeyi, evi ve içindekileri sanssizliklardan korur, iyi talihin gelmesini saglarmis. Gemilerde firtinaya, evlerde yildirim düsmesine karsi kullanilan üvez agaci, muska olarak da iki dal parçasi kirmizi bir kurdelaya baglanarak tasinirdi.

Kehribar : Görenin tas ya da kaya cinsi sandigi kehribar, aslinda çam agacinin fosillesmis reçinesidir. Bugün kullanilan kehribarin, yüzyillar öncesine dayanan bir geçmisi ve takana sirayet eden özel güçleri vardir. Kehribar tilsimlari, takana hem hem kötü talihi yenmesi açisindan, hem de iyi sansi çekmesi açisindan çok yararlidir. Kehribar boncuklarindan yapilmis bir kolyenin, kisiyi zehirlenmelere karsi korudugu bilinen yönlerinden biridir. Kehribarin erkek penisi seklinde yontulup, tilsim olarak kullanilmasinin da nazara ve kötü ruhlara karsi çok etkili oldugu inanci, 1900' lerin basinda çok yaygindi. Çesitli hayvan motiflerinde islenen kehribarlarin da erkeklerin cinsel iktidarlarini kazanmasina , kadinlarin da dogurganliklarini arttirmasina yardimci oldugu bilinirdi. Kehribar, dogal hali bozulmadan boyuna asildigi zaman guatr hastaligina da iyi gelmektedir. Kisinin bu tedavi sirasinda üç ay kehribari boynundan hiç çikarmamasi gerekmektedir.

Kekik : Kekik bitkisi, yemeklere lezzet katan tadinin yani sira da önemli bir koruyucu olarak bilinir. Bir kekik dalini yaninda tasiyan kisi, korkularindan, hastaliklarindan ve karabasanlardan kurtulur. Saçina bir kekik dali takan kadinin askta sansli olacagina inanilir. Kekik, insanlarin enerji eksikliklerini tamamladigi gibi, psisik güçlerini de güçlendirir.

Tavsan Ayagi :
Ilginç bir tilsim daha. Hem de en popüler tilsimlardan biri. 20.yy'in baslarinda bu söhreti yakalayan tavsan ayagi tilsimi için bir çok yerde bir dolu rivayetler üretilmistir. Kimi "tavsanin ayagi ugurlu olsaydi, tavsana da ugur getirirdi, bakin simdi o üç ayakli bir tavsan" dedi, kimi hayvan haklarindan bahsetti ve bunun bir katliam oldugunu savundu, kimi de onun uguruna yürekten baglandi ve onu en ugurlu uguru saydi. Ama var olan bir gerçek, tavsan ayaginin bir tilsim olarak kullaniliyor olmasiydi. Tilsim kaybetmek ugursuzluk sayilir ama, tavsan ayagi tilsimini kaybetmek kimilerine göre ölüm, zamansiz bir felaket, kimilerine göre de çok büyük bir sanssizlik olarak algilanirdi.

Boynuz : Boynuzlar bugüne kadar birçok toplumda kah üzerinde tasimak, kah bir yere asmak suretiyle yaygin olarak kullanilan tilsimlardandir. Boganin iriligi, vahsiligi gücü temsil ederken, çiftlesmesi dogurganligi, çifte kosulmasi da bereketi temsil ettigi inanci onu bir tanriya dönüstürür ve Antik çag toplumlari için bu durum ideal bir koruyuculuk timsali teskil eder. Bir damina asilan ya da duvarina yerlestirilen bir boynuz o evin koruma altinda oldugu inancini insanlara asilar. Bugün altin ve gümüsten yapilan küçük ve tek bir boynuz bir zincirin ucunda boyuna asilir ve cinsel iktidar sembolü olarak kabul edilir.

Deniz kabuklari : Bilinen koruyucu tilsimlarin en eskisi olan deniz kabuklarinin 20 bin yil öncelerine dayanan bir tarihi vardir. Deniz kabuklari dünyanin bir çok yerinde tilsim olarak kullanildiklari gibi, süs esyasi olarak da çok yaygindirlar. Deniz kabuklarini eskiden beri bir çok seyle iliskilendiren insanoglu, onu hem nazara karsi koruyucu olarak, hem de dogurganligi temsil edici olarak kullanmislardir. Onlarin yumurta biçimli sekilleri gözü hatirlattigindan, cesetlerin göz yuvalarina yerlestirilirdi. Bunda amaç, ölünün öte dünyayi çürümeyen gözlerle görmesini saglamakti. Bu çok yaygin bir gelenek olarak bilinir. Deniz kabugunun kadin cinsel organina benzetilen yarik kismindan dolayi,bazi eski metinler onu disi yasam kapisi olarak adlandirir. O güçlü bir dogurganlik sembolü olarak ve de bir tilsim olarak, dogum sancilari ve kisirliga karsi kullanilirdi. Kimi Asya ve Afrika ülkelerinde deniz kabuklari hayvanlarin kosum aksesuarlarina takilarak onlari nazardan korumak için de kullanilmistir. Deniz kabuklarinin taki olarak kullanilmasindan sonra, bunlarin altin ve gümüsten olan taklitleri de yapilarak çok güzel birer süs esyasi olarak günümüzde de kullanilmaktadir. Bunlarin mavi sirli topraktan, akik ve kuvarstan da yapilanlari mevcuttur.

Baykuslu Tilsimlar : Kem gözlere karsi en iyi koruyucunun yine bir baska göz oldugu varsayimiyla tasarlanan baykus seklindeki tilsimlar, en çok küçük bir Akdeniz adasi olan Minorka'da kullanilmaktadir. En dikkat çekici özelligi gözlerin oldugu bu baykus seklindeki koruyucu tilsim, camdan veya metalden yapilir. Bugün bile hala popülerligini koruyan baykus tilsimlarinin, Minorka'da evleri de büyük felaketlerden koruduguna inanilir. Baykusun ugursuz bir hayvan olarak bilinmesi, bu tilsimin pek fazla ragbet görmemesine yol açan en önemli etken olarak deger kazanir. Onun koruyucu rolü, pek çoklarina göre evrensel degildir. Çünkü o, gecenin seytani yaratigi olarak bilinir.

Köpekbaligi Disi (Aziz Paul'ün Dili) : Kökeni Ortaçaglara dayanan ve günümüzde bile hem süs esyasi hem de koruyucu olarak kullanilabilen bir tilsim olan Köpekbaligi disi ya da Aziz Paul'ün Dilinin, bir çok korumayi gerçeklestirdigine inanilirdi. Bu tilsimin bu adi almasindaki nedene gelince ; Siddetli bir firtinada gemisi küçük bir adaya sürüklenen Aziz Paul, karaya çikinca bir yilanin isirmasina maruz kalir. O da buna tepki olarak o adayi kutsadi ve yilanlarina lanet okudu. O anda adadaki tüm yilanlar zehirlerini kaybettiler ve zararsiz birer hayvan oldular. Bu yilanlarin zamanla ölmesi kayalarin içinde fosillesen üçgen seklindeki disleri ada halki tarafindan Aziz Paul'ün Dili olarak adlandirildi ve bulunduklari yerden çikartilarak, üzerlerine altin, gümüs gibi montürler yerlestirildi ve kolye, gerdanlik, küpe gibi esyalar haline sokuldular. Ama bunlarin aslinda yilan dilleri degil, zamanla kayalarda fosillesen köpekbaliklarinin disleri oldugu , çok sonra ortaya çikacakti.

Dis ve Tirnaklardan yapilan Tilsimlar : Genelde ilkel toplumlardaki yerliler tarafindan avlanan hayvanlarin dis ya da pençe ve tirnaklari çok güçlü bir tilsim olarak görülürdü. Buna sebep olarak da hayvanlardaki o müthis gücün, bu tilsimi kullananlara da geçecegine inanilmasiydi. Ayi disleri, bir kaplanin pençesi, bir kurt disi, yaban domuzu ya da fil disi çok ragbet gören, her birinin ayri ayri koruyucu bir güç yüklendigi tilsimlardi. Mesela bir ayi pençesi, dogum sirasinda kadinin en büyük yardimcisi olarak görülürdü. Ya da bir kurt disi bebekleri korkulardan uzaklastirir ve dislerinin agrilarini keser diye bilinirdi. Iskandinav irklarinin bir çogunda kutsal bir hayvan olarak bilinen Boz ayinin pençesi, hayvanda bulunan o büyük gücün ve cesaretin tilsimi tasiyana yansiyacagi anlami tasirdi. Bugün, bir kaplan disi ya da pençesi, kumarbazlarin çok inandiklari bir ugur tilsimidir.

Balik Tilsimlari : Yüzlerce yil Hiristiyan dininin sembolü olan balik, haçin kabul görmesinden sonra bu itibarini yitirerek yerini haça birakmisti. Asirlar sonra, 20. yy' da balik tekrar ortaya çikarak, eski unvanina sahip olmaya basladi. Balik yüzyillar boyunca cinsel bir sembol olarak ve Büyük Tanriçanin üreme organlarini temsil eden bir simge olarak görüldü. Eski çaglarda böyle bilinen balik, Hiristiyan olmayan ülkelerde hala kisirliga ve cinsellige yardimci bir tilsim olarak kullanilmaktadir. Kimileri balik tilsimlari için " seytandan korumasa bile tasiyani cinsel yönden zevk alarak yasamasini saglayacak bir tilsimdir." derler. Balik tilsimlari, Kuzey Afrika ülkelerinin bir kisminda sans getirmeleri ve cinleri, kötü ruhlari uzaklastirsin diye dükkan önlerine asilirlardi.

Yilan Figürlü Tilsimlar : Çeliskilerin hayvani yilan, ayni zamanda da iyi bir koruyucu. Birçogumuzun korktugu, adinin geçmesinin bile insanlari ürperttigi yilan , Çaglar boyunca önemli bir tilsim simgesi olarak kullanilmistir. Yilan seklinde dolanmis yüzükler, yilan figürlü bilezikler ve kolyeler altinla birleserek taki dünyasinda önemli bir yer kaplamislardir. Yilanli tilsimlarin, hastaliklara karsi çok kuvvetli bir tesiri oldugu bilinirdi. Yilani ölümsüzlük sembolü olarak da gören toplumlar vardir. Bugün Tip dünyasi bile bilinen bu ölümsüzlük yakistirmasindan dolayi yilani amblem olarak seçmistir.

Kedi : Bir patisi havada, oturan ve adeta birini çagiran pozda bir kedi düsünün! Iste bu Japonya'nin en gözde uguru olan Neko'dur. Sahibine sans getiren ve kötü talihi uzaklastirir diye bilinen bu kedi tilsimina Japonlar Maneki Neko, yani Çagiran Kedi ismini takmislardir. Bu kedinin kaldirdigi patisi eger sol ise, bu, isyerine müsterileri ve bereketi çagiriyor demektir. Sayet sag patisini kaldiriyor ise, bu da bulundugu eve huzur ve refahi davet ediyor demektir. Bu çagiran kedilerin beyaz renkte olanlari mutlulugu, sari olanlari ise zenginligi isaret eder. Kara kedi de saglik, sihhat çagrisinda bulunur. Ev girisine ya da dükkan vitrinine konulan bu kedi, gününüzün nese içinde geçmesini saglayacaktir. Irili ufakli bir çok boyutlarda bulunan bu kedi tilsimlari, eskilerde tahtadan yapilirlarken, simdilerde çiniden yapilip, geleneksel renklere boyanmaktadir.

Mercan (Kirmizi) : Yüzyillardir tilsim yapiminda kullanilan Kirmizi Mercan' in , tasiyani nazardan, cinlerden, büyü ve delilik gibi hastaliklardan koruduguna inanilirdi. Hormon düzensizligi çeken kadinlarin ve dogumda zorluk çekmek istemeyenlerin üreme organlari yaninda bulundurduklarinda kirmizi mercanin onlara yardim edecegine inanilir. Ayrica kirmizi mercanin bebekleri de koruduguna inanilir. Hatta bebeklerde dis çikmasina bile yardimci oldugu rivayetler arasindadir. Kirmizi mercanin en etkili oldugu kullanim sekli, dogal halidir. Süsü esyasi kullaniminda da kirmizi mercandan kolye, küpe ve yüzük yapilir.

Yunus : Denizciler arsinda pek yaygindir. Deniz kazalari ve denizden gelecek tehlikelere karsi denizcileri koruduguna inanilir.


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:55
Tılsımlı Defineler
 


Tılsımlı Defineler


Anadolu'da büyülü definelerle ilgili hikayeler anlatılır. Sosyetik medyum Niyazi Şentürk, 'Yetki versinler, tüm Türkiye'yi zengin edecek tılsımlı defineleri ortaya çıkartırım' diyor...
.


Toprak altı, umut kadar parıltılı hayallere giden ilginç hikayelerle de dolu. Tılsımlı define hikayeleri, Anadolu'nun hemen hemen her köşesinde anlatılır ve bu definelere ulaşmak imkansızdır. Peki, arkeologların ve bilimadamlarının savundukları fikirlerin aksine, gerçekten tılsımlı define var mıdır? Büyü nasıl bozulur ve kimler tarafından korunur? Sosyetenin oldukça yakından tanıdığı medyum Niyazi Şentürk, define ile ilgili birbirinden ilginç iddialarda bulunuyor.

'ÖLÜM TEHLİKESİ VAR'

Kendisine yetki verildiği takdirde Türkiye'yi zengin edecek tüm tılsımlı defineleri ortaya çıkartacağını belirten Şentürk, "Yetki versinler, Türkiye'nin altındaki bütün hazineleri gün yüzüne çıkartırım. Mühim olan definenin üzerindeki tılsımı kaldırmak" diyor. Peki, büyü yapmanın yasak olduğu dinimizde, büyülü defineleri kimler korumaktadır? Bütün semavi dinlerde, cinlerden bahsediliyor. Tevrat ve İncil'in çok yerinde cinlerin varlığı bildiriliyor. Kur'an-ı Kerim'de 30'dan fazla yerde cinlerle ilgili ayet bulunuyor. Tılsımlı definelerin nasıl çıkartılacağını ve bu definelerden korunma yollarını anlatan medyum Niyazi Hoca, bu definelere "Sahipli" denilmesinin daha uygun olacağını ifade ediyor. Çoğu hazinelerin cinler tarafından korunduğunu vurgulayan Niyazi Şentürk, şunları söylüyor: "Cinli defineleri bulunduğu yerden almak için oradan bir avuç toprak getirilmesi gerekiyor. Biz, o toprak üzerinden bakarak tılsımlı olup olmadığını ve ne türlü bir tılsım yapıldığını ortaya çıkartırız. Daha sonra definenin bulunduğu yerde kurban keseriz. Okuduğumuz dualardan sonra tılsım bozulmuş olur. Eğer definelerin tılsımı, hoca tarafından bozulmazsa, define çıkartan kişileri felç, akıl noksanlığı ya da ölüm gibi tehlikeler bekliyor demektir. Yalnız bu işler yapılırken kazılacak yer için mutlaka devletten kazı ruhsatının alınması gerekiyor." Türkiye'de yerin altında çıkatrılmayı bekleyen milyonlarca dolar değerinde hazine bulunduğunu da sözlerine ekleyen Niyazi Hoca, şöyle devam ediyor: "Devlet izin versin, bu defineleri çıkartalım. Kimse tılsımlı defineleri kendi başına çıkartmaya kalkışmasın. Mutlaka dolandırıcı olmayan ve ruhsatı bulunan bir hocaya başvursun. Devlet izin versin, Türkiye'nin ekonomisini düzelteyim."

BİLİMADAMLARI KARŞI...

Ancak arkeologlar, antrapologlar, jeologlar yani alanında uzman olan tüm meslek sahipleri, medyum Niyazi Şentürk'ün bu açıklamalarına karşı çıkıyor. Define arama işleminin belirli kurallar ve mantık çerçevesinde yapılması gerektiğini belirten uzmanlar, şunları söylüyor: "İnsanlar bu iddialara inanırsa, Türkiye'nin dört bir yanı köstebek yuvası haline gelir. Bu durum da tarihi ve turistik varlıklarımıza büyük oranda zararlar verebilir. Define aramak isteyen vatandaşlar, belirli kurallar çerçevesinde bu işe başlamalılar. Bireysel çıkarlardan ziyade, toplumsal çıkarları düşünmeliyiz."


Ali OKTAY


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:57
Türk Kültüründe Yada Taşı
 


Türk Kültüründe Yada Taşı

Yrd. Doç Dr. Ahmet ÖĞRETEN

Türk kültür tarihine baktığımızda, Yada Taşı diye bilinen taş vasıtası ile, bir nevi sihir yoluyla kar ve yağmur yağdırıldığının pek çok örneklerine rastlamaktayız.
 
Bu hususta Çin kaynaklarında olduğu gibi İslam  kaynaklarında (Arap, Fars ve Osmanlı) da bilgi vardır. Arapça İslam kaynaklarında hacerü’l metar, Farsça kaynaklarda seng-i metar (yağmur taşı), seng-i ceda (ceda taşı) diye geçen taşa, muhtelif Türk lehçelerinden Yakutça’ da sata, Altaycada cata, Kıpçak grubu lehçelerinde cay adı verilir. (1)

Yağmur taşını, yat diye isimlendiren Kaşgarlı Mahmud,
“Bir türlü kamlık(kahinliktir). Belli başlı taşlarla (yada taşı ile) yapılır. Böylelikle yağmur ve kar yağdırılır; rüzgar estirilir. Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu Yağma ülkesinde gözümle gördüm. Orada bir yangın olmuştu, mevsim yaz idi; bu suretle kar yağdırılırdı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü” (2) demektedir.

Kırgız Sözlüğü’nde de, “caytaş: Güya koyun işkembesinde bulunan ve yağmur yağdırma hassasına malik olan küçük taş” denilmektedir. (3)

Tarama Sözlüğü, ”yada taşı, eskiden usulüne göre kullanılınca yağmur yağdırdığına inanılan bir taş, yağmur taşı” derken, bir İngilizce sözlükte, ”yede, Cebrail tarafından Nuh Peygamber’e verildiği bilinen bir taştır. Yağmurun yağışına ve yağan yağmurun kontrolüne vesile olur” denilmektedir.

Yada taşı ile ilgili Çin kaynaklarından naklettiğine göre, Göktürkler‘in kurttan türeyişi ile ilgili efsanelerden birinde, Göktürkler’in atalarının kabile reisinin on yedi kardeşinin olduğu ve kurttan doğmuş olduğu ve diğerlerinden farklı olduğu belirtilmektedir. Tabiat üstü bir kudrete ve özelliklere sahip olan kardeşin yağmur yağması, rüzgârın esmesi hususunda emirler verebildiği belirtilir(4). Bu da onların ataları Hunlar dan geliyordu. Zira Hunlar düşmanlarına karşı yağmur dolu ve kar yağdırarak veya fırtına ve rüzgar çıkararak onları mağlup ediyor ve bunu yapabilen kahinlere sahip bulunabiliyorlardı. Onların V.asırda kuvvetlenen Cücen (Juan-juan) lerin bir istilasına karşı kendilerini bu sayede korudukları kaydedilmiştir. (5)

Altay-Türk masallarından olan Kara-atlı Masalı‘nın kahramanlarından Kara-atlı Han’ın oğlunun üstün kuvvet ve cesareti yanında, attığı nara ile dokuz karış kar yağdırdığı, her yandan rüzgar çıktığı zikredilir. (6)

Alplerin silahları arasında yada taşı vardır, isterlerse havayı istedikleri gibi değiştirebilirlerdi. Manas Destanı ‘na göre Alp Almanbet çok usta bir yadacı idi. Bozkır destanlarında yada geleneği çok önemli yer tutar.

Evliya Çelebi (1611-1682), Kafkasya yollarında seyahat ederken (1641), bir yerli büyücünün galip efsunlarla bulutları gökte toplayıp sağnak boşandırdığını bir ara anlatmıştır.
Şerefeddin Yaltkaya, İslam öncesi cahiliyet devri Arapları arasında da  istediği zaman yağmur yağdırabilen kimseler bulunduğunu, bunlardan birinin de meşhur Arap şairi Mütenebbi olduğunu kaydetmekte; İslam kaynakların da da yağmur yağdırma ile ilgili deliller hatta yağmur yağdırma namazı (salatü’l-istiska) diye bir namaz olduğunu, fıkıh kitaplarında bununla ilgili bahisler olduğunu bildirmektedir. Nuh Peygamber ile kavmi arasındaki konuşmadan bahseden Yaltkaya, Kuran-ı Kerim den Nuh Suresi’nin 10-11. ayetlerini yağmur yağdırabileceğine delil olarak göstermektedir. (7) Bu ayet şöyledir:

”Dedim ki : Rabbimizden bağışlanma dileyin; çünkü O bağışlayandır. Gökten üzerimize yağmur gönderir’.’
Gökalp ‘in değerlendirmesine göre, İslamiyet öncesi devre ait Türk destanlarından olan Böğü Tekin efsanesi, bu taşın gökten inen altın ışıktan meydana geldiğini gösteriyor. Bu efsaneye göre, olan Kutlu Dağ’ı vücuda getirmiştir. Kutlu Dağ, yeşim taşından bir kayadır ki, Türkler in elinde bulundukça Türk hakanlığı dünyaya hakim kalmış, Yulun Tekin zamanında Çinliler, bu gafil hükümdarı aldatarak Türklerin bu kıymetli tılsımını elinden almışlarıdır. Bunun akabinde Türkler’in büyük göçü meydana gelerek Türkler her tarafa dağılmış ve bu sırada Uygurlar da Beşbalık ülkesine kadar gitmişlerdir. Bu rivayet yada taşının eski Türk hayatındaki ehemmiyetini gösteriyor. (8)
Kırgız-Kazaklar ın Er Gökçe destanı na göre, Altın Ordu nun meşhur kahramanı Er Kosay, çölde susuzluktan sıkıntıya düşen ordusunu bu sıkıntıdan kurtarmak için, cay taşını atının ciğerinden çekip çıkarmıştır. Kırgızlara göre cada (cay) taşı koyun karnında bulunur. Bu taşla yazın kar yağdırmak mümkündür. (9)

Yada Taşının Menşei

Yada taşının menşei hakkında çoğu efsanevi nitelikte olan muhtelif rivayetler vardır. Bu rivayetler ışığında söylenebilecek şey, Seroşevski nin ifadesini tekrarlamaktan ibaret olsa gerekir:

”Türkler nazarında mukaddes tanınan herhangi bir taşın, yada mahiyetine alınabileceği anlaşılmaktadır.” (10)
Yada taşının rengi ve şekli konusunda başka rivayetlerde bulunur. Yakutlarca bilinen ve sata denilen yağmur taşının, çok küçük bir insan başı şeklinde olduğudur. Canlı olduğu iddia edilen sata nın evde tutulamayacağı, hangi hayvandan meydana gelmişse onun yapağası içine sarılarak, bir delik içinde dikkatle gizlemek gerektiği, sata nın öldükten sonra artık başka taşlardan hiçbir farkının kalmayacağı ilave edilmektedir. (15) Sata taşı canlı bir insan kafasına benzer. Yüzü gözü kulağı, ağzı çok açık görülür. Kadın veya bir yabancı eli ona dokunduğunda, kuvvetini kaybeder. (11)

Fuat Köprülü, Mahmut b. Mansur un eserine dayanarak, yağmur taşı için, ”Kolayca ufalanabilir, büyük bir kuş yumurtası kadar olup 3 türlüdür: Kırmızı beneklerle dolu beyaz toz renginde, beyaz temiz ve koyu kırmızı, yahut muhtelif renklerde. Şekli hakkında muhtelif fikirler vardır” demektedir. (12)

Yada taşı ile nasıl yağmur yağdırıldığı hususunda da çeşitli rivayetler vardır. Bazılarının bu taşı yüksekten alçağa doğru akan suyun içine konulduğunu, bazıları da bunun kullanılışını yalnız Türkler’in bildiğini, bunu kimseye söylemeyip sır tutuklarını, kimseye öğretmediklerini söylüyor. (13)

Türkler ve Moğollar, tabiatın hassas dengelerini korumak konusunda son derece dikkatli davranmışlardır. Özellikle av ve süngü törenleri dolayısıyla tabiatın dengesini bozmamak için dikkatli davranırdı. Yat törenlerini bilhassa kışın yapmamak gerekir. Çünkü bu işlem bitki ve hayvanlara zarar verir. Yazın ona sık sık başvurmamak lazımdır, zira pek çok kurt ve böceğin ortaya çıkmasına sebep olur. (14)

Yadacıların durumuna ise: yadacılığı meslek edinmiş kimselerin hepsi yoksul kimselerdir. (15) Yadacıların yada yapışlarında çoluk çocuklardan birinin ölmesi veya elindeki malını yitirmesi veya hayvanlarının çalınması gibi bir felakete uğradıkları kendilerinden duyulmuştur. Hükümdarlar yadacıların kayıplarını her defasında tazmin etmeye çalışmıştır.
Yadacılığın her ne kadar İslamdan sonra yapıldığına rastlansa da, bu adetin unutulmasında Türkler’in İslamiyete girmiş olmalarının rolü olsa gerekir. Kaynaklardan da ifade edildiği gibi, yadacıların yada esnasında söyledikleri sözlerin bir Müslüman için küfre götürücü nitelikte olması. Allahın taktiri kabul edilen rüzgarın esmesi, yağmurun yağması gibi tabii olaylara müdahaleyi İslam inancı ile bağdaşır bulmamaları. Son olarak da yadacıların her yada yapışına müteakip mutlak suretle bir zarara maruz kalmalarına dair olan yaygın kanaat dolayısı ile yadanın zamanla unutulmasında amil rol oynamış olmalı.

Hıristiyan ve Moğollaşmakta olan bir Türk kavmi Naymanlar da muharebelerde yadacıları kullanıyorlardı. Nitekim Buyruk Han da, bir defasında Cengiz Han a karşı, 1202 yılında bir muharebede bu vasıtaya başvurmuştur. Bu hususa Yakup el-Hamavi’nin eserinde Ahmet es-Samani; bir sene 20000 askeri ile Türkler in üzerine sefer yaptığını Türkler den 60.000 silahlı askerle karşılaştığını günlerce çarpıştığını anlatır. Türk memluklardan ve diğer askerlerden bir grubun etrafına toplanıp ona yadacıların savaş esnasında büyü yapacaklarını askerlerinin üzerine mahvedici bir dolu yağdıracağını söyler. Ahmet es-Samani :

”Küfür henüz kalbinizden çıkmamış. Bunu bir insan yapabilir mi? deyip askerleri azarladım. Ertesi gün kuşluk vakti korkunç seslerle dehşete düştüm, askerlerimin tepesinde kara bir bulut vardı askerler ne yapacaklarını şaşırmışlar başlarına gelecek felaketi bekliyorlardı. Bunda bir fitne olduğunu anladım atımdan inip iki rekat namaz kıldım yüzümü toprağa sürüp Allaha yalvardım. Ey Allahım bu bulut bizim üzerimize yağarsa Müslümanlar zayıflar, müşrikler kuvvetlenir. Kuvvet ve Kudretinle onun şerrini bizden uzaklaştır. Ey azamet, kuvvet ve kudret sahibi dedim. Hayrın ancak Allah’tan geldiğini, kötülüğü ondan başkasının savamayacağını biliyordum. Ben bu haldeyken memluklar ve diğer askerler gelerek selamete erdiklerini müjdelediler. Kolumdan kaldırdılar .Ey emir bak dediler. Başımı kaldırdım bulutlar askerlerimin üzerinden Türk askerinin üzerine gitmiş dolular hayvanlarını ürkütmüş, çadırlarını yıkmıştı. Dolu taneleri kimin üzerine düşse onu takatsiz kılıyor veya öldürüyordu. Adamlarım Onların üzerine hamle yapalım mı? dediler. Ben hayır Allah’ın azabı daha dehşetli ve acı dedim. İçlerinden pek azı kurtulabildi. Karargahlarını olduğu gibi bırakıp kaçtılar…”

Dipnotlar:
1.Abdulkadir İnanTarihte ve Bugün Şamanizm,Ankara 1995.S160-161
2Kaşkarlı Mahmut,Divan-ı Türk,III,Tercüme:Besim Altay,Ankara,1992,s.3
3.K.K.Yudahin,Kırgız Sölüğü,II.,Ankara 1994,s.715
4.O.Turan,a.g.e,s.127
5.Şerafettin Yaltkaya,”Yat yahut Yağmur Taşı”,Gündüz Dergisi,Cilt 1,Sayı 3,15 Haziran 1936,s.67-68
6.Celal Yıldırım,Kur’an-ı Kerim ve Tefsiri,Tercüman yayını,s.571-572
7.Z.Gökalp,Eski Türkler’de Din,s403
8.A.İnan,Şamanizm,s.164
9.Z.Gökalp,Eski Türkler de Din,s.403
10.A.İ.nan,Şamanizm,s.163
11.Köprülüzade,ag.mak,s.9,Dipnot 1,F.Sümer,a.g.mak.s.2538
12.Köprülüzade,a.g.mak,s.9,not 1,H.Tanyu,age.64


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 17:58
Zinciriye'nin Tılsımı
 


Zinciriye'nin Tılsımı


Ulu Cami görkemli yapıt... Minaresi kentin sembolü... Her noktada gözünüzün içinde... Yaz sıcağında cami avlusunun yeşilleri altına saklanıp serinliği yudumlarken minarenin haşmetini algılıyorsunuz. Taşlar uçup gitmiş gökyüzüne. Üstün-de ayetler yazılmış. Yukarda Zinciriye Medresesi, aşağıda Ulu Cami. Kentin sembolleri. Aklınızdaki sembolleri birbirine düğüm ederken eski bir efsane gelip oturuyor önünüze. Zinciriye Medresesi ile Ulu Cami arasında yıllar önce bir zincir varmış, iki kutsal yapıt birbirine bağlıymış. Neden bağlanmış birbirine acaba? Kutsiyetleri birbirini güçlendirirmiş. Kenti koruyup kollarmış bu bağlılık. Gerçekten bir tılsımı varmış bu bağlılığın. Kenti kötülüklerden korurmuş. Özellikle insanı... Yaz sıcağında kente dağılan yılanlar, akrepler bu tılsıma çarpar düşerlermiş yere. Hiç kimseyi akrep sokmazmış. Mezopotamya'nın akrepleri el gibi. Zehri morartır öldürür insanı. Ne zaman ki bu zincir kırılmış, o zaman tılsım bozulmuş. Akrepler bayram etmiş.
 
 Zinciriye'nin zinciri yok ama anlatılan efsanesi var. Ulu Cami muhteşem kolonları, minaresi, bahçesi ile kentin tam ortasında. Zinciriye kalenin dibinde. Her gün birbirlerine el uzatıyorlar hasretle. Zincir kırılınca bağları kopmuş. Ruhları ayrı düşmüş. Ama kentin panoraması içinde yine birlikteler. Zincirle değil ama kentin karşısına geçip hayranlıkla bakan insanlar onları gözleri ile birleştiriyor. Ellerini kavuşturup tılsımı görsel düzlemde birleştiriyorlar... Yüzyıllık minarenin üzerinden kalkan güvercinler biraz sonra Zinciriye Medresesi'nin kümbetinin üstüne konuyor. Kuşlarda ışık da gözler de onları hep ele ele tutuşturuyor


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat